Hüznü keder def ola
Dilde hicab ref ola
Cümle günah af ola
Bayram o bayram ola
Şiir malumunuzdur. Her şeyin kolaylaştığı ama sıradanlaştığı, sıradanlık da geldiği yere özensizliği de getiriyor sanırım, zamanımızda bayram arefesinde veya bayram gününde gönderilen toplu mesajlarda, haberlerde, bayram özel(!) programlarında duymuşsunuzdur.
Müminin günahsız geçen her günü bayramdır. Bayramlar da günahların affolması için vesiledir. Bu şekilde dile getirince paradoks gibi görünse de bu durum, futbol deyimiyle, “Al da at!” değil de nedir? “Havf ve reca” ikilisinin recasının vücut bulmuş halidir adeta.
Şair, şiirinin en sevdiğim bu dörtlüğünde bayramı özetlemiş. Hem bayram diye hüznü, kederi def edip sevineceksin hem “günahlara veda (Evet, burada ‘Silahlara Veda’ya gönderme var.)” diyeceksin. Nasibin varsa tabii. Nasıl ki iman bir nasip meselesidir, imandan sonrası da nasiptir. İman sonrası nasibe imanı korumak da dahil bittabi.
Can bula cananını
Bayram o bayram ola
Kul bula sultanını
Bayram o bayram ola
Burada da Alvarlı Efe Hazretleri günümüz tabiriyle herkesin bayramı kendine demiş aslında. Elini öpecek kimsen, bayram namazına giderken yolda getirdiğin tekbirlere eşlik edecek evladın, namaz dönüşü temizliğin son demlerini ifa eden annen veya kahvaltıyı hazırlayıp evladınla seni bekleyen hanımın yoksa bayramın da anlamı yok demiş.
Kendileri, “Nerede o eski bayramlar?” sorusunun “Bayramınız mübarek olsun.” cümlesi kadar sık kullanıldığı devirlerde yaşamış mıdır bilmem ama muhtemelen bu şiiri her şeyin normal olduğu zamanlarda yazmıştır (En azından gerçek bayramın olduğu bir zaman diliminde yaşamıştır.). Eski bayramları başımızın üstünde unuttuğumuz ama kaybettiğimizi sandığımız gözlüğümüzü arar gibi aradığımız zamanlarda elimizdeki bayramdan da olduk. Bayram alışverişi yapamadan, bayramlık giyemeden, misafirlikte baklava yiyemeden, “Bunu da ye çocuğum!” cümlelerine maruz kalmadan bir bayram(!) geçirdik.
Modern çağın gerekliliklerine uyup her şeyin yanından koşarak geçerek modern insan olduğumuz çağımızda, modern insanlar olarak eskisini bile anamayacağımız bir bayram yaşamış, daha doğrusu yaşayamamış, olmanın hissettirmesi gerekenleri hissedebildik mi acaba?
Yoksa evimizin bilmediğimiz köşelerinin farkına vardığımız bu süreçte, beynimizin, gönlümüzün bilmediğimiz, göremediğimiz bir köşesinde mi kaldı bu hissiyat?
Sahi normal zamanların insanı Alvarlı Efe Hazretleri, “yeni normal” zamanlarda yaşamış olsa bu şiiri;
“Camilerde namaz kılına
İnsanlar doya doya sarıla
Maskeler hep çöpe atıla
Bayram o bayram ola” şeklinde mi yazardı?
*Bayram sabahı yazılmaya niyet edilmiş, yazılamamış, “yazmasam ölecektim” mesabesinde olunca bu başlıkla yazılmış bir yazı.
]]>Zira onlar konuşamadıklarımız, yazamadıklarımız, bağırıp çağıramadıklarımız, kırıp dağıtamadıklarımız, boğazımızdaki düğümlerdir.
Kâh içimize akar, kâh dışımıza, lakin hep bir yolunu bulur.
Gündüz hemhâl olur gecenin zifiri karanlığı çökünce bihâl oluruz gözyaşlarımızla
“Neden gözlerin doldu?” derler. Suçu hep tozun üstüne atarız.
Yarım kalan aşklar, uğranılan ihanetler, yalanlar, yaşanılan kayıplar, gidenler, yitirilenler, hiç gelmeyecek olanlar keza yalnızlık ve biraz daha ötesi bir başınalık dayanmaya görsün kapımıza bu genzimizi yakan tuzlu su damlacıklarından payımıza düşeni alırız ziyadesiyle.
Bahar gelir çiçekler açar, polenler dört bir yana dağılır ve gözlerimiz yine yaşarır. Eyvah! İnsanları bir türlü ikna edemeyiz alerjimiz olduğu gerçeğine. İkna etmek de pek kolay değildir doğrusu çünkü herkes tanır bu küçük inci tanelerinin sebep olduğu büyük ve derin boşluğu, haliyle istemsiz bir elem duyarlar bizleri böyle görünce; sonuçta hüzün evrensel bir duygudur.
Apansız bir sürprizle karşılaşır yine dökeriz onları ve adına “sevinç gözyaşları” deriz. Toplum da bunu tasdik eder. Bu hallerde bir sakınca yoktur zararsız görülür. Çünkü, herkes bilir içinin içine sığmadığı o tarifsiz mutluluğu. Gözyaşı artık temize çıkmıştır.
Yeter mi? Yetmez! Gözyaşının bir de sahtesini icat ederiz adına “timsah gözyaşları” deriz. Bu minvalde tuzlu su damlacıkları pek bir samimiyetsizdir. Gözyaşına elbirliğiyle kara çalmışızdır.
Psikologlar güçlü olan mı ağlar yoksa zayıf olan mı diye tez-antitez-sentez çalışması yaparlar bu tuzlu su damlacığı üstüne.
Öyle küçük görmeyin çok marifetlidir kendisi, yeri gelir Dünyaca ünlü ressam Gustav Klimt’in “Golden Tears” eserine ilham olur.
Hiç üşenmez şairlerin şiirlerine vazgeçilmez bir sembol olur.
Sevin ağlayabiliyorsan
Unutmanın kardeşidir ağlamak
Uyur uyanır yatağında duyguların
Düşüncenin kucağında hep çocuktur ağlamakÖzdemir Asaf
Henüz bitmedi. Bu tuzlu su damlacıklarının bir de dinlemekten bıkıp usanmadığımız eski ama hiç eskimeyen şarkıların ana teması olma özelliği var. “Ağlamak güzeldir” diyor Sezen Aksu,
Ağlamak güzeldir
Süzülürken yaşlar gözünden
Sakın utanma
Yani güzel insanlar; bizler soğan doğrar ağlarız, film izler ağlarız, kitap okur ağlarız, korkar ağlarız; incinir, kırılır, üzülür, sevinir, vedalaşır, öpüşür, ayrılır, sarılır yine ağlarız vesselam.
Peki hangisi daha samimi? Hangisi daha sağlam, hangisi daha iyidir? derseniz… Bu soruları cevaplamaya ne hacet derim. O, bizlere yoldaştır. Bazen ılık bazen sımsıcaktır. Çoğunlukla coşkun nehirler gibi taşandır. Rimelimiz ile birleşip yastığımızı mahvedendir, Bizi ansızın terk eden yârin karşısında tutamadık diye küçük düştüğümüzü zannettirendir. Hiç gelmeyecek olanı umarsızca beklerken bize eşlik edendir. “Çok dolmuştum, ağlayınca rahatladım” cümlesini kurdurandır. “Ağlayacak yaşım kalmadı” deyip varlığını tekrar hatırlatandır. Şişkin göz kapakları, morarmış göz altları, kızarmış gözlerin mimarıdır. Elimizin tersiyle bir çırpıda silinip özgürce çenemize ulaşma keyfinden, zalimce alıkoyulandır. Oysa ne kadar trajik ve bir o kadar estetiktir çenede asılı duran bir damla gözyaşı.
Çocuklara ve kadınlara hiç yakıştıramadığımız, koca koca adamlara “erkek adam ağlamaz” diye dayattığımızdır.
Aslına bakarsanız bu küçük ve tuzlu su damlası, neresinden tutsam hüzünlü mamafih fevkalâde sanatsaldır.
Biraz içine kapanık birine denk geldik mi negatif, karamsar, pesimist, ağlak diye yaftayı yapıştırır geçeriz. Ancak bir an davetsizce çıkıp geldi mi bilâkis gece oldu mu hangimiz bir kez olsun ağlak kelimesine can vermeyiz ki!
Bu sanatsal dışavurum, kalbimizin sesine kulak verip hoyratça savrulmasaydı eğer nasıl başa çıkardık bu engebeli hayatın çakıl taşlarıyla döşenmiş tozlu yollarından.
Yapayalnız bireylere kim liman ya da sığınak olurdu? Hangi durakta soluklanırdık bilinmez.
Bir de sizlere en kutsal bulduğum husustan bahsetmek isterim. Gözü yaşlı bir anneden… Bağrı envaiçeşit özlemle yanıp kavrulmuş bu kadın, gözyaşlarıyla sanatı en iyi icra eden sanatçıdır. Tuzlu damlacıklar, hiç birimize o kadına eşlik ettiği türden eşlik etmemiştir. Hiç birimizin avuçlarını öylesine cömertlikle doldurmamıştır. Gözyaşı ile raks eden tek canlı annedir yani.
Peki ağladıkça kendi masum ütopyalarına inancını yitiren çocuklarımız, onların bu küçük yol arkadaşı ile tanışması bana ne hazin gelir bilemezsiniz.
Masumiyetin öteki adı dediğimiz bu küçük canlılar, muhtemelen gözyaşına şöyle derdi, “sen benim hayalî arkadaşım mısın?” sonra zamanla kötü bir arkadaş edindiğini düşünür, muhtemelen hayal kırıklığına uğrardı. Bana öyle geliyor ki bu acı deneyim ile ağızlarına damlayan tuzlu suyu tatma arasında bir ilişki var. Sonuçta çok güzel bir şey olsaydı tadı şekerli olmaz mıydı?
Acının bu küçük neferleri ne çok şey öğretir bizlere de hep sonradan gelir aklımız başımıza ağladıkça güçlenir, bir hışımla sileriz ama yine de pes etmeyiz. Yol uzun, biz yorgun, onlar yoldaş…
Bu tuzlu su damlacıkları ile doğduğumuz gün tanışır ölünceye kadar yoldaş oluruz. Payıma düşen, gözyaşının haysiyetini korumaksa eğer bu karanlık gecenin mecrasında akıntıya can havliyle kürek çeker bir kez daha boğulurum ziyanı yok. Hilmi Yavuz’un dediği gibi,
Hüzün ki en çok yakışandır bize.
Ruha iyi gelen bu arkadaşın elini sımsıkı tutup pervasızca yürüyen, ara sırada da olsa hâlini hatırını soran, ona uğramaktan gocunmayan ve ona yalnızca kırk yılda bir uğrayan herkese selam olsun.
Ne güzel demiş üstat,
]]>“Ben anlatsam sen anlatsan beraberce ağlasak
Ağlamak anlatmaktır benimle ağlasana”Ali Lidar
“Hepimiz vahşiye özlem doluyuz. Bu özlemin kültürel olarak onaylanmış pek az panzehiri var. Bize bu tür bir arzudan utanç duymamız öğretildi. Uzattığımız saçlarımızı duygularımızı saklamak için kullandık. Ama Vahşi Kadın’ın gölgesi gündüz ve gecelerimiz boyunca pusuya yatmış bir halde hala varlığını sürdürmekte. Nerede olursak olalım, arkamızda tırıs giden bu gölge kesinlikle dört ayaklı.
Dr. Clarissa Pinkola Estés”
Kayıp olanlar burada mı? Cılız sesinizi duyar gibiyim. Bazen bir kadın, bazen bir adam ve bilhassa içimizdeki küçük çocuk zaman zaman kaybolur.
Peki o karanlık yollarda bir sığınak yok mudur? Liman bellediğimiz kütüphaneden bozma tapınaklar, en sevdiğimiz filmin bilmem kaçıncı dakikası, Namaz kılmak niyetiyle girdiğimiz caminin halısına incelikle işlenmiş zarif motiflere dalıp giden gözlerimiz, en sevdiğimiz parçanın akustik versiyonu, sade türk kahvemizin damakta bıraktığı acı ama enfes tat, akvaryumda yüzen balıklarımız, özenle baktığımız saksı bitkilerimiz ve daha niceleri…
Şimdi tüm bu halvete çekildiğimiz zamanlara kadınların penceresinden bakmaya davet ediyorum sizleri. Davete icabet adettendir.
Clarissa P. Estés biz, kadınlar ve adamları
La Loba (Kurt Kadın) ile tanıştırmak istiyor. Bir kadın olarak ne olduğunuzu anlamak için önce yok edici ile tanışmanız elzem. Peki kimdir bu yok edici? Güzel ve kutsal kadınlarım, hayal gücünüzü yok etmek isteyen bütün elleri tanıyorsunuz. Tüm bunlardan bir çıkış yolu vardır, ama bir anahtara sahip olmak gerekir. Bu anahtar belki de tam da üstüne konuştuğumuz bu kitaptır.
Geceleri gördüğümüz kabuslardan, gündüzleri yetiştirmek zorunda olduğumuz sorumluluklara kadar her sayfasında bambaşka bir pencereden yalnızca kendimizi izliyoruz.
“Eğer bir kadın kendi ölümü ve katliyle ilgili olan konulara eğilmezse, yok edicinin buyruklarına boyun eğmeye devam eder.” demiş Estés.
Bazı kişiler ne olduğunuzu anlamak için her şeyi koklamanızdan hoşlanmayacaktır elbette.
“Kötü kız, kötü kurt, kötü köpek doğru mu? Yanlış! Devam edin ve tadını çıkarın.”
Bu hayatta sizin hayal gücünüze ket vuran şey her ne ise onu içinizdeki vahşi kadını keşfederek yok edebilirsiniz.Kimi zaman hayat, vahşi kadın için daha en başından yanlış gitmeye başlar. Bu hayatın, size en başından vermediği şeyler üzerinde zaman harcamayı bırakıp zamanınızı daha çok ait olduğunuz insanları ve yerleri bulmaya ayırmalısınız.
“Sevgi ilişkisi işte bu şekilde işlemek ister. Bir taraf diğerini böyle dönüştürür. Her birinin gücü ve kuvveti çözülür, paylaşılır.”
Oysa günlük hayatımızda yaşadığımız o korkular bizi tüm bunlardan en önemlisi sevmekten ve hissetmekten defalarca alıkoydu. Hangimiz buhran ve kriz anında yorganın altına saklanan o küçük kız olmadık ki..
Kendini güçsüz, sürekli kuşku içinde, tıkanmış, bir işin sonunu getiremez, yaratıcı hayatını başkasına teslim eden eş, iş, ya da arkadaş seçiminde güvensiz, mustarip, utangaç, hafif meşrep, aklını yitirmiş hissetmek.
Ben, böyle hissedince bir mum yakıp gecenin sessizliğine şarkılar besteliyorum, çiçekler çiziyorum bembeyaz kağıtlara ve gecenin karanlığına inat içlerini kırmızıya boyuyorum.
Çünkü siz bu kitabın hikâyelerinde anlatılan o vahşi kadınsınız ve gerçekten isterseniz başaramayacağınız tek bir şey yok!
Bir kadın bütün yüzleşmelerden kaçarak kendini iyi hissetmeye başlar. Ama bu geçicidir. Peşinde olduğumuz şey ve öğretilen ders bu değildir. Ne zaman bütünsel ve vahşi bir tarzda davranılacağını bilmekle ilgilidir.Tıpkı kızgınlık ve öfke zamanları gibi.
Biz kadınlar, öfkeli olduğumuz zamanlarda hep daha üretken oluruz. Bunun sebebini uzun uzadıya düşündüm ve bana öyle geliyor ki; öfke, hayal gücümüzü tetikleyen bir araç sadece. Ama aynı zaman da yaratıcı düşüncenin ve eylemin önünde tekrar engel olamaya başladığında , yumuşatılmalı ya da değiştirilmelidir. Geçmiş bilgilerden, bugünkü güçten ve fikirlerin geleceğinden bir şeyler toplamak şüphesizki ruha huzur veren şeydir.
Kendini kabullenme ve kendine değer verme tutumu her kadın için elzemdir.
“Bir kadın değiş diyerek kültürü daha bilinçli kılamaz. Ama kendisine yönelik tutumunu değiştirebilir ve böylece de değersizleştirici yansıtmaların kaldırılıp atılmasını sağlayabilir.”
Kurak bir toplumun karşısında eğilip yaltaklanmanın tek alternatifi, cesaretle ve tutkuyla sırılsıklam olmuş harikulade bir eyleme girişmektir. Üstelik bu hareketin dünyayı veya kültürü sarsması şart değildir. Cesaret, yüreğinin sesini dinlemek ve onu daima izlemektir. Çünkü, bir kadının hayatta kalması için gerekli en önemli ve katı içgüdüler, vahşi psişenin içinde bulunur. Kitapta yer alan vahşi kadın arketipine dair mit ve öyküler, bizlere kim olduğumuzu detayları ile anlatıyor. Belki de bugün kendinize sorup cevaplayamadığınız tüm soruların cevabını bulabilir arkanıza yaslanıp (kim olduğunuzu bilerek) kahvenizi keyifle yudumlayabilirsiniz. Öyküleri okudukça babaanneniz veya anneannenizin size masallar anlattığı, çocukluğunuzun en mükemmel zamanlarına dönüp tebessüm edebilir ya da bunca öykü ve masal üzerinden nasıl olup da sayfalarca psikolojik analiz yapılabildiğini sorgulayabilirsiniz. Her hâlükârda kendinizi keşfetmek için sınırsız argüman ile karşı karşıya kalacaksınız.
Şimdi tüm bunları karşınıza alıp umarım en güzel aksesuarınızı (ki bu aksesuar gülüşünüz) yüzünüze iliştirir dışarı çıkar ve başınıza yeni hayatlar, güzel öyküler gelmesine izin verirsiniz. Keza bu öyküler üzerinde çalışıp hem onlar hem de sizler çiçeklenene kadar onları kahkahalarınız ile sulayabilirsiniz.
“Kurtlarla Koşan Kadınlar” her kadın için tekrar tekrar geri dönülecek bir yuva, ev, tapınak misali. Vahşi kadınla tanışmak ve ona kucak açıp sarılmak içinizdeki tüm boşlukların bir bir kapanması için en büyük fırsattır belki de kim bilebilir.
Virginia Woolf’un kendine ait odasını hatırlayın lütfen belki de ihtiyacınız olan tek şey kendinize ait bir odadır. Bu oda neden içimizdeki farazi bir oda olmasın ki bembeyaz bir tuval, bomboş bir kağıt ve kalem, ahşaptan oyma sandıklar, köpüğü üstünde kahvemiz, saksıda susamış çiçeklerimiz, zarafetin simgesi parmaklarımız, sınırsız ve engin hayal gücümüz..
Kurt kadınla tanışmak için ihtiyacımız olan her şey farazi veya reel odalarımızda harekete geçmek için hazırdır oysa. Hadi bir cesaret içimizdeki ormana doğru yolculuğa çıkalım ve sonsuz olanı keşfedelim.
Çok uzun yıllar önce bir şey farkettim ve şimdi sizlerle paylaşma zarureti görüyorum. Keza okumuş olduğum bu kitap ile ince bir bağlantısı olduğunu düşünüyorum.Ne zaman ders dinlerken dikkatim dağılsa ve bu esnada elime boş bir kağıt ve bir kalem geçse ilk yaptığım şey küçük bir uçurtma çizmek oluyordu. Bir zaman sonra bunu mütemadiyen yaptığımı farkettim ve üzerine biraz kafa yorma gereksinimi duydum. Bu uçurtma neyi ifade ediyordu ben neden bulduğum her kağıda bir uçurtma çizme eğilimi içindeyim diye sordum kendime. Fakat bulduğum cevaplar beni tatmin etmedi açıkçası sonuçta doğru cevaptan asla emin olamazdım. Fakat bu kitabı okuduktan sonra bu soruya oldukça ikna edici bir yanıt buldum diyebilirim. Ben sadece gökyüzü kadar özgür olmayı seviyordum. Bu uçurtma ve onun uzun kuyruğu bana kendimi anlatıyordu. Sen, asla bir yere ve bir şeye ait olamazsın çünkü sen göklerde özgürce süzülen bir uçurtmasın diyordu. Artık daha çok uçurtma çizeceğimi söyleyebilirim. Sizler de kim olduğunuzu görmek için kendinizi izleyin ve analiz edin böylece tüm soru işaretlerine verecek bir cevabınız olur.
Masiva, insanın kendini bilmesinden daha büyük ve muazzam bir keşfi yoktur.
Son olarak Estés’in bir tavsiyesi ile bitirmek isterim.
“Eğer dışarı çıkıp ormana gitmezseniz asla bir şey olmaz ve hayatınız da hiç bir zaman başlamaz.”
Ormanı keşfetmeniz ve Kurt kadınla tanışmanız dileğiyle..
]]>Günlük olarak girdiğimiz diyaloglara dönüp baksak, en fazla özne olarak “ben” kelimesini dolduruyor cümlelerimiz. İki lafımızdan biri “ben öyle yapmıyorum ki!” ya da “en çok ben çektim” cümleleriyle günü dolduran konuşmalar içine giriyoruz sanki. He! Bir de aslında çok klişe olan “hayatımı yazsam roman olur” cümlesini kullanmayan kişi yoktur sanırım aramızda.
Nedensiz bir öfkemiz var, iletişim halinde olduğumuz insanlara karşı. Bizi anlamadıklarından, dinlemediklerinden dem vuruyoruz devamlı. Onlar hakkında bir olayı dinledikten sonra bizim gibi davranmadıklarından ötürü büyük bir öfke bulutunun içinde buluyoruz kendimizi. “Neden benim gibi yapmadı ki?” ya da “ben öyle olsam şu şekilde davranırdım” minvalinde sözler sarf ediyoruz. İşte yine o etrafımızda hep var olan aynalara bakıp konuşuyoruz. Biz istiyoruz ki bizim gibi düşünsünler, bizim doğrularımızla hareket etsinler düşüncesindeyiz. Bu da bir çeşit bencillik durumu oluşturmuyor mu sizce?
Son zamanlarda içinde olduğumuz pandemi durumundan mütevellit bir çeşit kısıtlamaların getirildiği bir hayatı yaşamak durumundayız. Bizler evdeyiz yaklaşık iki aydır ama birçoğumuzun da söylediği gibi hali hazırda hayatına devam eden nice insanlar var. Bu tamamen yanlış bir durum. “Vebal, sadece yine kendini düşünme…” ben bunlara girmeyeceğim. Fakat bu süreçle ilgili başka bir durum var ki aslında günlerdir bu yazıyı yazmama sebep olan olaylardan biri. Zaten bir sürü farklı söylem var ortada. Uzmanların söylediği haricinde nice çeşitli “kendince” doğrular meydana atılıyor. Biri bir cümle sarf ettiğinde sanılıyor ki bu doğru tüm şu süreci sonlandıracak. Bununla da bitmiyor. Bunun ardından bu doğruyu yalan çıkaracak yine başka “kendince” doğrular çıkıyor ve bakıldığında bunlar bir kaos haline geliyor, herkes kendi doğrusunun avukatlığını yapmaya başlıyor. İşte burada yine o etrafımızda duran ve bizim egomuzu okşayan o aynalar yansımasından konuşuyoruz işte.
Dinimizin ilk emri “oku,” mesnevi ilk “dinle” ile başla ve çoğu dünya üzerindeki dinler devamlı “benliği” terbiye etmeyi öğütler insanlığa. Bu konunun üzerine söylenmiş nice söylemler vardır da biz yine kulaklarımızı kapatmaya zorluyoruz sanırım.
Şimdi o aynaları tek tek kırmaya çalışsak. Fıtrata yönelik bir adım atsak. Önce okusak kendimizi, insanlığın neresindeyiz diyebilsek. Sonra hemhal olduğumuz insanlara kulak versek. Onların hayatlarına onların gözüyle bakabilsek. Zorlaştırmasak hayatı hem kendimize hem de çevremize. Bu kadar zorluğun içinde bir nefes aralığı olsak.
Bir konuşmada sıranın bize gelmesini beklemeyen, bir dert ya da mutluluk duyduğumuzda onu yüreğinde hissedebilen, gerekirse birine tevazusuyla liman olabilen bir “insan” olmamız duasıyla…
]]>Ömer İdris Akdin: Yolcu Dergisi sıradanlığın dergisidir. Sıradanlaşmanın değil. Sokakta yürüyen adam, camdan bakan hanımefendi ya da kaldırımın sökülmüş taşı. Her halde mutlaka şehirli… Hedeflediğimiz bir kitle yok. Yürüyüşümüzde bizimle kim birlikte olmak istiyor ise onunla devam ederiz.
Bu açıdan kimsede eksik ve kusur aramayız ki her yaratılmış eksik ya da kusurludur. Bu baştan kabul ile okuyucumuza baktığımızda ona vereceklerimiz değil onunla paylaştıklarımızdır önemli olan. Okuyucumuzu yeryüzüne nazar ederken bulduk. Onunla başladık, onunla yandık ve onunla piştik. Çünkü durağan değilsin. Yürüyorsun ve elbette hata yapacaksın. Elbette eksik olacaksın ve elbette bunun için Allah’a sığınacaksın.
BAB: Yolcu Dergisi’nin her ay okurlarına ulaşmak için yoğun bir çaba harcıyor. Bu hazırlıktaki heyecanınızı ve çabanızı bizimle paylaşır mısınız?
Ömer İdris Akdin: Dergimiz 45 günde bir yayınlanır. Her 45 gün bizim için yeni bir başlangıcı ifade eder. Çünkü elimizi tutan, elinden tuttuğumuz insanları hiç değilse umutsuz kılmamalı. Sonra, hani bir durum karşısında bir hareket yapman, bir şey söylemen gerekir de bir türlü olmaz ya. Devreye Yolcu girmeli ve okurumuz ‘işte bu’ demeli. Yani taşı gediğine koyduğumuzda mutlu oluyoruz. Bu da anı iyi takip etmekle oluyor. Evet şiir, öykü, deneme vb edebi tarzı barındırıyoruz ama bunun ötesinde boynumuzda vebal olan, söylenmesi gereken ne varsa üslubuyla beyan ediyoruz. Kimseyle paylaşmayacağımız özgürlüğümüz ve biraz da donkişotluk… Bu tavır bizi güzelleştiriyor, okurumuzu da.
BAB: Yolcu Dergisi sadece dergi yayını ile sınırlı kalmayıp, kitaplarıyla da okurlarına uzun soluklu bir okuma zevki sunmaya çalışıyor. Bu fikir nasıl ortaya çıktı, asıl hedefiniz nedir?
Ömer İdris Akdin: Bir yayın çerçevemiz var ve bu çerçeve de okurla aramızda köprü olan her şeye talibiz. Kitap çalışmalarımız devam ediyor. Kitap bir birikmişliğin ciltlenmiş halidir. Kolay değil 20 yıldır ve 100 sayıdır yazıyoruz. Bu sürecin hasıla olarak bazen kitap yayınlıyoruz. Ama asıl uğraşımız Yolcu’yu dik ve amansız bir savaşçı olarak ayakta tutmak. Bunun yanında dijital yayıncılık ve sosyal medya kanallarını da olabildiğince kullanıyoruz. Lakin kâğıdın kokusu, sanırsın Tanrı’nın kokusu… Bir başka.
BAB: Derginin aylık yazı içeriğini hangi kıstaslara göre belirliyorsunuz?
Ömer İdris Akdin: Dergi iki ana konseptten oluşur. Her sayı böyledir. Birincisi bizim mevcut durum karşısında söylemek istediklerimizden oluşan metinler, ikincisi edebi metinler. Yani söz muhatabına nasıl ulaşır. Yerde kalmaz ve bir yaraya merhem olur, bunun derdindeyiz. Zaten hayatın anlamını bilenler Yolcu’nun ne zaman neyi söyleyeceğini tahmin ederler ve ona göre beklerler. Bu bekleyiş dahi insanı güzelleştirir. Yazanı güzelleştirir, okuyanı güzelleştirir.
BAB: Okuyucu sayınızın azalması ya da artması motivasyonunuzda ne gibi etkiler oluşturuyor? Kendinizi, yaptığınız işe hangi düşüncelerle adapte ediyorsunuz, sizin için itici güç nedir?
Ömer İdris Akdin: Okur sayısının azalması ya da çoğalması ile ilgilenmiyoruz. İşimizi iyi yapıyor muyuz, zamana ve tarihe not düşüyor muyuz, ona bakıyoruz. Bizi bir kişi okusun, sahici okusun. Bizimle bir kişi yürüsün lakin düştüğümüzde elimizden tutsun. Bu; hepsi bu. Hakkari’nin bir köyünde dağ menekşesi gibi yazan bir genç kızın yüreğinde daha mübarek nedir ki? Yeter ki o yazsın biz okuyalım. Yazsın yeter ki dergiyi yakalım. Bizim için okur yalnızca bir metni okuyan değildir. Okur, aynı zamanda dergide yayınlanan yazılardan da sorumludur. Çünkü birlikte yürüdüğümüz bir yol bu.
BAB: Yolcu Dergisi’nin çıkışından günümüze dek unutamadığınız olumlu ya da olumsuz anılarınızı bizimle paylaşır mısınız?
Ömer İdris Akdin: Bir çok anımız var elbette. Özellikle 28 Şubat döneminde… Bir gün derginin ofisinden aradılar beni. Hocam terörle mücadeleden geldiler siz de gelirseniz iyi olur dediler. Dergiye girdiğimde iki kişi oturuyor karşımda. Tanıştırdılar kendilerini. Emniyetten, terörle mücadeleden geldiklerini, derginin mahiyetini, ne zamanlar çıktığını dergide kimlerin yazdığını sorduktan sonra pala bıyıklı sivil komiser cebinden çizgili bir kağıt çıkardı. Kızım… dedi;, derginizi çok seviyor ancak şu sayılar eksikmiş, talep ediyor… 28 Şubat dönemiydi, polis hep peşimizdeydi.
BAB: Son olarak bizim gibi genç okur-yazarlara ne gibi tavsiyeleriniz olur?
Ömer İdris Akdin: Bol yıldızlı bir gece bulun. Yüksekçe bir dağa çıkın. Allah’ın ve sevdiğinizin adını haykırın ve oturup semaverde çay demleyin. Birbirinize şiirler biriktirin, iyi şairlerden iyi şiirler olsun heybenizde. Mutlaka yazmak için program yapmayın. Çoğunlukla susmak kendine çekilmek, kendinde kalmak daha hikmetlidir. Bu hikmet ile baktığınızda durumu- olan biteni farkedebilirsiniz. Ya da aziz suyun üstüne küçük bir çöp olmak ne güzel (Bu arada Fuzuli’nin Su Kasidesi’nden başlayabilirsiniz). Vesselam.
*Bu sözlerle, minnettarlıkla, samimiyetle ve teşekkürlerle noktalıyoruz güzel röportajımızı. Bu kadar içten ve samimi cevapları için Yolcu Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ömer İdris Akdin’e en içten teşekkürlerimizi sunuyoruz. Bizler bu röportajı siteye girerken defalarca okuduk bu yazıyı ve yüzümüzde hep aynı tebessüm ve gülümseme vardı, umarız ki “okurumuz da bu sorumluluğu” üstüne alacaktır. Bol yıldızlı gecelerde görüşmek üzere, sevgiyle kalın.
]]>
“Meşgaleye tutunmak, tutunarak düşmekti, bildim.”
diyor Şule Gürbüz. Okurken, uçsuz bucaksız yeşilliği bir oraya bir buraya savuran rüzgârı hissettiğim kitabında. Yeşillik çünkü üslup çok tatlı, rüzgâr çünkü aslında tatlı olmayacak kadar da sert mizaçlı. Bu cümlesini dolaştırıyorum birkaç gündür aklımın ucunda, her yaptığımı bu cümleyle ölçüp tartıyorum. Meşguliyetimi acaba düşerken tutunduğum bir dal olarak mı belliyorum?
Kaygılar, istekler, kendimizden beklediklerimiz, bizden beklenilenler, yapılacaklar listeleri, yapılmayacaklar, o niye öyle dedi şimdiler, ne zamana yetişecekler, aman geç kalmayayımlar, ya beğenmezlerseler, yanlış mı yaptımlar, ama o da hak ettiler bir teneke kutu gibi aklımın ucunda tıngırdayıp duruyor. Neyin var(?) diye sorulunca elle tutulur bir yanıtı olmayanlar için el-cevap bugünlerde biraz yoğundum, oluyor. Omuzlarımızın mahiyetini tam olarak bilmediğimiz yüklerden ağırlaşmasını, yüzlerimizin durağanlaşmasını, aklımızın binlerce parçaya bölünmüş olmasını tarif edebilecek şık şıkıdım bir kelime aramışız da en işgal altında olanımız çıkıp meşguliyet deyivermiş gibi.
Meşgul ve işgal aynı kökten filizlenen iki kelime. Daha çok işgal altındaymış gibi davrandığımızı fark edene kadar meşgul olduğumuzu iddia edişimiz de buradan türüyor. Çünkü çok defa meşgul olmak, boş adam olmamakla aynı anlama geliyor. Meşgul olan, gidelim denilince gelemeyendir, e haliyle kıymetlidir, nadir bulunur, bulunduğunda sevinilir. Diğerleri hep oradadır, bilinir. Gidelim denilince gitmeyi isteyen ama meşguliyet denizinde boğulanlar da genelde yuvarlanıp gidenlerdir.
Günlerdir sayfa sayfa yapılacaklar listeleri okuyorum, çoğu benzer maddeleri içeriyor. Bir kişi binlerce takipçisine resmen aynı şeylerle meşgul olmalarını söyleme cüretinde bulunuyor. Bir kişi kendisinde, başkasına ne yapması gerektiğini söyleme hakkını buluyor hatta. Kimse çıkıp ne yapacağınızı da biz mi söyleyelim, demiyor. Kimse çıkıp ne yapacağımızı sana mı soracağız da demiyor. Böylece listelere tik atmak için yaşıyor, fasit dairede olduğundan habersiz bir süs faresi gibi bilâhedef koşuyoruz. Kendi listemizi oluşturacak kadar bile kendimizi dinlemeye tahammül edemeyince mevcut listelerden şifa umuyor, gördüğümüzü yapasımız geliyor, böylece meşgul hissediyoruz. Bulaşık makinesi; yerleştirildi, tik. Kitap; okundu, tik. Ekmek; fırında, tik. Tikler hiç bitmiyor, şöyle oh be(!) diye oturacak olsak zihnimiz durmuyor, kalkıp mevcut listeden tik atılacak başka şeyler buluyoruz, aslında kendimizi eyliyoruz. Neyse. Resim, hem de yağlı boya; yapıldı, tik.
Meşguliyetlerimiz bizi nereye ulaştırıyor? Pusulası olmayan bir geminin denizdeki seyri, hedefine ulaşacağı anlamına gelmiyor. Bir gemi, o kadar uzun yolu, rotasında olmayan bir kıyıya varmak için de gitmiyor. Bir şeylerden kaçmak için birçok şeyle meşgul oluyor, yapılması gerekenleri gereklilikleriyle baş başa bırakıyoruz. Durulamıyoruz, doymayan obur bir çocuk edasıyla meşguliyet tüketiyor, yoruluyor, yoruyoruz. Hiçbir şey yapmamanın güzelliğinden dem vuracak olsak listelerimizden utanıyor, Allah boş kalma diyorlarımızı anlamsız meşguliyetlerimize kılıf yapıyoruz. Allı pullu kılıf; yapıldı, tik.
Oysa gecenin bir vakti karanlık bir odada gözlerimizi tavana dikip yapılması gerekenlerden uzak bir düşünme fırsatı bulduğumuzda tüm bunların işte tam olarak bu hali engellemek için uydurduğumuz şeyler olduğunu görüyoruz. Düşünmüyoruz çünkü düşünmeye başladığımızda aradığımız şey, meşguliyet değil birazcık boşluk oluyor. Ferağ istiyoruz, tüm sorumluluklardan ve yapılması gerekenlerden hali birkaç dakika, saat, belki günler ve haftalar. İnsan bazen istikametini belirleyebilmek için es verme hakkını kendinde bulabilmelidir. Müstakim kişi, sürekli meşgul olan değil, onu istikamete ulaştıracak şeylerle meşgul olana denir. Kılıflarımız, minaremize uymuyor olabilir, şeytan bizi meşguliyetlerimizden vuruyor olabilir çünkü kendisi bizi her şekilde sınamaya yemin etmiştir. Sürekli meşgul olup hiçbir şey yapamayışlarımız, koşup da yetişemeyişlerimiz, dolup taşamayışlarımız, söyleyip duyamayışlarımız, kalıp gidemeyişlerimiz belki de bu yüzdendir.
Belki de düşerken tutunacağımız bir meşgale edinmek yerine, bizi düşürmeyecek meşgalelerin peşine düşmeliyizdir.
]]>Gözleri karanlığa o kadar alışmış ki, ufacık bir ışık parçasını bile anında fark ediyor. Eşine gösteriyor heyecanla ama eşinde bir damla bile heyecan yok.
-Bak orada bir ışık var. Siz burada beni bekleyin. Ben oradan size umulur ki bir ışık ya da bir kılavuz getiririm.
Kadın yorgunluğun ve bitkinliğin getirmiş olduğu yıpranmayla “Hani nerede ışık?” diye çıkışıyor kocasına. Çünkü kocasının gördüğü ışığı o göremiyor.
-İşte orada, bak nasıl da parlıyor. Siz burada bekleyin.
-Eğer ışık varsa şüphesiz ki orada insan da vardır, diye düşünüyor adam. Belki birileri orada ateş yakmıştır ve sohbet ediyorlardır. Belki köylülerin yaşam yeridir. Belki civarı, yolu bilen birilerini bulurum, diye umut ediyor. Çünkü biliyor, bir damla ışık bütün karanlığı silmeye yetecek.
Ve sonra ışığa doğru hızlı ve dinç adımlarla yürümeye başlıyor. Hızlanıyor, koşuyor ve bir dağın yamacına varıyor. Dağın yamacına geldiğini hissettiğinde de kalbinde bir korku hissediyor. “Ya yukarı çıkarken bu kör karanlıkta ayağım kayar da düşersem? Kim beni bu kör karanlıkta bulabilir ki? Ya yukarıda ateş yakmış insanlar kötü insanlarsa? Ya yanlarında vahşi hayvanlar varsa ve bana zarar verirlerse?”
Aklında sorular, kalbinde korkular büyümeye devam ederken yavaş yavaş da dağın zirvesine doğru çıkmaya devam ediyor. Derken dağın zirvesine ulaşıyor. Ulaşmasıyla beraber bir ses işitiyor:
-Ya Musa!
Adam şaşkınlıktan donuyor. “Gecenin bu kör karanlığında, daha önce hiç gelmediğim bu yerde, bu dağın tepesinde kim beni gördü, tanıdı ve adımla seslendi?” diye düşünüyor. Ve korkusu iyice artıyor. Sonra ses yeniden konuşmaya devam ediyor:
-Ya Musa! Hiç şüphesiz ben senin Rabb’inim. Ayakkabılarını çıkar. (1)
Sahneye bakar mısınız? Önce sizin görmediğiniz biri, daha önce hiç gitmediğiniz bir yerde, kör karanlıkta adınızla size sesleniyor. Ardından size sizin sahibiniz olduğunu söylüyor ve ayakkabılarınızı çıkarmanızı istiyor.
Ayakkabılarını çıkar sözü burada çok önemli bir detay. Çünkü bu ince detay bize konuşmada kimin gerçekten sahip olduğunu gösteren nokta. Daha önce evinize hiç gelmemiş ve sizin yaşam tarzınızı bilmeyen (İslamî yaşam tarzlarından bahsediyorum) bir misafiriniz kapınızı çaldığında, onu içeri buyur etmeden şöyle dersiniz: “Lütfen ayakkabılarını dışarı çıkartır mısın?”
Çünkü orası senin evin, orası senin mahremin ve oraya kirli ayakkabılarla girilmesine müsaade edemezsin.
Sesin sahibi –yani Allah- Musa’ya (as) aslında bunun da mesajını veriyor: “Ben senin Rabb’inim, senin sahibin benim ve sen şu an kutsal topraklardasın. Ayakkabılarını çıkar.”
Musa (as) sesin tesiri altında, söylenenleri harf harf yerine getiriyor ama korkusu da an be an artıyor. Musa’nın (as) korkusunun Allah da farkında ve hemen duruma müdahale ediyor. Tıpkı ameliyata girecek bir hastaya narkoz verildiği sırada onunla konuşan doktor gibi.
Konuşmak durumu normalleştirir çünkü. Konuşmak, yani diyalog kurmak iki tarafın anlaşabileceğinin işaretidir. Allah da bunu bildiği için konuşmaya ve konuşturmaya başlıyor.
-O elindeki nedir? (2)
Allah bu soruyu soruyor ama Musa’nın (as) elindekinin ne olduğunu bilmiyor mu? Elbette biliyor. Ama dediğimiz gibi Musa’nın (as) korkusunu dindirmek istiyor. Peki, Allah, Musa’nın (as) korkusunu istese anında dindiremez miydi? Elbette dindirebilirdi. Burada iki husus çıkıyor karşımıza. Birincisi; Allah her şeyde olduğu gibi burada da matematiğe önem veriyor. Yani her şeyi bir sürece tabii tutuyor. Her şeyi sebepler dairesi içinde düzende tutuyor. İkincisi ise; Allah kuluyla olan konuşmaya –yani kelimelere- önem veriyor.
Musa (as) kendisine gelen soruya tedirginlik içinde şöyle cevap veriyor: “O benim asamdır.” Soruya cevap verildi. Konuşma bitti. Daha doğrusu konuşmanın bitmesi lazım. Fakat artık Musa (as) da durumun farkında. Karşısındaki, bir insanın ömründe karşılaşabileceği, konuşabileceği, iletişim kurabileceği en önemli zat. Bunu biliyor ve bu konuşma sadece bu kadarla kalsın istemiyor.
-O benim asamdır. Ona dayanırım ve ondan güç alırım. Onunla ağaçların dallarındaki yapraklara vururum ve yere düşen yaprakları koyunlarım yer. (3)
Başka bir şey kaldı mı? Zannediyorum kalmadı. Bir asa ile daha ne yapabilirsiniz ki? Dayanıyorsunuz, güç alıyorsunuz, uzanamadığınız yerlerdeki şeylere uzanmak için kullanıyorsunuz. Bir asa başka ne işe yarabilir? Ama Musa (as) bitsin istemiyor bu konuşma. O yüzden tabir-i caizse son kurşununu da sıkıyor “Ve ben onunla bazı önemli şeyler yaparım”. (4)
Bir asa ile önemli ne yapabilirsiniz ki bu saydıklarınızdan başka?
İşte Allah, kulu Musa’nın bu tavrını görüyor. Kulu onunla konuşmak için cümleleri uzatıyor, kelimelere kelimeler ekliyor. Tek derdi onunla sadece biraz daha konuşuyor olmak. O anda kendisi için bir şey istemiyor. O ışığın peşine giderken bir ışık alma yahut bir kılavuz, rehber bulma niyetindeydi. Fakat buraya geldiğinde hiçbir şey istemiyor. Tek derdi biraz daha konuşmak, biraz daha sohbet etmek. Ve Allah sırf bu tavrı yüzünden Musa’ya (as) beklediğinden fazlasını veriyor.
Onu oradan ışıksız ve kılavuzsuz geri göndermiyor. Artık Musa’nın (as) bir kılavuzu var, onun yolunu aydınlatan bir nur var. Yetmiyor. Allah aralarında geçen konuşmayı asla unutmuyor. Çünkü Allah asla unutmaz.
Allah, Musa’yı (as) Firavun ’un yanına yolladığında, onun kalbinde yine bir miktar korku vardı. Allah ona şöyle dedi: “Korkma üstün gelecek olan kesinlikle sensin” (5) ve ardından Firavun ‘un karşısına yolladığında, onun büyücüleri ipleri yılana çevirdiğinde Allah şöyle dedi: “Sağ elindekini (asanı) at ki, onların yaptıklarını yutsun. Şüphesiz yaptıkları bir sihirbaz hilesidir. Sihirbaz ise nereye varsa kurtuluşa eremez.” (6)
Musa (as) Allah’la konuşurken “Ben bu asaya dayanırım ve ondan güç alırım” demişti. Allah bu söze kıymet verdi ve Firavun karşısında Musa’nın (as) dayandığı ve güç bulduğu, Allah’ın izniyle o asa olmuştu.
İsrailoğulları kıtlıkla boğuşurken Musa (as) asasını yere vurmuştu da, yerden su bitivermişti ve böylelikle İsrailoğulları’nın kıtlığı dinmişti. Musa (as), Allah’la konuşurken bu asayla dallara vurduğunu ve düşen yapraklarla koyunlarını beslediğini söylemişti. Şimdiyse Allah ona mislini vermişti. Toprağa vurdu asasını ve oradan çıkan su ile kavmini kıtlıktan kurtardı.
Ve Musa (as); “Ben asamla bazı özel şeyler yaparım” demişti. Allah bu sözü de unutmamıştı. Musa (as) elindeki asa ile koca Kızıldeniz’i ortadan ikiye bölmüştü. Bir asa ile daha özel ne yapılabilir? Ben bilmiyorum.
Peki, bütün bunların nihayetinde, Musa’nın (as) asasını özel kılan şey neydi? Markası mı? Rengi mi? Yapıldığı ağaç mı? Satın alındığı pazar mı? El cevap; hiçbiri.
Nereden almıştı peki bu asayı? Hangi pazardan? Ben de alsam benim asam da Kızıldeniz’i böler mi ikiye? El cevap, evet böler.
Asayı özel kılan nokta, Musa’nın (as) Rabbiyle yaptığı konuşmada onu aracı kılmasıydı. O asayı bahane ederek Rabbiyle birazcık daha konuşmaya çalıştı. Başkalarına göre saçmalamak gibi gelen bir konuşmayı gerçekleştirdi, sırf biraz daha olsun konuşabilmek adına. Allah ise kulunun bu tavrına önem verdi. Çünkü Allah kulunun kendisiyle konuşmasına önem veriyor. Sırf kulu kendisiyle konuşabilsin diye ona kelimeleri öğretiyor. Fakat insan Allah’la olan konuşmasında çok aceleci ve hazırcı davranıyor ne yazık ki. Bir namaz sonrası ellerini açtığında “Allah’ım sen konuyu biliyorsun, amin” diyerek ellerini yüzüne sürüyor. Bunu utandığından değil, pişkinliğinden yapıyor. Allah elbette biliyor konuyu fakat o seninle konuşmak istiyor. Tıpkı Musa’nın (as) elindeki asanın ne olduğunu bilmesine rağmen, ona sorması gibi. O konuşmak istiyor.
Nasıl konuşacağını bilip bilmemen yahut hangi dilde konuşmak istediğin hiç önemli değil. Ayakkabılarını çıkart ve ona kendi dilinde bir şeyler söyle. Onun sana bir karşılık verdiğini duyacaksın.
1: Tâ-Hâ Suresi 12. Ayet 2: Tâ-Hâ Suresi 17. Ayet 3: Tâ-Hâ Suresi 18. Ayet 4: Tâ-Hâ Suresi 18. Ayet 5: Tâ-Hâ Suresi 68. Ayet 6: Tâ-Hâ Suresi 169. Ayet
]]>
BU KENTTİR GİDİP GİDECEĞİN YER
Dedin “Bir başka ülkeye bir başka denize gideceğim.
Bundan daha iyi bir başka kent bulunur elbet.
Yazgıdır yakama yapışır neye kalkışsam;
ve yüreğim gömülü bir ceset sanki.
Aklım daha nice kalacak bu çorak ülkede.
Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam
Hayatımın kara yıkıntıları çıkıyor karşıma,
Yıllarıma kıydığım boşa harcadığım.”Yeni ülkeler bulamayacaksın, başka denizler bulamayacaksın.
Bu kent peşini bırakmayacak.
Aynı sokaklarda dolaşacaksın. Aynı mahallede yaşlanacaksın;
Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Bu kenttir gidip gideceğin yer. Bir başkasını umma.Bir gemi yok, bir yol yok sana.
Değil mi ki hayatına kıydın burada
Bu küçücük köşede, ona kıydın demektir bütün dünyada.
Şair Kavafis, kendi tasavvurundaki şehir imgesini, mekan belleğini, yaşanmışlığın ve anıların mekanla iç içe geçişini anlatırken aslında insanın var olduğundan beri onun gerçekliği olan bir noktaya dokunuyor. Doğup büyüdüğümüz şehir, her ne kadar sabitmiş, yerli yerinde duruyormuş gibi gözükse de, insanoğlu doğup büyüdüğü yeri, daima yüreğinde taşır. Mekan kendisini duygulanıma, anılara kaydeder. Şehirle yaşanılan bütünleşme, oradaki sonsuz kombinasyonun, sonsuz ilişki ağının ve korelasyonun, sınırsız tercih kapasitelerinin bize tesir etmesine izin verir. Yaşadığımız şehirle düşünürüz. Yaşadığımız şehirle hissederiz. Bize düşünmenin ve hissetmenin koşullarını içinde yaşadığımız şehir temin eder. çünkü “mekan sadece birlikte bulunduğumuz yer değil, aynı zamanda birlikte düşlediğimiz yerdir de.” Birlikte düşlediğimiz en geniş kapsamlı mekan olan şehrin, yaşantımızda bu kadar büyük etkisi varken, şehrin kimliğimizde oluşturduğu deformasyonlar, iyileştirici mekanizmalar, hem onaran hem yıpratan paradigmalarına değinmeden şehir gerçekliğini anlayamayız.
Ben bu metinde şehri şehir kılan unsurlardan birine, “göç kavramına” değineceğim. Çünkü göç bir şehir için çok önemli bir dalgalanma, durulma ve -adaptasyon- sürecini, kimlik krizleriyle birlikte bünyesinde barındırıyor. Yeni öyküler, yeni kimlikler, şehrin çeşitliliğini ve zenginliğini teşkil ederken, bir yandan da bu yeni kimlikler şehrin kendi öyküsüne, akışına, varlığına adapte olmaya çalışıyor. Şehre gelen yeni kimlikler içinde etnodinsel, sosyokültürel, sosyoekonomik, ırk-millet farklılıkları bu kimliklerin şehirle uyumunu süreç içerisinde oldukça etkiliyor. Özellikle farklı ve uzak bir ülkenin kültürel, psikofizyolojik ve sosyo-mekansal dinamikleriyle çakışan ve çatışan kimliğin kriz alanlarına daha detaylı bakmak için Türk nüfusunun oldukça yoğun yaşadığı bir şehir olan Berlin’i ele almak istedim. Bu minvalde kısa bir şekilde önce Türklerin Almanya’ya yolculuklarına değineceğim, ardından Berlin ve Berlin’de yaşayan Türklerin “Berlinli” kimliğine.
Almanya, ikinci dünya savaşından sonra yaşadığı ekonomik büyümeyle birlikte, vasıfsız işçiye ihtiyaç duyarak 1950’li yıllarda, misafir işçi (Gastarbeiter) alımı yapmaya başlamıştı. İlk olarak Avrupa’nın belli başlı ülkelerinden misafir işçi alımı yapan Almanya, sonrasında Portekiz, Türkiye gibi ülkelerden de konuk işçi alımında bulunmuştu. Konuk işçilerin sayısı tarih içerisinde değişiklik göstermekle beraber, Almanya’daki varlıklarını her daim korumuşlardır. Sayının değişiklik göstermesi yaşanan her kamusal, bireysel, kentsel, ırksal, ekonomik meseleyle ilişkiliydi. Bu meselelerin, yani -şehrin meselelerinin- merceğiyle odak noktasını misafir işçilerin Almanya’da misafir olmaktan çıkıp nasıl kalıcı hale geldiğine çevirmek, hem şehri, hem göçü, hem de Berlin örneği üzerinden adaptasyon kavramını irdelemek için önemli. Biraz yukarıda, yazıya başlarken göçün şehir için önemini ve fonksiyonunu üç aşamadan bahsederek ve bir kategorizasyon şeması çizerek ölçütlendirmiştim. 1-dalgalanma, 2-durulma ve 3-adaptasyon. Almanya’ya giden ilk jenerasyon, yani konuk işçiler, her ne kadar oraya belli bir arz-talep ilişkisiyle, davet edilerek gitseler de, alman kentleri için, alman kültürü için, alman ırkı için bir şoktular. (Nazi Almanyası’nın altı kırmızı vurguyla çizili(!)) Almanya’ya gitmiş olan ilk jenerasyon da aynı kültürel şokun, travmatize olmuş kimlikleriyle mağduruydular. İlk jenerasyonun uyum çabası aslında bir dalgalanmaydı. Çünkü göç, mekana bambaşka bir profil kazandırarak, rotasını, imkanlarını, kültürlerini belli bir sabitlikten koparıp akışa sokarak şehrin bir gerçekliği olma yolunda ilerler. Bu şehir için, kimlikler için belli başlı “eşik”leri, karşılaşmaları, denk düşmeleri, peşi sıra ayrı düşmeleri beraberinde getirir. Kültür, psikoloji, koşullar, geleneksel duyarlık şehrin içinde harmanlanır. Bu harmanlanma esnasında oluşan sinir ucu noktaları aslında dalgalanmanın bizzat kendisidir. Bir anda katı sınırların delinebileceği, başka bir dünyanın yan dairede var olabileceği, başka bir dilin konuşulabileceği, başka bir inancın yaşanabileceği gerçeği kendini gösterir. Bu karşılaşma, denk düşme ve farkına varma alanları, gerilimin dinamiklerini de beraberinde getirir. Kültürler, kimlikler, düşünceler hem gerilir hem sentezlenmeye çalışır. İki veya birden çok “birbirine zıtlığın” olduğu bir yerde mücadele sorunu, yani zıtlaşmalar vardır. Fakat zıtlaşma burada olumsuz bir ifadeye değil, yalnızca durulma ve yerini bulma zamanının bir önceki evresine işaret ediyor. Durulmak, iki kara parçasının birbirine bakması, iki kapının birbirine doğru açılması, iki zıttın birbirini sakince, metanetle ve insani şekilde karşılamasının bir evresi. Fakat şehrin içindeki göç gerçekliği burada da hala kritik, stabil. Bu durulma dönemini de adaptasyon süreci takip ediyor. Adaptasyon süreci artık şehrin, karşılaşılan yeni kültürün ve gerçekliğin kabulüne, içselleştirilmesine tekabül ediyor.
Bu kategorizasyonun adaptasyon kısmında olan, “Berlinli” biriyle röportaj yapma fırsatım oldu. Ömer, 30lu yaşlarının başında, Berlin’de doğup büyümüş bir Türk. Benim yaptığım kategorizasyonu O da şu şekilde yorumladı: Almanya’ya giden 1. Nesil, Almanya’da kalmayı pek düşünmüyor. 2. Nesil, Almanya’yla Türkiye arasında kalmış. 3. Nesil, artık Almanya’da kalmayı ve Almanya’yı kabul etmiş. Ömer ailesinin, akrabalarının, arkadaşlarının, Berlin’de yaşadığını, Berlin’deki yaşantısını sevdiğini ifade ederek, Berlin’in onun yaşantısında, kimliğinin inşasında çok önemli etkileri olduğunu dile getirdi. İnsanın hangi ırka mensup olduğu bir tarafa bırakılarak –doğup büyünülen şehir-imajına bakıldığında, kendini bir şehirle var edebilmenin, daha doğrusu kendi varlığını bir şehrin varlığıyla birlikte düşünebilmenin insanı güvende, sağlıklı bir coğrafik ferahlık içinde hissettirebilmesi söz konusudur ve bir şehri şehir yapan, onu sevdiren şey, şehirde gömülü olan anılar, ve şehirle dolaşıma giren kimliktir. Burada şehirle dolaşıma giren kimlik kavramı oldukça önemli. Çünkü Ömer Igaç, kendi kimlik oluşumundan, kent, ırk, aidiyet, mensubiyet kavramlarından bahsederken, Almanların öncelikle kendi içinde bir kimlik sorunları olduğunu vurguladı. Almanya’ya göç eden türk nüfusunun zaten belli başlı bir göç travmasının olduğunu, Almanların kendi kimlik problemlerinin ve komplekslerinin de Türk nüfusun üzerine yıkıldığını, bu trajik durumun mekan değişimi travmasını göç edenler adına iki kat daha derinleştirdiğini ifade etti. Alman sisteminin ve Türkiye’nin Almanya’da yaşayan Türklere düşünsel mesafesinin de bir uzaklığı, yani daha derin bir çatlağı, meydana getirdiğini beyan etti. (Bu ayrılığın en bariz fotoğrafı, Türkiye’de yaşayan Türklerin Almanya’da yaşayan Türkler hakkındaki düşünceleriyle (önyargılarıyla) bizzat görülüyor, tespit edilebilir halde.) Almanya’nın koşullarından, problemlerinden, gündelik hayattaki gündelik sorunların yaralayıcı, yıpratıcı büyüklüğünden habersiz olan Türkiye’li Türklerin, görmedikleri bir dünyanın şartlarına göre Almanya’daki Türklerin yaşam standartlarını, Almanya’daki var olma biçimlerini eleştirdiklerini dile getirdi. Ömer Igaç’a göre bu iki gerilimli hattın tam ortasında bulunan, Almanya’da yaşayan Türkler için bu durum, kültürel bir sıkışmışlık sorununu haiz bulunuyor. -Almanya’da ama Almanya’ya ait değil. Türkiye’den de oldukça uzakta.- Bu dikotominin dışında, Almanya’daki üçüncü jenerasyon, kendisini Almanya’da bir Türk olarak var eden(var etmek isteyen) yeni, değişime-gelişime interkültürel diyaloglara daha açık ve akışkan duyuşa sahip bir kuşak olarak ortaya çıkıyor.
Örneğin herhangi bir suç işlendiğinde, eğer bu suç bir Türk tarafından işlendiyse, haberlerde hususi olarak bu suçun bir Türk tarafından işlendiğinin altı kalın çizgilerle çiziliyor. Ömer Igaç, ırkçılığın hala var olduğunu, ırkçılıkla birlikte Almanya’daki Türklerin de kendi içinde farklı statü ve sınıflandırmalarla ırkçılığa maruz kaldığını ifade etmişti. Muhafazakar-milliyetçi Türkler Almanya’ya daha uzak, daha kapalı bir yapı teşkil ederken, daha farklı gruplar, farklı etnik kökenler Almanlar tarafından pek de ırkçılığa maruz kalmıyor. Ömer Igaç, Almanların, yabancılar kendilerine ne kadar benzerse, yabancılar ne kadar alman olursa onları o kadar benimsediğini dile getirdi. Kendi içinde kendi ahlaki normlarını, geleneğini, akaidini ve gündelik rutinini yaşayanlar, kimlik varlıkları bakımından “entegre” olamamış şeklinde damgalanıyor, ayrıştırılıyor. Almanya’nın bu kapalı yapısı, Igaç’a göre, kendilerine dair oluşturdukları almanlık düşüncesine kadar sirayet etmiş vaziyette. Alman olma kavramı, başka ırkların “entegrasyonu” sorunsalı bugün akademik zeminde de, entelektüel faaliyet hatları üzerinde de hala tartışılan bir kavram. Bu kelime ve kavramlar, Almanya’nın başka kimliklere kapalı bir anlayışa sahip olmaları durumu (Amerika gibi çok uluslu-çok kültürlü bir strüktürleri yok), üstelik göçün de sistematik şekilde yapılması özellikle Berlin gibi Türk nüfusunun yoğun yaşadığı yerlerde bu sebeple gettolaşma oluşturmuş halde. Fakat bugün Ömer Igaç gibi Berlin’de yaşayan Türk kökenli vatandaşların yaşam biçimleriyle gettoyu olumsuz anlamından sıyırıp, olumlu bir yapıya dönüştürmesi söz konusu. Günümüzde Berlin’i (Kreuzberg’i) mahalle oluşumuna işaret eden, bir semt organizasyonu gibi algılamak daha sahici ve sağlıklı. Getto kavramı içinde barındırdığı kimliklerin evrimiyle birlikte değişmiş vaziyette, şehrin profilinin değişimi de işte böyle cereyan ediyor. Göç hiçbir zaman başladığı ilk anki kızışmış dalgalanmayla kalmıyor, her seferinde en nihayetinde bir durulma ve adaptasyon sürecini de ardında getiriyor.
Her göç, bir taşınmadır. Mekan ve boyut değiştirmektir. Ölürken boyut değiştirmekle, göç ederken ruhun ve anıların bir daha asla eskisi gibi olmayacak şekilde değişmeleri birbirine benzer. Öykü kendini yeniler. Yeni roller, yeni çatışma alanları, yeni krizler, var oluş bunalımları oluştuğu gibi, bir yandan da yeni benlikler, yeni rahatlama alanları oluşur. Şehir insanla, insan da şehirle birlikte değişir. Ve hiç bitmeyecek, belki hiçbir zaman bilinmeyecek milyarlarca insan hikayeleri, öz kurgular, benliklerin kendilerini anlamlandırma arayışları şehirlerle birlikte sonsuza dek devam edip ilerler. Yaşadıklarımız ve yaşadığımız yer bizi bir gölge gibi takip eder.
]]>“-Bu kent peşini bırakmayacak.
Aynı sokaklarda dolaşacaksın. Aynı mahallede yaşlanacaksın;
Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Bu kenttir gidip gideceğin yer. Bir başkasını umma”
Gözlerim kelimeler üzerinde gezinirken sol taraftaki koltukta oturan mavi tişörtlü, ellili yaşlarda, beyaz kulaklığı ve kendinden tamamen ayrı bir parçaymış gibi duran göbeğiyle oturan amcanın, kilo miktarını düşünürken buluyorum kendimi. Meslek icabı ne kadar yiyerek bu kadar kilo aldığını tahmin etmeye çalışırken, hastanenin diyaliz servisinde bulunmasının şerefine ödem deyip onu bu zan altından kurtarıyorum. Dinlediği davullu zurnalı müzik, dışarıdan duyulacak kadar yüksek sesli olduğu halde elinde türlü hallere bürünen gazetedeki cümleler, beynindeki sistemlere nasıl iletiliyor diye garipsemeden edemiyorum. Bir de tabi davul zurnalı müzik, kulaklıkla nasıl dinleniyor, bu başka düşüncelerin konusu diyerek geçelim, beyaz kulaklığı bize garip geliyor ona da bambaşka bir hava katmış olduğunu gözlemlerken amcadaki rahatlığın zerre miktarına bile muhtaç halimle kendimi, kendi hayatıma ne kadar da iğreti durduğumu fark ediyorum. Kimim, neredeyim, ne yapıyorum diye çok soruyorum kendime böyle zamanlarda, özellikle mavi tişörtlü amcanın kulaklığından yükselen arabesk müzik altında.
Neyse bu kadar felsefe yeter.
Kitabıma/hayatıma dönüyorum.
Sayfa 57.
Diğer koltukta oturan yetmişine merdiven dayayan teyzenin kulak problemini hissetmemek elde değil. Karşı tarafta birazdan büyüyecek olan bir aile tanıma meselesine çocuktan başlayan kırklı yaşlarındaki ablanın sorusuna, torunlarından başlayan teyzenin liseli bir çocuğunun olduğuna şaşırınca, aslında torunlarını anlattığını fark edip sessiz bir iç çekiyoruz. Devam eden soyağacı tanıma faslına yan taraftan hemşirenin telefon konuşması ekleniyor. Kullandığı Latince kelimelerin aklımda bir şeyler çağrıştırması dışında kaldığım hayatımın bir pamuk ipliğiyle bağlı olduğu umudunu bırakıyorum, köşelere bir yerlere un ufak halinde. Yerleri silmeye gelen otuzlu yaşlarındaki temizlikçi abi ayaklarımızı kaldırmak gibi garip bir istekle gayet normal bir şekilde işini yapıp uzaklaşıyor. Arkasından, ne kadar daha uzaklaşabiliyorum içinde bulunduğum hayata, diye tartıya bir yenisini ekliyorum.
Kitaba döndüm.
Kararlıyım.
Sayfa 57.
Sensörlü kapının fazla hassas oluşuna sinirlenirken ikide bir açılmasını birilerinin fazla yakınından geçmesine verip sonra durup kapıya acıyorum. Çevreme bakışıma takılan hayatında bir daha hiç karşılaşmayacağı çeşitli bilgilere kafasını gömmüş olan arkadaşlarımı şıklar arasından topluyorum sonra da vazgeçip uçsuz bucaksız test kitaplarının arasına sessizce bırakıveriyorum. O sırada izole odasında yatan seksene merdiven dayamış teyzenin yakınının “yastığı sırtına koyayım mı” diye beşinci seslenişiyle herkes koro halindeymişçesine izole odasına garip bir bakış fırlatıyor. Sonra seksene merdiven dayayan teyzenin yakını altıncıya hafiften yükselen sesiyle seslenecek diye tam korkacak iken vazgeçiyor. “Sana muz vereyim mi” diye ikinci seslenişinden sonra diyaliz servisindeki muz tezatlığını aklımın köşelerine sıkışan notlardan buluyorum ama sesimi çıkarmadan kitabıma dönüyorum.
Sayfa 57.
Kitap sayfalarında gezinen gözüm ile bambaşka diyarlarda yaşamını sürdüren beynim arasında gerçekleşen bu dünya benden bağımsız dönüşüyle aradaki varlığını hala koruyor. Ben en iyisi hayalen yaşadığım, kelimelerle hecelerle hatta harflerle var olduğum yere döneyim. Teyzenin mavi tişörtlü amcayı kastederek sizin gibi oda kulaklık takmış deyip bana bakarak gülmesiyle evet deyip tebessümlü cevap verip kafamı toplayıp kitabıma gönderiyorum. İçinde bulunduğum hayatımın üzerimde bu kadar iğreti duruşunu sabah sanki ilk defa karşılaşıyormuş gibi yapan mutfak lavabosundan anlamıştım. Bide sabahları uyandığımda neredeyim diye sorduğumda anlıyorum günümün böyleye yakın geçeceğini. Kendimi tanıyorum ve ara ara böyle yabancılaşıyorum. Yeniden aynaya bakmaya gerek yok. Aklımın kapılarını kilitleyip kitabıma dönüyorum.
Nerede kalmıştık?
Sayfa 57.
]]>“Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle kazındıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah yine de çoğunu affeder.”
Şûra Suresi 30. Ayet
Bizler bu ayetin nedenlerini ve niçinlerini ferdi anlamda kendimize sormamız gerekiyor diye düşünüyorum. Bizler zaten âhir zaman ümmetiyiz ve biliyoruz ki kıyamet bir gerçektir önümüzde, elbet olacaktır. Bizler ferdi kıyamet için ne hazırlık peşindeyiz, onları sorgulamamız gerekiyor.
Kaygılarım fazlasıyla olsa da kendi adıma teslimiyet noktasında sıkıntı çektiğimi fark ettim. Kendime döndüğümde, bundan bir ay önce neden yana şikâyet ettiysem şu an iliklerime kadar her şikâyet ettiğim ânı özlediğimi ve söylediklerimden yana ne kadar pişman olduğumu görüyorum. Demek ki şükür noktasında sıkıntılarım varmış diyorum kendime. Ertelediğim nice şeyi şu an koşar adım yapabildiğimi fark ediyorum. Oysa, şu sözü çok kullanırdım yazarken ve kendi kendime adeta bir ilke hâline getirmiştim.
“İnsan acizdir, muhtaçtır; çok artistlik yapmamalıdır.”
Ah Muhsin Ünlü
Ama şu an bu sözü yaşıyorum sanki. Çünkü
“Sınanmadığımız bir acı üzerine konuşmak her zaman kolaydır.”
Tarık Tufan”
Herkes şu an büyük bir karmaşa halinde, söylenen nice önlemler aynı gün içerisinde gereksiz şeklinde nitelenebiliyor. Etrafta bir sürü aslı olmayan bilgiler dönüyor. Mesela önlem için ellerimizi çitiler gibi yıkama halimiz, hepimiz bu durumun içindeyiz sanırım. Eller egzamaya dönecek halde. Bir kaç gündür bu konuyu da düşünüyorum. İfrat ve tefrit ölçüsü nerede bu durumun?
Tedbir bizden takdir Allah’tan derken bizler tedbiri, su kaynaklarını tüketmek istercesine harcarken mi yapıyoruz acaba? Söylenenleri belli bir denge içerisinde yaparsak daha iyi olacak kanaatindeyim. Bizler itidalli olarak hareket etmemiz gereken zamanlardayız. Ol! diyen Rab, yok ol! da diyecektir bu salgına. İşte o zaman susuzlukla imtihan olmayı yaşamak hiçbirimiz istemez sanıyorum.
Evde kalmak ile ilgili de bir çok öneri var. Neler yapabiliriz? Nasıl evde kalabiliriz ile ilgili nice şeyler yazılıyor ve çiziliyor. Evet, istediğim zaman dışarı rahatça çıkamamanın baskısı benim üzerimde de var. Lâkin, bizler hayatlarımızı ne ara bu kadar dışarı odaklı kurmuşuz onun düşüncesi de içerisindeyim.
Şu an sanki herkes evde ne yapıyorduk karmaşasının içine düşmüş vaziyette. Oysa bizlerin ilk başta dikkat edeceği nokta zaten hanelerimizin huzuru değil miydi? Biz bunun ötesini mi düşünüyorduk diye de söylemeden geçemiyorum kendime. Bu durumun da dengesini aşmış haldeyiz sanırım ki ne yapacağımızı düşünür olmuşuz.
Şimdi, şu zamanlarda sormamız gereken nice soruyu kendime sorarken sizlere de soruyorum sanırım. Bizler hayatlarımızı nasıl yaşıyorduk bir ay öncesine kadar? Silkelenip kendimize gelebilme zamanıdır artık. Şu an herkes kendi Hirasında. Fazlaca düşünüp sorgulamak vaktidir. Tedbirlere uyarak, hala varken, bu dünyada yaşarken aldığımız her nefesin şükrünü eda edebilmek meselesini düşünmek zamanıdır.
İnşallah, bugünler de bitti diyebileceğimiz zamanlarda da hanemize neler kattığımızı da konuşacağız. Bizler biliyoruz ki
“Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.”
İnşirah süresi 5. Ayet)
Ve biliyoruz ki Peygamberin sadık dostuna söylediği gibi
“Üzülme, Allah bizimle beraberdir.”
Tevbe suresi 40. Ayet
diyorum kendime. Bu sözler önce nefsime sonra da sizlere aslında. İnşallah bu günler de bitecek ve sağlıkla, huzurla uyanacağımız yeni günler yakında gelecek.
]]>