Tayfun Günül doktor. Onu Sokak’a zaman zaman yazdığı telif yazılardan hatırlayabilirsiniz. 32 yaşındaki Gönül, “Beni zorla askere almaları vicdan özgürlüğünün ihlalidir” savıyla devleti mahkemeye veriyor.
Askerliğe karşı tepkin ne zaman başladı?
Çocukluğumdan beri diyebilirim. Çünkü ben kendimi bildim bileli, var olan dünyadan çok, olması gereken üzerine düşündüm. Bir takım değer yargılarım var. Bunlar kendimi bildim bileli vardı. Özgürlük gibi, adalet gibi, eşitlik gibi. Uzunca bir süre bu yargıları, mesela Müslümanlık içinde aradım. Birçok insan gibi.
Ortaokulda, kolejde okuyordum, koleje gelenler hep üst orta sınıf ailelerinin çocuklarıydı. Orda hayat, din dışı düzenlenmişti. O insanların yaşam tarzları öyleydi. Sahurda niye yemek çıkmıyor diye idareyle kavga ettiğimi hatırlıyorum.
O ruh hali bugün de devam ediyor. Hiçbir zaman disipline uymadım. Her zaman başım disiplin kurulları ile derde girdi. Doğru bulmadığım bir şeye, kurallar böyledir diye uymadım, çoğu zaman sessiz de kalmadım.
Kaç yaşındasın?
Şu anda 32 yaşındayım. Birisinin bana emir vermesine çok tepki duyuyorum. Aynı şekilde başka birine bir şey emretmeye de çok zorlanıyorum. Garsondan çay istemeye bile. Genelde şiddete yatkın olmayan bir kişiliğim var.
Bugüne kadar askere gitmemeyi nasıl başardın?
Sonuna kadar yasal olanakları kullandım. Bakaya suçundan mahkemeye verildim. Mahkemeye gitmeyerek ve adresimi değiştirerek mahkemeyi uzattım. Bu arada paralı askerlik hakkı çıktı, iki yıl da böyle geçti.
Neden paralı askerlik yapmadın, üç ayda kurtaracaktın?
Yaşamımda her zaman düşüncelerimle, davranışlarım arasında bu uyumu gözetmişimdir. Sonuçta benim askerliğe karşı çıkma nedenim; askerliğin zor ve uzun olmasından değil, çünkü ben bir doktorum, herkes bilir ki doktorlar zaten sıradan erler gibi bir askerlik yapmazlar, hayli rahat geçer. Tam tersine askerlik yapmayı reddetmek, bir doktor için yaşamını daha zor koşullarda sürdürmektir.
Benim karşı çıkışımın nedeni ahlaki. Bu açıdan paralı ya da parasız, uzun ya da kısa dönem benim için fark etmez. Orduya katılmak militarist aygıtın bir parçası olmak demektir. Bunun ahlaki sorumluluğunu üstlenmek istemiyorum.
Doktorum diyorsun ama doktorluk da yapmıyorsun?
Doktorluk yapmamamın birçok nedeni var. Bu nedenlerden biri şaşabilirsin belki ama militarizmle ilgili. Militarizm sadece orduyla sınırlı değil, toplumun bütün dokularına, bütün kurumlarına yayılmış. Zaten bütün kurumlar oluşurken, iç işleyişlerinde kışla yönetmeliklerini örnek almışlar. Okul, hastane de buna dahil. (Foucault bunu ayrıntılarıyla gösteriyor.) Bunun en belirgin göstergelerinden biri beyaz önlüktür. Üniforma her yerde aynı işlevi görür, insanları tek tipleştirmek, kişiliksizleştirmek, salt işlevini yapan robotlar haline dönüştürmek. Bana göre üniformanın rengi önemli değil. Haki ya da beyaz olabilir.
Biraz daha kendini anlatsana…
Erkek olarak iktidar doğmuş olmaktan başka, aslında eğitimim açısından da mutlu azınlık tabir edilen kesimdenim. Türkiye’nin en iyi okullarında okudum. Ortaokulu, Kadıköy Anadolu Lisesi’nde, liseyi Ankara Fen Lisesi’nde, üniversiteyi Hacettepe Tıp Fakültesi’nde okudum.
Belki megalomanlık ediyorum ama, isteseydim seçkinlerin arasında yerimi alabilirdim gibi geliyor. Ancak, yaşadığım ortamda her zaman eğreti durmuşumdur. Sonuçta devlet babanın onca para harcamasına rağmen ona nankörlük edip hep kendi içinde bulunduğum konum dahil haksızlığa karşı değişik tepkiler göstermişimdir. İşi sonunda ihanete kadar vardırdım.
Hiç doktorluk yapmadın mı?
Yaptım. Aç kaldığımda kaçak gece nöbetleri tuttum. Bu arada, eski kitapçılık, kafeterya işletmeciliği, çevirmenlik, dericilik, balıkçılık gibi çeşitli işlerde çalıştım. Şu sıralarda hasbel kader Sokak’a telif yazılar yazıyorum.
Pekiyi, siyasi kimliğin?
Lise yıllarından itibaren sosyalist harekete katıldım ve uzun bir sosyalist geçmişim var. Ama içinde olduğum yapıların da askeri olmadım. Hep çıbanbaşıydım. Daha sonra, sosyalizme eleştirel bakmaya başladım. Ve dünyayı değiştirmenin bilimsel yolu olamayacağı kanaatine vardım.
Fakat devrimci olmama yol açan sebepler aynen ortada duruyordu. Bireysel inisiyatiflere dayanan ahlaki yeni bir devrimciliği hem yaşamımda hem de düşünsel olarak tasarlamaya giriştim. Ve tarihi olarak bu olanağı anarşist gelenek içinde buldum. Kafanızda ne canlanır bilmiyorum ama kendimi anarşist olarak tanımlıyorum.
Ne kadar ciddi konuşuyorsun Tayfun, kampanya nedeniyle mi?
Biraz öyle… Çünkü sözünü duyurabilmek için biraz molla olup tumturaklı laflar etmen gerekiyor. Aksi takdirde sosyalistlerimiz dahil hiç kimse seni ciddiye almıyor. Gülmenin bile teorik izdüşümünden söz etmek zorundasın.
Yani anarşist olduğun için mi askerliğe hayır diyorsun? Anarşistlerden askere gitmeyen yok gibi.
Bir tür anarşizm yorumu diyelim. Tabii, anarşist olmanın koşullarından biri militarizmi olumsuzlamak. Ama bu konuda atılacak pratik adıma herkes kendisi karar verir.
Benim için hayatta direnme noktaları var. Örneğin seçimlerde oy vermem. Polise ve mahkemeye başvurmam. Devleti yatak odama sokmam. Bütün bunlar direnme noktaları. Askere gitmemek de bunlardan biri. Aksine davransaydım, kendime olan saygımı yitirirdim. Kimileri için en iyi anarşist kendine olan saygısını yitirmiş anarşisttir, çünkü hiçbir işe yaramaz.
Ama yürütmek istediğin kampanyanın anarşizmden öte pek çok insana hitap etmesi gerekmiyor mu?
Zaten manifesto öyle kaleme alınmıştır. Bence askere gitmek istemeyen herkesi kapsıyor.
Bu kampanya başını belaya sokmayacak mı?
Bu kararı vermeden önce bir yıl kadar düşündüm. Birçok arkadaşımın yaptığı gibi gözden uzak, kıyıda köşede durup askere gitmemek de vardı. Ancak ben yaşamın anlamını hiçbir zaman salt kendi yaşantım üzerine kurmadım.
Dünyayı değiştirmek mücadelesiyle kendimce bir bağ kuramadığım zaman, huzursuz oluyorum. Böylesi gizli saklı yaşamak bana onursuz geliyor. Bunun pratik sonuçlarının farkındayım.
Beni zorla askere alabilirler. Saçlarımı kesip elbise giydirebilirler. Ama hiçbir zaman emredersiniz komutanım dedirtemezler. Elime silah verip al bir düşman diye karşımdaki insanları öldürtemezler. Selam verdirtemezler. Yapabilecekleri en fazla şey, beni öldürmek.
Doğrusu ölüm beni korkutuyor ama, insan yaşamını nereye kadar ölüm korkusuna göre düzenleyebilir?
Bu kampanyadan ne bekliyorsun?
Bu kampanyanın yaratacağı etkileri aslında ben de merak ediyorum. Türkiye Devleti Avrupa topluluğu ile ilişkilerinde bir demokratikleşme gösterisindedir. 141-142-163’ü bile inşallah 10 yıl içersinde kaldıracaklar. Bence bu kampanya devletin bam beline basıyor. Ve tahammül sınırlarını zorluyor.
Öncelikle ne kadar hoşgörülü olduğunu göreceğiz. Daha sonra, toplumda 12 Eylül’ün onca tahribatından sonra, militarizmin itibarının sarsılıp sarsılmadığı da somut olarak ortaya çıkacak. Ve en önemlisi, bir tabunun yıkılıp tartışılır kılınmasıdır ki, örneğin Kürt sorunu da böylesi bir tabuyken birileri bu meseleyi gündeme getirmeseydi, bugün bu kadar açıklıkla konuşulabilir miydi? Pratik sonuçları açıkçası beni pek ilgilendirmiyor.
Somut olarak ne yapmayı düşünüyorsun?
Öncelikle devleti mahkemeye vereceğim. Biraz evvel, direnme noktalan olan biri olarak mahkemelere başvurmadığımı söylemiştim.
Söylemek istediğim, pratik yarar umarak başvurmamaktı. Mahkemeden hiçbir şey beklemiyorum, amacım konunun tartışılmasını sağlamak.
Bir vicdan özgürlüğünden bahsediliyor. İnsanlar vicdani kanaatlerine aykırı davranmaya zorlanamazlar deniyor. Beni zorla askere almak, vicdan özgürlüğünün ihlali değildir de nedir? Tabii, devletten özgürlüklere saygılı olmasını beklemiyorum ama bu kendilerinin çözmek zorunda olduğu açık bir çelişki.
Kimlerden destek umuyorsun?
Öncelikle kadın hareketinden. Çünkü militarizm hiç tartışmasız bir erkek ideolojisidir. Militarizme karşı mücadele (bazı feministler gene kendileri adına politika ürettiğim için kızacaklar ama) kadın hareketinin asli meselelerinden biridir.
Ayrıca, bugün Kürt ulusuna karşı ilan edilmemiş bir iç savaş vardır. Ben nasıl erkek olmama rağmen cinsiyetime ihanet ediyorsam, bu savaşa katılmamakla kendi ulusal kimliğime de bir anlamda ihanet ediyorum.
Dolayısıyla Kürt hareketinden destek bekliyorum. Özellikle merak ettiğim bir konu sosyalistlerin tutumu. Acaba, bir anarşisti destekleyecek kadar “özgürlükçü” olabildiler mi?
Hemen söyleyeyim, bir sosyalist ülkede de yaşasaydım, aynı kampanyayı yürütürdüm. Benim için ordunun kızılı da sarısı da beyazı da hepsi bir. Ayrıca, Müslümanların tutumlarını da merak ediyorum. Bana öyle geliyor ki inançlarında samimilerse, bu ladini devlette askerlik yapmak onlara da ters geliyor olmalı. (IC)
Tayfun Günül’ün manifestosu:
Zorunlu Askerliğe Hayır
1990’ların dünyasında özgürlük arayışlarının giderek artacağının ipuçları var. Özgürlük ve tabular, birbirleriyle asla bağdaşamayacak iki kavram. Yıkılması gereken tabuların başında da ordu ve militarizm geliyor.
Militarizm, bütün insan ilişkilerinde tahakkümü ve sistematik şiddeti meşru gören, olumlayan, toplumun bütün dokularına sinmiş bir hastalık. Bu yüzden insanlık özgürlük arayışında militarizmle hesaplaşmak zorunda.
Ordu, Türkiye’de bir tabu. Üstelik şimdiye kadar pek dokunulmaya cesaret edilemeyen bir tabu. Hepimiz askeri marşlarla, cafcaflı bayram kutlamalarıyla büyüdük. Kendi tarihimizi, fetihçi, asker bir millet olduğumuzu ve bunun erdemlerini vazeden, resmi tarihin ağzından öğrendik. Ordu, bütün politik çekişmelerin ötesinde saygın bir konumdaydı.
12 Eylül’le birlikte ordunun bu konumu sarsıldı. Sivil politik güçler kendi açılarından militarizmi eleştirmeye başladılar. Kuşkusuz bu eleştiri ordunun darbe yapma geleneği ile sınırlıydı.
Ancak, artık ortada çok daha önemli bir gerçek var. Militarist değerler, basında açıkça dile gelmese de, yer yer alay konusu olmaya başladı. Gençler artık geniş ölçüde askere gitmek istemiyor.
Askere gitmeyenin erkek sayılmadığı dönemler geride kalmak üzere. İnsanlar artık askerlikten kurtulmanın yollan üzerinde ciddi ciddi kafa yoruyorlar.
Dünyanın bütün orduları, kendi varlık nedenlerini yurt savunması kavramının arkasına gizlenerek meşrulaştırırlar. Herkes savunmadaysa kim saldıracaktır, o zaman? Gerçek ise ordunun sistematik şiddet ve yok etmeye yönelik bir örgütlenme olduğudur.
Her ne kadar güç dengeleri ve hükümet politikaları zaman zaman frenleyici olsa da her profesyonel askerin kafasında bir fatih olmak yatar. Bu yüzden, kalıcı bir dünya barışı orduların olduğu koşullarda mümkün değildir.
Savaş gerekçesiyle varlığını meşrulaştıran ordunun asıl işlevi ise “barış” dönemine ilişkindir. Ordu, bir ülkedeki statükoyu korumakla yükümlüdür her şeyden önce. Statüko ise, o toplumdaki tahakküm ilişkilerinin bütünüdür.
Yönetenlerin yönetilenler, mülk sahiplerinin mülksüzler, erkeklerin kadınlar, egemen ulusun diğer uluslar üzerindeki tahakkümüdür statüko.
Ve en sonu ordu bir eğitim kurumudur. Herkese üniforma giydirir, kişiliksizleştirir. Emirlere mutlak itaati öğretir. Kendi astlarına emretme yeteneği kazandırır. Var olan makinenin çarklarının dönmesi için kişiyi kendi yaşamından vazgeçecek ölçüde duygusuzlaştırır, mantıksızlaştırır, robotlaştırır. Otoritelerin tanımladığı bir “düşmanı” yok etmeyi, farklı olana nefretle bakmayı öğretir.-
İnsanların özgürlük arayışı, “Ben devletim, canımın istediğini yaparım” demeyi giderek güçleştiriyor.
Bir “vicdan hürriyeti” varsa, insanlar başkalarına doğrudan zarar vermemek koşuluyla kendi vicdani kanaatlerine aykırı davranmaya zorlanamazlarsa ve devletler de bu “hürriyeti” kabul etmişlerse, artık kendi ordularını oluşturmanın “zorunlu askerlik hizmeti” dışında yollarını bulmak zorundalar.
Askerlik yapmanın, orduya katılmanın kişinin vicdani kanaatlerine aykırı olduğu durumda hiçbir güç bu kişilere “zorunlu askerlik” yükümlülüğünü dayatamaz.
Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaygınlaşan ve giderek insan haklarının ayrılmaz bir parçası olan bu hakka “Vicdani red” hakkı diyoruz. Vicdani red hakkı doğal hukukun gereğidir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti imzaladığı İnsan ‘ Hakları Bildirgesiyle ve 1982 Anayasası ile bu hakkı zımnen kabul etmiştir.
Bu kabulünde samimiyse yapması gereken zorunlu askerliği öngören yasa ve yönetmeliklerini değiştirmektir. Kişinin vicdani kanaati çok değişik etkenlerle oluşabilir. Örneğin kimileri Hıristiyan, Budist, Taoist, Yehova Şahidi olduğu için dini inancı gereği eline silah almayı ve askeri bir örgütte yer almayı reddebilir.
Yada din dışı bir nedenle, politik olarak, şiddetin her türüne karşı bir pasifist, tahakkümün bütün biçimlerine ve kurumlaşmış şiddete karşı bir anarşist olabilir.
Kendini Allah’ın askeri sayan bir radikal Müslüman olabilir ve laik devlete “hizmet etmek istemevebilir. Veya burjuva ordusuna karşı çıkan bir devrimci sosyalist, egemen ulus ordusunu sömürgeci bir kuvvet olarak niteleyen bir başka ulusun bireyi olabilir.
Böylesi radikal politik ve dini inançları da olması gerekmez. Ordunun varlığını gerekli ve yararlı gören, ancak kendi kişiliğinin askerlikle bağdaşmadığını ordunun profesyonellerden oluşması gerektiğini düşünen bir liberal, bir sosyal demokrat hatta bir muhafazakâr olabilir.
Ayrıca, vicdani kanaat, tamamen pratik nedenlerden de kaynaklanabilir. Kişi belki sevgilisinden ayrılmak, ya da bilimsel kariyerine ara vermemek, kurduğu işi yarıda bırakmamak istiyordur.
Ve bütün bu insanlar, bu toplumda yaşamaktadır. Yok sayılamazlar. Türkiye Devleti şu anki uygulamasıyla bu insanları yok saymakta ve “zorunlu askerlik hizmetiyle” onları vicdani kanaatlerine aykırı davranmaya zorlamaktadır. Bu ağır bir insan haklan ihlalidir.
Benzer düşünenleri bu insan hakları ihlaline karşı direnme hakkını kullanmaya çağırıyoruz. Kampanyada bundan sonra bir yandan militarizmin teşhiriyle birlikte askerlikle ilgili yasa ve yönetmelikleri değiştirmeye yönelirken diğer taraftan mağdurlar arasındaki somut dayanışmayı yaratmaya ve geliştirmeye çalışacağız.
Tayfun Gönül 7/13 Ocak 1990 Haftalık Sokak Dergisi Röportajı
]]>Çeviri: Anarsizm.Org
“Sabotaj” sözcüğü, daha on beş yıl öncesine kadar argonun dışına çıkmamış bir tabirdi — tahta takunya imalatını değil, mecazi ve son derece anlamlı bir şekilde, “takunyayla çakılmış gibi” özensiz yapılan işi anlatırdı. O günden bu yana bambaşka bir şeye evrildi; toplumsal kavganın dilinde yerini aldı ve sendika dünyasındaki ilk vaftizini 1897’de, Toulouse Konfederal Kongresi’nde gördü.
Bu yeni misafir, işçi mahfillerinde hemen kucak açılarak karşılanmadı. Kimileri ona kuşkuyla baktı; kökeninin bayağılığını, anarşistliğini, bir de — tabii — ahlak dışılığını yüzüne vurdu.
Düşmanlığa yaklaşan bu güvensizliğe rağmen, sabotaj kendine yol açtı… hem de her çevrede.
Artık işçilerin gönlünü fethetmiş durumda. Üstelik bununla da kalmadı: Larousse Sözlüğü’ne girmeye hak kazandı. Akademi’nin de — sözlüğündeki S harfine varmadan kendisi “sabote” edilmezse — “sabotaj” kelimesinin önünde şapka çıkarıp onu resmi külliyatına alacağına şüphe yok.
Ne var ki, işçi sınıfının sabotajı icra etmek için meslek kongrelerinin onayını beklediğini sanmak büyük hata olur. Her isyan biçimi gibi o da insanın insanı sömürmesi kadar eskidir.
Bir adam, hemcinsinin alın terinden nemalanmanın hain zerafetini keşfettiği gün, sömürülen de içgüdüsel olarak patronun istediğinden azını vermenin yollarını aramaya başlamıştır.
Bunu yaparken — tıpkı Mösyö Jourdain’in farkında bile olmadan nesir konuşması gibi — sömürülen adam sabotaj yapmış, bilmeden de olsa emekle sermayeyi birbirine düşüren o giderilemez çelişkiyi gözler önüne sermiştir.
Toplumu ikiye bölen bu bitmek bilmez kavganın kaçınılmaz sonucunu, bundan üç çeyrek asır önce, dahi Balzac apaçık ortaya koymuştu. Nucingen Bankası‘nda, 1831 Lyon ayaklanmalarının kanlı sahneleri vesilesiyle, sabotajın öyle keskin, öyle berrak bir tarifini vermiştir ki:
İşte — diyor Balzac. — Lyon meseleleri üzerine çok laf edildi; sokaklarda topla ezilen cumhuriyet üzerine — ama kimse işin aslını söylemedi. Cumhuriyet, ayaklanmaya el koymuştu, tıpkı bir isyancının ele geçirdiği tüfeğe sarılması gibi. Gerçeği size hem garip hem derin olarak anlatayım. Lyon ticareti merhametsiz bir ticarettir; sipariş gelmeden, ödeme kesinleşmeden bir arşın ipek bile dokutmaz. Sipariş kesildi mi işçi açından geberir; çalıştığında bile ancak sürünür, kürek mahkûmları ondan iyidir. Temmuz Devrimi’nin ardından sefalet dayanılmaz bir noktaya vardı ve CANUT*’lar bayrağı açtı: “Ya ekmek, ya ölüm!” — hükümetin üzerinde kafa yorması gereken bir çığlıktı bu. Lyon’daki pahalılığın ürünüydü. Lyon tiyatrolar dikip kendini başkent yapmak hevesindeydi; bunun bedeliyse saçma sapan gümrük vergileri oldu. Cumhuriyetçiler bu ekmek isyanının kokusunu aldılar, CANUT’ları örgütlediler; onlar da bir yanda savaşırken öte yanda hesap tuttular. Lyon’un da üç günü oldu, ama sonunda her şey yoluna girdi ve canut barakasına döndü. O güne dek dürüst olan canut, çile halinde tartılan ipeği kumaş olarak fazlasıyla iade ederdi; ama “dürüstlüğü kapı dışarı etti, tüccarların kendisini kazıkladığını düşündü ve parmaklarını yağladı: tartı tartıya geri verdi, ama yağın tuttuğu ipeğin karşılığını sattı” — ve ipek ticareti “yağlı kumaş”la doldu taştı; bu gidişat Lyon’un da, Fransız ipek ticaretinin de batmasına yol açabilirdi… Böylece kargaşalar, arşını kırk kuruşa “gros de Naples” kumaşı ortaya çıkardı…
*Canut, Lyon’daki ipek işçilerine verilen isim. 1831 yılında büyük bir işçi ayaklanması gerçekleştirmişlerdir.
Balzac, canut’ların sabotajının mağdurların bir misilleme eylemi olduğunun altını özenle çizer. Dokumacılıkta yağla ikame ettikleri “tıraş payı”nı satarak, gaddar imalatçılardan öç alıyorlardı… Croix-Rousse işçilerine ekmek yerine süngü yedireceğini vaat eden o imalatçılardan — ve sözlerini de fazlasıyla tuttular!
Ama sabotajın bir misilleme olmadığı bir durum olabilir mi? Gerçekten de her sabotaj eyleminin kökeninde, dolayısıyla ondan önce, bir sömürü eylemi yatmıyor mu?
Ve bu sömürü eylemi, hangi özel koşullarda tezahür ederse etsin, her türlü isyan hareketini — ne biçimde olursa olsun — doğurmuyor mu, hem de meşru kılmıyor mu?
Bu bizi başlangıçtaki iddiamıza geri getiriyor: sabotaj, insanın sömürülmesi kadar eskidir!
Üstelik sabotaj bizim sınırlarımıza hapsolmuş da değildir. Bugünkü kuramsal biçimiyle, bir İngiliz ithalatıdır aslında.
Sabotaj, Manş’ın ötesinde uzun zamandır biliniyor ve uygulanıyor; orada adı “Ca’Canny” ya da “Go Canny” — İskoç şivesinden gelen bir sözcük, en yakın çevirisi şöyle verilebilir: “Kendinizi yırtmayın.”
“Go Canny”nin ne denli ikna edici bir güce sahip olduğuna dair bir örneği bize Musée Social veriyor:
1889’da Glasgow’da bir grev patlak vermişti. Sendikalı liman işçileri saatlik on sentimlik bir zam talep etmişti. İşverenler reddetti ve grevdeki işçilerin yerine, büyük masraflarla, kırsal kesimden hatırı sayılır miktarda tarım işçisi getirtti. Liman işçileri yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldı ve eski ücretlerle çalışmaya razı oldu — yeter ki tarım işçileri gönderilsin. Tam işbaşı yapacakları sırada, genel sekreterleri onları topladı ve şöyle dedi:
“Bugün eski ücretlerle işe döneceksiniz. İşverenler, bizi birkaç hafta boyunca ikame eden tarım işçilerinin hizmetinden son derece memnun olduklarını defalarca söylediler. Biz de onları gördük; geminin güvertesinde yürümeyi bile bilmediklerini gördük, taşıdıkları malın yarısını yere düşürdüklerini gördük, kısacası ikisinin bir araya gelip bir tek bizim işimizi bile beceremediğini gördük. Ama işverenler bu adamların çalışmasından memnunmuş; öyleyse bize düşen aynısını sunmak ve ‘Ca’Canny’ uygulamaktır. Tarım işçileri nasıl çalıştıysa öyle çalışın. Yalnız, onlar arada bir denize düşüyorlardı; o kadarını yapmanıza gerek yok.”
Talimat harfiyen yerine getirildi ve iki üç gün boyunca liman işçileri “Ca’Canny” politikasını uyguladı. Bu sürenin sonunda işverenler genel sekreteri çağırtıp adamlara eskisi gibi çalışmalarını söylemesini istediler; karşılığında on sentimlik zammı kabul ediyorlardı…
Uygulama böyleydi. Şimdi sıra kuramda. Aşağıdaki pasaj, “Go Canny”nin halka tanıtılması için 1895 civarında yayımlanmış bir İngiliz broşüründen alınmıştır:
Beş franklık bir şapka almak istiyorsanız, beş frank ödemeniz gerekir. Dört frank ödemeye niyetliyseniz, daha düşük kalitede bir şapkaya razı olmanız gerekecektir. Şapka bir metadır.
Yarım düzine gömlek almak istiyorsanız — tanesi iki buçuk frank — on beş frank ödemeniz gerekir. On iki buçuk frank ödemeye niyetliyseniz, ancak beş gömlek alırsınız. Gömlek bir metadır.
İşverenler, emeğin ve ustalığın da tıpkı şapka ve gömlek gibi birer meta olduğunu ilan ediyorlar. “Pekâlâ,” diyoruz biz de, “sözünüzden tutarız.”
Eğer emek ve ustalık birer metaysa, bu metaların sahipleri de emeklerini ve ustalıklarını, tıpkı şapkacının şapkasını ya da gömlekçinin gömleğini satması gibi satma hakkına sahiptir.
Değere karşı değer verirler. Düşük fiyata düşük kalitede ya da daha az mal alırsınız.
İşçiye iyi bir ücret ödeyin, size emeğin ve ustalığın en iyisini sunsun. İşçiye yetersiz bir ücret ödeyin, artık en iyi kalitede ve en fazla miktarda işi talep etmeye hakkınız olmaz — tıpkı beş franklık bir şapkayı iki buçuk franga istemeye hakkınız olmadığı gibi.
“Go Canny” demek ki, “kötü ücrete kötü iş” formülünü sistematik biçimde hayata geçirmekten ibarettir. Ama bununla sınırlı değildir. Bu formülden, mantıksal bir sonuç olarak, patron açgözlülüğüyle çatışan işçi iradesinin türlü türlü tezahürleri doğar.
İngiltere’de daha 1889’da yaygınlaştırıldığını, sendikal örgütlerde savunulup uygulandığını gördüğümüz bu taktik, Manş’ı geçmekte gecikmeyecekti. Nitekim birkaç yıl sonra Fransız sendika çevrelerine sızmaya başladı.
Fransa’da sabotajın bilinçli ve kuramsal düzeyde ilk izine rastladığımız tarih 1895’tir. O sıralar Ulusal Demiryolu Sendikası, demiryolcuların sendikalaşma hakkını yasaklamayı hedefleyen bir yasa tasarısına — Merlin-Trarieux tasarısına — karşı mücadele yürütüyordu. Bu yasanın oylanmasına genel grevle karşılık verme meselesi gündeme geldi ve bu vesileyle, sendikanın genel sekreteri Guérard — bu sıfatla Merkez Federatif Birliği Kongresi’ne (Allemanist parti) delege olarak katılmıştı — kesin ve açık bir konuşma yaptı. Demiryolcuların sendikal özgürlüğü savunmak için hiçbir araçtan geri durmayacağını ilan etti; gerektiğinde kendilerine özgü yöntemlerle grevi etkili kılmayı bileceklerini söyledi ve becerikli, ucuz bir yönteme değindi: “… yerinde kullanıldığında iki kuruşluk bir maddeyle,” diye açıkladı, “bir lokomotifi çalışamaz hale getirmemiz mümkündür…”
Öngörülmedik ufuklar açan bu açık ve sert beyan, büyük gürültü kopardı; zaten bir demiryolu grevinin tehdidini kaygısız karşılamayan kapitalist ve hükümet çevrelerinde derin bir sarsıntı yarattı.
Ne var ki, Guérard’ın bu konuşmasıyla sabotaj meselesi ortaya konmuş olsa da, bundan sabotajın Fransa’ya ilk kez 23 Haziran 1895’te ayak bastığı sonucunu çıkarmak yanlış olur. O tarihten itibaren sendikal örgütlerde yaygınlaşmaya başlamıştır, ama bu, o güne dek bilinmediği anlamına gelmez.
Daha önceden bilindiğinin ve uygulandığının kanıtı olarak, telgraf tarihinin şanlı sayfalarında ünlü bir “macun” vakasını hatırlatmamız yeterli olacaktır:
1881 civarıydı. Merkez bürodaki telgrafçılar, gece mesai ücret tarifesinden hoşnutsuz, dönemin bakanı M. Ad. Cochery’ye bir dilekçe gönderdiler. Akşam hizmetinden sabah yediye kadar aldıkları beş frank yerine on frank talep ediyorlardı. İdarenin cevabını günlerce beklediler. Sonunda cevap bir türlü gelmedi; üstüne üstlük Merkez büro çalışanlarına yanıt bile verilmeyeceği bildirildi ve derinden derine bir huzursuzluk baş göstermeye başladı. Grev imkânsızdı; “macun”a başvuruldu.
Güzel bir sabah Paris, telgraf iletişiminden yoksun uyandı (telefon henüz kurulmamıştı). Dört beş gün bu hal devam etti. İdarenin üst kademe personeli, mühendisler, kalabalık gözetmen ve işçi ekipleriyle birlikte merkez büroya geldi; bütün hat kablolarını açtılar, lağım girişlerinden cihazlara kadar tek tek takip ettiler. Hiçbir şey bulamadılar.
Merkez büronun tarihine kazınan bu unutulmaz “macun”dan beş gün sonra, idareden bir duyuru geldi: bundan böyle gece hizmeti beş frank yerine on frank olarak tarifelendirilecekti. Başka bir şey istenmiyordu zaten. Ertesi sabah bütün hatlar sihirli bir değnek değmiş gibi yeniden çalışmaya başladı.
“Macun”un failleri hiçbir zaman tespit edilemedi; idare sebebini tahmin etmiş olsa da kullanılan yöntem her zaman bir sır olarak kaldı.
1895’ten itibaren artık düğmeye basılmıştır. O güne dek işçiler tarafından yalnızca bilinçsizce, içgüdüsel olarak uygulanan sabotaj — halk arasında yerleşen adıyla — kuramsal takdisini alacak ve sendikal örgütlerce kabul görmüş, onaylanmış, savunulmuş mücadele araçları arasında yerini alacaktır.
1897’de Toulouse’da toplanan Konfederal Kongre henüz açılmıştı.
Seine valisi M. de Selves, Belediye İşçileri Sendikası delegelerine bu kongreye katılmak için istedikleri izni reddetmişti. Seine Sendikalar Birliği buna itiraz ederek bu vetoyu — haklı olarak — sendikal özgürlüğe bir saldırı diye nitelendirdi.
Bu yasak kongrenin ilk oturumunda gündeme getirildi ve Seine valisini kınayan bir önerge sunuldu. Delegelerden biri — ki bu, elinizdeki çalışmanın yazarından başkası değildi — M. de Selves’in bir işçi kongresinin kınamasını ne kadar az umursadığını hatırlattı. Ve şunu ekledi:
“Benim görüşüm şu ki, salt protesto etmekle yetinmek yerine eyleme geçmek daha yerinde olur; yöneticilerin buyruklarına boyun eğip, keyfî kararlarını dikte ettiklerinde başı öne eğmek yerine, anında karşılık vermek çok daha etkili olacaktır. Bir tokada neden bir tekmeyle karşılık vermeyelim?…”
Açıklamalarımın, kongrenin görüşüne sunulacak bir mücadele taktiğinden kaynaklandığını izah ettim. Bu vesileyle, yoldaş Guérard’ın — akıllıca harcanacak on sentimlik cüzi bir meblağın, bir demiryolu işçisine, güçlü buharlı lokomotiflerle çekilen bir treni kalkamaz hale getirmeye yeteceğini — ilan ettiğinde kapitalist dünyanın nasıl bir heyecan ve korkuyla sarsıldığını hatırlattım.
Ardından, değindiğim bu devrimci taktiğin kongre boyunca tartışılacağını belirterek, sözlerimi aşağıdaki önergeyi sunarak bitirdim:
Kongre, hükümeti kınamanın gereksiz olduğunu kabul ederek — zira hükümet işçilerin dizginlerini sıkmakla zaten kendi rolünü oynamaktadır — belediye işçilerini, M. de Selves’i vetosuna karşılık ödüllendirmek üzere Paris Belediyesi hizmetlerinde yüz bin franklık hasar vermeye davet eder.
Bir bombaydı bu!… Ve etkisi gecikmedi. Öncelikle, birçok delege büyük bir şaşkınlığa düştü; önergenin bilerek abartılmış dilini ilk anda kavrayamadılar. İtirazlar yükseldi ve önerge gündemin olağan akışı içinde gömüldü. Ne önemi vardı! Hedeflenen amaca ulaşılmıştı: kongrenin dikkati uyanmış, tartışma açılmış, düşünce kışkırtılmıştı.
Nitekim birkaç gün sonra, Boykot ve Sabotaj Komisyonu’nun sendika meclisine sunduğu rapor, büyük ve coşkun bir sempatiyle karşılandı. Bu raporda komisyon, sabotajı tanımlayıp açıkladıktan ve savunduktan sonra şunu ekliyordu:
Bugüne kadar işçiler kendilerini devrimci olarak ortaya koydular; ancak çoğu zaman kuramsal düzlemde kaldılar: kurtuluş fikirlerinin yayılması için çalıştılar, insanın sömürülmesinin ortadan kaldırılacağı gelecekteki toplum tasarısının ana hatlarını çizmeye gayret ettiler.
Yalnız, gerekliliği tartışılmaz olan bu eğitim çabasının yanı sıra, kapitalist tecavüzlere karşı koymak ve patron dayatmalarını işçiler için mümkün mertebe hafifletmek adına neden hiçbir girişimde bulunulmadı?
Toplantılarımızda oturumlar hep “Yaşasın toplumsal devrim!” haykırışlarıyla kapanıyor, ama bu çığlıklar herhangi bir eyleme dönüşmek yerine havada kaybolup gidiyor.
Aynı şekilde, devrimci kararlılıklarını hep ilan eden kongrelerin, laflar düzleminden çıkıp eylem alanına geçmek için henüz pratik kararlar önermemiş olması üzücüdür.
Devrimci görünümlü silahlar arasında bugüne dek yalnızca grev savunulmuştur; kullanılan da, hâlâ her gün başvurulan da odur. Grevin ötesinde, kapitalistleri belli ölçüde köşeye sıkıştırabilecek başka araçların da mevcut olduğunu düşünüyoruz…
Bu araçlardan biri boykotajdır. Ancak komisyon, bunun sanayiciye, imalatçıya karşı etkisiz kaldığını tespit etmektedir. Dolayısıyla başka bir şey gereklidir. Bu başka şey, sabotajdır. Rapordan aktaralım:
Bu taktik, boykotaj gibi, bize İngiltere’den gelmektedir; orada işçilerin patronlara karşı sürdürdüğü mücadelede büyük hizmetler görmüştür. Orada “Go Canny” adıyla bilinir.
Bu vesileyle, merkezi Londra’da bulunan “Uluslararası Gemi Yükleyicileri Birliği”nin son zamanlarda yayımladığı çağrıyı aktarmayı yararlı buluyoruz:
“‘Go Canny’ nedir? Grev yerine işçilerin başvurduğu yeni bir taktiği ifade eden kısa ve kullanışlı bir sözcüktür.
İki İskoç bir arada yürürken biri fazla hızlı koşarsa, öteki der ki: ‘Yavaş yürü, acele etme.’
Beş franklık bir şapka almak isteyen kişi beş frank ödemelidir. Ama dört frank ödemeye niyetliyse, eh, daha düşük kalitede birini alır. Şapka bir ‘metadır’.
Tanesi iki frank olan altı gömlek almak isteyen kişi on iki frank ödemelidir. On frank öderse ancak beş gömlek alır. Gömlek de ‘piyasada satışa sunulmuş bir metadır’.
Üç franklık bir parça sığır eti almak isteyen bir ev kadını, üç frankı ödemek zorundadır. İki frank teklif ederse, kötü et verilir. Sığır eti de ‘piyasada satışa sunulmuş bir metadır’.
Pekâlâ, patronlar emeğin ve ustalığın da — tıpkı şapkalar, gömlekler ve sığır eti gibi — ‘piyasada satışa sunulmuş meta’ olduğunu ilan ediyorlar.
Mükemmel, diye karşılık veriyoruz, sözünüzden tutarız.
Eğer bunlar ‘meta’ ise, biz de tıpkı şapkacının şapkalarını, kasabın etini sattığı gibi satarız. Kötü fiyata kötü mal verirler. Biz de aynısını yaparız.
Patronların bizim hayırseverliğimize bel bağlamaya hakları yoktur. Taleplerimizi tartışmayı bile reddederlerse, eh, biz de ‘Go Canny’yi — bizi dinleyene dek ‘ağırdan alalım’ taktiğini — uygulamaya koyabiliriz.”
İşte “Go Canny”, yani sabotaj, böylece açıkça tanımlanmış oluyor: KÖTÜ ÜCRETE, KÖTÜ İŞ.
İngiliz yoldaşlarımızın uyguladığı bu tutumun Fransa’da da geçerli olduğuna inanıyoruz, zira toplumsal durumumuz İngiltere’deki kardeşlerimizinkiyle aynıdır.
Geriye sabotajın hangi biçimlerde uygulanması gerektiğini tanımlamak kalıyor.
Hepimiz biliyoruz ki sömürücü, köleliğimizi artırmak için genellikle, bugüne dek başvurulan tek araç olan kısmi grevle tecavüzlerine karşı koymanın en güç olduğu anı seçer.
Çarkın dişlilerine kapılan işçiler, grev yapamadıklarından, kapitalistin yeni dayatmalarına boyun eğerler.
“Sabotaj” ile durum bambaşkadır: işçiler direniş gösterebilirler; artık sermayenin tam insafına kalmış değillerdir; artık efendinin istediği gibi yoğurduğu yumuşak et değillerdir: erkekliklerini ortaya koyacak ve zalimine insan olduklarını kanıtlayacak bir araçları vardır.
Kaldı ki “sabotaj” göründüğü kadar yeni de değildir: işçiler onu bireysel olarak, yöntemsiz de olsa, her zaman uygulamışlardır.
İçgüdüsel olarak, patron dayatmalarını artırdığında üretimlerini hep yavaşlatmışlardır; tam olarak farkında olmadan, şu formülü uygulamışlardır: KÖTÜ ÜCRETE, KÖTÜ İŞ.
Ve şunu söyleyebiliriz ki, gündelik çalışmanın yerini parça başı çalışmanın aldığı bazı sektörlerde, bu değişikliğin nedenlerinden biri sabotajdı — o zamanlar günde mümkün olan en az işi vermekten ibaretti. Bu taktik, sistemsiz uygulanmasına rağmen zaten sonuç verdiyse, kapitalistler için sürekli bir tehdit haline geldiği gün neler vermez ki?
Ve sanmayın yoldaşlar, patronlar gündelik çalışmayı parça başı çalışmayla değiştirerek sabotajdan korunmuş oldular: bu taktik gündelik çalışmayla sınırlı değildir.
Sabotaj, parça başı çalışmada da uygulanabilir ve uygulanmalıdır. Ama burada tutum farklılaşır: üretimi kısmak işçinin ücretini kısmak demek olur; dolayısıyla sabotajı niceliğe değil niteliğe uygulaması gerekir. Ve o zaman işçi, emek gücünün alıcısına parasının karşılığından fazlasını vermemekle kalmayacak, üstelik onu, sermayenin süresiz yenilenmesini — işçi sınıfının sömürülmesinin temelini — sağlayan müşteri kitlesinden de vuracaktır. Bu yolla sömürücü, ya talepleri kabul ederek teslim olmak ya da üretim araçlarını biricik üreticilerin eline bırakmak zorunda kalacaktır.
İki durum sıklıkla karşımıza çıkar: parça başı işin evde, işçiye ait araç gereçlerle yapıldığı durum ve işin patronun mülkü olan fabrikada merkezileştirildiği durum.
Bu ikinci durumda, mala yönelik sabotajın yanına araç gerece yönelik sabotaj da eklenir.
Ve burada size, bundan üç yıl önce demiryolu işçilerinin belli bir maddeden iki kuruşlukla bir lokomotifi çalışamaz hale getirebileceği öğrenildiğinde burjuva dünyasında kopan heyecanı hatırlatmamız yeterlidir. Bu heyecan, bilinçli ve örgütlü işçilerin neler yapabileceğinin bir işaretidir.
“Boykotaj” ve onun vazgeçilmez tamamlayıcısı sabotajla elimizde etkili bir direniş silahı var; işçilerin bütünüyle kurtuluşa yetecek güce erişecekleri günü beklerken, kurbanı olduğumuz sömürüye göğüs germemizi sağlayacak bir silah.
Kapitalistler şunu bilsinler: işçi, makineye ancak makinenin bugün olduğu gibi düşman, ekmek hırsızı, işçi katili olmak yerine, işi kısaltan bir dost haline geldiği gün saygı gösterecektir.
Bu raporun sonuç bölümünde komisyon kongreye şu kararı önerdi:
Patronlarla işçiler arasında — ister patron dayatmalarından ister işçi inisiyatifinden kaynaklanan — bir çatışma patlak verdiğinde ve grevin ilgili işçilere sonuç veremeyeceği anlaşıldığında: işçiler az önce ortaya koyduğumuz ilkelerden esinlenerek “boykotaj” ya da “sabotaj”ı — veya ikisini birden — uygulasınlar.
Bu raporun okunuşu kongrenin oybirliğiyle alkışlarıyla karşılandı. Bu onaydan öte bir şeydi: tam bir coşkudur. Bütün delegeler fethedilmiş, heyecan içindeydi. Eleştirmek, hatta en küçük bir gözlem ya da itiraz sunmak için bile tek bir aykırı ses yükselmedi.
Kitap Federasyonu delegesi Hamelin, coşkusu en az olanlardan değildi. Savunulan taktiği açıkça onayladı ve bunu kesin ifadelerle dile getirdi; kongre tutanaklarının ancak soluk bir yansımasını verdiği şu sözlerle:
“Başarmak için her yol meşrudur,” diye ilan etti. “Şunu da ekleyeyim ki, başarıya ulaşmak için uygulanabilecek bir yığın yöntem var; maharetle yapıldığı sürece uygulanması kolaydır. Demek istediğim, yapılması gereken ama söylenmemesi gereken şeyler vardır. Anlıyorsunuz beni. Biliyorum, ayrıntıya girsem, şunu ya da bunu yapmaya hakkım olup olmadığı sorulabilir — ama yalnızca izin verilen şeyleri yapmaya devam edilirse hiçbir yere varılmaz. Devrimci yola girildiğinde, cesaretle girilmelidir; baş geçtikten sonra gövde de geçmelidir.”
Kitap Federasyonu delegesinin konuşmasını coşkun alkışlar karşıladı ve çeşitli hatipler birkaç onaylayıcı söz ekledikten sonra — tek bir karşıt söz söylenmeksizin — aşağıdaki önerge oybirliğiyle kabul edildi:
Toulouse Ticaret Çalışanları Sendikası, kongreyi raporun sonuçlarını alkışlarla oylamaya ve karşısına çıkacak ilk fırsatta uygulamaya davet eder.
Sabotajın vaftizi bundan daha övgü dolu olamazdı. Ve bu geçici bir başarı da değildi — bir meclis heyecanının sonucu olan bir saman alevi değildi — onu karşılayan oybirlikli sempati hiç eksilmedi.
Bir sonraki Konfederal Kongre, 1898’de Rennes’te toplandı ve yeni taktiğe onaylar esirgemedi. Tartışma sırasında onu onaylamak için söz alan hatipler arasında, diğerlerinin yanı sıra, bugün Paris milletvekili olan yurttaş Lauche’u anabiliriz: delegesi olduğu Seine Makine İşçileri Sendikası’nın boykotaj ve sabotaj konusunda Toulouse Kongresi’nde alınan kararlardan ne denli memnun kaldığını anlattı.
Aşçılar Federasyonu delegesi büyük bir başarı kazandı ve kongreyi, aşağıdaki gülünç sabotaj vakasını neşeyle anlatarak güldürdü: büyük bir Paris lokantasının aşçıları, patronlarından şikâyetçi olarak bütün gün ocaklar yanık halde yerlerinde kaldılar; ama müşteriler salonlara akın ettiğinde, tencerelerde kaynar suda “pişen” yalnızca tuğlalar vardı… restoranın duvar saatinin eşliğinde.
Tartışmayı kapatan rapordan — ki oybirliğiyle kabul edildi — şu pasajı aktarıyoruz:
… Komisyon, sabotajın yeni bir şey olmadığını belirtmek ister; kapitalistler çıkarlarına uygun düştüğünde her seferinde uygularlar; müteahhitler malzeme kalitesine ilişkin şartname maddelerini yerine getirmeyerek… ve sabotajı yalnızca malzemeye uygulamıyorlar: ücret kesintileri, proleterlerin karnı üzerinde bir sabotaj değil de nedir?
Üstelik eklemek gerekir ki, işçiler içgüdüsel olarak kapitalistlere üretimi yavaşlatarak, bilinçsizce sabotaj yaparak karşılık vermişlerdir. Ama arzu edilen şudur ki, işçiler sabotajın kendileri için yararlı bir direniş silahı olabileceğinin farkına varsınlar — hem uygulamasıyla hem de bilinçli olarak uygulanacağından korktukları gün işverenlere salacağı dehşetle. Ve şunu da ekleyelim ki, sabotaj tehdidi çoğu zaman sabotajın kendisi kadar yararlı sonuçlar verebilir.
Kongre bu taktiğin ayrıntısına giremez; bunlar yalnızca herkesin inisiyatifine ve mizacına bağlıdır ve sektörlerin çeşitliliğine tabidir. Biz yalnızca kuramı ortaya koyabilir ve sabotajın proleterlerin kapitalistlere karşı mücadele cephaneliğinde grevle aynı düzeyde yerini almasını, ve giderek toplumsal hareketin yöneliminin bireylerin doğrudan eylemi ve kişiliklerinin daha büyük bir bilincine doğru eğilim göstermesini dileyebiliriz…
Sabotaj üçüncü ve son kez bir kongrenin ateşinden geçti: 1900’de, Paris’te toplanan Konfederal Kongre’de.
O sıralar çalkantılı bir dönem yaşanıyordu. Ticaret Bakanı Millerand’ın etkisiyle, iktidarın ayartmalarından kaynaklanan bir sapma görülüyordu. Pek çok militan, bakancılığın yozlaştırıcı cazibesine kapılıyordu ve bazı sendika örgütleri, baskın çıkması halinde sendikal hareket için yıkıcı olacak bir “toplumsal barış” politikasına doğru sürükleniyordu. Bu, hareketin yıkılması ve ölümü olmasa bile, en azından bataklığa saplanması ve acze düşmesi anlamına gelirdi.
Sonraki yıllarda belirginleşecek olan devrimci sendikacılar ile reformcular arasındaki çatışma filizlenmeye başlıyordu. Bu iç çekişmenin ilk ve embriyonik tezahürü, sabotaj üzerindeki tartışma ve oylama oldu. Tartışma kısa sürdü. Birkaç hatip sabotaj lehine konuştuktan sonra onu mahkûm eden tek bir ses yükseldi: oturum başkanınınki. Başkanlık şerefine sahip olmasaydı “yoldaş Riom ve Beausoleil’in önerdiği sabotajla mücadele etmeyi kendine saklayacağını” beyan etti; ve sabotajı “işçilerin çıkarlarına yararlı olmaktan çok zararlı ve birçok işçinin onuruna aykırı” gördüğünü ekledi.
Bu sabotaj mahkûmiyetinin değerini takdir etmek için, birkaç hafta sonra, Millerand’ın torpiliyle rahat bir arpalık edinmenin bu kusursuz ve titiz ahlakçının “onuruna aykırı” gelmediğini gözlemlemek yeterli olacaktır. Sabotajın bağlı olduğu komisyonun raportörü, “sendika markası” üzerine çalışması nedeniyle seçilmişti ve sabotajın muhalifiydi. Dolayısıyla onu şu sözlerle tasfiye etti:
“Sabotaj hakkında bir çift söz söylemem gerekiyor. Bunu açık ve net söyleyeceğim. Bir sömürücüyü sabote etme cesaretini gösterenlere hayranım, hatta sabotaj hakkında anlatılan hikayelere çok kez güldüğümü de eklemeliyim; ama kendi payıma, bu iyi dostların yaptığını yapmaya cesaret edemezdim. O halde vardığım sonuç şudur: bir eylemi yapma cesaretim yoksa, bir başkasını buna kışkırtmak alçaklık olur. İtiraf edeyim ki, bakımıma emanet edilmiş bir aleti ya da herhangi bir şeyi tahrip etme eyleminde cesaretimi felç eden Allah korkusu değil, jandarma korkusudur! Sabotajın kaderini sizin iyi niyetinize bırakıyorum.”
Ancak kongre raportörün görüşlerini benimsemedi. Sabotaja bir “kader” biçti elbette, ama ona tavsiye edilenden farklı bir kader. Bu özel mesele üzerinde — sabotajın reddi ya da onayı — pusulalı oylama yapıldı ve şu sonuçları verdi:
Bu kesin oylama, sabotajın kuramsal sızma ve olgunlaşma dönemini kapattı. O tarihten itibaren tartışmasız biçimde kabul görmüş, tanınmış ve benimsenmiş olan sabotaj, artık sendikal kongrelerde gündeme getirilmedi ve kapitalizme karşı mücadelede savunulan ve uygulanan araçlar arasında kesin yerini aldı.
Yukarıdaki oylamanın, 1900 Kongresi’nde verilmiş olmasının, sendikal örgütlerde gerçekleşecek ayrışmanın — devrimcileri bir kutba, reformcuları öbürüne yerleştirecek olan ayrışmanın — bir işareti olduğu dikkat çekicidir. Nitekim izleyen tüm Konfederal Kongrelerde, devrimcilerle reformcular karşı karşıya geldiğinde, devrimci çoğunluk hemen her zaman sabotaj oylamasındaki oranıyla aşağı yukarı aynı olacaktır — yani üçte ikilik bir çoğunluk, üçte birlik bir azınlığa karşı.
Yukarıdaki tarihsel açıklamada, İngilizce “Go Canny” ifadesiyle bilinen sabotajın, insan emeğinin bir meta olduğu yönündeki kapitalist anlayıştan türediğini gördük.
Bu tezi burjuva iktisatçıları birlikte savunurlar. Tıpkı bir buğday, et, balık ya da kümes hayvanı pazarı olduğu gibi, bir emek pazarı olduğunu ilan etmekte hemfikirdirler.
Bu kabul edildiğinde, kapitalistlerin pazarda buldukları “çalışma eti”ne, herhangi bir mal ya da hammadde satın alırken davrandıkları gibi davranmaları mantıklıdır: yani onu mümkün olan en düşük fiyata elde etmeye çalışırlar.
Öncüller göz önüne alındığında bu son derece olağandır. Burada arz ve talep kanununun tam ortasındayız.
Ancak daha az anlaşılır olan şudur: bu kapitalistler, kafalarında, ödedikleri ücretle orantılı bir miktar emek değil, ücretin düzeyinden bağımsız olarak işçinin verebileceği azami emeği almayı öngörürler. Tek kelimeyle, harcadıkları paraya denk bir miktar emek satın aldıklarını değil, işçinin özündeki emek gücünü satın aldıklarını iddia ederler: gerçekten de talep ettikleri, işçinin bütünüdür — bedeni ve kanı, dinçliği ve zekâsı.
İşverenler bu iddiayı öne sürerken, bu “emek gücü”nün düşünen, irade sahibi, direnmeye ve isyana muktedir bir varlığın ayrılmaz parçası olduğunu hesaba katmayı ihmal ederler.
Kuşkusuz, işçiler hizmetinde oldukları demir ve çelik makineler kadar bilinçsiz olsalardı ve onlar gibi yürek ve beyin yerine yalnızca bir kazan ya da bir dinamoları olsaydı, kapitalist dünyada her şey çok daha yolunda giderdi.
Ama öyle değil işte! İşçiler, mevcut düzende kendilerine dayatılan koşulların farkındadırlar ve bunlara katlanıyorlarsa, kendi rızalarıyla değildir. “Emek gücü”nün sahibi olduklarını bilirler ve patronun belli bir miktarını kiralamasına ve “tüketmesine” rıza gösterseler de, bu miktarın aldıkları ücretle az çok doğrudan orantılı olmasına çabalarlar. En bilinçsizler arasında bile, patronun boyunduruğuna haklılığını sorgulamadan boyun eğenler arasında bile, kapitalist iddialara karşı direnme dürtüsü sezgisel olarak fışkırır: hesapsızca harcamamaya meyillidirler.
İşverenler, işçilerin “emek güçlerini” tasarruf etme eğilimini fark etmemiş değillerdir. Bu yüzden bazıları, bundan doğan zararı, personeline bu kısıtlayıcı ihtiyatı unutturmak için rekabet duygusuna başvurarak ustaca bertaraf etmişlerdir.
Mesela inşaat müteahhitleri, özellikle Paris’te, 1906’dan beri — yani sektör işçilerinin güçlü sendikalarda örgütlenmeye başlamasından bu yana — tedavülden düşmekte olan bir uygulamayı yaygınlaştırmışlardı.
Bu uygulama, şantiyede arkadaşlarına tempo veren bir “iri yarı” adam tutmaktan ibarettir. Herkesten fazla “abanır”… ve onu takip etmek zorundasınızdır, yoksa geride kalanlar hor görülüp beceriksiz diye kapı önüne konma riskiyle karşı karşıyadır.
Böyle bir yöntem, bu müteahhitlerin işçilere, bir makine satın alırken yaptıkları pazarlıkla aynı mantıkla yaklaştığını açıkça gösterir. Makineyi, ona gömülü olan üretim işleviyle birlikte satın aldıkları gibi, işçiyi de belirli bir süreliğine bütünüyle edinmeyi iddia ettikleri bir üretim aracından ibaret görürler — oysa gerçekte onunla yalnızca organizmasının fiili emeğe dönüşen işlevi için sözleşme yaparlar. Patron-işçi ilişkilerinin temelindeki bu uyumsuzluk, mevcut çıkarların köklü karşıtlığını gözler önüne serer: üretim araçlarını elinde tutan sınıfın, sermayeden yoksun olup tek zenginliği emek gücü olan sınıfa karşı mücadelesi.
Ekonomik alanda işçilerle işverenler temas ettiği anda, onları iki karşıt kutba fırlatan ve dolayısıyla aralarındaki anlaşmaları her zaman istikrarsız ve geçici kılan bu uzlaşmaz çatışma kendini gösterir.
Aralarında, sözcüğün tam ve hakkaniyetli anlamıyla bir sözleşme asla yapılamaz. Sözleşme, tarafların eşitliğini, tam eylem özgürlüğünü gerektirir ve ayrıca karakteristik özelliklerinden biri, tüm imzacılar için bugünde olduğu kadar gelecekte de gerçek ve kişisel bir çıkar taşımasıdır.
Oysa bir işçi kollarını bir patrona sunduğunda, iki “sözleşme tarafı” eşit durumda olmaktan çok uzaktır. Yarınını güvence altına almanın baskısıyla — hatta açlıkla kıvranmıyorsa bile — işçi, işe alan kişinin sahip olduğu dingin eylem özgürlüğünden yoksundur. Üstelik emek kiralamasından elde ettiği kazanç yalnızca anlıktır; çünkü bugünkü geçimini orada bulsa da, bağlı kılındığı işin riskinin sağlığını, geleceğini tehlikeye atması nadir değildir.
Dolayısıyla patronlarla işçiler arasında sözleşme adını hak eden taahhütler yapılamaz. “İş sözleşmesi” diye adlandırılması kararlaştırılmış olan şey, sözleşmenin kendine özgü ve iki taraflı niteliklerini taşımaz; kelimenin dar anlamıyla tek taraflı bir sözleşmedir, yalnızca taraflardan birinin lehine — aslan payı sözleşmesi.
Bu tespitlerden çıkan sonuç şudur: emek pazarında, yüz yüze yalnızca sürekli çatışma halinde savaşanlar vardır; dolayısıyla aralarındaki tüm ilişkiler, tüm anlaşmalar ancak geçici olabilir, zira temelden sakattırlar — yalnızca hasımların az ya da çok güç ve direncine dayanırlar. Bu yüzden patronlarla işçiler arasında kalıcı bir uzlaşma, sözcüğün dürüst anlamıyla bir sözleşme asla yapılmaz — ve asla yapılamaz: aralarında yalnızca, düşmanlıkları bir süreliğine askıya alan, savaş eylemlerine anlık bir mola getiren ateşkesler vardır. Şiddetle çarpışan iki dünyadır bu: sermayenin dünyası, emeğin dünyası. Kuşkusuz birinden öbürüne sızmalar olabilir — ve olur; bir tür toplumsal kılcallık sayesinde, emek dünyasından sermaye dünyasına kaçkınlar geçer ve kökenlerini unutarak ya da inkâr ederek, benimsedikleri kastın en uzlaşmaz savunucuları arasında yerlerini alırlar. Ama savaşan ordulardaki bu dalgalanmalar, iki sınıfın çatışmasını çürütmez.
Her iki tarafta da söz konusu çıkarlar taban tabana zıttır ve bu karşıtlık, varoluşun dokusunu oluşturan her şeyde kendini gösterir. Demokratik nutukların altında, eşitliğin yalancı söyleminin altında, en yüzeysel inceleme bile burjuva ile proleter arasındaki derin uçurumları ortaya çıkarır: toplumsal koşullar, yaşam biçimleri, düşünme alışkanlıkları, özlemler, idealler… her şey! Her şey farklıdır!
Az önce işçi sınıfıyla burjuva sınıfı arasında süregelen köklü ayrışmadan farklı bir ahlak anlayışının doğmasının anlaşılır olduğunu tespit ettik.
Gerçekten de, bir proleterle bir kapitalist arasında ahlak dışında hiçbir ortak şey bulunmaması en hafif tabirle tuhaf olurdu.
Nasıl yani! Bir sömürülenin eylem ve davranışları, sınıf düşmanının ölçütleriyle mi değerlendirilip yargılanmalı?
Bu düpedüz saçma olurdu!
Gerçek şudur ki, toplumda nasıl iki sınıf varsa, iki ahlak da vardır — kapitalistlerin ahlakı ve proleterlerin ahlakı.
Max Nordau şöyle yazar: “Doğal ya da zoolojik ahlak, dinlenmeyi en yüce erdem ilan eder ve insana çalışmayı ancak maddi varlığı için vazgeçilmez olduğu ölçüde arzu edilir ve şanlı gösterir. Ama sömürücüler bunda hesaplarını bulamaz. Çünkü onların çıkarı, kitlelerin kendileri için gerekenden fazla çalışmasını ve kendi ihtiyaçlarının gerektirdiğinden fazla üretmesini talep eder. Tam da bu üretim fazlasına el koymak isterler; bu amaçla doğal ahlakı ortadan kaldırıp bir başkasını icat ettiler — filozoflarına kurdurdukları, vaizlerine övdürdükleri, şairlerine türkü söylettikleri bir ahlak: buna göre tembellik bütün kötülüklerin anası, çalışma ise bir erdem, erdemlerin en güzeli olacaktı…”
Bu ahlakın yalnızca proleterlerin kullanımına mahsus olduğunu belirtmeye gerek yok; onu öven zenginler kendilerini ona tabi kılmaktan özenle kaçınırlar: tembellik yalnızca yoksullarda günah sayılır.
İşçilerin patronları uğruna durup dinlenmeden didinmesi gereken, üretim çabasındaki her gevşemenin, sömürücünün beklediği kârı azaltmaya yönelik her şeyin ahlaksız eylem sayıldığı, işte bu özel ahlakın buyruklarıdır.
Buna karşılık, yine bu sınıf ahlakına dayanılarak yüceltilen şeyler şunlardır: patron çıkarlarına bağlılık, en bunaltıcı ve en az ücretlendirilen işlere devam, “dürüst işçi”yi yaratan safdil titizlikler — kısacası, ücretliyi sermayenin boyunduruğuna dövme demir halkalardan daha sıkı ve daha güvenilir biçimde perçinleyen tüm düşünsel ve duygusal zincirler.
Köleleştirme eserini tamamlamak için insanın gururuna başvurulur: iyi kölenin tüm nitelikleri yüceltilir, göklere çıkarılır ve hatta bel kemiğinin esnekliği, tevekkül ruhu ve efendiye sadakatiyle sivrilmiş kaniş-işçilere ödüller — çalışma madalyası! — dağıtmak akıl edilmiştir.
İşçi sınıfı bu alçak ahlakla tepeden tırnağa, taşıp dökülene dek doyurulmuştur.
Doğumundan ölümüne kadar proleter ona yapışıp kalır: bu ahlakı, çoğu zaman anne memesinin yerini alan biberonun az çok hileli sütüyle emer; daha sonra “laik” okulda yine ustalıklı dozlarla aşılanır ve bu sinme, bin bir türlü yolla, toprak anaya verilip ebedi uykusuna dalana dek sürer.
Bu ahlaktan kaynaklanan zehirlenme o denli derin, o denli kalıcıdır ki, keskin zekalı, berrak ve sivri muhakemeli adamlar bile bulaşık kalırlar. Yurttaş Jaurès’in durumu böyledir; sabotajı mahkûm etmek için kapitalistlerin kullanımına yaratılmış bu etiğe başvurmuştur. 11 Mayıs 1907’de Parlamento’da sendikacılık üzerine açılan bir tartışmada şöyle diyordu:
“Ah! Söz konusu olan, sabotajın sistemli, yöntemli propagandasıysa, sizce içinde kendimize karşı bir hoşgörü barındıran bir iyimserlikle suçlanma pahasına, bunun çok ileri gitmesinden korkmuyorum. Bu, işçinin bütün doğasına ve bütün eğilimlerine aykırıdır…”
Ve çok ısrar ediyordu:
“Sabotaj,” diye ileri sürüyordu, “işçinin teknik değerine aykırıdır. İşçinin teknik değeri, onun gerçek zenginliğidir; işte bu yüzden sendikacılığın kuramcısı, metafizikçisi Sorel, sendikacılığa mümkün olan bütün araçlar tanınsa bile, kendine yasaklaması gereken birinin olduğunu ilan eder: işçideki o mesleki değeri — yalnızca bugünün güvencesiz zenginliği değil, yarının dünyasındaki egemenliğinin unvanı olan o değeri — küçük düşürme, aşağılama riskini taşıyan araç…”
Jaurès’in iddiaları, Sorel’in himayesine sığınsa bile, ne isterseniz odur — hatta metafizik — ama iktisadi bir gerçekliğin tespiti değildir.
Acaba nerede rastlamış, “bütün doğası ve bütün eğilimleri” kendisini, patronun dayattığı gülünç, sefil ya da iğrenç koşullara rağmen fiziksel ve entelektüel çabasının tamamını patrona vermeye iten işçilere?
Öte yandan bu hayali işçilerin “teknik değeri,” kurbanı oldukları utanmaz sömürüyü fark edip öncelikle bundan sıyrılmaya çalıştıkları, kaslarını ve beyinlerini yalnızca patronun kârına sınırsız bir yorgunluğa tabi kılmaya artık rıza göstermedikleri gün, nasıl tehlikeye girecek?
Bu işçiler neden — Jaurès’in deyişiyle — “gerçek zenginlikleri”ni oluşturan bu “teknik değeri” har vurup harman savursunlar, neden onu neredeyse bedavaya kapitaliste hediye etsinler? Patronat sunağında meleyen kuzanlar gibi kendilerini feda etmek yerine, savunmaları, mücadele etmeleri, “teknik değerleri”ni mümkün olan en yüksek fiyattan takdir etmeleri, “gerçek zenginlikleri”ni ancak en iyi — ya da en az kötü — koşullarda devretmeleri daha mantıklı değil mi?
Bu sorulara sosyalist hatip yanıt vermez; meseleyi derinleştirmemiştir. Sömürücülerin ahlakından ilham alan duygusal nitelikte tespitlerle yetinmiştir — Fransız işçilerini talepleri ve grevleri yüzünden kınayan, ulusal sanayiyi tehlikeye attıkları suçlamasını yönelten iktisatçıların geviş getirdikleri safsatalardan öte bir şey olmayan tespitler.
Yurttaş Jaurès’in muhakemesi aslında aynı türdendir; tek farkla ki vatanseverlik telini titretmek yerine proleterin onur duygusunu, gururunu, küçük şan hevesini alevlendirmeye, coşturmaya çabalamıştır.
Tezi, sınıf mücadelesinin açık inkârına varır; çünkü emekle sermaye arasındaki sürekli savaş halini hesaba katmaz.
Oysa sağduyu, patron düşman olduğuna göre işçinin ona pusu kurmakla açıktan savaşmak arasında bir sadakatsizlik farkı olmadığını telkin eder.
Dolayısıyla burjuva ahlakından ödünç alınan argümanların hiçbiri sabotajı — ve başka herhangi bir proleter taktiğini — değerlendirmek için geçerli değildir; aynı şekilde bu argümanların hiçbiri işçi sınıfının eylemlerini, davranışlarını, düşüncelerini ya da özlemlerini yargılamaya elverişli değildir.
Bütün bu noktalarda sağlıklı düşünmek isteniyorsa, kapitalist ahlaka değil, işçi yığınlarının bağrında her gün şekillenen ve toplumsal ilişkileri yeniden canlandırmaya yazgılı üretici ahlakından esinlenmek gerekir — çünkü yarının dünyasının ilişkilerini düzenleyecek olan odur.
Emek pazarı olan savaş alanında, savaşanların çekinmeden ve acımadan çarpıştığı yerde, eşit silahlarla karşılaştıklarından söz edilemeyeceğini gördük.
Kapitalist, hasmının darbelerine altın bir zırh çıkarır; savunma ve saldırıda zayıflığını bilen işçi ise bunu savaş hileleriyle telafi etmeye çalışır. Düşmanını cepheden vurmaktan aciz olan işçi, onu yanından — hayati noktasından: kasasından — vurmaya çalışır.
Proleterlerin durumu, yabancı istilaya direnmek isteyen ama düşmanla meydan muharebesinde boy ölçüşecek gücü olmayan bir halkın pusu ve gerilla savaşına atılmasına benzer. Büyük ordular için nahoş bir savaştır bu; öyle tüyler ürpertici ve öldürücüdür ki istilacılar çoğu zaman çetecileri savaşan taraf olarak tanımayı reddederler.
Düzenli orduların gerillaları lanetlemesi, kapitalistlerin sabotajdan duydukları dehşetten daha şaşırtıcı değildir.
Çünkü gerçekten de sabotaj, toplumsal savaşta gerilla savaşının ulusal savaşlardaki yeri ne ise odur: aynı duygulardan doğar, aynı zorunluluklara cevap verir ve işçi zihniyeti üzerinde aynı etkileri yaratır.
Gerilla savaşının bireysel cesareti, cüreti ve karar verme yetisini ne denli geliştirdiği bilinir; sabotaj için de aynısı söylenebilir: işçileri tetik tutar, yıkıcı bir uyuşukluğa gömülmelerini engeller ve sürekli, aralıksız eylem gerektirdiğinden, inisiyatif duygusunu geliştirme, kendi başına hareket etmeye alıştırma ve savaşkanlığı alevlendirme gibi mutlu sonuçlar doğurur.
Bu niteliklere işçinin büyük ihtiyacı vardır, çünkü patron ona, fethedilmiş topraklarda hareket eden istila ordularının gösterdiği vicdansızlıkla davranır: elinden geldiğince çapul eder!
Bu kapitalist açgözlülüğü, milyarder Rockefeller bile kınamıştır… onu hiç utanmadan uygulamaktan geri kalmamak kaydıyla.
“Bazı işverenlerin kusuru,” diye yazmıştır, “ödemeleri gereken tam tutarı ödememeleridir; o zaman işçi emeğini kısma eğilimine girer.”
Rockefeller’ın tespit ettiği bu emeği kısma eğilimi — patronlara yönelttiği kınamayla meşrulaştırıp haklı çıkardığı kısıtlama — sabotajın her işçinin aklına kendiliğinden gelen biçimidir: “işin yavaşlatılması.”
Deyim yerindeyse, sabotajın içgüdüsel ve ilkel biçimidir bu.
1908’de Amerika Birleşik Devletleri’nin Indiana eyaletindeki Beaford’da bir yüz kadar işçi, saatlik on iki kuruşluk bir ücret kesintisinin dayatıldığını öğrenince bu yönteme başvurmuştu. Tek kelime etmeden yakındaki bir atölyeye gidip küreklerini iki buçuk parmak kısalttırdılar.
Ardından şantiyeye dönüp patrona şu karşılığı verdiler: “Küçük ücrete, küçük kürek!”
Sabotajın bu biçimi yalnızca gündelikle çalışan işçiler için uygulanabilir. Parça başı çalışanların bu edilgen isyana başvuramayacağı aşikârdır — zira kendi ücretlerini sabote etmiş olurlar. Dolayısıyla başka araçlara yönelmeleri ve kaygılarının ürünün niceliğini değil niteliğini düşürmek olması gerekir.
Bu araçlara ilişkin olarak, Montpellier Emek Borsası Bülteni, 1900’ün ilk aylarında, Paris’teki Konfederal Kongre’den birkaç hafta önce yayımlanan bir makalede bir değerlendirme sunuyordu:
“Makinist iseniz,” diyordu makale, “iki kuruşluk herhangi bir tozla, hatta sadece kumla makinenizi durdurmak, işvereninize zaman kaybı ve pahalı bir tamir yüklemek son derece kolaydır. Marangoz ya da mobilyacıysanız, patron farkına varmadan bir mobilyayı hasara uğratmak ve böylece müşteri kaybettirmekten daha kolay ne olabilir? Bir terzi kolayca bir elbiseyi ya da kumaş parçasını bozabilir; bir yenilikçi tüccar, bir kumaşa ustaca kondurulan birkaç lekeyle onu yok pahasına sattırır; bakkal çırağı kötü ambalajla malı kırdırır — suç kim bilir kimindir, patron müşteriyi kaybeder. Yün, tuhafiye tüccarı vs., paketlenen mala serpilen birkaç damla aşındırıcıyla müşteriyi memnuniyetsiz bırakır; müşteri paketi iade edip kızar, yolda olmuş denilir… Sonuç, çoğu zaman müşteri kaybı. Toprak işçisi arada bir beceriksiz — yani becerikli — bir iyi kazma darbesi indirir ya da tarlanın ortasına bozuk tohum eker, vesaire…”
Yukarıda belirtildiği gibi sabotaj yöntemleri sonsuza dek çeşitlenebilir. Ancak ne olursa olsun, işçi militanların onlardan talep ettiği bir nitelik vardır: uygulamalarının tüketici üzerinde zararlı bir yansıması olmaması.
Sabotaj patrona saldırır — ister işin yavaşlatılmasıyla, ister üretilen malların satılamaz kılınmasıyla, ister üretim aracının hareketsiz bırakılması ya da kullanılamaz hale getirilmesiyle — ama tüketici bu sömürücüye karşı yürütülen savaştan zarar görmemelidir.
Sabotajın etkinliğine bir örnek, Parisli berberlerin yöntemli uygulamasıdır:
Kafa ovmaya alışkın olan berberler, şampuan sistemini patron dükkânlarının cephelerine de uygulamayı akıl ettiler. Öyle ki patron berberler için “badana” korkusu en ikna edici yaptırım haline geldi.
Esas olarak 1902’den Mayıs 1906’ya kadar uygulanan badana sayesinde berber işçileri salonların daha erken saatlerde kapanmasını elde ettiler ve yine badana korkusu sayesinde — haftalık dinlenme yasası oylanmadan önce — haftada bir gün dükkânların kapatılmasının yaygınlaşmasını çok hızlı biçimde sağladılar.
Badana şöyle yapılır: önceden boşaltılmış bir yumurta gibi herhangi bir kapta “badanacı” yakıcı bir madde saklar; sonra uygun saatte gider ve kabı içindekiyle birlikte inatçı patronun vitrininine fırlatır.
Bu “şampuan” dükkânın boyasını aşındırır ve aldığı dersten yararlanan patron daha uyumlu hale gelir.
Paris’te yaklaşık 2300 berber dükkânı vardır; badana kampanyası süresince bunların en az 2000’i bir kez — hatta birkaç kez — badanalanmıştır. Berberler Federasyonu’nun sendika organı L’Ouvrier coiffeur, badana yönteminin patronlara verdiği mali zararı yaklaşık 200.000 frank olarak tahmin etmiştir.
Berber işçileri yöntemlerinden son derece memnundurlar ve onu terk etmeye hiç niyetleri yoktur. Kendini kanıtlamıştır, derler ve ona her türlü yasal yaptırımdan üstün bir ahlaki düzeltme değeri atfederler.
Badana, tüm iyi sabotaj yöntemleri gibi patron kasasına saldırır; müşterilerin başının ondan korkacak bir şeyi yoktur.
İşçi militanlar, sabotajın patronu vurup tüketiciyi vurmaması gereken bu kendine özgü niteliği üzerinde çok ısrar ederler. Ancak, sabotajı esas olarak tüketiciler için tehlikeli göstererek tezlerini keyifle çarpıtan kapitalist basının önyargısını yenmek zorundadırlar.
Birkaç yıl önce gazetelerin kırık camlı ekmek hakkındaki dedikodularının yarattığı heyecan unutulmamıştır. Sendikacılar, ekmeğe kırık cam koymayı iğrenç, aptalca suç teşkil eden bir eylem olduğunu ve fırın işçilerinin böyle bir şeyi asla aklından bile geçirmediğini ilan etmek için çırpınıyorlardı. Oysa inkârlara ve yalanlamalara rağmen yalan yayılıyor, tekrarlanıyor ve doğal olarak, gazetelerinin bastığını İncil sözü sayan birçok insanı fırın işçilerine karşı düşman ediyordu.
Aslında bugüne kadar çeşitli fırıncı grevleri boyunca tespit edilen sabotaj, patron dükkânlarının, hamur teknelerinin ya da fırınların tahrip edilmesiyle sınırlı kalmıştır. Yenilmez ekmek yapıldıysa — yanmış ya da pişmemiş, tuzsuz ya da mayasız ekmek, ama üzerinde ısrar edelim, asla kırık camlı değil! — bundan zarar gören tüketiciler değildi ve olamazdı, yalnızca patronlardı.
Zira alıcıların, ekmek yerine midesiz ya da iğrenç bir karışımı kabul edecek kadar hamur gibi aptal olduklarını varsaymak gerekirdi… saman yiyecek kadar! Böyle bir durum olsaydı, belli ki bu kötü ekmeği tedarikçilerine iade eder ve yerine yenilebilir bir ürün talep ederlerdi.
Dolayısıyla kırık camlı ekmek, yalnızca fırın işçilerinin taleplerini gözden düşürmeye yönelik bir kapitalist argüman olarak akılda tutulmalıdır.
1907’de sendika hareketine karşı kışkırtma konusunda uzmanlaşmış bir gazetenin attığı “ördek” için de aynı şey söylenebilir: sabotaja meraklı bir eczane hazırlayıcısının, kaşe hazırlamak için reçete edilen masum ilaçların yerine striknin ve diğer şiddetli zehirleri koyduğunu anlatmıştı.
Yalandan — ve aynı zamanda saçmalıktan — ibaret olan bu hikâyeye karşı eczane hazırlayıcıları sendikası haklı olarak protesto etti.
Gerçekte, bir eczane hazırlayıcısı sabotaj niyetinde olsaydı, hastaları zehirlemeyi asla aklına getirmezdi… Bu, onları mezara gönderdikten sonra kendisini de ağır ceza mahkemesine çıkarır ve patronuna ciddi bir zarar vermezdi.
Kuşkusuz sabotajcı “ilaççı” başka türlü davranırdı. Eczacılık ürünlerini israf etmekle, cömertçe dağıtmakla yetinirdi; reçeteler için yaygın olarak kullanılan hileli ürünler yerine saf — ama çok pahalı — ürünleri de kullanabilirdi.
Bu son durumda, suç ortaklığından — patron sabotajına, asıl suç olan patronunkine katılımdan — kurtulmuş olurdu: doktor tarafından reçete edilen saf ürünler yerine düşük kaliteli, neredeyse etkisiz ürünler verme suçundan.
Eczacılık sabotajının hastaya yararlı olabileceğini ama asla — asla! — zararlı olamayacağını göstermek için daha fazla ısrar etmeye gerek yoktur.
Üstelik birçok sektörde — özellikle gıda sektöründe — işçi sabotajı benzer, tüketiciye yararlı sonuçlarla kendini gösterir.
Ve bir üzüntü dile getirilecekse, o da sabotajın işçi geleneklerimize daha fazla girmemiş olmasıdır. Gerçekten de üzücüdür ki, çoğu zaman işçiler, en iğrenç hilelere ortak olurlar ve Ceza Kanunu’nun mazur görebileceği ama yine de suç olmaktan çıkmayan eylemlerdeki sorumluluk paylarını taşırlar.
1908’de Aşçılar Sendikası’nın Paris halkına yaptığı — özü aşağıda aktarılan — çağrı, bu konuda birçok yorumdan daha fazlasını söyler:
“Geçen 1 Haziran’da, o sabah bir halk lokantasına yeni gelen bir baş aşçı, kendisine teslim edilen etin öyle bozulmuş olduğunu fark etti ki servis etmek tüketiciler için tehlike oluştururdu; bunu patrona bildirdi, patron yine de servis edilmesini dayattı; yapılmak istenen işten isyan eden işçi, müşterinin zehirlenmesine suç ortağı olmayı reddetti.
Patron, bu münasebetsiz dürüstlükten öfkelenerek, işçiyi kovarak ve halk lokantaları patron sendikası ‘La Parisienne’e ihbar ederek tekrar iş bulmasını engelleyerek intikam aldı. Buraya kadar olay yalnızca patronun bireysel ve alçakça bir eylemini ve bir işçinin vicdan eylemini ortaya koymaktadır; ama işin devamı, görüleceği üzere, öylesine skandal ve tehlikeli bir patron dayanışmasını gözler önüne sermektedir ki, bunu ifşa etmeyi zorunlu görüyoruz:
İşçi patron sendikasının iş bulma bürosuna tekrar başvurduğunda, büro görevlisi kendisine şunu beyan etti: gıdaların bozuk olup olmadığı onu, işçiyi, ilgilendirmez, sorumlu olan o değildir; kendisine para ödendiği sürece itaat etmekten başka bir şey yapmaması gerekir, eyleminin kabul edilemez olduğunu ve bundan böyle iş bulmak için onların bürosuna güvenemeyeceğini.”
Açlıktan gebermek ya da gerektiğinde zehirleme suç ortağı olmak — işte bu patron sendikasının işçilere dayattığı ikilem.
Öte yandan bu tavır, bozulmuş gıda satışını kınamak şöyle dursun, bu sendikanın bu eylemleri koruduğunu ve savunduğunu ve rahatça zehir dağıtma işini engelleyenleri nefretle takip ettiğini ortaya koymaktadır!
Paris’te, müşterilerine çürük et servis eden vicdansız lokantacı elbette tek örnek değildir. Ne var ki bu örneği izleme cesaretini gösteren aşçılar azdır.
Çünkü ne yazık ki, fazla vicdanlı olan bu işçiler ekmek kapılarını kaybetme — hatta boykot edilme! — riskini taşırlar. Bunlar da pek çok başı döndüren, pek çok iradeyi sarsıp pek çok isyanı dizginleyen düşüncelerdir.
İşte bu yüzden, halk lokantalarının ya da aristokrat lokantaların sırları bize çok az ifşa edilir.
Oysa tüketicinin, bugün gittiği lokantanın vitrininde sergilenen devasa sığır butlarının, yarın Hal’e taşınıp parçalanacak olan iştah açıcı etler olduğunu, söz konusu lokantada ise şüpheli etlerin satıldığını bilmesi faydalı olurdu.
Müşterinin, keyifle içtiği kerevit bisque çorbasının, dün kendisinin ya da başkalarının tabakta bıraktığı ıstakoz kabuklarından yapıldığını bilmesi de faydalı olurdu; kabuklarlar dikkatle kazınır, hâlâ yapışan et çıkarılır, havanda dövülür ve kırmızı boyayla pembe renk verilen bir sosla ince ince eritilir.
Şunu da bilmesi: kalkan balığı filetolarının fener balığı ya da morina ile “yapıldığını”; karaca filetolarının, cehennemi bir marinadla baharatlanmış sığır “dilim”i olduğunu; kümes hayvanlarının bayatlamış tadını gidermek ve “gençleştirmek” için içinde kızgın demir gezdirildiğini.
Ve daha: lokantanın bütün malzemesinin — kaşıklar, bardaklar, çatallar, tabaklar vs. — müşterilerin yemekten sonra bıraktıkları peçetelerle silindiğini; dolayısıyla tüberküloz, hatta frengi bulaşma olasılığını!
Liste uzun — ve ne denli mide bulandırıcı! — olurdu, dükkânlarının köşesine pusu kurmuş, müşterilerini soymakla yetinmeyip üstüne bir de zehirleyen açgözlü ve utanmaz tüccarların bütün “numaralarını” ve “oyunlarını” sıralamak gerekseydi.
Üstelik yöntemleri bilmek yetmez; bu suç teşkil eden usulleri alışkanlık edinmiş “saygıdeğer” kurumların hangileri olduğunu da bilmek gerekir. İşte bu yüzden, halk sağlığı adına, gıda işçilerinin patronlarının şişirilmiş itibarlarını sabote etmelerini ve bizi bu suçlulara karşı uyarmalarını dilemeliyiz.
Üstelik aşçılar için başka bir sabotaj çeşidi daha vardır: yemekleri mükemmel biçimde, gerekli tüm baharatlarla ve mutfak sanatının gerektirdiği tüm özenle hazırlamak; ya da porsiyon lokantalarında eli ağır ve cömert tutmak, müşterinin yararına.
Bütün bunlardan şu sonuç çıkar ki, mutfak işçileri için sabotaj tüketicinin çıkarıyla özdeşleşir — ister kusursuz ustaaşçılar olmayı akıl etsinler, ister bizi mutfaklarının pek iştah açıcı olmayan gizlerine inisiye etsinler.
Bazıları belki itiraz edecektir: bu son durumda aşçılar sabotaj yapmıyor, cesaretlendirilmeye layık bir mesleki dürüstlük ve sadakat örneği veriyorlardır.
Dikkat etsinler! Çok sabunlu, çok kaygan bir yokuşa giriyorlar ve uçuruma yuvarlanma riskleri var… yani mevcut toplumun kesin mahkûmiyetine.
Zira hilekârlık, tağşiş, aldatma, yalan, hırsızlık, dolandırıcılık kapitalist toplumun dokusudur; bunları ortadan kaldırmak onu öldürmekle eşdeğer olurdu… Yanılsamaya kapılmamalı: toplumsal ilişkilere, her düzeyde ve her alanda, katı bir dürüstlük, titiz bir iyi niyet yerleştirmeye kalkışıldığı gün, ne sanayi, ne ticaret, ne banka… hiçbir şey, hiçbir şey ayakta kalmazdı!
Oysa, patronun giriştiği tüm karanlık operasyonları yürütmek için tek başına hareket edemeyeceği aşikârdır; yardımcılara, suç ortaklarına ihtiyacı vardır… ve bunları işçilerinde, çalışanlarında bulur. Mantıksal olarak, çalışanlarını manevralarına — ama kârlarına değil — ortak eden patron, faaliyet dalı ne olursa olsun, onlardan çıkarlarına tam boyun eğme talep eder ve işletmesinin operasyonlarını ve eylemlerini değerlendirip yargılamalarını yasaklar; hileli, hatta suç teşkil eden nitelikteyse, bu onları ilgilendirmez. “Sorumlu olan onlar değildir… Kendilerine ödeme yapıldığı sürece itaat etmeleri yeterlidir…” — yukarıda sözü edilen “La Parisienne” görevlisinin son derece burjuvaca belirttiği gibi.
Bu tür safsatalar gereğince işçi kişiliğini çiğnemeli, duygularını bastırmalı ve bilinçsizce hareket etmelidir; verilen emirlere her itaatsizlik, meslek sırlarının her ihlali, tabi kılındığı en hafif tabirle ahlaksız uygulamaların her ifşası, patrona karşı bir ihanet eylemi teşkil eder.
Dolayısıyla, kör ve edilgen boyun eğmeyi reddederse, ortak edildiği alçaklıkları ifşa etmeye cüret ederse, işverene karşı ayaklanmış sayılır — çünkü ona karşı savaş eylemlerine girişmektedir — onu sabote etmektedir!
Üstelik bu bakış açısı yalnızca patronlara özgü değildir; işçi sendikaları da kapitalist çıkarlara zarar veren her ifşayı savaş eylemi — sabotaj eylemi — olarak yorumlar.
İnsanın sömürülmesini gedik açarak zayıflatmanın bu becerikli yolu özel bir isim bile almıştır: “açık ağız” yöntemiyle sabotaj.
İfade bundan daha anlamlı olamazdı. Gerçekten de pek çok servetin ancak, patron korsanlıklarına iştirak eden sömürülenlerin sessiz kalması sayesinde inşa edilebildiği kesindir. Onların suskunluğu olmasa, sömürücülerin işlerini yoluna koymaları güç, hatta imkânsız olurdu; işler yürüdüyse, müşteriler tuzaklarına düştüyse, kârları kartopu gibi büyüdüyse, ücretlilerinin sessizliği sayesindedir.
İşte, sanayi ve ticaret sarayının bu dilsizleri ağzı kapalı kalmaktan bıktılar. Konuşmak istiyorlar! Ve söyleyecekleri öyle ağır olacak ki, ifşaatları patronlarının etrafını boşaltacak, müşterileri ondan yüz çevirecek…
Zararsız ve şiddetten uzak biçimleriyle bile, birçok kapitalist için değerli bir donanımın kaba tahribatı kadar korkunç olabilen bu sabotaj taktiği, hatırı sayılır bir yaygınlaşma sürecindedir.
İnşaat işçilerinin, mimarı ya da ev yaptıran mal sahibini, müteahhidin emriyle ve kârına yaptırdığı yapı kusurları hakkında — yetersiz duvar kalınlıkları, kötü malzeme kullanımı, eksik boya katları vs. — bilgilendirirken başvurdukları da budur.
“Açık ağız,” metro işçileri tünellerin suç teşkil eden yapım kusurlarını gürültüyle ifşa ettiklerinde de;
“Açık ağız,” bakkal çırakları inatçı dükkânları talepleri kabule zorlamak için afişlerle ev kadınlarını mesleğin hile ve dolandırıcılıkları konusunda uyardıklarında da;
“Açık ağız,” eczane hazırlayıcılarının — akşam dokuzda kapanma mücadelesinde — umursamaz patronların hastalara yaptığı suçlu sabotajı ifşa eden afişleri de öyle.
Ve Banka ve Borsa çalışanlarının da başvurmaya karar verdikleri yine “açık ağız” uygulamasıdır. Geçen Temmuz’da yapılan genel kurulda bu çalışanların sendikası, patronlar sunulan taleplere kulak tıkarlarsa mesleki sessizliği bozma ve finans yuvalarında — hırsız inlerinde — olup biten her şeyi kamuoyuna açıklama tehdidi içeren bir karar aldı.
Burada bir soru ortaya çıkar:
Sabotajı ahlak adına kınayan titiz ve kılı kırk yaran ahlakçılar “açık ağız” hakkında ne diyecekler?
Lanetlerini ikisinden hangisine yöneltecekler?
Çalışanlarını kendi rezaletlerine ortak etmek, suçlarına ve cinayetlerine suç ortağı kılmak isteyen dolandırıcı, soyguncu, zehirleyici patronlara mı?
Yoksa sömürücünün kendilerinden talep ettiği sahtekârlıklara ve alçaklıklara karşı çıkarak, vicdanlarını özgürleştirip kamuoyunu ya da tüketicileri uyaran çalışanlara mı?
İşçi sınıfının şantiyeyi ya da atölyeyi terk etmeden uyguladığı sabotaj yöntemlerini inceledik; ancak sabotaj bu sınırlı eylemle kalmaz; grev durumunda güçlü bir yardımcı haline gelebilir — ve giderek daha çok gelmektedir.
Demir Kralı milyarder Carnegie şöyle yazmıştır:
“Geçimini sağlayan ücretini savunan bir adamdan, yerine bir başkasının getirilişini sakin sakin seyretmesini beklemek, fazla şey beklemektir.”
Sendikacıların durmadan söylediği, tekrarladığı, haykırdığı budur. Ama bilinir ki, duymak istemeyenlerden daha sağır yoktur… kapitalistler de öyle!
Milyarder Carnegie’nin bu düşüncesini, Parisli Fırıncılar Sendikası sekreteri yurttaş Bousquet, La Voix du Peuple‘deki bir makalesinde şöyle yorumlamıştır:
“Görebiliyoruz ki,” diye yazıyordu, “salt işin durdurulması bir grevin sonuç vermesi için yeterli değildir. Çatışmanın sonucu açısından, üretim araçlarının — yani fabrikanın, dokuma tezgâhının, madenin, fırının vs. donanımının — kendisinin de greve sokulması, yani çalışmaz hale getirilmesi gerekli, hatta kaçınılmazdır…
Dönekler işe gider. Makineleri, fırınları sapasağlam bulurlar — ve bu, üretim araçlarını sağlıklı halde bırakarak arkalarında kendi yenilgilerinin sebebini bırakan grevcilerin en büyük hatasıdır…
Oysa greve çıkıp makineleri ve aletleri olduğu gibi bırakmak, etkili bir mücadele için boşa harcanan zamandır. Zira patronlar, dönekler, ordu ve polis elinin altındayken makineleri çalıştıracaktır… ve grevin amacına ulaşılmayacaktır.
Grevden önceki ilk görev, çalışma araçlarını işlemez hale getirmektir. Bu işçi mücadelesinin alfabesidir. O zaman patron ile işçi arasında parti eşitlenir; çünkü o zaman gerçek anlamda bir iş durması yaşanır ve istenen sonuç — yani burjuva kampında hayatın durması — elde edilir.
Gıda sektöründe grev mi isteniyor?… Fırının tabanına birkaç litre gaz yağı ya da başka yağlı, kokulu bir madde dökmek yeter… Dönekler ya da askerler ekmek getirmeye kalksın bakalım. O ekmek yenmez, çünkü tuğlalar en az üç ay o kokunun esiri kalır ve ekmeğe sindirir. Sonuç: kullanılamaz fırın, yıkılması şart.
Metalürjide grev mi isteniyor?… Proletaryanın sömürüsünü sayan muazzam saatler olan bu makinelerin dişlilerine kum ya da zımpara… Bu kum makineleri patron ya da ustabaşından bile beter gıcırdatacak ve o demir dev, o iş yumurtlayan canavar acze düşecek — döneklerle birlikte…”
Aynı tezi, Batı-Devlet Demiryolları çalışanı yurttaş A. Renault, Demiryollarında Sendikacılık broşüründe işlemiştir; bu tez geçen Eylül’de, o koşullarda askeri mahkeme rolüne bürünen soruşturma kurulu tarafından görevden alınmasına mal olmuştur:
“Başarıdan emin olmak için,” diye açıklıyordu Renault, “demiryolu çalışanlarının çoğunluğu başlangıçta işi bırakmasa bile, burada tanımını vermeye gerek olmayan bir işin, grev ilanı anında tüm önemli merkezlerde aynı anda yapılması kaçınılmazdır. Bunun için, ne pahasına olursa olsun trenlerin çalışmasını engellemeye kararlı yoldaşlardan oluşan ekiplerin, şimdiden tüm gruplarda ve kritik noktalarda kurulmuş olması gerekir. Yoldaşlar profesyoneller arasından seçilmelidir — hizmetin çarklarını en iyi bilenlerden, hassas noktaları ve zayıf yerleri bulabilecek, aptalca yıkıma girmeden kesin vuruşu yapacak, etkili, doğru, enerjik olduğu kadar zeki eylemleriyle hizmetin işleyişi ve trenlerin yürümesi için vazgeçilmez malzemeyi tek hamlede birkaç günlüğüne kullanılamaz kılacak olanlardan. Bunu ciddi ciddi düşünmek gerekiyor. Sarı işçileri de, askerleri de hesaba katmak gerekiyor…”
Kol grevini makine greviyle ikiye katlamaktan ibaret olan bu taktik, alçak ve sığ saiklerden besleniyormuş gibi görünebilir. Hiç de öyle değil!
Bilinçli işçiler azınlık olduklarını bilirler ve yoldaşlarının sonuna kadar dayanacak inat ve enerjiden yoksun kalacağından korkarlar. O yüzden kitlenin kaçışını engellemek için geri dönüşü imkânsız kılarlar: arkalarından köprüleri atarlar.
Bunu, kapitalist güçlere fazlasıyla boyun eğen işçilerin elinden aleti alarak ve emeklerinin canlandırdığı makineyi felç ederek başarırlar. Böylece bilinçsizlerin ihanetini önler, zamansız işbaşı yaparak düşmanla uzlaşmalarını engellerler.
Bu taktiğin bir nedeni daha var: yurttaş Bousquet ve Renault’nun da belirttiği gibi, grevcilerin yalnızca döneklerden korkacağı yok; ordudan da çekinmeleri gerekir.
Zira grevcilerin yerine askeri iş gücü koymak gitgide yaygınlaşan bir kapitalist âdet haline gelmektedir. Fırıncı, elektrikçi ya da demiryolu işçisi grevi söz konusu olur olmaz, hükümet grevcileri askerlerle değiştirerek grevi boşa çıkarmaya, anlamsız ve amaçsız kılmaya hazırlanır.
Öyle ki, mesela elektrikçilerin yerine koymak için hükümet, elektrik üreten makinelerin işletilmesini ve cihazların kullanılmasını öğrettiği bir istihkâm birliği yetiştirmiştir; ilk grev belirtisinde elektrik sanayisi işçilerinin yerini almaya her an hazırdırlar.
Dolayısıyla, hükümetin niyetlerini bilen grevcilerin, işi bırakmadan önce bu askeri müdahaleyi imkânsız ve etkisiz kılarak bertaraf etmeyi ihmal ederlerse, daha baştan yenilmiş oldukları apaçık ortadadır.
Tehlikeyi öngören işçilerin, mücadeleye girerken buna uymamaları affedilmez olurdu. Ve uymaktan geri kalmayacaklardır!
Ama o zaman vandallıkla suçlanırlar; makineye saygısızlıkları kınanır, damgalanır. Bu eleştiriler, işçilerin amaçtan bağımsız, sistematik bir tahrip iradesi taşıması halinde haklı olurdu. Oysa durum bu değil! İşçiler makinelere saldırıyorsa, zevkten ya da meraktan değil, acil bir zorunluluk onları buna mecbur ettiği içindir.
Onlar için bir ölüm kalım meselesinin söz konusu olduğu unutulmamalıdır: makineleri durdurmazlarsa yenilgiye, umutlarının suya düşmesine giderler; sabote ederlerse büyük başarı şansları vardır, ama karşılığında burjuva kınamasına uğrar ve kulağa hoş gelmeyen sıfatlarla boğulurlar.
Söz konusu çıkarlar göz önüne alındığında, bu lanetlerle hafif yürekle yüzleştikleri ve kapitalistler ile uşaklarınca aşağılanma korkusunun, becerikli ve cesur bir inisiyatifin sakladığı zafer şansından vazgeçirmediği anlaşılır bir şeydir.
Durumları, geri çekilmeye zorlanan bir ordununkiyle aynıdır: yürüyüşünü engelleyecek ve düşmanın eline düşme riski taşıyan silahları ve erzağı kerhen imha etmeye karar verir. Bu durumda tahribat meşrudur, oysa başka herhangi bir koşulda delilik olurdu.
Dolayısıyla, zaferlerini güvence altına almak için sabotaja başvuran işçileri kınamak, kendini kurtarmak için ağırlıklarını feda eden orduyu kınamaktan daha fazla gerekçeye sahip değildir.
Şu sonuca varabiliriz: sabotaj da tıpkı bütün taktikler ve bütün silahlar gibidir — kullanımının meşruiyeti, zorunluluklardan ve güdülen amaçtan doğar.
Birkaç yıl önce Lyon tramvay çalışanlarını, dönek vatmanlarla “arabaların” işletilmesini imkânsız kılmak için rayların makaslarına çimento dökerken bu kaçınılmaz zorunluluk ve ulaşılacak amaç kaygısı yönlendiriyordu.
Temmuz 1908’de greve çıkan Médoc Demiryolu personeli için de aynı şey söylenebilir: işi bırakmadan önce, garları birbirine bağlayan telgraf hattını kesme tedbirini almışlardı ve şirket derme çatma bir hizmet kurmak istediğinde, lokomotiflerin su alma düzeneklerinin sökülerek saklandığı anlaşıldı.
Özgün bir yöntem de şudur; son yıllarda Philadelphia’da büyük bir kürk firmasında uygulanmıştır: işi bırakmadan önce kesimci işçiler sendika tarafından “kalıplarını” düzenli olarak bir parmak fazla ya da eksik olacak şekilde değiştirmeye davet edildiler. Her işçi tavsiyeye uyarak kalıplarını canının istediği gibi kısalttı ya da uzattı…
Ardından iş durdu ve “kara bacaklar” işe alındı; grevciler kıllarını bile kıpırdatmadı. Bu sarı işçiler işe koyuldu ve müthiş bir keşmekeş koptu! Kesimciler kesti… ve hiçbir şey birbirine uymadı! Öyle ki patron bir sürü dolar kaybettikten sonra grevcileri yeniden işe almak zorunda kaldı…
Herkes yerine döndü ve herkes kalıplarını fazlasını ya da eksiğini düzeltti.
1909 baharında Posta ve Telgraf grevinin yarattığı muazzam kargaşa unutulmamıştır. Bu grev, en belirgin toplumsal belirtileri bile görmezden gelen pek çok gönüllü körü şaşırttı; eğer PTT alt kademe memurlarının meslek organı Cri Postal‘ın daha Nisan 1907’de şunları ilan ettiğini bilselerdi, bu kadar şaşkınlık göstermezlerdi:
“Siz bize sopa vurmaktan söz ediyorsunuz, biz de copla karşılık vereceğiz… Asla engelleyemeyeceğiniz şey, bir gün Lille’e gidecek mektupların ve telgrafların Perpignan’a uğramasıdır. Asla engelleyemeyeceğiniz şey, telefon bağlantılarının birdenbire birbirine girmesi ve telgraf cihazlarının birdenbire bozulmasıdır. Asla engelleyemeyeceğiniz şey, on bin memurun yerinde kalıp kollarını kavuşturmasıdır. Asla engelleyemeyeceğiniz şey, on bin memurun aynı gün aynı saatte açığa ayrılma dilekçelerini verip derhal yasal olarak işi bırakmasıdır. Ve asla yapamayacağınız şey, onların yerine asker koymaktır…”
Daha pek çok örnek verilebilirdi. Ama bir sabotaj kılavuzu yazmadığımıza göre, işçilerin başvurduğu ve başvurabileceği karmaşık olduğu kadar çeşitli araçları burada sergilemeye kalkmak söz konusu değildir. Az önce hatırlattığımız birkaçı, sabotajın niteliklerini canlı olarak kavratmaya fazlasıyla yeter.
Yukarıda açıklanan yöntemlere ek olarak bir tanesi daha vardır — ikinci postacı grevinin başarısızlığından bu yana epeyce yayılmış olan — ve misilleme yoluyla sabotaj diye nitelendirilebilecek olan.
Bu ikinci grevin ardından, polisin ve savcılığın izini sürmekte başarısız kaldığı devrimci gruplar, grev nedeniyle toplu halde kovulan yüzlerce grevciye karşı çıkmak için telgraf ve telefon hatlarını sabote etmeye karar verdiler. Grev nedeniyle görevden alınan postacılar görevlerine iade edilene dek bu yeni tür gerillaya aralıksız devam edeceklerini duyurdular.
Bu grupların — ya da bu grubun — edindiği güvenilir adreslere gönderilen gizli bir genelge, tel sabotaj kampanyasının hangi koşullarda yürütülmesi gerektiğini açıklıyordu:
“Sana bu kâğıdı gönderen yoldaşlar, sen onları tanımasan da seni tanıyorlar; imza atmadıkları için mazur gör. Seni ciddi bir devrimci olarak tanıyorlar.
Senden, Pazartesi’yi Salı 1 Haziran’a bağlayan gece erişimin dahilindeki telgraf ve telefon tellerini kesmeni istiyorlar. Sonraki gecelerde, başka bir emir beklemeden, elindengeldiğince sık devam edeceksin.
Hükümet canından bezdiğinde, görevden aldığı 650 postacıyı geri alacaktır.”
İkinci bölümünde bu genelge, elektriğe kapılmaktan kaçınarak telleri kesmenin farklı yollarını anlatan ayrıntılı ve teknik bir kılavuz içeriyordu. Ayrıca büyük ısrarla sinyal tellerine ve demiryolu şirketlerinin telgraf tellerine dokunulmamasını tavsiye ediyor ve herhangi bir hatayı imkânsız kılmak için şirket telleriyle devlet hatlarının tellerini ayırt etme yöntemleri üzerinde titizlikle duruyordu.
Telgraf ve telefon tellerinin kıyımı Fransa’nın dört bir yanında muazzam boyutlara ulaştı ve Clemenceau hükümetinin düşüşüne kadar aralıksız sürdü.
Briand hükümeti iktidara geldiğinde bir tür ateşkes, telgraf hatlarına karşı düşmanlıkların askıya alınması yaşandı; yeni bakanlar grev mağdurlarının yakında görevlerine iade edileceğini ima etmişlerdi.
O zamandan beri çeşitli vesilelerle, iktidarın keyfiliğine karşı çıkmak isteyen bazı gruplar, telgraf ve telefon tellerine karşı bu savaşı yürütme inisiyatifini üstlendiler. Belge niteliğinde, bu tür operasyonlarda en faal gruplardan birinin bilançolarından birini aktaralım:
Joinville bölgesi gizli devrimci grubunun ve şubelerinin yedinci bilançosu:
Yoldaş Ingweiller’in — metal işçileri sendikası birliği sekreterinin — keyfi tutuklanmasını, Bi-Métal grev komitesine karşı yürütülen skandal kovuşturmaları ve 25 Temmuz 1910’da verilen mahkûmiyet kararlarını protesto etmek için kesilen telgraf ve telefon telleri.
Joinville bölgesi gizli devrimci komitesi ve Seine-et-Oise komitesi tarafından 8-28 Temmuz 1910 arasında gerçekleştirilen operasyonlar: (Hat, telgraf hattı)
| Tarih | Bölge | Hat sayısı |
| 8-28 Temmuz 1910 | Montesson, le Vésinet, Pont du Pecq bölgesi | 78 hat |
| 25 Temmuz | Melun-Montgeron yolu | 32 hat |
| 25 Temmuz | Corbeil-Draveil yolu | 24 hat |
| 28 Temmuz | P.-L.-M. hattı (Porte de Charenton) | 87 hat |
| Toplam | 221 hat | |
| Önceki 6 bilançodan devir | 574 hat | |
| Genel toplam | 795 hat |
Buraya kadar sabotajı yalnızca proletaryanın patrona karşı kullandığı bir savunma aracı olarak ele aldık. Oysa bunun ötesinde, kamunun devlete ya da büyük şirketlere karşı bir savunma aracına da dönüşebilir.
Devlet — büyük adama büyük saygı! — bundan zaten nasibini almıştır. Bünyesine kattığı kamu hizmetlerini ne denli pervasızca sömürdüğü bilinir. Batı ağının yolcularının hepsinden kötü durumda olduğu da bilinir. Nitekim defalarca üzerlerinden bir öfke rüzgârı geçmiş ve isyan krizlerinde, lanetli devlete karşı sınıflar birleşmiştir.
Saint-Lazare Garı’nın sert bir sabotajına tanık olduk… ama bu yalnızca anlık, dürtüsel bir öfke patlamasıydı. Oysa işte, geçen Ağustos sonunda bir “yolcu çıkarlarını koruma sendikası” kurulmuş ve daha doğduğu anda, yasal yolların boşunalığına ikna olarak (Houilles’de yapılan bir toplantıda) tatmin elde etmek için “mümkün ve akla gelebilecek” her araca başvurma iradesini ortaya koymuş ve malzemeye yoğun sabotaj taraftarı olduğunu ilan etmiştir. Sabotajın yol aldığının kanıtıdır bu!
Obstrüksiyon, ters yüz edilmiş bir sabotaj yöntemidir; yönetmelikleri titiz bir özenle uygulamak, herkesin üzerine düşen işi akıllıca bir yavaşlıkla ve abartılı bir dikkatle yapmaktan ibarettir.
Bu yöntem özellikle Cermen ülkelerinde yaygındır ve ilk önemli uygulamalarından biri 1905’te İtalya’da demiryolu işçileri tarafından gerçekleştirilmiştir.
Özellikle demiryolu işletmeciliği söz konusu olduğunda, genelgelerin ve yönetmeliklerin birbirinin üstüne bindiğini göstermek için ısrar etmeye gerek yoktur; bunların titiz ve harfi harfine uygulanmasının hizmette ne denli kargaşa yaratabileceğini kavramak da güç değildir.
İtalya’da, “Ferrovieri”lerin obstrüksiyonu sırasında keşmekeş ve çözülme akıl almaz boyutlara ulaştı. Fiilen tren seferleri neredeyse durdu.
Bu edilgen direniş döneminin nasıl bir şey olduğunu hatırlamak, bu işçi mücadele taktiğinin tüm ustalığını kavratacaktır. Obstrüksiyonu yaşayan muhabirler, kuramsal bir açıklamanın veremeyeceği bir lezzet taşıyan anlatımlar verdiler. Sözü onlara bırakalım:
“Yönetmelik, bilet gişesinin trenin kalkışından otuz dakika önce açılıp beş dakika önce kapatılmasını öngörür. Gişeler açılır. Kalabalık itişir, sabırsızlanır. Bir beyefendi 4 frank 50’lik bilet için 10 franklık banknot uzatır. Memur ona, yolcuların kuruşuna kadar sayılmış parayla gelmesi gerektiğini belirten maddeyi okur. Buyursun bozdurmaya gitsin. Aynı olay her on yolcudan sekizinde tekrarlanır. Her türlü alışkanlığa aykırı ama yönetmeliğe uygun olarak, bir frank bile olsa para üstü verilmez. Yirmi beş dakika sonra ancak otuz kişi biletini almıştır. Diğerleri nefes nefese, bozuk paralarıyla gelir. Ama gişe kapanmıştır, çünkü yönetmelikteki süre dolmuştur.
Yine de, biletini alabilenlerin şanslı olduğunu sanmayın. Daha çilelerinin başındalar. Trendeler, ama tren kalkmaz. Başka trenleri beklemesi gerekir — gardan beş yüz metre ötede arızalı duran başka trenleri. Çünkü yönetmeliğe göre orada sonu gelmez bir duraklamaya yol açan manevralar yapılmıştır. Sabırsızlanan bazı yolcular gara yürüyerek ulaşmak için inmiştir bile; ama gözetmenler onları durdurmuş ve tutanak tutmuştur.
Kaldı ki kalkması gereken trende kontrol edilecek ısıtma boruları vardır ve titiz bir denetim iki saate kadar sürebilir. Sonunda tren yerinden kımıldar. Rahat bir nefes alınır. Hedefe ulaşıldığı sanılır. Hayal!
İlk istasyonda tren şefi bütün vagonları inceler ve gereken emirleri verir. Özellikle bütün kapıların düzgün kapanıp kapanmadığı kontrol edilir. Bir dakika durulması gerekirdi; en az on beş dakikayı hesaba katmak gerekir…”
Roma’da ve hemen her yerde ilk gün yaşanan bu olaylar, durumun hâlâ eksik bir resmini verir. İstasyonlardaki manevralar ve yük trenlerinin oluşturulması söz konusu olduğunda işler çok daha karmaşıktı.
Ve bütün bunlar, Sapeck’in ruhunu zevkten bayıltacak grotesk ya da neşeli olaylarla iç içeydi.
Milano’da bir tren, bir buçuk saatlik zahmetli çalışmanın ardından güçbela oluşturulmuştu. Gözetmen geçer ve tam ortada, şirketlerin cimrilikten ısrarla çalıştırdığı o eski ve berbat vagonlardan birini görür. “Kullanım dışı vagon,” diye hükmeder. Ve derhal vagonu ayırıp treni yeniden oluşturmak gerekir.
Roma’da bir ateşçi lokomotifini depoya geri götürmelidir. Ama tenderin arkasına yönetmelikteki üç fener konmadığını fark eder. Kıpırdamayı reddeder. Fenerleri aramaya gidilir; ama depoda, gar şefinin yazılı emri olmadan vermeyi reddederler. Bu olay yarım saat sürer.
Gişeye indirimli biletli bir yolcu gelir. Damgalayacağı sırada memur sorar:
— Biletteki isim olan Bay Filanca siz misiniz? — Elbette. — Kimliğinizi kanıtlayan belgeniz var mı? — Hayır, üzerimde yok. — O halde, kimliğinize kefil olacak iki tanık bulma zahmetinde bulunur musunuz…
Yine gişede: bir milletvekili gelir.
— Ah! Sayın X… siz misiniz? — Evet, bizzat. — Rozetiniz? — Buyrun. — İmzanızı lütfeder misiniz. — Memnuniyetle. Bir mürekkep hokkası. — Maalesef yok. — Peki nasıl imzalayayım?
Ve memur, sakin ve sarsılmaz bir tavırla karşılık verir:
— Sanırım büfede bulunur…
Büyük bir Paris gazetesinin muhabiri, o dönemde obstrüksiyon zamanındaki grotesk yolculuğunu şöyle anlatmıştı:
“Kendimi Termini Garı’na götürttüm (Roma’da); Civitavecchia, Cenova, Torino ve Modane treninin yönetmelikteki kalkış saatine tam zamanında vardım. Boş olan gişeye yöneldim.
— Cenova trenine yetişebilir miyim? diye sordum memura.
Adam bir an şaşkın şaşkın baktı; sonra heceleri tane tane vurgulayarak soğukkanlılıkla karşılık verdi:
— Elbette, Cenova treni henüz kalkmadı.
— Öyleyse bana Civitavecchia için gidiş-dönüş bileti verin, dedim, önceden saydığım bozuk paramı uzatarak.
Memur paramı aldı, her parayı, her kuruşu tek tek titizlikle inceledi; yokladı, doğrulamak için çınlattı — öyle bir yavaşlıkla ki, sabırsızlık taklidi yaparak dedim:
— Ama trenimi kaçırtacaksınız! — Bah! Treniniz henüz kalkmıyor… — Nasıl yani! nasıl yani! dedim. — Evet… Makinede ufak bir arıza olduğu söyleniyor. — Peki değiştirirler! — ‘Chi lo sa?…’
Bu kayıtsız adamı bırakıp perona geçtim; peron alışılmadık bir manzara arz ediyordu. Hamalların, memurların o ateşli koşuşturması yok olmuştu; küçük gruplar halinde dağılmış, aralarında ağır ağır konuşuyorlardı, bu sırada yolcular açık vagon kapıları önünde volta atıyordu. Her yerde taşra kasabasının küçük bir garının sükuneti hüküm sürüyordu.
Birinci sınıf bir vagona yaklaştım. Bir düzine işçi pirinç kolları parlatıyor, camları siliyor, düzgün çalıştığından emin olmak için kapıları açıp kapatıyor, minderleri silkeliyor, su musluklarını ve elektrik düğmelerini deniyordu. İtalyan demiryollarında eşi görülmemiş bir temizlik çılgınlığı! Sekiz dakika geçti ve vagon hâlâ hazır değildi.
— ‘Dio mio!’ diye birdenbire haykırdı işçilerden biri. Şu kapının kollarında pas var! Ve pası eşsiz bir gayretle ovmaya koyuldu.
— Bütün vagonları böyle temizleyecek misiniz? dedim.
— Hepsini! diye cevapladı bu vicdanlı adam ağır bir sesle. Ve temizlenecek on beş vagon daha var!
Bu sırada lokomotif hâlâ ortada yoktu. Araştırdım. Yardımsever bir memur, makinistin depoya yönetmelikteki saatte girdiğini ama makinesini hazırlamak için çok zaman harcadığını temin etti; zira kömür çuvallarını tartmak, briket tuğlalarını tek tek saymak istemiş, nihayet bazı cihazlardan kuşkulanarak amirini çağırıp tartışmak zorunda kalmış — yönetmeliğe uygun olarak!
Bir gar şef yardımcısı ile tren şefi arasındaki şu diyaloğa tanık oldum:
— Dinleyin, dedi gar şef yardımcısı, trenin yönetmeliğe göre oluşturulmasında ısrar ederseniz, bir daha yola çıkamayacağımızı siz de biliyorsunuz.
— Affedersiniz şefim, diye sakin sakin karşılık verdi öteki. Öncelikle, sabit tamponlu vagonların yaylı tamponlu vagonlarla dönüşümlü sıralanmasını emreden 293. maddeye uyulması gerekir. Sonra bütün tren yeniden oluşturulmalı, çünkü tamponların hiçbiri 236. madde, A harfinde belirtildiği gibi karşısındakiyle tam örtüşmüyor. Güvenlik zincirleri bazı vagonlarda eksik, dolayısıyla 326. madde, B harfinin gerektirdiği şekilde tamir edilmesi gerekiyor. Üstelik trenin oluşumu öngörüldüğü gibi yapılmamış, çünkü şu vagonlar…
— Tamamen haklısınız, diye haykırdı gar şef yardımcısı. Ama bütün bunları yapmak için bir gün gerekiyor!
— Ne yazık ki çok doğru, diye iç çekti tren şefi, yarı alaycı bir tavırla. Ama sizin için ne fark eder? Yola çıkınca bütün sorumluluk benim üzerime biniyor. Dolayısıyla yönetmeliğe uyulmasında ısrar ediyorum…”
Sonunda bir düdük sesi lokomotivin ilerlediğini haber verir; her makasta makinistle makasçı arasında uzun bir tartışma için duraklar. Trenimizin beklediği hatta varınca, makinist bir kez daha ihtiyatla durur: daha ileri gitmeden ve trenin başına yanaşmadan, vagonların frenlerinin düzgün çalışıp çalışmadığını, vagonların çatılarında fenerci ya da başka görevli olup olmadığını bilmek ister… Kaza bir anda olur! Nihayet makinist tatmin olduğunu beyan eder ve lokomotifini bağlantıya getirir.
Kalkacak mıyız?… Hadi canım! Makinenin manometresi 5 derece göstermeli, 4 gösteriyor. Normalde yine de kalkılır, basınç yolda yükselir. Ama yönetmelik kalkışta 5 derece ister ve makinistimiz bu akşam 4,5 derecede dünyada kalkmaz.
Sonunda bir buçuk saat gecikmeyle yola çıkarız. Gardan akıllıca bir yavaşlıkla çıkarız, her makasta düdük çalarak, Roma’dan iki kilometre ötede arızalı duran ve yolcuları birbirleriyle yarışırcasına söylenen altı treni geçerek ve… kendimizi, seyahat izinli, yarım izinli ve dönüşümlü biletli yolculara imza attırmakla vakit geçiren kontrolörlerin eline düşmüş buluruz.
Derken ilk istasyon. Yolcular biner. Memurlar bütün kapıların kapanışını yavaş yavaş kontrol eder, açar, kapar. On dakika daha kaybolur. Her şeye rağmen gar şefi kalkış düdüğünü çalar.
— ‘Momento!’ diye bağırır tren şefi. ‘Momento!’ — Ne oldu? diye sorar gar şefi. — Şuradaki kompartımanın camını kapatacağım, yönetmeliğin 676. maddesinde belirtildiği üzere.
Ve dediğini yapar!
Yeniden yola çıkılır… Sonraki istasyonda yeni komedi.
Alınacak koliler var, dokuz sandık ve beş valiz; tren şefi kabul etmeden önce hepsini kontrol etmekte ısrar eder — yönetmeliğin 739. maddesinde belirtildiği gibi. Ve sonunda Civitavecchia’ya gece yarısı kırkta vardık, normalde iki saatte kat edilen bir güzergâhta yaklaşık üç saat gecikmeyle…”
İşte obstrüksiyon budur: yönetmeliklere saçmalığa varana dek saygı ve uygulama; üzerine düşen işin abartılı bir özenle ve aynı derecede abartılı bir yavaşlıkla yapılması.
Bunu ortaya koyduktan sonra, Haziran 1906’da Milano’da toplanan Uluslararası Taşımacılık İşçileri Kongresi’nin bu mücadele taktiği hakkındaki değerlendirmesini bilmek faydasız olmayacaktır. Raportör Avusturyalı bir delege, yurttaş Tomschick’ti:
“Kongre demiryolu işçilerine greve çıkmalarını mı yoksa edilgen direniş kullanmalarını mı tavsiye ediyor, bunu söylemek çok güçtür,” diye beyan etti. “Mesela Avusturya’da iyi ve mümkün olan, başka ülkelerde kötü ve uygulanamaz olabilir…
Edilgen direnişe gelince: eskidir, daha 1895’te uygulanmıştır. İtalyan yoldaşlar edilgen direniş yolcu trenlerine de yayarak oldukça beceriksizce uyguladılar. Böylece halkı kışkırttılar ve bu tamamen gereksizdi, çünkü yolcu taşımacılığı ticaretin en önemli kısmı değildir, ancak ikinci sırada gelir. Demiryolları için asıl önemli olan yük taşımacılığıdır ve demiryollarını onun durdurulmasıyla vurmak gerekir. İtalyan yoldaşlar bunu yapsalardı, kuşkusuz büyük avantajlar elde ederlerdi. Yükler ne kadar birikirse, bütün trafik o kadar durur ve bunun sonucu da yolcuların, dışarıda kalıp nakliyelerini boşuna beklemek zorunda kaldıkları için protestolarıdır. Bu durumda yolcuların şikâyetleri demiryolu işçilerine değil, yönetimlere yönelecektir. İtalya’da tersinin yaşandığı görüldü: halk demiryolu işçilerine karşıydı.
Size söylüyorum, edilgen direniş grevden çok daha zor uygulanır. Edilgen direnişte demiryolu işçileri sürekli amirlerin kamçısı altındadır, her çeyrek saatte her türlü emre karşı kendilerini savunmak zorundadırlar ve iş reddi nedeniyle her an kovulabilirler.
Bütün memurları ele alın: yüz kişiden en çok onu talimatları bilir, çünkü çalışanlar amirleri tarafından eğitilmez. Edilgen direniş sırasında demiryolu işçilerini aydınlatmanın ve bilgilendirmenin ne kadar güç olduğunu o zaman tasavvur edebilirsiniz.
Bir de unutulmaması gereken önemli bir durum daha var: edilgen direniş sırasında kayıtsız adamlara fazla iş yüklenir, sürekli koşturmak zorunda kalırlar, dinlenmeleri azdır ve kilometre başına ücretlerini kaybettikleri için kazançları da aynı zamanda azalır. Bu yüzden bir kez daha ısrar ediyoruz, edilgen direniş hiç de kolay bir iş değildir…”
Kongre aslında obstrüksiyonu onaylamamazlık etmedi: iki araç — edilgen direniş ve grev — arasında tavır almadı, hangisini tercih edeceklerine karar vermeyi ilgililere bıraktı.
Kongre’nin edilgen direnişe ilişkin bu çekinceleri öylesine az bir kınama içeriyordu ki, ertesi yıl, Ekim 1907’de Avusturyalı demiryolcular bu mücadele aracına başvurdular: obstrüksiyon on beş gün kadar sürdü ve şirketler teslim olmak zorunda kaldı. O zamandan beri pek çok vesileyle Avusturya topraklarında obstrüksiyon uygulandı; başvuran meslek grupları arasında posta çalışanlarını ve matbaacıları sayabiliriz. Bitirmeden önce ekleyelim ki, bu mücadele yöntemi Almanya’da ses getirmiştir: 1908 yılbaşı yaklaşırken Leipzig’in büyük yayınevlerinin çalışanları, obstrüksiyon olan bu ters yüz sabotaja başvurdular. Bir meslek gazetesi olayları şöyle aktardı:
“Hayat pahalılığına rağmen son derece güvencesiz koşullarda çalışmak zorunda kalan bu çalışanlar, patronlara aylık asgari 110 mark ücret isteyen bir tarife taslağı sunmuşlardı. Patronlar, çalışanların birlik olmamasına güvenerek (biri sosyalist olmak üzere 5 farklı sendika vardır), görüşmeleri uzatarak ölü sezona kadar sürüncemede bırakmak ve böylece işçi taleplerini boşa çıkarmak niyetindeydi. Ama sosyalist sendikanın uyanıklığını hesaba katmamışlardı; sendika bütün çalışanları bir toplantıya çağırdı ve patronları çözüme zorlamak için sabotajın benimsenmesine karar verildi. Ertesi gün çalışanlar edilgen direnişe geçtiler, yani vicdanlı bir şekilde, fazla acele etmeden çalıştılar, faturaları göndermeden önce defalarca yeniden saydılar, paketlemelere en büyük özeni gösterdiler vs. ve sonuç olarak bir yığın kitap balya gönderilemedi. Patronlar işlerin bu şekilde gittiğini görünce, ertesi gün istenen zammı verdiler.”
Son olarak şunu belirtelim: obstrüksiyon Almanya’da kendini kanıtlamış olmakla birlikte, yanılmıyorsak Fransa’da henüz uygulanmamıştır. Yine de orada kök salması ihtimal dışı değildir… bunun için yalnızca fırsat ve uygun koşullar gerekir.
İşçi sabotajının biçimlerini inceleyerek az önce gördüğümüz üzere, hangi biçimde ve hangi anda ortaya çıkarsa çıksın, onun ayırt edici özelliği — her zaman ve daima! — patronu kasasından vurmayı hedeflemesidir.
Yalnızca sömürü araçlarına, cansız ve ruhsuz nesnelere saldıran bu sabotaja karşı burjuvazinin lanetleri bitmez tükenmez. Buna karşılık, işçi sabotajını yerden yere vuranlar, başka bir sabotaja — hakikaten suç teşkil eden, canavarca ve son derece iğrenç olan, kapitalist toplumun ta özünü oluşturan sabotaja — karşı kıllarını bile kıpırdatmazlar. Kurbanlarını soymakla yetinmeyip sağlıklarını söken, hayatın kaynaklarına… her şeye saldıran bu sabotaj karşısında kıpırdamazlar. Bu kayıtsızlığın büyük bir sebebi vardır: bu sabotajdan nemalanalar onlardır!
Sabotajcıdır, sütü — o miniciklerin besinini — karıştırıp bozarak filizlenen nesilleri daha yeşilken biçen tüccarlar;
Sabotajcıdır, unlara talk ya da başka zararlı maddeler katarak birinci ihtiyaç maddeleri olan ekmeği tağşiş eden değirmenciler ve fırıncılar;
Sabotajcıdır, palmiye ya da hindistancevizi yağıyla çikolata yapan; nişasta, hindiba ve palamutla kahve çekirdeği üreten; badem kabuğu ya da zeytin posasıyla biber yapan; glikozlu reçel yapan; vazelinli pasta yapan; nişasta ve kestane özüyle bal yapan; sülfürik asitle sirke yapan; tebeşir ya da nişastayla peynir yapan; şimşir yapraklarıyla bira yapan imalatçılar, vesaire, vesaire.
Sabotajcıdır, Bazaine’den daha beter vatansever (!) tüccarlar ki 1870-71’de, askerlere karton tabanlı postallar ve kömür tozlu fişekler vererek vatanlarının sabotajına katkıda bulundular; sabotajcıdır aynı şekilde, baba mesleğine yüreklerinde geleneksel kalpakla giren ve büyük zırhlıların patlayan kazanlarını, denizaltıların çatlak gövdelerini inşa eden, orduya çürük konserve, bozuk ya da veremli et, talklı ya da bakla unlu ekmek sağlayan onların torunları!
Sabotajcıdır, inşaat müteahhitleri, demiryolu yapımcıları, mobilya üreticileri, kimyasal gübre tüccarları, her türden ve her sınıftan sanayiciler…
Hepsi sabotajcı! Hepsi, istisnasız!… çünkü gerçekten hepsi, ellerinden geldiğince hile yapar, bozar, tağşiş eder.
Sabotaj her yerde ve her şeyde: sanayide, ticarette, tarımda… her yerde! her yerde! Oysa mevcut toplumu baştan aşağı saran, onun içinde yüzdüğü ortamı oluşturan — tıpkı bizim havanın oksijeni içinde yüzdüğümüz gibi — ve ancak onunla birlikte yok olacak olan bu kapitalist sabotaj, işçi sabotajından bambaşka bir biçimde mahkûm edilmeyi hak eder.
İşçi sabotajı — ısrar etmek gerekir! — yalnızca sermayeye, kasaya saldırır; oysa öbürü insan hayatına saldırır, sağlığı mahveder, hastaneleri ve mezarlıkları doldurur.
İşçi sabotajının açtığı yaralardan yalnızca altın fışkırır; kapitalist sabotajın yarattığı yaralardan ise kan sel olup akar.
İşçi sabotajı cömert ve özgeci ilkelerden esinlenir: patron zorbalıklarına karşı bir savunma ve korunma aracıdır; kendi ve ailesinin varlığı için savaşan mirastan yoksun bırakılmışın silahıdır; işçi kitlelerinin toplumsal koşullarını iyileştirmeyi ve onları kıskıvrak sarıp ezen sömürüden kurtarmayı hedefler… Daha ışıltılı ve daha iyi bir hayatın mayasıdır.
Kapitalist sabotaj ise yalnızca yoğunlaştırılmış bir sömürü aracıdır; dizginlenemeyen ve asla doyurulmayan iştahları yoğunlaştırır; tatmin olmak için suçtan bile geri durmayan iğrenç bir açgözlülüğün, doyumsuz bir zenginlik susuzluğunun ifadesidir… Hayat doğurmak şöyle dursun, etrafına yalnızca yıkım, yas ve ölüm saçar.
Emile Pouget
Çeviri: Anarsizm.Org
]]>Manifesto, Alman militarizminin ivedilikle durdurulması gerektiğini vurguluyor, bu saldırganlığa karşı direnişin meşruluğunu işaret etmenin yanı sıra işçilerin ve halkların kendi özgürlüklerini kendi elleriyle kazanmasının yolları üzerine de tarifler öneriyordu.
Bu tutum, dönemin birçok anarşistinin eleştirisine hedef oldu. Özellikle Emma Goldman ve Errico Malatesta gibi isimler, Kropotkin ve yoldaşlarının savaşın bir tarafını desteklediğini ve bunun anarşist ilkelerle bağdaşmaz olduğunu savundular. Manifesto, anarşist hareket içinde bir bölünmeye yol açarak savaş karşısındaki stratejik ayrışmayı gözler önüne serdi.
Bugün Onaltılar Manifestosu, savaş ve militarizm karşısında farklı bakış açılarını görmek açısından hala önem taşıyor. O dönemin koşullarında, Kropotkin ve yoldaşlarının neden böyle bir metin kaleme aldığını anlamak, tarihsel bağlamı göz önünde bulundurmayı gerektiriyor. Manifesto sadece dönemsel bir çağrı değil aynı zamanda anarşizm içinde süregelen temel tartışmalardan birinin tarihsel bir yansımasıdır.
Yirminci yüzyılın önemli anarşist düşünürlerinden biri olan Kropotkin ve 15 yoldaşı tarafından kaleme alınan bu önemli belgenin çevirisini sizlerle paylaşıyoruz.
ONALTILAR MANİFESTOSU
Toplumun farklı kesimlerinden sesler, bir an önce barışın sağlanabilmesi için yükseliyor. Yeterince kan döküldüğünü, yeterince yıkım olduğunu ve her koşulda bunun bitmesi gerektiğini söylüyorlar. Bizler yıllardır gazetelerimizde, halklar arasındaki her türlü savaşa, (emperyalist ya da cumhuriyetçi, hangi üniformayı giyerse giysin) militarizme karşı olduğumuzu defalarca anlattık. Dolayısıyla barışın koşulları uluslararası bir kongrede bir araya gelen Avrupalı işçiler tarafından tartışılsaydı, bunu görmekten memnuniyet duyardık. Özellikle Alman halkının, Ağustos 1914’te topraklarını korumak için hareket edildiğine inanmış olsa bile, aslında fetih savaşları için aldatılmış olduklarını fark etmeleri için zamanları vardı.
Gerçekten de Alman işçileri az çok gelişmiş birliklerinde, Fransa, Belçika ve Rusya’nın işgal planlarının çok önceden planlandığını anlamak zorundadır. Eğer bu savaş 1875, 1886, 1911 ya da 1913’te patlak vermediyse bunun nedeninin uluslararası ilişkilerin elverişli olmaması ve askeri hazırlıkların Almanya’ya zafer vaat edecek kadar tamamlanmamış olması olduğunu artık anlamalıdırlar. (Tamamlanması gereken stratejik hatlar, genişletilmesi gereken Kiel kanalı ve geliştirilmesi gereken büyük kuşatma topları vardı.) Ve şimdi, yirmi aylık savaş sürecinin ve korkunç kayıpların ardından, Alman ordusu tarafından gerçekleştirilen istilanın sürdürülemeyeceğinin farkına varmalıdırlar. Özellikle (Avusturya yenilgisinden sonra 1859’da Fransa’nın fark etmiş olduğu gibi) ilhak konusunda rızasını ifade etmesi gerekenin, her bir bölgenin kendi nüfusu olduğunu hatırlamaları gerekmektedir.
Eğer Alman işçiler durumu bizim anladığımız gibi ve sosyal demokratlarının zayıf bir azınlığının idrak edebildiği gibi anlamaya başlarlarsa, ayrıca hükümetlerine seslerini duyurabilirlerse, barış hakkında tartışmaların başlayabilmesi için ortak bir zemin yaratılabilir. Fakat bunun için, ilhak yapmayı ya da ilhakı meşrulaştırmayı kesinlikle reddettiklerini, işgal edilen ülkelerden vergi alma iddiasından vazgeçtiklerini, istilacıların komşu ülkelere verdiği maddi zararı Alman devletinin ödeme zorunluluğunun farkına vardıklarını ve ticaret anlaşması adı altında ekonomik bağımlılığı zorla kabul ettirme niyetinden döndüklerini beyan etmelidirler. Ne yazık ki, Alman halkında bu anlamda bir farkındalığın belirtilerini henüz göremiyoruz.
Bazıları Zimmerwald Konferansı’ndan bahsediyor, ancak bu konferansta temel bir unsur eksikti: Alman işçilerin temsili. Almanya’da savaş sırasında gıda fiyatlarının yükselmesi nedeniyle meydana gelen bazı ayaklanmalardan çokça söz edildi. Ancak bu tür olayların, sürelerini etkilemeksizin, büyük savaşlar sırasında her zaman meydana geldiğini unutuyoruz. Bugünlerde Alman hükümeti tarafından yapılan tüm düzenlemeler, baharın gelişiyle birlikte yeni saldırılara hazırlandığını kanıtlamaktadır. İlkbaharda müttefiklerin yeni ordularla, yeni ekipmanlarla, öncelere göre daha güçlü toplarla karşı koyacağını bildiğinden, müttefik halklar arasına nifak tohumları ekmeye de çalışmaktadır. Ve bu amaçla savaşın kendisi kadar eski bir aracı kullanır: Düşmanlar arasında sadece orduların ve ordu tedarikçilerinin karşı çıktığı “yakın zamanda gelecek bir barış” söylentisini yaymak. Bülow ve sekreterleri, İsviçre’de kaldıkları son günlerde bunun peşindeydi.
Peki barışın hangi koşullar altında gerçekleştirilmesini öneriyor?
Neue Zürcher Zeitung ne olduğunu biliyor gibi görünüyor ve resmi gazete Nord-deutsche Zeitung da bunu çürütmüyor. Belçika’nın çoğunluğunun tahliye edileceğini, ama bunun bir şartla olacağını söylüyorlar: Alman ordusunun geçişine karşı çıkması gibi şeyleri bir daha yapmayacağına dair taahhütler vermesi şartıyla. Peki başka ne taahhütler isteniyor? Belçika kömür madenleri mi? Kongo mu? Kimse söylemiyor. Ama bir yıllık büyük bir “katkı” şimdiden talep ediliyor. Fransa topraklarında ele geçirilen bölgeler geri verilecek, Fransızca konuşulan Lorraine bölgesi de. Bunun karşılığında Fransa, 18 milyarlık Rus borçlarını Alman devletine aktaracak. Bu 18 milyarlık “katkı”yı Fransız tarım ve endüstri işçileri geri ödemek durumunda kalacak, çünkü sonuçta vergileri onlar ödüyor. İşçilerin emekleriyle zenginlik ve refah dolan on bölgeyi geri almak için 18 milyar verilmiş olacak, ki bu bölgeler şimdilerde harabeye dönüşmüş, tahrip edilmiş durumda.
Almanya’da barışın koşullarıyla ilgili ne düşünüldüğüne gelecek olursak, kesin olan bir şey var: Burjuva basını, halkları Belçika ve Kuzey Fransa’nın bazı kesimlerinin topraklarına katılacağı fikrine hazırlıyor. Ve Almanya’da bu fikre karşı çıkabilecek herhangi bir güç yok. Bu fetih planına karşı ses çıkarması gereken işçiler bunu yapmıyor. Sendikalı işçiler, emperyalist ateşle yönlendirilmeye razı geliyorlar. Hükümetin barışla ilgili kararlarını etkilemek için fazla zayıf olan sosyal demokrat parti ise -büyük bir kalabalığı temsil etse de- bu konuda ikiye ayrılmış durumda ve partinin çoğunluğu hükümeti destekliyor. Alman imparatorluğu, ordularının on sekiz aydır Paris’e 90 km uzaklıkta olduğunu ve Alman halkının yeni fetihler hayaliyle destekçisi olduğunu bildiği için, halihazırda yapılmış olan fetihlerden neden çıkar sağlanamayacağını görmüyor. Yeni fetihler için daha fazla silahlanmaya harcanacak “katkı”daki yeni milyarları kullanarak, uygun gördüğünde Fransa’ya yeniden saldırmak, kolonilerini almak, diğer eyaletlerini ele geçirmek ve artık direnişten korkmamak için barış koşullarını dayatabilecek kudrete sahip olduğuna inanıyor.
Bu koşullarda barıştan bahsetmek, tam anlamıyla Alman devletinin, Bülow’un ve ajanlarının oyununa gelmek, bu oyunu sürdürmektir. Kendi adımıza, Almanya’nın kaderine yön verenlerin barışçıl eğilimleri konusunda bazı yoldaşlarımızın sahip olduğu yanılsamaları paylaşmayı kesinlikle reddediyoruz. Biz tehlikeyi görmeyi, onunla yüzleşmeyi ve onu savuşturmak için ne yapabileceğimizi araştırmayı tercih ediyoruz. Bu tehlikeyi görmezden gelmek onu büyütmek anlamına gelecektir.
Alman saldırganlığının sadece kurtuluş umutlarımıza değil tüm insanlığın gelişimine karşı bir tehdit, hem de şu anda gerçekleşmekte olan bir tehdit olduğunun farkındayız. Tam da bu yüzden biz anarşistler, anti-militaristler, savaş karşıtları, barışın ve halkların kardeşliğinin tutkulu destekçileri olarak direnişin tarafındayız ve bu yüzden kendi kaderimizi, halkın geri kalanından ayrı tutmamak zorundayız. Bu halkın savunmayı kendi ellerine alıp üstlenmesini tercih ettiğimiz gerçeğini vurgulamayı gerekli görmüyoruz. Bu gerçekleşmediğine göre, değiştirilemeyecek olana katlanmaktan başka çare yoktu. Ve savaşanlarla birlikte iddiamız şudur: Alman halkı hak ve adalet gibi aklı başında kavramlara geri dönmedikçe, Pan-Alman siyasi egemenlik projelerinin bir aracı olarak daha fazla hizmet etmeyi reddetmedikçe, barış söz konusu olamaz. Şüphesiz, savaşa rağmen, cinayetlere rağmen enternasyonalist olduğumuzu, halkların birliğini ve sınırların ortadan kalkmasını istediğimizi unutmuyoruz. Ancak, Alman halkı da dahil olmak üzere halkların uzlaşmasını istediğimiz için, kurtuluşa dair tüm umutlarımızın yok edilmesini temsil eden bir saldırgana karşı direnmeleri gerektiğini düşünüyoruz.
Kırk beş yıldır Avrupa’yı koskocaman bir kamp haline getiren bir parti kendi şartlarını hala dikte etmekteyken barıştan söz etmek, yapabileceğimiz en büyük hata olacaktır. Direnmek ve planlarını yıkmak, aklı başında olan Alman halkının önünü açmak ve ona bu partiden kurtulma imkânı vermek demektir. Alman yoldaşlarımız bunun her iki taraf için de avantajlı olacak tek sonuç olduğunu ve onlarla işbirliği yapmaya hazır olduğumuzu bilsinler.
28 Şubat 1916
İmzacılar:
Pyotr Kropotkin
Christian Cornelissen
Henri Fuss
Jean Grave
Jacques Guérin
A. Laisant
F. Le Lève (Lorient)
Charles Malato
Jules Moineau (Liège)
A. Orfila
Hussein Dey (Cezayir)
M. Pierrot
Paul Reclus
Richard (Cezayir)
Tchikawa (Japonya)
W. Tcherkesoff
Çeviri: Anarsizm.org
]]>BAB, sermayenin olağan akümülasyon krizini yaşadığı, savaş ateşinin tüm dünyayı kasıp kavurarak bizi bir dünya savaşının eşiğine getirdiği ve faşizmin bariz bir biçimde orman yangını gibi yayıldığı kritik bir döneme denk geliyor. Devletler giderek daha fazla militarize oluyor ve popülasyon giderek daha fazla polisleştiriliyor, topluluklar ve dayanışma bağları parçalanıyor. Ve her türlü muhalefetin baskı altına alınmasıyla birlikte, sermaye serbestçe hareket eder hale geliyor; yeni sömürü kaynaklarına doğru sürekli genişliyor.
Balkanlar da bir istisna değildir. Zorunlu askerlik hizmetinin uygulamaya konulması planıyla birlikte silah ve teknoloji stokunun giderek arttığı Balkan ülkelerinin her geçen gün daha da militarize olduğuna tanık oluyoruz. Ulusal çıkar kisvesi altında ve ırkçı milliyetçi söylemler aracılığıyla genellikle etnik, toplumsal ve siyasal azınlıkların aleyhine olacak şekilde, daha baskıcı bir biçimde nüfusu kontrol yöntemleri uygulamaya konulmuştur. Siyasi iktidar daha da merkezileştirilmiş ve siyasi baskı daha görünür bir biçimde uygulanmış; politik örgütler ise siyasal, toplumsal ve kültürel yaşamın her alanına sızan neoliberalizmin mantığını yansıtan STK’laşma yoluyla etkisiz hale getirilmiştir.
Aynı zamanda, kapitalist sömürünün vazgeçilmez bir öğesi olan ataerki, artan kadın cinayetleri ve fiziksel saldırılarla hem kamusal hem özel alanda sürdürülen nefret atmosferinin yanında bedenlerimizi de kontrol etmeye çalışarak herkes, ama özellikle de kadınlar ve LGBTİQ+ toplulukları için giderek daha düşmanca bir ortam yaratmaktadır. Aynı ataerkil mantık, ulusal muhafazakârlığa olan göstermelik karşıtlığıyla ataerkil sistemi güçlendiren dini bağnazlığa da yol açmaktadır.
Uluslararası ölçekte Balkanlar, küresel siyasette kritik bir rol oynamaktadır. NATO ve Rusya Federasyonu’nun jeopolitik manevraları bölge üzerindeki doğrudan etkisini sürdürmektedir. Aynı zamanda, neoliberal reformlar uluslararası sermayeye, özellikle de Balkanlar’daki tüm temel kamu altyapısı üzerinde kontrol sahibi olan AB, Çin ve Türkiye sermayesine erişim sağlamıştır. Ve Balkanlar uluslararası sömürü pazarlarıyla birbirine zaten bağlıyken, şimdi sermaye odaklarının yararına nüfus ve hareket kontrolüyle daha da bağlı hale geliyor. Balkanlar -İtalya adına Arnavutluk’ta planlanan gibi- göçmen gözaltı merkezlerine ev sahipliği yaparak, Avrupa kalesinin halihazırda kurulmuş olan sınır bölgesinde göçmen nüfusunun kontrolü için doğrudan bir “ileri üs” haline gelmektedir.
Anarşistler olarak sınırların ötesinde örgütlenmek, dayanışma mekanizmaları oluşturmak ve baskıya direnmenin yollarını bulmak konusundaki kararlılığımızı her zaman gösterdik. Bugün Balkanlar’da yaşayan halklar olarak karşı karşıya kaldığımız yukarıdaki tüm zorluklarla yüzleşirken, yine kendi gücümüzü ve baskı kurumlarına en acil şekilde yanıt vermenin yollarını bulmalıyız.
Bu nedenle, önceki BAB’larda olduğu gibi bu yıl da anarşist yayınevleri ve inisiyatiflerin yanı sıra Balkanlar ve ötesindeki coğrafyalardan uluslararası anarşist ve anti-otoriter hareketleri Priştine’deki BAB2024’e katılımlarını şimdiden planlamaya davet ediyoruz. İlgilenen tüm kişi ve grupları etkinliğin organizasyon sürecine katılmaya çağırıyoruz.
Daha fazla bilgi, soru ve önerileriniz için bab2024@riseup.net e-posta adresinden bizimle iletişime geçebilir veya bab2024.espivblogs.net web sitesini ziyaret edebilirsiniz.
2024 Balkan Anarşist Kitap Fuarı Meclisi
Çeviri: Anarşist Medya
Kaynak:
]]>
Geçtiğimiz hafta, Zapatista toplulukları otonom yönetimlerini “feshettiklerini” duyurdular. Bu duyuru, Zapatista düşmanları tarafından modellerinin başarısızlığının kanıtı olarak zaferle karşılandı. Ancak Zapatista bugün yeni otonomi sistemlerini detaylandıran bir duyuru paylaştı.
Okumak üzere olduğunuz yazı yeni Zapatista bildirisi “Novena Parte: La Nueva Estructura de la Autonomia Zapatista”dan alınmıştır.
Size otonomiyi, yani Zapatista otonomisinin yeni yapısını nasıl yeniden düzenlediğimizi anlatmaya çalışacağım. Daha sonra daha ayrıntılı olarak açıklayacağım. Ya da belki daha fazlasını açıklamayacağım, çünkü önemli olan pratiktir. Elbette yıldönümüne gelip oyunları, şarkıları, şiirleri ve mücadelemizin bu yeni aşamasının sanat ve kültürünü de izleyebilirsiniz. Eğer gelmezseniz, Tercios Compas size orada fotoğraflar ve videolar gönderecektir. Başka bir zaman size MAREZ ve JBG’nin eleştirel değerlendirmesinde iyi ve kötü gördüğümüz şeyleri anlatacağım. Şimdi size sadece nasıl göründüğünü söyleyeceğim.
Birincisi – Sadece özerkliğin sürdürüldüğü yer değil, aynı zamanda diğer yapıların da onsuz işleyemeyeceği ana taban Yerel Otonom Yönetimdir (GAL).
Zapatista destek tabanının yaşadığı her toplulukta bir GAL bulunmaktadır. Zapatista GAL, tüm otonominin çekirdeğini oluşturur. Otonom temsilciler ve komisyon üyeleri tarafından koordine edilirler ve kasaba, çiftlik, topluluk, bölge, mahalle, ejido, koloni (ya da oranın nüfusu kendisini nasıl adlandırıyorsa) oranın meclisine tabidirler.
Her GAL kendi otonom örgütsel kaynaklarını (okullar ve klinikler gibi) ve Zapatista olmayan komşu kardeş şehirlerle ilişkilerini kontrol eder. Ve ödemelerin doğru kullanımını kontrol eder. Ayrıca var olabilecek kötü yönetim, yolsuzluk ve hataları tespit eder ve rapor eder. Ve kendilerini Zapatista yetkilileri olarak tanıtıp kendi çıkarları için kullanacakları destek ya da yardım isteyenlere karşı dikkatli davranır.
Yani daha önce birkaç düzine MAREZ, yani Zapatista Asi Otonom Belediyesi varken, şimdi binlerce Zapatista GAL’i var.
İkincisi – İhtiyaçlarına, sorunlarına ve ilerlemelerine göre, çeşitli GAL’ler Zapatista’da toplanır.
Otonom Yönetim Kolektifleri (CGAZ)’da toplanır ve burada GAL’leri ilgilendiren konular üzerinde tartışılır ve anlaşmalar yapılır. Bu şekilde karar verdiklerinde, Otonom Yönetimler Kolektifi her topluluğun yetkililerini bir toplantıya çağırır. Burada Sağlık, Eğitim, Agroekoloji, Adalet, Ticaret’e dair planlar ve ihtiyaçlar teklif edilir, tartışılır ve onaylanır ya da reddedilir. CGAZ düzeyinde her bölgenin koordinatörleri vardır. Bunlar otorite değildir. Görevleri GAL tarafından talep edilen ya da toplum yaşamı için gerekli görülen çalışmaların yürütülmesini sağlamaktır. Örneğin: koruyucu hekimlik ve aşılama kampanyaları, endemik hastalıklar için kampanyalar, kurslar ve uzmanlık eğitimleri (laboratuvar teknisyenleri gibi), geleneksel festivaller vb. Her bölgenin veya CGAZ’ın kendi yöneticileri vardır ve bu yöneticiler acil bir sorun olduğunda veya birden fazla topluluğu etkileyen bir sorun olduğunda toplantı çağrısı yaparlar. Yani daha önce 12 İyi Yönetim Kurulu varken şimdi yüzlerce kurul olacak.
Üçüncüsü – Ardından süreç ZAPATISTA Otonom Yönetimleri Kolektifleri Meclislerini (ACGAZ) takip ediyor.
Bunlar daha önce bölgeler olarak biliniyordu. Ancak hiçbir yetkileri yoktur, CGAZ’a bağlıdırlar. CGAZ da GAL’a bağlıdır. ACGAZ, GAL ve CGAZ’ın taleplerine göre gerektiğinde bölge meclislerini toplar ve başkanlık eder. Karakollarda yerleşiktirler, ancak bölgeler arasında hareket ederler. Başka bir deyişle, halkın ilgi taleplerine göre hareket halindedirler.
Dördüncüsü – Uygulamada da görülebileceği gibi, Otonominin Komuta ve Koordinasyonu JBG ve MAREZ’den kasabalara ve topluluklara, yani GAL’e devredilmiştir. Bölgeler (ACGAZ) ve yöreler (CGAZ) halk tarafından yönetilmektedir, halka karşı sorumlu olmalıdırlar ve halkın Sağlık, Eğitim, Adalet, Gıda ve afetlerden kaynaklanan acil durumlar nedeniyle ortaya çıkan ihtiyaçlarını karşılamanın bir yolunu bulmalıdırlar. Doğal afetler, salgın hastalıklar, suçlar, işgaller, savaşlar ve kapitalist sistemin getirdiği diğer felaketler.
Beşincisi – EZLN’nin yapısı ve düzeni, saldırılar, salgın hastalıklar, doğayı talan eden şirketlerin istilası, kısmi ya da topyekûn askeri işgaller, doğal afetler ve nükleer savaşlar gibi felaketler karşısında kentlerin ve toprak ananın savunmasını ve güvenliğini arttırmak üzere yeniden düzenlenmiştir. İnsanlarımızın birbirlerinden izole bir şekilde de olsa hayatta kalabilmeleri için hazırlık yaptık.
Altıncısı – Bunu özümsemekte sorun yaşadığınızı anlıyoruz. Ve bir süre için bunu anlamakta zorlanacaklar. Bunu düşünmemiz 10 yılımızı aldı ve bu 10 yılın 3’ü bu uygulamaya hazırlanmakla geçti.
Düşüncelerinizin karmakarışık göründüğünü de anlıyoruz. İşte bu yüzden anlayış kanalınızı değiştirmeniz gerekiyor. Sadece uzaklara, geriye ve ileriye bakarak mevcut adım anlaşılabilir.
Bunun yeni bir otonomi yapısı olduğunu, henüz öğrenmekte olduğumuzu ve iyileşmenin biraz zaman alacağını anladığınızı umuyoruz.
Gerçekte bu açıklama sadece Zapatista otonomisinin devam ettiğini ve ilerlediğini, bunun yaşadıkları kasabalar, topluluklar, yerler, mahalleler, koloniler, ejidolar ve çiftlikler, yani Zapatista desteğinin tabanları için daha iyi olacağını düşündüğümüzü söylemek niyetindedir. Ve bu karar onların fikir ve önerileri, eleştiri ve özeleştirileri dikkate alınarak alınmıştır. Ayrıca, görüleceği üzere, bu yeni otonomi aşaması Hydra’nın en kötüsüyle, en rezil canavarlığıyla ve yıkıcı çılgınlığıyla yüzleşmek için yapılmıştır. Savaşları, ticari ve askeri istilaları.
Bizim için sınırlar ya da uzak coğrafyalar yoktur. Gezegenin herhangi bir köşesinde olan her şey bizi etkiler, bizi ilgilendirir, bizi endişelendirir ve bizi incitir. Çok küçük gücümüz ölçüsünde, rengi, ırkı, milliyeti, inancı, ideolojisi ve dili ne olursa olsun zor durumdaki insanlara destek olacağız. Pek çok dili bilmesek de, pek çok kültürü ve yolu anlamasak da, sistemin kışkırttığı acıyı, ıstırabı, hüznü ve onurlu öfkeyi nasıl anlayacağımızı biliyoruz.
Kardeş kalpleri nasıl okuyacağımızı ve dinleyeceğimizi biliyoruz. Onlardan, onların hikayelerinden ve mücadelelerinden öğrenmeye çalışmaya devam edeceğiz. Sadece yüzyıllardır bunun acısını çektiğimiz ve nasıl bir şey olduğunu bildiğimiz için değil. Ayrıca ve hepsinden önemlisi, 30 yıldır olduğu gibi mücadelemiz yaşam için. Bu yıllar boyunca tabii ki bir çok hata yaptık. Önümüzdeki 120 yılda da elbette yapacağız. Ama pes etmeyeceğiz, yolumuzdan dönmeyeceğiz, ihanet etmeyeceğiz. Mücadelemizi, zamanını ve yöntemlerini her zaman eleştirel bir gözle gözden geçireceğiz.
Gözlerimiz, kulaklarımız, kafalarımız ve kalplerimiz, birçok konuda farklı olsalar da aynı endişeleri taşıyan ve demokrasi, özgürlük ve adalet için benzer arzulara sahip olan diğerlerinden bir şeyler öğrenmeye her zaman hazır olacaktır. Ve her zaman halkımız ve kardeş topluluklarımız için en iyisini arayacağız. Bu nedenle biz Zapatistalarız.
Gezegenin herhangi bir köşesinde en az bir, bir, bir Zapatista olduğu sürece, isyan içinde direneceğiz, yani savaşacağız. Bunu görün dostlar ve düşmanlar. Ve ne bir şey ne de başka bir şey olmayanlar.
Sadece şimdilik.
Meksika’nın güneydoğusundaki dağlardan.
Insurgent Subcommander Moisés.
Meksika, Kasım 2023.
500’den fazla, 40, 30, 20, 10 yıl sonra.
Çeviri: Anarşist Medya / Umut Aydemir
]]>
Gönderildiği okuldan nefret ediyordu, bu okul otoriter bir disiplin ve fiziksel şiddet uygulamaktan çekinmemesiyle bilinirdi. Erich sürekli “doğuştan gelen asi tavrım neticesinde maruz kaldığım ancak dillendiremediğim şiddet” olarak tanımladığı bu durumdan dolayı okul yönetimiyle çatışıyordu.
1896’da Luebecker Volsboten isimli devrimci gazete için bir yazı kaleme aldı. Yazı, okulun en acımasız öğretmenlerinden birinin aleyhinde, imzasız yayınlanmıştı. Bu bir skandal yaratttı ve Erich sosyalist hareket içinde yer almaktan men edildi.
Küçük yaşlardan beri Erich, yazar ve şair olmak istiyordu ve bunu sürdürmek üzere Luebeck’i terk ederek 1900’de Berlin’e doğru yola çıktı. Devrimci düşüncelerle harmanlanmış ve komünal bir yaşamı deneyimleyen Neue Gemeninschaft (Yeni Toplum) adında bir gruba dahil oldu. Burada onu anarşist komünist fikirlerle tanıştıracak olan Gustav Landauer ile tanıştı. Mühsam daha sonraları Rusya zindanlarında korkunç koşullarda ölen arkadaşı Senna Hoy’un anarşist gazetesi Kampf’a katkıda bulundu.
Erich, 1904’de Monte Verina’nın (yazar Hermann Hesse, dans teorisyeni Laban, psikoterapist Otto Gross ve birçok Dadaist Dışavurumcu’nun zaman zaman yaşamış olduğu) sanatçı komününde yaşamak üzere İsviçre’nin İtalyanca konuşulan mahallesi Ascona’ya gitti.
Oyun yazmaya burada başladı, bunlardan ilki “The Con Men” yeni politik teoriyle geleneksel dramanın harmanlandığı biçimde kaleme alınmıştı. Ayrıca Alman otoritelerinin dikkatini çeken birçok anarşişt gazeteye yazmaya devam etti En tehlikeli anarşist propagandacılardan biri olarak görülüyordu.
1908’de Munih’e taşındı ve Cabaret (Kabare) hareketinde yer aldı. Kabare şarkıları yazmakla çok uzun ilgilenmedi ama bu sayede birçok şey öğrendi.
1991’de anarşist komünizmi savunan “Kain” gazetesini kurdu. Alman devletini aşağılayıp alay etti, idam cezasına ve tiyatro sansürüne karşı savaştı, uluslarası meseleleri “kahin” gibi analiz etti. Öngördüğü dünya savaşı Kain’in askıya alınmasına neden oldu.
İlk başta Erich, savaşı alenen destekliyordu ama 1914’ün sonunda yanıldığını “muhtemelen hayatımın geri kalanında ideallerime ihanet etmenin günahını taşımak zorunda kalacağım” diyerek kabul etti. Kendini savaş karşıtı mücadelenin içerisine attı ve bir çok eylemde yer aldı. Patlak vermeye başlayan grevlere destek oldu. Grevler yayılıp devrimci bir nitelik kazanmaya başlıyordu. Erich, Nisan 1918’de tutuklanıp hapse gönderilenler arasındaydı, Kasım ayında serbest bırakıldı.
Kaiserin ve Bavyera kralı Ludwing’in düşüşüyle Münih’te ayaklanma başladı. Mühsam ve Landauer, Ret Marut (daha sonraları romancı B. Traven olarak ismini duyuracak olan) gibi Bavyera Konsey Cumhuriyeti’nin kuruluşunda rol oynayacaktı. İşçi konseyinin kurulmasını isteyenler arasındaydı. Bu sadece bir hafta sürdü. Sosyal demokratlar, devrimden korkuya kapılıp sağcılarla ittifak kurdu. Sosyalist bakan Noske tarafından örgütlenen faşist bir milis birliği ve sağ kanadın askerleri ile öğrencilerinden oluşan “The Frekikorps” Konsey Cumhuriyeti’ne saldırdı. Landauer tüfeklerin ve tekmelerin altında, linç edilerek katledildi.
Mühsam buradan kurtuldu ancak daha sonra yakalanarak 15 yıllık esarete mahkum edildi. Hapishanede yazmaya devam etti, 1924’teki af ile serbest bırakıldı. Münih’e bir umutsuzluk içinde geri döndü. Almanya’daki Anarşist Komünist Federasyon’a (FKAD) katıldı. Kain gazetesini yeniden yayınlamaya başladı ancak birkaç sayı sonra kapatmak durumunda kaldı. Bundan sonra sosyalistlere ve sağcılara saldıran Fanal’i (Meşale) çıkartmaya başladı. Açıkça savunduğu devrimci ilkeleri ve yükselen sağı durdurmak için uyaran yazıları onu naziler ve diğer sağcılar arasında hedef haline getirdi.
Naziler ile alay etmek için hicivle bezeli kısa hikayeler ve şiirler yazdı. Bu Hitler ve Goebbels’in dikkatlerini hemen Mühsam’ın üzerine çekti. Nazilerin nefreti büyüyordu. 1928’de devrimci Max Hoelz’in serbest bırakılmasının heyecanıyla “Devletin Nedeni ve Sacco Vanzetti’nin Savunması” adlı oyununu yazdı.
1930’da radikal sağı durdurmak için tek yol olan toplumsal devrim ile güç erkine son vermeye çağıran son oyunu olan Alle Wetter’i (Hepsi Asıldı) tamamladı.
1933’te “Van der Lubble” ateşe verildikten bir kaç saat sonra Mühsam tutuklandı ve hayatının son 17 ayını Sonnenburg, Brandenburg ve Oranienburg’daki toplama kamplarında geçirdi. Dişleri dipçik darbeleriyle kırıldı, kafatası kızgın demir ve gamalı haçla dağlandı, hastaneye kaldırıldı. İdamı ile alay etmek için kendi mezarını kazmaya zorlandı, bedeni çürükler ve yaralarla kaplıydı. İşkencecileri nazi şarkısı söylemesi için onu zorlamaya çalıştı. Bütün bu saldırılara karşı cesurca direndi ve enternasyonel marşını söyledi. Augustin Souchy “İradesi onu aşağılamaya çalışan bütün girişimlere direndi” diyordu.
Bütün işkencelere rağmen Erich son ana kadar uzlaşmadan kahramanca direnişini sürdürdü. 9 Temmuz 1934’de işkence gördüğü gecelerden birinde katledildi. İşkenceden sonra Stormtropeer lideri öldürücü bir iğne yaptı ve sahte bir intihar sahnesi tezgahladı.
Alıntılandığı yayın: “Örgütlenin: Devrimci Anarşizm için- Anarşist Federasyon Dergisi- Sonbahar/Kış 2006, Sayı 67”
Çeviri: Ahmet Soykarcı
]]>
George Engel
1836 yılında Almanya’nın Cassel kentinde doğdu. Annesini ve babasını küçük yaşta kaybetti. Önce bir ayakkabıcıda çırak olarak çalıştı. 14 yaşındayken Amerika’ya giden gemileri duyduğunda “Amerikan Rüyası” onun için bir umut olmuştu ama 14 yaşındaki hayalini ancak 37 yaşına geldiğinde gerçekleştirebilecekti. 1873 yılının 8 Ocak günü Philadelphia Limanı’na ayak basmış, sonrasında bir şeker rafinerisinde işe girmişti. Hasta olduğu için 1 yıl çalışamamış ve beş parasız, kalacak bir yeri olmadan sokaklarda kalmıştı. İşte o zaman “Amerikan Rüyası” binlerce göçmen gibi Engel için de bir kabusa dönüşmüştü… Çalışmak için Chicago’ya giden ve burada bir vagon üretim fabrikasında işe giren Engel’in eline “Der Vorbote” (Haberci) gazetesi geçer. Bu gazete ile ilk kez patron-işçi kavgasında taraf olmayı seçen Engel ilk başta seçimler yolu ile işçilerin sözlerini dile getirebileceğini düşünür. Fakat kısa zamanda patronların seçimlere nasıl müdahale ettiğini ve şehrin en küçük kasabasından en büyük eyaletine kadar, seçimlerin hile içinde yapıldığını gören Engel’in fikirleri değişmeye başlar. Böylece IWPA’nın (Uluslararası İşçi Halklarının Birliği) bir toplantısına katılır ve Kara Enternasyonel’in Chicago şubesinde örgütlenme çalışması yapmaya başlar. 1876 yılında bir oyuncakçı dükkanı açarak yaşamını devam ettirir. “Günde 8 Saat Çalışma Süresi” için verilen mücadelede de aktif bir şekilde yer alan Engel, 3 Mayıs günü McCormick Fabrikası önünde gerçekleştirilen grevde, polisin Pinkertonlar ile birlikte işçilere saldırdığı sırada sırtına yediği sopayı unutmayacaktı. Haymarket duruşmalarında yoldaşlarına şöyle seslendi Engel:
“İşçi sınıfına sesleniyorum! Artık bizlere açık bırakılan hiçbir uzun yola ve oy sandıklarına inanmıyorum. Zamanı geldiğinde, halkın yükünü dayanılmaz hale getiren yollar ve araçlar üzerine düşünün. Bizim suçumuz budur. Biz insanların kapitalizme karşı mücadelede kendilerini özgürleştirme yollarını ve araçlarını ortaya koyduk. Anarşizm bu yüzden her devlet tarafından nefret ve zulüm görüyor.”
11 Kasım 1887 yılında asılarak katledilmesinden önce yazdığı son mektubunda Engel, “Onlar işçi örgütlenmelerini yasaklayacak, mitinglerimizi dağıtacaklardır. Hapishaneleri işçi mücadelesi verenlerle doldurup sonra onları asacaklardır. Bu da işçilerin eziyetçilere karşı şiddet eylemlerini açığa çıkaracaktır. Ve hiç şüphem yok ki büyük savaş yakında patlak verecektir. Bu yüzden tüm çalışanlar birleşmeli ve son savaşa hazırlanmalıdırlar” diye yazmıştı. İdam sehpasına çıkmadan son sözleri “Yaşasın Anarşizm!” oldu.
Samuel Fielden
1847 yılında İngiltere’nin Lancashire ile Yorkshire şehirleri arasındaki bir kasabada doğdu. 8 yaşındayken ailesinin de çalıştığı pamuk dokuma fabrikasında çalışmaya başladı. Yıllarca İngiltere’de çalışan Fielden, 21 yaşına geldiğinde Amerika’ya gitme kararı aldı. Fielden 1868’de New York’a ayak bastığında cebinde sadece 3 sterlini vardı. İlk olarak bir şapka fabrikasında işe girmiş ancak ücretler çok düşük olduğu için 2 gün sonra işten ayrılmıştı. Burada da dokuma atölyelerinde, demir yolu ve park yapım işlerinde çalıştıktan sonra Chicago’ya geçen Fielden işçiler arasında sürekli IWPA’yı duyuyordu. Sonrasında IWPA’nın düzenlediği konuşmalara gitmeye başladı. Bu konuşmalarda zaman zaman Fielden’da kürsüye çıkarak konuşma yapıyordu. 2 Mayıs günü Fielden’de McCormick Fabrikası önündeki eylemlerde yer almıştı ancak burada konuşmacı değildi. 4 Mayıs günü önce August Spies, ardından Albert Parsons Haymarket Meydanı’nda işçilere seslendikten sonra kürsüye Samuel Fielden çıkarak konuşmasını gerçekleştirmişti. Konuşmasının sonlarına doğru geldiğinde polislerin işçilere yöneldiğini görmüştü, polis şefi John Bonfield’in işçilere “Dağılın!” diye bağırdığını görmüş, kürsüden yavaşça aşağı inmişti. Bu sırada patlama ve silah sesleri duyulmaya başlamıştı. Samuel Fielden da bir polis tarafından bacağından vurulmuş ve yaralı bir şekilde meydandan uzaklaşmıştı. Samuel Fielden, bir gün sonra yakalanarak Haymarket Mitingi’nden dolayı mahkemeye çıkarıldı.
“Burada anarşizm için yargılananlara, tanık kürsüsünden devrimci olup olmadıkları soruldu. Genellikle entelektüel insanlar arasında devrimci olmak pek suç sayılmaz. Ama bir devrimci fakirse, bu suçtur!”
Samuel Fielden 15 sene hapis cezası aldı. 1893 yılında ise Illinois Valisi tarafından Oscar Neebe ve Michael Schwab ile birlikte haklarındaki suçlamalar düşürülerek serbest bırakıldı. 7 Şubat 1922 Orlando’da yaşamını yitirdi.
Adolph Fischer
1858 yılında Almanya’nın Bremen kentinde doğdu. 8,5 yıl Bremen’de okuduktan sonra 15 yaşında ABD’ye gitti. Yeni kıtaya gelir gelmez matbaalarda çırak olarak çalışan Fischer, sonrasında matbaa makinalarında dizgici olarak çalıştı. 1883’de Chicago’ya gelen Fischer burada Arbeiter Zeitung’un (İşçi Gazetesi) dizgicisi olarak yaşamını sürdürdü. IWPA’nın yanı sıra işçi öz savunma örgütlerinin de içerisinde yer aldı. Haymarket Mitingi sonrasında yazdığı mektupta:
“Kapitalistler 8 saatlik çalışma süresini kabul etmektense milyonlarca dolar kaybetmeyi göze alırlar. Oysaki toplumsal sorunun çözümü barışçıl olsaydı buna en çok sevinen anarşistler olurdu.” diye yazmış ve “Bu kıtada köleliğin kaldırılması için korkunç savaşlar oldu, Avrupa’da reformlar bile hiçbir zaman silah gücü olmadan gerçekleştirilmedi.”, “Uzakta bulutlar görünüyorsa arkadaşıma şemsiye taşımasını tavsiye ederim bu yüzden ıslanmayacaktır. Ama yağmurun sebebi ben miyim? Hayır! Öyleyse açıkça söylemeliyim ki bu ücretli köleler kapitalist esaretten ancak silah gücü ile çıkabilirler.” diye eklemişti. Fischer, Haymarket Mitingi sırasında kürsünün hemen yanında duruyordu. Yağmur başlamıştı, Samuel Fielden’in konuşmasının sonu gelmişti. Fischer kürsünün arkasında bulunan dükkanın içerisine girdiği sırada polis saldırıya geçmiş ve o sırada bomba atılmış, silah sesleri duyulmuştu. Saldırı sonrası dükkandan çıkan Fischer detayları ertesi gün gazetede öğrenmiş ve her zamanki gibi sabah erkenden Arbeiter Zeitung ofisine gittiğinde tutuklanmıştı.
Mahkeme heyetine şöyle seslendi:
“Burada cinayetten yargılandım ama anarşizmden hüküm giydim. Anarşist olduğum için mahkum edildim. Eğer egemen sınıflar bizi asarak, birkaç anarşisti asarak anarşizmi ezebileceklerini düşünürlerse fena yanılırlar. Anarşistler, ilkelerini yaşamlarından daha çok severler. Anarşistler, düşünceleri için ölmeye her zaman hazırdır.”
Fischer 11 Kasım 1887’de, asılmadan önce yazdığı son mektupta “Kapitalist basının kiralanmış editörleri gibi gerçekleri yok etmek için para ödenen profesyonel yalancıları ikna etmenin imkansız olduğunu biliyorum. Ancak emek dergilerinin editörlerine ve tüm dürüst ve zeki emekçilere, kapitalist basının anarşizm doktrinlerine karşı gülünç tutumunu taklit etmemelerini -çünkü bugüne kadar durum böyle oldu- ve anarşizmi kapsamlı bir çalışma nesnesi haline getirmelerini diliyorum” diyecekti. İdam sehpasına çıkmadan son sözleri “Yaşasın Anarşizm!” oldu.
Louis Lingg
1867 yılında Almanya’nın Mannheim kentinde doğdu. Babası gibi ilk önce kereste atölyesinde çalıştıktan sonra Bern’e geçti. İsviçre’de iki farklı şehirde işçi derneklerine katılan Lingg, bu derneklerde sosyal demokratlarla anarşistlerin fikirsel tartışmalarını gördü ve anarşistlerin propagandalarından etkilendi. O sıralar Almanya’da 3 yıl olan zorunlu askerlikten kaçan Lingg, bir şehirde uzun süre kalamıyordu. Bu süreçte birçok farklı örgütlenmeyle temas kurma imkanı bulan Lingg, bu dönemleri ve sosyal demokratlarla yaşanan fikirsel tartışmaları şöyle anlatıyor:
“Örgütlü hayatımın bu döneminde deneyimlerim bana merkezi bir örgütte temsili bir sistemle tüm güç ve faaliyetlerin azınlığın elinde toplandığını ve bu yüzden bu otoriter örgütlenmelerin, işçiler kitlesel bir şekilde örgütlendiğinde bile yetersiz, kayıtsız, yolsuzluğa ve aptal olmaya meyilli olduğunu gösterdi.”
Devrimci faaliyetleri nedeniyle Zürih polisinin dikkatini çeken Lingg, çalıştığı bir iş yerinde patronu tarafından -asker kaçağı olması sebebiyle- polislere şikayet edilmekle de tehdit edilmişti. Lingg anarşist arkadaşlarıyla konuşup Amerika’ya gitmenin daha iyi bir fikir olduğuna karar verdi. 1885’te New York’a gitti ve oradan direk Chicago’ya geçti. Chicago’da marangoz olarak işe başlayan Lingg “Uluslararası Marangozlar ve Doğramacılar Birliği”ne katıldı. Yoğun iş saatlerinin sonunda Birliğe giderek işçilerin örgütlenmesi için konuşmalar yapıyor, fikirlerini savunuyor, diğer işçilerle tartışıyordu. İyi bir ajitasyoncu olarak işçi örgütlenmelerinde öne çıkınca Birlik adına “Merkezi İşçi Sendikası”na delege olarak seçildi. Marangozlar Birliği “günde 8 saat” şiarıyla örgütlenerek eylemlere tüm üyeleriyle kalabalık şekilde katıldı. 3 Mayıs’taki McCormik Fabrikası önündeki saldırıda Lingg, polislere karşı en ön safta çatışmış ve kafasına defalarca polis copu yemişti. Haymarket duruşmalarında mahkemeye açık açık meydan okuyordu Lingg:
“Size açıkça söylüyorum, ben şiddet yanlısıyım. Eğer bizim üstümüze top atarlarsa, biz de onlara karşı dinamit atarız. Ben bu düzenin düşmanıyım, açıkça söylüyorum; bütün gücümle, son nefesime kadar onunla savaşacağım. Daha önce yüzbaşıya da söyledim, sözlerimin arkasındayım. Bize top atarsanız biz de size dinamit atarız.
Gülüyorsunuz! Belki artık dinamit atamayacağımı düşünüyorsunuz. Ama emin olun ki ölüme mutlu gidiyorum. Çünkü biliyorum ki bugüne kadar konuştuğum binlerce insan sözlerimi hatırlayacaktır. Ve bizi astığınız an onlar sizi bombalayacak.
Bu sebeple size sesleniyorum. Sizin düzeninizi tanımıyorum, zorba yasalarınızı, iktidarınızı, otoritenizi, tahakkümünüzü aşağılıyorum. Bu yüzden asın beni!”
Lingg tutsak alındığı süreçte yazdığı son mektubunda şöyle diyordu “Şu anda demir parmaklıklar arasında hapsedildim ve sırf eğlence olsun diye bu “özgürlüğün ülkesi ve cesurların evi” üzerine düşünebilirim. Neyse ki burada hala bu toprakların özgür olduğuna inanan aptal ya da alçaklardan yok. Benim inancım her akıllı ve dürüst insanın, Amerika’nın polis despotizminin evi ve tamamen kapitalist zulüm ülkesi olduğunu kolaylıkla kabul edeceğidir.”
Lingg 10 Kasım 1887’de yoldaşları asılarak katledilmeden bir gün önce, tam olarak belirlenmese de muhtemelen görüş sırasında arkadaşi Miller tarafından içeri sokulan bombayı patlatarak hücresinde intihar etti.
Oscar Neebe
1850 yılında ABD’nin New York kentinde doğdu. Ailesi eğitim için Neebe’yi Almanya’ya gönderdi. Eğitimini tamamladıktan sonra 14 yaşında ABD’ye geri döndü. 16 yaşında çalışmak için Chicago’ya gitti. Burada ilk önce garsonluk, sonra barmenlik yaptı. Barmenlik sırasında McCormick Fabrikası işçileri ve ustabaşları sık sık çalıştığı yere gelirdi. Neebe bu iş yaşantısı döneminde işçileri gözlemleme fırsatı bulmuştu. Bazı işçilerin para karşılığı ustabaşlarına ispiyonculuk yaptığını, ustabaşların patronlara yalakalık yapmak için “huzursuzluk” çıkaran işçilerin adlarını listelediklerine şahit oldu. 1868 yılında New York’a geri döndü. Burada bir kalaycının yanında işe girdi. Daha sonra süt güğümü üreten bir atölyede çalışmaya başladı. Burada işçilere ödenen -süt güğümünün satış fiyatı artmasına rağmen- ücretler düşürülünce işçilerle birlikte grev örgütledi. Fakat patronun tehditleri işçileri korkutmuş, hepsi geri adım atmıştı. Neebe bunu kabullenemeyerek işten ayrıldı. New York’tan önce Philadelphia’ya geçti, burada iş olanakları azdı ve şehir pahalıydı. Bu yüzden buradan tekrar Chicago’ya geçti. Chicago’da iş çoktu ama ücretleri azdı. Burada farklı farklı yerlerde işe girdi, bazı patronlar maaşlarını ödemediğinde ufak direnişlerle tüm işçilerin maaşlarının ödenmesini sağladı. IWPA’nın kuruluşunda yer aldı, Arbeiter Zeitung’da yazılar yazdı. Haymarket Mitingi sonrasında tutuklananlar arasındaydı. Mahkemede şöyle dedi:
“Arbeiter Zeitung’u çıkardım ve Chicago işçilerine dağıttım. İşlediğim suç budur: ‘Bugün hala yaşayacak olan bir işçi gazetesi kurmaya çalışmak’. Bundan gurur duyuyorum.”
Hakkında elle tutulur bir delil yoktu, “bir tanığın” McCormick Fabrikası önündeki saldırıdan sonra dağıtılan “İntikam” bildirisini Neebe’nin dağıttığını söylemesiyle 15 yıl istemiyle hapse atıldı. 1893 yılında Samuel Fielden ve Michael Schwab ile birlikte serbest bırakıldı. 1905’te IWW’nin kurulmasında yer aldı. 1906 1 Mayısı’nda Chicago’da bir konuşma yaptı. 22 Nisan 1916’ta 65 yaşında yaşamını yitirdi.
Albert Parsons
1848 yılında ABD’nin Montgomery şehrinde doğdu. 9 erkek 1 kadın kardeşi olan Parsons 2 yaşında annesini, 5 yaşında da babasını kaybedince çocuk yaşta çalışmaya başladı. İlk olarak Daily News gazetesinin kağıtlarını taşımak için çırak olarak işe girdi. Burada gazetelere aşina olmaya başlamıştı. Birkaç yerel gazetede çalıştıktan sonra 1869’da Houston’da Daily Telegraph muhabiri olarak at sırtında çalışmaya başladı. 1870 yılında Birleşik Devletler İç Gelirler Dairesi’ne denetçi asistanı olarak atandı. Bir sene sonra Teksas Eyalet Senatosu’nda sekreterliğe seçildi.
İyi bir maaşla hızla yükselirken 1873 yılında ise düşüncelerini, para kazanmaya tercih ederek istifa etti. Bu sıralarda Afro-Amerikalılar için eşit hakları savunan “Spectator” dergisini çıkarmaya başladı. Teksas’ta, Meksikalı köle bir ailenin kızı olan, sonraları anarşizm mücadelesi içerisinde adına sık sık rastlayacağımız Lucy del Gather (Lucy Parsons) ile evlendi. Teksas’ta bir köle ile evlendiği için Ku Klux Klan tarafından tehdit edilen Albert Parsons, Lucy Parsons ile birlikte Chicago’ya gitti. Endüstriyelleşmeyle emek sömürüsünün burada hat safhaya ulaştığını gördü ve kendisini emek mücadelesi içerisinde konumlandırma kararı aldı.
İşçi dernekleri içerisinde aktifleşmeye başladı. Burada demokrat çizgideki sosyalistlerle radikal, anarşist düşünen sosyalistler arasındaki fikirsel ayrılmaları görerek tarafını seçmeye başladı. 1877’de 30 bin kişilik büyük demiryolu grevi gerçekleştiğinde, Parsons ilk kez bu kadar büyük bir kalabalığa seslenmişti. Ertesi gün daha yeni işe girdiği Times’in ofisine gittiğinde yaptığı konuşmadan dolayı kovulduğunu gördü. Aynı gün, yaptığı konuşma yüzünden polisler tarafından sorguya çekildi. Polis şefi, sorgudan bırakıldığı sırada Parsons’a “Chicago’dan gitmesinin onun için daha hayırlı olacağını yoksa bir ara sokakta suikaste uğrarsa bundan kimsenin sorumlu olmayacağını” söyleyerek tehditler savurmuştu. Tutuklanmamasına rağmen ertesi gün tüm gazeteler Parsons’tan “Demiryolu işçilerini kışkırtan kişi tutuklandı.” diye bahsediyordu. Üye olduğu sendikaya gittiğinde de bir daha sendikaya gelmemesi için tehdit edilmişti. ABD’de o zamanki sendikaların birçoğu iş bulma bürosu gibi işliyordu. Sendika başkanları, yöneticileri dolgun maaşlar alıyor ve bunun karşılığında işçi grevlerini engelliyorlardı. Bu yüzden işçiler birkaç sendika dışında ya işçi gazeteleri çevresinde ya da işçi birlikleri kurarak örgütleniyorlardı.
Ertesi gün demiryolu işçilerinin mitingine saldıran polis, mitingin yapılmasını engelledi. Parsons 1878’de Sosyalist İşçi Partisi’ne delege olarak seçildi, mücadelesinin bu döneminde, yerel meclislerde yasalar geçirerek işçilere mevziler kazandıracağını umuyordu. Fakat kendisinin, meclislerde işçileri şiddetten koruyan değil hakları için direnen işçileri suçlayan yasalara engel olamadığını gördü. Hatta partinin benzer konularda (şiddetsizlik) kapitalistlerle uzlaştığını da görünce bu hareketten 1880 yılında ayrıldı.
Sonrasında “günde 8 saat” şiarıyla başlayan bir mücadele girişimine dahil oldu. Bu mücadele 1883 yılında IWPA olarak Kara Enternasyonel’in ABD seksiyonunun kurulmasıyla devam etti. Parsons da “Amerikan İşçilerine” isimli manifestoyu yazanlar arasındaydı. IWPA örgütlenmesi dışında 1 Ekim 1884 yılında “The Alarm” isimli anarşist gazeteyi çıkarmaya başladı. Chicago’da kısa sürede 15.000 tiraja ulaşan ve “Ekmek için Mücadele, Yaşam İçin Mücadeledir” mottosuyla çıkarılan The Alarm şöyle sesleniyordu Amerika’daki işçilere:
“Erkekleri, kadınları ve binbir zahmetle büyütülen çocukları köleleştiren, onları ezen sisteme ve yardakçılarına ölüm!”
Parsons “Hükümetler kölelik için vardır, özgür insanlar kendilerini yönetebilir.” demiş ve “Anarşistler toplumsal devrimin koruyucularıdır.” diye ekleyerek anarşist ilkelerle ilerleyen bir toplumsal devrimin savunucusu olmuştur. Albert Parsons 1 Mayıs günü Chicago’dan ayrılmıştı, Ohio’da düzenlenen mitingin konuşmacısıydı. 1 Mayıs günü tüm ABD’de “günde 8 saat” şiarıyla mitingler ve toplantılar düzenlenmişti ama mücadelenin en kalabalık noktası Chicago’ydu. 4 Mayıs günü Chicago’ya geri döndüğünde 3 Mayıs’ta McCormick Fabrikası önünde işçilere polisin saldırdığını ve ölen işçilerin olduğunu öğrenince doğrudan Arbeiter Zeitung’un ofisine giderek Haymarket Mitingi’nin planlamalarına katıldı. Haymarket Mitingi’ne eşi ve iki çocuğu ile gelen Parsons, konuşmasını yapıp kürsüden inmişti. Sıra Fielden’daydı ve kürsüye çıkarak konuşmasına başlamıştı. Kürsü dediğimiz de esasen bir tren vagonuydu. Polis saldırıya başladığında daha bomba atılmadan eşinin ve çocuklarının yanına koşup onları Haymarket Meydanı’ndan dışarıya çıkarmak için harekete geçmişti ki tam bu sırada polislere doğru bomba atılmıştı. Parsons ertesi gün Chicago’yu terk etti. 2 ay boyunca Chicago gazeteleri edinerek yazılanları takip etti. Kendisinin de atılan bombanın faili olarak arandığını görünce diğer arkadaşlarıyla beraber davasını savunmak için trenle Chicago’ya geri döndü. Haymarket Mitingi’nden 2 ay sonra hapishanede Fielden, Spies, Engel, Fischer, Lingg, Neebe ve Schwab yoldaşlarının elini sıkarak onların yanındaki yerini almıştı. 1886 yılına kadar onlarca grevin örgütleyicisi olan Albert Parsons, mahkemede açıkça “Vermeyecekler, alacağız!” diyordu:
“Sermaye, ücretli kölelerin ekonomik kurtuluşunu sessizce ve barışçıl bir şekilde vermeyecek. Kapitalistler, dünya işçilerini silahlı devrime zorlayacaklar. Devrimciler bu gerçeğe dikkat çekiyor ve işçileri kaçınılmaz olana hazırlanma konusunda uyarıyor.”
Özür dilemesi karşılığında affedileceği söylenen Albert Parsons şöyle karşıladı bu teklifi:
“Bütün dünya biliyor suçsuz olduğumu. Cani olduğum için değil, işçi olduğum için asılacağım.”
14 Eylül 1887’de Lucy Parsons’a şöyle yazıyordu:
“Bu sabah idam kararımız, dünyanın tüm tiranları tarafından, Chicago’dan St. Petersburg’a kadar kutlanacak. Bununla birlikte ölümümüz, nefretin, kötülüğün, ikiyüzlülüğün, yasal cinayetin, baskının ve insanın insan üzerindeki hakimiyetinin çöküşünün habercisidir. Dünyanın ezilenleri yasal zincirlerinde kıvranıyorlar. Dev işçi uyanıyor. Sersemlikten kurtulan işçiler, kasırgadaki sazlıklar gibi olan zincirlerini koparıyor. Hiçbirimizin patlamayla ilgisini kanıtlayacak bir delil yoktu ama bunun ne önemi var. Ayrıcalıklı sınıf kurban istiyor. İnsanlara, bir halk kadınını, seni miras bırakıyorum. Senden bir isteğim var. Arkamdan ağlamayın, ben sizi toplumsal devrim davasını büyütmeye mecbur bırakıyorum. Hücremde bağırıyorum. Özgürlük, Adalet, Eşitlik!”
11 Kasım 1887’de asılmadan önce yazdığı mektupta şöyle diyecekti Parsons; “Siz zenginler, şimdi gidin de başınıza gelecek sefaletler için ağlayın ve feryat edin. Zenginlikleriniz (servetiniz) çöktü ve elbiselerinizi güveler yedi. Altınlarınız ve gümüşleriniz bozulmuş(paslanmış); ve onların pası size karşı tanık olacak; ve bedenlerinizi bir ateş gibi yiyecek.”
İdama giderken okuduğu şiirse şöyleydi:
“İster yüksek bir darağacında olsun
İster bir savaş kamyonetinde
İnsanın ölebileceği en asil yer
İnsanlık için öldüğü yer.”
Michael Schwab
1853 yılında Almanya’nın Bad Kissingen Kasabası’nda doğdu. 13 yaşında annesi ve hemen ardından babası ölünce borçlarına karşı evleri satıldı. Kardeşiyle beraber amcasının yanında kalmaya başladılar. 1869 yılında bir mücellitçiye çırak olarak işe girdi. Sonrasında çekirdekten yetişen bir mücellitçi olacaktı. Schwab mücellitçide çalışırken bir hukuk öğrencisi dükkana girdiğinde Schwab’a dönüp “Sen sosyalist mi olacaksın?” diye sormuştu, Schwab ise “Bilmiyorum, tam olarak sosyalist nedir ki?” cevabını vermişti. Ama bu kelime Schwab için bir fikirsel kapıyı aralamış, toplumcu fikirlerle haşır neşir olmaya başlamıştı.
İlk olarak bir işçi derneğine üye olmuştu. Burada demokratlarla, merkezi örgütlenmeyi savunan sosyalist fikirlerdeki kişilerle tanıştı. Fakat merkeziyetçi işçi dernekleri sürekli bölünüyordu ve mücadeleye zarar veren kulislere şahit oldu. Bu yüzden sürece fazla dahil olmadı. Birkaç arkadaşıyla birlikte önce İsviçre’ye, sonra tekrar Almanya’ya döneceği bir yolculuğa çıktı. Bu yolculukta kısa süreli işlere girdi. Yanında taşıdığı sosyalist bildirileri gittikleri köylerdeki insanlara bırakıyor, hatta kendileri elle yazarak çoğaltıyor ve işyerindeki işçilere dağıtıyorlardı. Almanya’da da işçi dernekleri arasında “günde 8 saat” talebi dillerdeydi ama çalışma koşullarının günde 12-14 saati bulduğu iş yerleri vardı. “Günde 8 saat”, işçiler için hayalden bile uzak olarak görünüyordu. Schwab, 1879’da New York’a gitti. İlk olarak Chicago’ya geçti. Burada bir süre işçi hareketinden uzak durup -bir an önce- İngilizce öğrenmeye odaklandı. 2 sene boyunca farklı işlerde çalıştı. Chicago’dan sonra birçok farklı şehri dolaştı ve sonrasında yine Chicago’ya döndüğünde Arbeiter Zeitung’a ilk olarak çevirmenlik yaparak dahil oldu. Sonrasında da Arbeiter Zeitung editör yardımcısı oldu. 1883 yılında IWPA’nın kuruluşunda yer aldı. Haymarket Mitingi sırasında meydanda değildi. Tam o sırada Arbeiter Zeitung ofisine gelen, başka bir atölyede greve çıkan işçilerle görüşmeye gitmişti. Çıkarıldığı mahkemede şöyle demişti:
“Anarşi kelimesini şiddetle eş anlamlı kullanmak tamamen yanlış. Şiddet bir şeydir ve anarşi başka bir şeydir. Günümüz toplumunda şiddet her yerde kullanılmaktadır. Bu nedenle şiddeti, yalnızca şiddete karşı bir savunma aracı olarak savunduk. İdeallerimizin bu yıl veya gelecek yıl gerçekleşmeyeceğini biliyorum. Ama gelecekte, çok yakın bir gelecekte mümkün olacağını, gerçekleşeceğini biliyorum.”
Schwab, Fielden ile birlikte ömür boyu hapis cezası aldı. 1893 yılında Samuel Fielden, Oscar Neebe ile birlikte serbest bırakıldılar. 1898 yılında yaşamını yitirdi.
August Spies
1855 yılında Almanya’da Landeckerberg’in bir dağ köyünde doğdu. 1872 yılında babasının ölümü üzerine eğitimini yarıda bırakıp 17 yaşındayken Amerika’ya gitti. İlk önce bir mobilya atölyesinde çalıştı, sonrasında küçük bir çiftlikte işe girdi. Çiftçilerin kazançları işçilerden daha kötü durumdaydı, bu yüzden Chicago’ya geçmek durumunda kaldı. Bu yaşına kadar ideolojik bir kitap eline geçmemişti. Fakat Aristoteles’in bir kitabını okumuş ve etkilenmişti. 1875’te Illinois’te İşçi Partisi’nin bir toplantısına katıldı. Bu yıllarında işçilerin siyasete girmesini olumlu görüyordu, hatta birkaç seçimde yerel mecliste adaylar için çalışma yapmıştı. Fakat hileler, çalınan oy pusulaları, satılan senatörleri gördükçe seçimlerin bir oyalamaca taktiği olarak kullanıldığını anladı ve İşçi Partisi çevresinden uzaklaştı. 1876 yılında Chicago’da kendisi küçük bir mobilya atölyesi açtı ve yaşamını devam ettirmeye çalıştı. 1880’de Arbeiter Zeitung’a katıldı ve burada faaliyet yürütmeye başladı. 1883 yılında IWPA’nın kurulduğu Devrim Kongresi’nin örgütlenmesinde yer aldı. 1884’te Arbeiter Zeitung’un editörü oldu. Bu gazetenin 1 Mayıs 1886’da 8 Saat Grevi’ne çağıran baş yazısının altında onun imzası vardı:
“Cesurca ileri! Çatışma başladı. Kapitalizm kaplan pençelerini düzenin surlarının arkasına saklıyor. İşçiler, parolamız şudur: Uzlaşmak yok! Korkaklar arkaya! Cesurca en öne! Bu, tarihi önemi gelecekte anlaşılacak ve takdir edilecek ilk 1 Mayıs’tır!”
3 Mayıs’ta McCormick fabrikası önündeki arsada öldürülen grevci işlere de seslenmişti Spies. Haymarket Mitingi’nde konuşmacı olduğundaysa bomba patlamadan önce “Bir arada olmalıyız, sendikalarda örgütlenmeliyiz, yoksa asla başaramayız!” diye haykırıyordu kürsüden.
Haymarket duruşmalarında mahkemeye şöyle seslendi:
“Savcı Grinnel jüriye göz kırparak 7 polis öldü dedi. Bizi de buraya 7 kişi getirdiniz. Eğer bu hesapla asılacaksak bunu bize söyleyin. Bütün dünya, tüm dindar Hristiyan alemi, Gould’lar, Vanderbit’ler, Stanford’lar, Field’ler, Armour’lar ve tüm para fareleri bilsin; bunlar benim fikirlerim. Ve adalet ve özgürlük benim vücudumun bir parçasıdır. Ben bu fikirleri vücudumdan atamam. Yapabilseydim de yapmazdım. Ve her geçen gün güçlenen bu fikirleri yok edebileceğinizi düşünüyorsanız, bizi dar ağacına göndererek ezebileceğinizi düşünüyorsanız, eğer bir kez daha insanları doğruları söyledikleri için ölümle cezalandıracaksanız, eğer gerçeği söyleyenlerin cezası ölümse, o zaman gururla meydan okuyarak bu pahalı bedeli ödeyeceğim. Çağırın celladı! Bizden önce bu yolda yürüyen Sokrates’te, Giordano Bruno’da, Huss’ta, Galileo’da çarmıha gerilen hakikat hala yaşıyor. Biz onları takip etmeye hazırız.”
11 Kasım 1887 günü yoldaşlarıyla beraber asılarak katledilmeden hemen önce son sözü “Sessizliğimizin sizin bugün boğduğunuz seslerden çok daha güçlü olduğu bir gün gelecek. Yaşasın Anarşizm!” olacaktı.
“Amerikan Rüyası”
Coğrafi keşifler, dünya ticaret yollarının değişmesi, Avrupa’da başlayan siyasi devrimler ve endüstri devrimi… Hepsi birbirinin peşi sıra dünyayı değiştiriyordu. İmparatorluklar şekil değiştirmiş, yöneticiler farklı şekillere bürünmüştü ama dünya düzeni yine sömürü üzerine kuruluydu. Hatta bu sefer endüstrinin gücünü de arkalarına aldıkları için sömürü hat safhaya ulaşacaktı. Amerika’daki anarşistlerin çoğu 19. yüzyılın ortalarında Avrupa’dan çalışmak için ABD’yi tek seçenek olarak gördüklerinden bu kıtaya ayak basmışlardı. Çünkü toprağı işleyebilmek için artık çiftçilere gerek duyulmuyordu, onlar -zaten toprak sahibi olamadıkları için- endüstrinin biçerdöverlerinin altına atılmıştı. Bir kuşak, tek çalışma olanağını ABD’de bulacakları umuduyla buraya akın etmişti.
Amerika’daki işçi hareketinde I. Enternasyonal’in etkisi çok büyüktü. Bakunin-Marks ayrışması birçok coğrafyada anarşist hareketlerin belirginleşmesiyle sonuçlanmıştı. Başlangıçta Enternasyonal’le yollarını ayıran anarşistler, St. Imier Kongresi’yle yeni bir Enternasyonal örgütlenmesi oluşturmuşlardı. Sonrasında “International Working People’s Association” (IWPA) yani Kara Enternasyonal olarak da bilinen Uluslararası İşçi Halklarının Birliği 1881’de Londra’da kurulmuştu.
Kara Enternasyonal ABD’de
IWPA’nın Chicago’daki şubesi 1883 yılında August Spies ve Albert Parsons’un dahil olduğu anarşistlerce kuruldu. Johann Most birlik kuruluşunda olsa da çıkardığı gazete “Freiheit” (Özgürlük) çevresinden Benjamin Tucker süreçten uzak durmuştu. ABD’de IWPA’ya bağlı olarak Kara Enternasyonal’in sesini duyuran sekiz gazeteden beşi Chicago’da yayınlanıyordu. Bu gazeteler Almanca günlük yayınlanan Arbeiter Zeitung (İşçi Gazetesi), Der Vorbote (Haberci), Der Fackel (Meşale) ayrıca Çekçe yayınlanan Budoucnost (Meşale) idi. Ayrıca 1884’te İngilizce olarak çıkarılan The Alarm da bu gazetelerdendi. 1886 yılında “Anarşist” isimli bir gazete Adolph Fischer ve George Engel tarafından Haymarket Mitingi’ne kadar yayınlanmıştı. Anarşistlerin Kara Enternasyonal çevresinde çıkardıkları gazetelerin günlük tirajları toplamda 30 bin civarındaydı.
IWPA, başta Chicago olmak üzere Denver, Colorado, Boston, Kansas, San Fransisco eyaletlerinde örgütlüydü. İşçi mücadelesinin en güçlü olduğu yer olan Chicago, aynı zamanda ABD anarşizminin de en güçlü olduğu yerdi. Enternasyonal’in Amerika’daki üye sayısı ortalama 6000’ken Chicago’daki anarşistlerin sayısı yaklaşık 3000’di. Çoğu Alman, Avusturyalı göçmenlerden oluşuyordu. Avrupa’da işçi hareketleri içerisinde doğan anarşizm, farklı dillerde çıkarılan onlarca periyodik yayın ve Amerika’nın dört bir yanına yayılmış onlarca örgütlenmeyle Amerika’nın sendikal mücadelesinin ve işçi hareketinin tartışmasız taşıyıcılığını yapıyordu.
Chicago’da anarşistler, örgütlendiği sendikalarda işçi meclislerini ve özyönetimi savunuyorlardı. Bu “Chicago fikri”ne sonraları anarko-sendikalizm dendi ve anarşist hareketin bir parçası oldu. Özellikle Chicago’da anarşistler, iş saatlerinin azaltılması gibi talepleri, kapitalist ekonomik yapının temelden değiştirilmesine kadar vardıran toplumsal devrim algısını yaygınlaştırmıştı.
Günde 8 Saat
ABD’de gerçekleşen en kalabalık işçi eylemlerinden biri 1877’deki Demiryolu Grevi’ydi. Bu grevin kitleselliği patronların gözünü korkutmuştu. Artık ufak tefek işçi toplantılarına bile tahammül edememelerine neden oldu. İşçi hareketi de verdikleri mücadelenin “sıkılmış güçlü bir yumruk gibi” kapitalistlerin suratına patlayabileceğini görmüş olacaktı…
Amerika’ya ayak basan Avrupalı işçiler, patronlar tarafından ilk üç sene yolunacak kaz gibi görülüyordu. Henüz dillerini de konuşamadan fabrika ve atölyelerde düşük ücretle, ağır koşullarda 14 saate kadar çalıştırılıyorlardı, çalışma saati düşük olan bazı iş kollarında ise 3 ay çalışan işçi sakatlanma durumunda kalacak kadar sağlıksız koşullarda çalışıyordu. Bir göçmen işçi için -özellikle kışın donmamak için- kalacak yer bulmak çok önemliydi ancak zordu. Kazandığı para kaldığı odaya ve yediği yemeğe ancak yetiyordu.
1885-1886 arasında “günde 8 saat” söylemi işçiler arasında el altından dillendiriliyordu. Anarşistler, içerisinde oldukları Merkezi İşçi Sendikası (CLU), İşçi Meclisleri, Emek Şövalyeleri (Knights of Labor)’in içerisindeki sendikaları harekete geçirerek 1 Mayıs’ı genel grev ilan etmişlerdi. Sadece Chicago’da 60 bine yakın, tüm ABD’de ise 250-300 bin civarı işçi genel greve katılmıştı. Kereste taşıyıcıları, metal işçileri, yük taşıyıcıları, bira üretim işçileri, paketleyiciler, marangozlar, döşemeciler, terziler, fırıncılar, hatta dükkanlarda çalışan satıcılar ve katipler bile sokaklara dolmuştu. 8 saat eylemlerinin merkez üssü olan Chicago’da IWPA 80 bin kişilik bir yürüyüş düzenlemişti. Anarşistlerin tek talebi günde 8 saat maksimum çalışma süresi değildi, saatlik ücretlerin arttırılmasını da istiyorlardı. Bu, patronlar için kabul edilmesi mümkün görünmeyen bir talepti.
Anarşistler işçi hareketini, toplumsal devrimi amaçlayan bir şekilde “günde 8 saat” şiarı üzerinden ilerletiyorlardı. Albert Parsons Ağustos 1885’te yaptığı bir konuşmada günde 8 saat talebini dillendirmenin boşa vakit kaybı olduğunu söylemişti. Ama bu söylemle başlayan bir işçi hareketi toplumsal devrim için bir ivme yaratabilirdi. Fielden ise bir konuşmasında “8 saat çalışmak da köleliktir, 2 saat çalışmak da. Emeğin özgürleşmesinin tek yolu özel mülkiyeti ortadan kaldırmak, dolayısıyla kapitalizmi ortadan kaldırmaktır.” diyordu. “Günde 8 saat” talebi 1938’de, Haymarket İsyanı’ndan elli iki yıl sonra, ABD’deki iş günleri, Adil Çalışma Standartları Yasası tarafından yasal olarak sekiz saat yapılacaktı. Çünkü toplumsal bir devrime yol açmayacak bir “günde 8 saat”, onlar için de gerekli bir dönemde makul olabilirdi. Ama 1886’da hayır! Patronlar için makul değildi!
McCormick’te Polisler ve Pinkertonlar “Görev” Başında
3 Mayıs günü McCormick Fabrikası’nda işçiler grevlerini sürdürürken polis, grev kırıcıları fabrikaya sokmak ister. McCormick’in mesai saatini bildiren sireni çalmaya başlayınca işçiler fabrikanın çalışmasına izin vermemek için buna engel olmaya çalışır. Polis ve grev kırıcıları getiren Pinkerton ajanları işçilere saldırır. Polisin silahlarla saldırdığı kalabalıkta 4 işçi ölür ve yüzlerce işçi yaralanır. Saldırı sonrası Arbeiter Zeitung ofisine giden anarşistler, burada Almanca ve İngilizce “İntikam” başlıklı ve “Kardeşlerin” imzalı bir bildiri basarlar. Bildiride işçilere şöyle seslendiler:
“İşçiler, Silahlanın! Yoksul işçileri öldürdüler. Çünkü onlar sizin gibi, yüce patronlarının sözlerine itaat etmeme cesaretine sahipti. Onları öldürdüler çünkü size, ‘özgür Amerikan vatandaşlarına’, patronlarınız size her ne lütfederse bundan memnun olmalısınız yoksa siz de öldürülürsünüz demeleri gerekiyordu. Eğer siz, sizleri özgürleştirmek için kanlarını döken büyük atalarınızın çocuklarıysanız kendi gücünüzde yükselir, sizi yok etmeye çalışan bu iğrenç canavarları yok edersiniz. Silah başına, sizi çağırıyoruz, silah başına!”
Bu bildiri aynı gün tüm Chicago’da dolaşmaya başladı ve ertesi sabahsa tüm duvarlarda 4 Mayıs günü Haymarket Meydanı’nda düzenlenecek mitingin çağrısı vardı. McCormick saldırısı sonrasında yayınlanan “İntikam” bildirisi çok beklenmedik bir tonda sert değildi. Çünkü The Alarm gazetesi 1 Mayıs günü yayınladığı sayısında da aynı başlıkla bir çağrı dile getirmişti;
“İşçiler Silahlanın!
Saraya Savaş, İşçi Evlerine Barış ve Lüks Aylaklığa Ölüm.
Dünyadaki ıstırabın tek sorumlusu maaş sistemidir. Zengin sınıflar tarafından destekleniyor, onlar ya çalışmaya zorlanmalıdır ya da ölüme!
Birazcık dinamit bir sürü oy pusulasından iyidir.
Ellerinizde kapitalizmin av tazılarını -polis ve asker- gerektiği gibi karşılamak için silahınızla 8 saat çalışma talebinizi haykırın.”
Haymarket Mitingi
McCormick Fabrikası’nda işçilere saldırılması üzerine Haymarket Meydanı’nda düzenlenen mitinge yaklaşık 3 bin işçi katılmıştı. Hava kapalı ve yağmurlu olduğundan beklenenden az bir kalabalık gelmişti. Konuşmacılardan ilk önce August Spies gelmiş, bir vagonun -kürsü olarak kullanmak üzere- üstüne çıkarak İngilizce olarak konuşmasına başlamıştı. Konuşmasına McCormik’teki saldırıyı lanetleyerek başladıktan sonra “Günde 8 Saat” şiarıyla süren grevlerin gidişatından bahsetmişti. Konuşması uzun sürmüştü, o gün Chicago’ya ancak yetişebilen Albert Parsons mitinge geldiğinde hemen sözü ona bırakarak kürsüden indi. Chicago belediye başkanı gergin havayı yumuşatmak için işçilerin mitingine katılarak onları selamlamış, ortamda sakin bir miting havası olduğunu görünce August Spies’in konuşmasının ardından mitingden ayrılmıştı.
Albert Parsons yaklaşık bir saat konuşmuştu. Ohio’dan geldiği için oradaki işçilerin grevi hakkında bilgilendirmeler yaptı. Konuşmasında “8 saatlik iş süresini güvence altına almalı, bununla yetinmemeli, üretim ve tüketim amacıyla halkın özgür birlikteliklerini kurmalıyız.” diyordu. Ardından “Sendikanın olduğu yerde birleşmek için, birleştirmek için güç vardır.” diyerek konuşmasını sonlandırdı.
Parsons’un ardından konuşmak için Samuel Fielden kürsüye çıktı. Fielden’in konuşması kalabalığın tonunu biraz yükseltmişti: “Bizler kimseye savaş ilan etmedik ama dün gördük ki yapılan saldırı bize karşı bir savaş ilanıdır! Bu düşmanlara karşı direnmek için elimizden geleni yapacağız!” Fielden’in konuşması sürerken polis şefi Bonfield kalabalığa dağılma çağrısı yaparak polisleri harekete geçirdi. Polisler, zaten öfkeli olan kalabalığı itip kakmaya başladı ve onlara sopalarla saldırdı. Tam bu sırada eylemcilerin arasından portakal şeklinde bir bomba tam polis öbeğinin ortasına doğru atıldı. Ve büyük bir patlama yaşandı, etraftaki dükkanların camlarını indirecek kadar şiddetliydi. Fielden kürsüden o sırada inmiş ve bir polis tarafından bacağından vurulmuştu. Yoldaşları onu Haymarket’ten omuzlarına alarak çıkarmışlardı. Polisler kalabalığa ateş açarken birçok işçi de belindeki silahla karşılık veriyordu. Bombanın patlamasıyla 7 polis orada ölürken 70’e yakın polis de yaralanmıştı. Polislerin işçilere silahlarıyla saldırması sonrasında da 8 işçinin öldüğü, 50 kadar işçinin de yaralandığı tahmin ediliyor. Ama isimleri bile gazeteden gazeteye farklılık göstermekteydi. Yaşamını yitiren işçilerin yakınları tarafından gömüldüğü, bu yüzden kayıt altına alınamadığını söyleniyordu.
Haymarket Sonrası Sıkıyönetim
Haymarket Mitingi’nin ardından Chicago’da sıkıyönetim ilan edildi. Yaklaşık 4000 anarşist gözaltına alındı. Arama kararları olmadan evler basıldı. Anarşist gazete ve dergiler yasaklandı, bürolara baskınlar yapıldı. Sokakta 2 kişiden daha kalabalık yan yana gelmek yasaklandı. Haymarket Mitingi sonrası Chicago’dan çıkan Albert Parsons ise ABD’nin tüm anarşistlere karşı cadı avı başlattığını görünce Chicago’ya geri dönerek mahkemede savunma yapma kararı aldı.
Anarşistlerin mahkeme sürecinde birçok işçi tutuklu anarşistler için tanıklık yapmıştır. Polis lehine tanıklık yapan birkaç tanık ise Rudolph Schnaubelt isimli bir anarşistin bombayı attığını söylemiştir. Bu isim anarşistler arasında bilinen bir isimdir fakat hiçbir zaman bulunamamıştır.
Katledilen Yoldaşlar
İşçi hareketinin örgütleyicilerini Haymarket Meydanı’nda düzenlenen işçi mitinginde polislere doğru atılan bombadan sorumlu tutan mahkeme Oscar Neebe, Samuel Fielden, Michael Schwab için 15 yıl hapis kararı verirken Albert Parsons, August Spies, George Engel, Adolph Fischer ve Louis Lingg’i katletmek için idam kararı alır. Mahkeme yargıcı idam kararını şu cümlelerle açıklar: “Sanıklardan herhangi birinin doğrudan Haymarket’te bomba atılmasıyla bağlantılı olduğu kanıtlanmadı. Ancak sanıklar yıllardır şiddeti savundular, bu ajitasyonları failin Haymarket’teki eylemi gerçekleştirmesine neden oldu.” Yargıç kendi ağzıyla itiraf ediyordu. Tutuklanan anarşistlerin katledilmesi, bomba olayı ile alakalı değil işçi mücadelesini örgütleyen anarşistlere verilen bir karşılıktı.
Haymarket eyleminden 18 ay sonra tüm itirazlara ve delil yetersizliklerine rağmen idamlar gerçekleştirilmek üzereydi. 10 Kasım 1887 günü Louis Lingg cellatların eline ipi bırakmak yerine kendi ölümüne kendi elleriyle gitmeyi seçmiş, açık görüşte arkadaşının içeri soktuğu patlayıcıyı patlatarak hücrede yaşamına son vermişti.
Ertesi gün 4 anarşist idam düzeneğine götürüldüklerinde ilk önce August Spies şöyle haykırır: “O gün, sessizliğimizin sizin bugün boğduğunuz seslerden daha güçlü olduğu zaman gelecek. Yaşasın Anarşizm!” Ardından Fischer haykırır: “Yaşasın Anarşizm”, Engel daha yüksek sesle karşılık verir: “Yaşasın Anarşizm”. Sonrasında Parsons haykırır “Yaşasın Anarşizm” diye, ardından konuşmaya devam edecekken sözü kesilir.
Parsons’un sözü kesilmişti çünkü ölmek üzereyken bile mücadelelerinden vazgeçmeyen insanları görmek ne bu kapitalist sistemi savunanların, ne cellatların, ne de idam kararı verenlerin tahammül edebileceği bir şey değildi. Parsons son sözlerini söylemek isterken işaret verildi ve 4 anarşist katledildi. Katledilen anarşistlerin cenazeleri 200 bin ile 400 bin arasında kişinin olduğu belirtilen kalabalık bir geçit töreni ile “Forest Home Cemetery” mezarlığına götürülür. Bu mezarlığın girişine de katledilen anarşistler için 1903 yılında bir anıt heykel yapılır. Devlet ise 30 Mayıs 1889 Haymarket Meydanı’na bir tane polis heykeli dikse de polis heykeli tepkiler üzerine kaldırılır. Heykel götürüldüğü 7 noktadan da tepkiler üzerine kaldırılmıştır. 2 kez heykele bomba atılır. Birkaç kez tekrar tamir edilse de en sonunda güvenlik tedbiri ile 1972 yılında Chicago Polis Bahçesi’ne taşınır. 2004 yılında ise Haymarket Mitingi’nin gerçekleştiği noktaya vagon üstünde konuşma yapan insanları tasvir eden bir heykel yapılmıştı.
Tüm Dünyada 1 Mayıs İşçi Mücadele Günü
II. Enternasyonel’in 1889’daki ilk kongresinde Raymond Lavigne’in önerisiyle 1890’da tüm dünyada Haymarket’in yıldönümünde miting çağrısında bulunuldu. 1891 yılındaki ikinci kongre ile birlikte 1 Mayıs “İşçi Dayanışma ve Mücadele Günü” olarak belirlendi. Günümüze kadar tüm dünyada 1 Mayıs günü işçi mücadelesinin gösteriş ve sokaklara inme günü olarak belirginleşmiştir. Çoğu ülkede resmi tatil olarak kabul edilmiştir. Türkiye’de de 1 Mayıs’ın tarihi yasaklamalar ve katliamlarla dolu olduğu için bu toprakların mücadele tarihi açısından ayrıca önem arz etmektedir.
Kaynaklar:
*Spartacus-educational.com
*Historymatters.gmu.edu
*Lucy Parsons, Life of Albert R. Parsons (Chicago: 1889)
*Max Nettlau, Die Geschichte der Anarchie (1925)
*Jon Bekken: The First Anarchist Daily Newspaper: The Chicagoer Arbeiter-Zeitung. In: Anarchist Studies, Nummer 1, Band 3, 2003
*Bernard R. Kogan, The Chicago Haymarket Riot: Anarchy on Trial (1959)
*The Haymarket Affair, Chicago, 1886: The “Great Anarchist” Riot and Trial (1968)
*Paul Avrich, Anarchist Voices: An Oral History of Anarchism in America. (2005)
*Paul Avrich, The Haymarket Tragedy (1984)
Furkan Çelik & Şamil Parlak
Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 53. sayısında yayınlanmıştır.
]]>
Uluslararası Çalışan Halklar Birliğinin Manifestosu
Victor Drury, Johann Most, Albert Parsons, Joseph Reifgraber, August Spies
Amerika işçilerine; pittsburgh manifestosu
YOLDAŞ İŞÇİLER: bağımsızlık bildirgesi der ki:
“… Ancak sürekli aynı amaca yönelik, uzun bir yolsuzluklar ve zorbalıklar silsilesi, halkı, mutlak bir Despotizme sürüklemek niyetini açığa vurursa, o zaman böyle bir yönetimi yıkmak ve gelecekteki güvenlikleri için yeni koruyucular seçmek, o ulusun hakkı ve görevidir. “
Thomas Jefferson’un bu düşüncesi cumhuriyetimize hayat veren atalarımızın silahlı direnişinin gerekçesiydi ve şu an ki zamanımızın gereklilikleri bizi atalarımızın deklarasyonunu tekrar savunmak zorunda bırakmıyor mu?
Yoldaş işçiler: sizden dikkatinizi kısa bir süre için bize vermenizi rica ediyoruz. Sizden Sizin adınıza, eşlerinizin ve çocuklarınızın adına, insanlık ve ilerleme adına yayınlanan aşağıdaki manifestoyu okumanızı içtenlikle rica ediyoruz.
Günümüzün toplumu mülksüz kesimlerin varlıklı kesimler tarafından sömürülmesi üzerine kuruludur. Bu sömürü öyledir ki varlıklılar(kapitalistler) mülksüzlerin İşgücü bedenini ve ruhunu sadece varoluş maliyetlerinin fiyatına kendileri için satın alırlar. Yani varlıklılar mülksüzlerin Varoluş maliyetlerinden artan yeni değerlerin(ürünlerin) miktarlarını çalarlar, dolayısıyla maaşlar işçinin kazançları yerine gerekliliklerini temsil etmek için oluşturulur.
Mülksüz kesim yoksul olmaları nedeniyle kendi iş gücünü varlıklılara satmak zorunda bırakıldığı için ve bugünkü üretimimiz büyük ölçekte teknik gelişmeyi muazzam hızla güçlendirdiği ve böylece insan iş gücü kullanımı her zaman azaldığı için her zaman artış gösteren miktarda üretim oluşturulur; bu sebeple iş gücüne talep azalırken iş gücü arzı sabit bir şekilde artar. Bu da işçilerin kendilerini satmaya neden daha çok rekabet ettiklerinin sebebidir ve bu da işçi maaşlarının çökmesine ya da en azından maaşlarını asla çalışma kabiliyetlerini korumak için gerekli olan miktarın üstüne yükselmemesinin nedenidir.
Bu süreç sayesinde mülksüzler en yorucu çabalarla bile mülk sahibi olanların saflarına girmekten tamamen men edilmiş olsalar da mülk sahipleri hiçbir şekilde üretken olmadan işçi sınıfının sürekli artan yağmalanması sayesinde günden güne daha da zenginleşiyorlar.
Eğer ara sıra mülksüzlerden biri zengin olursa bu onların kendi emeği ile değil başkalarının emek ürünlerini spekülasyon yaparak hortumlama fırsatlarından kaynaklanır.
Bireysel servet birikimi ile mülk sahibi olanların açgözlülüğü ve gücü büyür. Mülk sahipleri tüm imkanlarını kendi aralarında halkı soyma rekabetine girerek kullanırlar. Bu mücadelede genellikle az varlıklıların(orta sınıf) üstesinden gelinirken daha çok varlıklı kapitalistler mükemmel bir şekilde servetlerine servet katarlar ve tüm üretim ve ticareti tek ellerine alıp tekelcilere dönüşürler. Ürünlerin artmasıyla birlikte çalışan insanların ortalama gelirinin eş zamanlı olarak azalması “iş” ve “ticari” olarak adlandırılan krizlere neden olur bu kriz dönemlerinde ise maaşlı işçiler çok büyük sefaletle karşı karşıya kalıyorlar.
Örneğin, Amerika birleşik devletlerinin son nüfus sayımı hammadde, faiz, kira vb maliyetler düşüldükten sonra varlıklı kesimin tüm üretilen ürünlerin 5/8 inden fazlasını sömürdüğünü yani çaldığını ve üreticilere sadece 3/8 ini bıraktığını gösteriyor. Nüfusun neredeyse 1/10 u olan varlıklı kesim şatafat ve savurganlıklarına rağmen koca “kazançlarını” harcayamıyorlar ve üreticiler aldıklarından – tüm ürünlerin 3/8 i – daha fazlasını tüketemiyorlar. Böylece aşırı üretim diye adlandırılan durum ortaya çıkmak zorunda kalıyor. Ekonomik krizin korkunç sonuçları çok iyi biliniyor.
İş gücünün üretim sürecinden giderek artan bir şekilde yok edilmesi mülksüz nüfus yüzdesini her geçen yıl yükseltir ve mülksüzler fakirleşir ve “suça,” serseriliğe, fuhuşa, intihara, açlığa ve ahlaksızlığa sürüklenir. Bu düzen haksız, çılgınca ve öldürücüdür. Bu sebeple, bu düzenden acı çeken herkesin ve eylemsizlikleri yüzünden bu düzenin var olmasından suçlu olmak istemeyenlerin büyük enerjisiyle bu düzeni kesinlikle tamamen ortadan kaldırmak gereklidir.
Örgütlenme amacı için ajitasyon; isyan amacı için örgütlenme. Bu birkaç kelimeyle, ekonomik koşullar “medeniyet” diye adlandırılan bütün ülkelerde aynı olduğu için monarşi ve cumhuriyet hükümetlerinin düşünen işçi kesimlerinin tüm hareketlerini bastırmak için el ele çalıştıkları için ve son olarak proleterlerin zalimlere karşı olan kararlı mücadelesinin zafere ulaşmasının sadece burjuva (kapitalist) kesiminin tümüyle mücadele ederek kazanılabileceği için zincirlerinden kurtulmak isteyen işçilerin yapmaları gerekenlerin altı çizilmiştir. Bu yüzden, Uluslararası çalışan halklar birliğinde açıklandığı gibi halkların uluslararası kardeşliği kendini su götürmez bir ihtiyaç olarak ortaya koyuyor.
Gerçek düzen yerini bulmalı. Bu sadece emeğin, toprağın ve diğer üretim tesislerinin, kısaca emeğin ürettiği sermayenin, toplumsal mülkiyete dönüşmesi ile elde edilebilir. İnsanlığın insanlar tarafından gelecekte talan edilmesi olasılığı sadece bu varsayım ile yıkılır. Sadece ortak, bölünmemiş sermaye ile herkes ortak emeklerinin meyvelerini dolu dolu tadabilir. Sadece bireysel(özel) sermaye biriktirmenin imkansız olmasıyla yaşama talebi olanlar çalışmaya zorlanabilir.
Bu sıraladığımız şeyler üretimin tüm insanların ihtiyaçlarına düzenlenmesine imkan verir böylece hiç kimsenin günde birkaç saatten fazla çalışmasına gerek kalmaz ve buna rağmen herkes ihtiyaçlarını karşılayabilir. Bu vesile ile insanlara mümkün olan en yüksek uygarlığa giden yolu açmak için zaman ve fırsat verilir : the privileges of higher intelligence fall with the privileges of wealth and birth(bu cümleyi anlayamadım). Böyle bir sistemin elde edilmesi için kapitalist sınıfların siyasi örgütleri – monarşiler veya cumhuriyetler – engel oluştururlar. Tamamıyla varlıklı kesimin elinde bulunan bu siyasi yapıların(devletlerin) mevcut sömürü düzenini desteklemekten başka bir amacı yoktur.
Tüm yasalara çalışan insanlara karşı olacak şekilde yön verilmiştir. Şimdiye kadar durum tam tersi gibi gözükse de yasalar bir yandan işçiyi kör etmeye hizmet ederken diğer yandan ise işçiler basitçe savuşturuldu. Okullar bile sadece varlıklı kesimin yavrularını sınıf egemenliklerini korumak için gerekli niteliklerle donatmak amacına hizmet eder. Yoksul kesimin çocukları çok küçük bir ilköğretim eğitimi alırlar ve bu da çocuklara daha çok ön yargı, kibir ve kölelik gibi şeyler aşılamaya yöneliktir, kısacası duyarsızlık. Son olarak kilise ise insan kitlelerinden tam salaklar oluşturmayı ve insanlara hayali bir cennet vaat ederek onları dünyadaki cennetten vazgeçirmenin yollarını arıyor. Diğer yandan, kapitalist medya sosyal hayatta ruh hali karmaşıklığını halleder. Tüm bu kurumlar, kitlelerin eğitimine yardım etmekten çok insanların cehaletini sürdürme amaçları için varlar. Onların hepsi ücret karşılığında kapitalist sınıfların emirleri altındadır. Dolayısıyla işçiler mevcut düzene karşı mücadelelerinde hiçbir kapitalist partiden yardım bekleyemezler. Kendi kuruluşlarını kendi çabalarıyla kazanmalılar. Eski zamanlarda ayrıcalıklı bir sınıf tiranlıklarından kendiliğinden asla vazgeçmediği gibi günümüzdeki kapitalistler de hükümdarlıklarından vazgeçmeye zorlanmadığı sürece vazgeçmezler.
Bu noktada eğer akıllarda herhangi bir soru işareti olursa proleterler herhangi bir yerde daha iyi koşullara ulaştığında tüm ülkelerin burjuvalarının – Amerika ve Avrupa dahil – sürekli uyguladığı gaddarlık, bu soru işaretini uzun zaman önceden gidermiştir. Bu yüzden, proletaryanın burjuvazi ile mücadelesinin şiddetli devrimci bir karaktere sahip olması gerektiği açıktır.
Bu canavarca sistemi reforme etmek için geçmişte oy kullanmak gibi barışçıl yollarla yapılan tüm çabaların boşuna olduğunu ve gelecekteki buna benzer girişimlerin de aşağıdaki nedenlerden dolayı boşuna olacağını gösterebiliriz:
Günümüzün siyasi kurumları varlıklı sınıfın ajanslarıdır; bu ajansların görevleri efendilerinin ayrıcalıklarını korumaktır; sizin kendi adınıza yapılacak herhangi bir reform varlıklı sınıfın ayrıcalıklarını azaltacaktır. Buna izin vermezler ve bunu kabul edemezler, çünkü bu onlar için intihar niteliğinde olur.
Ayrıcalıklarından gönüllü olarak vazgeçmeyeceklerini biliyoruz; aynı şekilde ayrıcalıklarından taviz vermeyeceklerini de biliyoruz. Sahip olduğumuz herhangi bir çare, çözüm için efendilerimizin nezaketine güvenmememiz gerektiğini ve onlardan iyi bir şey beklenmeyeceğini bildiğimizden geriye başvurabileceğimiz sadece bir şey kalıyor – ZOR KULLANMAK! Atalarımız bize despotlara karşı zor kullanmanın sadece haklı olduğunu söylemediler aynı zamanda kendileri kadim bir örnek oluşturdular çünkü tek yol bu.
Atalarımız kendilerini zor kullanarak politik baskılardan kurtardı, çocukları da zor kullanarak kendilerini ekonomik kölelikten kurtarmak zorunda kalacaklar. “Bu nedenle, bu sizin hakkınız; sizin göreviniz” diyor Jefferson – “silahlanmak!”
Bu yüzden, kazanacağımız şey açık ve basittir :
Birincisi: Mevcut sınıf egemenliğinin tüm yönleriyle muhakkak olarak yok edilmesi yani enerjik, amansız, devrimci ve uluslararası eylemle yok edilmesi.
İkincisi: Kooperatif üretim örgütlenmesine dayalı özgür bir toplumun kurulması.
Üçüncüsü: Eşdeğer ürünlerin üretici kurumlar arasında kar amacı gütmeden ücretsiz bir şekilde değişimi.
Dördüncüsü: Her iki cinsiyet için de laik(seküler), bilimsel ve eşit temelde eğitim organizasyonu.
Beşincisi: Cinsiyet veya ırk ayrımı yapmadan herkes için eşit haklar.
Altıncısı: Tüm kamu işlerinin, federalist bir temelde, otonom (bağımsız) komünler ve birlikler arasında serbest sözleşmelerle düzenlenmesi.
Her kim bu ideallere katılırsa kardeşçe uzattığımız elimizi tutsun.
Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin! Yoldaş işçiler, bu muazzam sonun kazanılması için ihtiyacımız olan tek şey ÖRGÜTLENME ve BİRLEŞMEKTİR!
Artık bu birleşme için büyük bir engel yok. Barışçıl eğitim ve devrimci gizli anlaşma çalışması iyi bir şekilde paralel olarak yürütülmeli ve yürütülebilmelidir.
Dayanışma günü geldi çattı. Saflarımıza katıl! Bırak savaş davulu isyankar bir biçimde çalsın : ” Bütün toprakların işçileri, birleşin! Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok: ama kazanmak için bir dünyanız var!”
Dünyanın zalimleri, Titreyin! Dar görüşünüzün çok da uzağında olmayan bir yerde MAHŞER GÜNÜNÜN kızıl ve kasvetli ışıkları var.
Çeviri: Anarşizm.org / Fatih İdiz
]]>Modern yaşamın süratle artan bedeli hayal edebileceğimizden çok daha kötü. Yaşamın dokusunu ve şeylerin tüm duygusunu değiştirerek, başkalaşım ileriye doğru hücum ediyor. Çok uzak olmayan geçmişte, bu yalnızca kısmi bir değişiklik iken; şimdi Makine, hayatlarımızın merkezine her geçen gün daha da fazla nüfuz ederek, kendi mantığından hiçbir kaçışa izin vermeden üzerimize kapanıyor.
Tek durağan devamlılık, bedenin emsalsiz yollarla korunmasız hale gelen devamlılığı ola gelmiştir. Şu anda, Furedi(1997)’ye göre açıkça panik boyutuna varan bir yüksek kaygı kültüründe yaşıyoruz. Postmodern nutuk, bir yüzü kaçınılmaz olarak sistematik terk edilmişliğe varan çilenin dile getirilişini bastırıyor. Dejeneratif hastalıkların belirginliği, sanayi toplumu içinde hayatı olumlayıcı ve sağlıklı her şeyin kalıcı tahribatı ile dondurucu bir koşutluk yapıyor. Hastalıklar belki sanayi toplumunun ilerleyişi içerisinde yavaşlatılabilir, ancak tamamıyla bir iyileşme -öncelikle koşulları yaratan- bu bağlamda hayal dahi edilemez.
Yaptığımız tek şey, tamamen ölü olsa da, insan topluluğunun özlemini çekmek. McPherson, Smith-Lovin ve Brashears (American Sociological Review 2006) bize, 19 yıl önce tipik bir Amerikalının 3 tane yakın arkadaşı olduğunu, şimdi ise bu sayının 2ye indiğini söylüyorlar. Bunun yanı sıra, yaptıkları ulusal çalışma, güvendiği bir kişi ya da arkadaşı olmayan kişi sayısının üç katına çıktığını ortaya koyuyor. Tekno-kültür – ve onun övündüğü “bağlantısallığı”- boyuna yalıtkanlığı, tek başınalığı ve anlamsızlığı daha da büyüttükçe, nüfus sayımı sonuçları tek kişilik hane sayısında keskin bir yükseliş olduğunu gösteriyor.
Japonya’da “insanlar adeta seks yapmıyorlar” (Kitamura 2006) ve intihar oranları süratle artıyor. Hikikimori, ya da kendini tecrit etme, kendi odalarında yıllarca yaşayan bir milyonu aşkın kişiyi buluyor. Tekno-kültürün en çok geliştiği yerler aynı zamanda, stres, depresyon ve kaygı düzeylerinin en yüksek olduğu yerler oluyor.
İçsel ya da dışsal gerçeklik mümkün kıldığı sürece, sorular ve fikirler dünyada güncelleşebiliyorlar. Kıyamete doğru ilerleyen şu anki durumumuz yanlışlanamaz bir gerçeklik sergiliyor. Yeni ivedi sorular ve hiçbir cevap sağlamayan bir bütünlüğün –küresel uygarlık- kafa kafaya çarpışmasına yöneldik. Hiçbir gelecek sunmayan ancak bu gerçeği kabul ettiğinin hiçbir işaretini vermeyen bir dünya, gezegen üzerindeki tüm canlıların hayatları, sağlıkları ve özgürlükleriyle birlikte kendi geleceğini de tehlikeye atıyor. Uygarlığın egemenleri her zaman, tahakkümün her biçimiyle zirvesini hedef almayı seçerek, farkında oldukları yaşamın sonu için hazırlamaları gereken uzak şansların tümünü çarçur etmişlerdir.
Ekolojik intihar olduğu kadar kitlesel bir biçimde insanlıktan çıkaran ve uygarlığın kendi başlıca kurumlarından köklenen, büyüyen krizin derinliği bazıları tarafından açıkça biliniyor. Aydınlanmanın ve modernizenin şüpheli sözleri, uygarlık olarak bildiğimiz ağırbaşlı hatanın zirvesini temsil eder. Bu Düzenin tanımlanan ve sürdürülenden feragat edeceğine ve onun çok sayıdaki ideolojik destekçilerinin bu gerçeklerle yüzleştiğine dair açıkça ufak bir olasılık olduğuna dair bir umut yok. Eğer, resmi olarak olmasa da genişçe tahmin edilen bu süreç, yani uygarlığın çöküşü çoktan başladıysa, saltanat süren bütünlüğün yaygın bir reddinin ve tek edilişinin temelleri olabilir. Kesinlikle, bunun katılığı ve inkarı daha önce görülmemiş boyutta, süratle ortaya çıkabilecek bir kültürel değişimin zeminini hazırlayabilir.
Elbette, kemikleşmiş ancak kırılgan ve ölümcül bir biçimde çatlamış bu sistemden kopacak bir paradigma değişimi kaçınılmaz olmaktan da öte. Diğer ana olasılık ise, çok fazla insanın her zamanki nedenlerle (korku, tembellik, işlenmiş yetersizlik vs.), yalnızca çöküşle başa çıkmayı denemek dışında yapılacak hiçbir şey kalmayacağı kadar geç olana dek, gerçeği pasifçe olduğu gibi kabul edecekleridir. Bir şeylerin yanlış olduğuna dair tam gelişmemiş ve bireysel de olsa; derin, içsel bir tedirginlikten ve çoğu zaman anlık bir acıyla kamçılanarak büyüyen bir farkındalığın sözünü etmeye değer. İşte bu, fırsatın bulunduğu yerdir. Bu kuşkusuzca gelişen yeni bakış açısından bir tür olarak karşımıza çıkan şeyle yüzleşme ve gezegenin hayatta kalmasının karşısına dikilen engelleri kaldırma işini buluyoruz. En azından, çeşitli biçimlerde, böyle bir yargılama, yıkım ve evcilleştirme her şeyi boğmadan önce bu ölüm makinesini ortadan kaldırabilir.
Önceden kaybedilmiş olan şeyler, bugünkü kötü durumumuzu anlamaya yardımcı olsa da; şu anda, şimdiye dek olandan çok daha geniş bir anlamda boyun eğdirilmiş bir haldeyiz. Süratle yayılan tekno-dünya kuşatması hayatlarımızın her alanında, daha da derin bir denetime doğru hareketi telkin ediyor. Adorno’nun 1960lardaki değerlendirmesi geçerliliğini halen koruyor: “Neticede sistem öyle bir noktaya –toplumsal ipucunu sağlayan sözcük “bütünleşmedir”- varacak ki tüm anların diğer tüm anlara evrensel bağlılığı nedensellik konuşmalarını hükümsüz bırakacak. Yekpare bir toplum içinde neyin neye neden olduğunu aramak saçmalıktır. Yalnızca toplumun kendisi bir neden olarak kalır.” (Negative Dialectics, p.267)
Her alternatifi içinde eriten ve geri dönülmez gibi görünen bir bütünlük(totalite). Totaliter. Kendi kendisinin gerekçesi ve ideolojisi. Bizim reddimiz, tüm bunları yürürlükten kaldırmaya yönelik çağrımız daha da az protesto ya da savunuyla karşılaşıyor. Temeldeki cevap az çok şu satırlarda: “Evet görüşünüz güzel, doğru, geçerli; ama bu gerçeklik hiçbir zaman yok olup gitmeyecek.”
Canavarlaşmaya karşı sözüm ona zaferlerin hiçbiri, dünyayı hiç değilse kendi türümüz için bile daha güvenli bir hale getiremedi. Tüm devrimler yalnızca tahakkümü güncelleyerek, gerginleştirdi. Çeşitli politik kanaatlerin yükselişi ve düşüşüne rağmen, kazanan her zaman üretim oldu, teknolojik sistemler hiçbir zaman geri adım atmadılar, yalnızca geliştiler. Makine kendi işlemesi için ihtiyaç duyduğu sürece, bizler özgür ya da otonom olabildik.
Bu sırada, her zamanki gerzekçe gerekçeler devam ediyor. “Teknolojinin kendisini yaşam biçimi haline getirmeden, belirli teknolojileri kullanmakta özgür olmalıyız” (Valovic 2000). “Dijital teknolojilerle yaratılmış dünyalar, onların oyunlarını oynamayı tercih ettiğimiz kapsamda gerçektir.” (Downs, 2005)
Mutlak güç ve modernitenin işleyişiyle ilgili bazı bitmek bilmeyen yanılsamalarla birlikte, Makine kötüleşen ihtimallerle karşılaşıyor. Hayatın egemen düzenlemesini yürüten kişilerin artık cevaplar ve olumlu tasarılara bile kalkışmaması çarpıcı bir gerçektir. En çok üzerinde durulan konular (örneğin Küresel Isınma) basitçe göz ardı edilir, Kamu hakkında propaganda (pazar artı yalnızlaşma), Özgürlük (tümden gözetim toplumu) Amerikan Rüyası! Ciddiye alınması beklenemeyecek denli yanlıştır.
Sahlins’in işaret ettiği gibi (1997), toplumlar karmaşık hale geldikçe, meydan okumalarla da bir o kadar başa çıkamazlar. Tahmin edilebilirliği korumak, herhangi bir devletin temel endişesidir; bu konudaki yeterliliği görünür biçimde azaldıkça, gerçek destek de azalacaktır. Birçok araştırma, ekolojik sistemin ani, felaket boyutunda bir yıkımdan çok; devamlı, öngörülebilir bir düşüşe maruz kalmaktan ıstırap çektiğinin daha olası olduğunu gözler önüne seriyor. Yönetme mekanizmaları da koşut bir gelişimin öznesi olabilirler.
Önceki zamanlarda tedbir alabilme ihtimali vardı. Güvenlik vanası: hudut bölgesi, uygarlığın ileri adımına eşlik etti. Kutsal Roma İmparatorluğunun 12.-14. Yüzyıllarda büyük çağda doğuya doğru yayılması, 1500 yıl sonra Yeni Dünya’nın keşfi, 19. Yüzyılın sonuna doğru Kuzey Amerika’nın batı yönünde hareketi. Fakat sistem “yol boyunca yığılan yapılara ipotekli” (tekrar Sahlins) hale gelir. Biz rehineler ve bütün de hiyerarşik bir orkestra. Tüm sistem meşgul, sürekli akış halinde; etkileşimler devamlı hızlanan düzeyde meydana geliyor. Yapının neredeyse tümüyle denetimin az çok dışında kalan atama güçleri üzerine kurulduğu bir aşamaya ulaştık. Esas örnek, Güney Amerika’da asıl desteğin solcu rejimler tarafından sağlanmasıdır. Konu neo-liberal ekonomi politikalarının bir sonucu değil, kendini yöneten sermayenin kolaylaştırılması ve yerli direnişini kendi yörüngesine ataması iktidardaki solun başarıları.
Fakat bu taktikler, tekno-sermayenin geleceğini ölümcül bir riske atan, kapsamlı bir içsel katılık olgusuna ağır basmıyorlar. Kriz adı modernitenin kendisi, onun rastlantısal, biriken ağırlığı. Bugün her rejim, her “çözümün” yalnızca girdaba çeken problemleri derinleştirdiği bu durumun içerisinde Daha fazla teknoloji ve daha fazla baskıcı güç, müracaat edilecek tek kaynaklar. İlerlemenin “karanlık yüzü” modern zamanların nihai yüzü olarak su yüzüne çıkmış duruyor.
Giddens ve Beck gibi teorisyenler, modernitenin, şu anda toplumun gizli karakterinin felaket olduğu son sınırlarına ulaşıldığını kabul ediyorlar. Basit bir değişim göstermeksizin, yine de umudu elden bırakmıyorlar; her şey iyi olacak. Örneğin Beck, sanayi ve teknolojik değişimin demokratikleştirilmesi çağrısında bulunuyor- tabii, bunun neden hiçbir zaman gerçekleşmeği sorusundan dikkatle kaçınarak.
Bu totalitenin içinde hiçbir mutabakat, mutlu son olamaz ve bunun zıttını iddia etmek net bir şekilde yanlıştır. Tarih kefaret olanağını tasfiye etmiş gibi görünüyor; ve asıl gidişatı ile eleştirel düşünce olarak geçen şeyi ortadan kaldırıyor. Farkına varılacak ders, ne kadarının yeni ve zekice uygulanabilir bir doğrultuya çevrilebileceğidir. Hiçbir zaman bir tercih anı olmadı; yaşam alanları ve temelleri, endişesizce ancak muazzam bir etki bırakarak, çok çeşitli yollarla algılanamayacak bir biçimde değişir. Eğer çözüm teknolojide aranacaksa, bu elbette yalnız modern tahakkümü güçlendirir; bu karşımıza çıkan meydan okuyuşun asıl parçasıdır.
Modernite etik eylem için mümkün olan faaliyet alanını, potansiyel çıkış noktalarını söküp atarak daralttı. Fakat gerçeklik, kriz arttıkça kendisini bize dayatarak, bir kez daha yakın ve inatçı hale geliyor. Bu durum istediğimiz her şeyi çürüttüğünden, düşünmek herkesin içini kemiriyor. Bunun bize bağlı olduğunun farkına varıyoruz. Küresel tekno-kültürün çökme olasılığı bile bizi, nihai potansiyel rollerimizin ve yıkım makinesini durdurma sorumluluğumuzun farkındalığından uzaklaştırmamalı. Pasiflik, mağlup bir tutuma benzer şekilde kurtuluşu sağlayamaz.
Hepimiz yaralıyız ve çelişkili bir biçimde bu yabancılaşma komünalliğin temeline dönüşüyor. Travma geçirenlerin buluşması şekilleniyor belki de, ruhani bir akrabalığı canlandırmayı talep ediyor. Çünkü hala anlık olarak hissedebiliyoruz, bize hükmedenler bizlerden daha kolayca rahat edemeyecekler. İyileşmek için derin ihtiyacımız, bir alt üst edişin gerçekleşmek zorunda olması anlamına geliyor. Her şey, felaketi tüm düzeylerde yaratarak, “yalnızca devam ediyor”. İnsanlar, her şeyin yalnızca devam etmesinin aslında kıyamet olduğunu anlamaya başlıyorlar.
Melissa Holbrook Pierson (The Place You Love Is Gone 2006) bunu, şu şekilde ifade etti: “Birden şu anda yakaladı, tuhaf biçimde kavranması kolay. Acımasızca, Büyük Elveda’ya doğru ilerliyoruz. Bu resmi! Düşünülemez olan düşünülmeye hazır. En sonunda görüş alanında, tüm insanlık tarihi ardımızda kalıyor. Gizemli ruhunuzdan geri kalanın hendeğinde geldiğini hissediyorsunuz, bir kişinin gözyaşlarından çok daha büyük, yuvanın nihai kaybı. Seninki ve benimki, şahsi hıçkırıklarımız, kitlesel çığlıklara katılacak…”
Sefalet. Sefilleştirme. Asla tamamıyla olmak istemekten vazgeçemediğimiz yere dönmenin vakti geldi. Spengler’in sözleriyle: “Artık daha fazla dayanamayacağı esneklik sınırına değin gerildi ve tekrar gerildi.”
Modernitenin açılış başlangıcı olan aydınlanma düşüncesi, Sanayi devrimiyle beraber, 18. yüzyıl Avrupa’sında başladı. Kendi kaderimiz üzerindeki bilinçli denetimimiz temelinde, özgürlük bize garanti edildi. Fakat Aydınlanma iddiaları gerçekleşmedi ve tüm tasarı kendi kendini mağlup etmeye dönüştü. Us, evrensel haklar ve bilimin yasalarını kapsayan temel bileşenleri; bilginin, bilimsellik öncesi, mistik kaynaklarını atmak için bilinçli olarak tasarlandı. Çeşitli, komünal sürdürülebilir yaşam tarzları; birleştiren, tek tip ve yasalarla mecburi kılınan bir yaşam modeli adına feda edildi. Kant’ın ahlaki eylemden geçen özgürlük vurgusu, Fransız ansiklopedicilerinin geleneksel zanaatleri daha güncel teknik sistemlerle değiştirme programları ile birlikte bu bağlamda gövde buldu. Bu arada, mülkiyeti en az kategorik zorunluluğu kadar kutsallaştırmış olan Kant, uygun olarak modern üniversiteyi sanayi makinesi ve onun ürünleriyle karşılaştırmıştır.
Çeşitli Aydınlanma figürleri modern gelişmeler üzerine eğrisiyle doğrusuyla tartışmışlardır ve bu kısa sözler Aydınlanma konusuna gerçek değerini vermeye yetmez. Yine de, bu önemli tarihsel bağlamı akılda tutmak verimli olacaktır: modern ilerlemeci düşünce ve seri üretimin doğusu neredeyse eşzamanlıdır. Bu konuya uygun bir yaklaşım Min Lin’ininkidir (2001): “Kendi entelektüel temelini evrenselleştirerek ve yeni kutsal bir sözde-aşkınlık yaratarak kendi pozisyonunu meşrulaştırmak için, bilişsel söylevlerin toplumsal kökenini ve kesinlik fikrini gizlemek modern Batı ideolojisinin gerekliliğidir.”
Modernite, sanki çok uzun zaman önce kaybettiği dengesini geri kazanmak istermiş gibileri hareket ederek, her zaman kendisinin ötesinde farklı bir aşamaya ulaşmaya çabalar. Geleceği –kendisininkini bile- değiştirmenin peşinde koşar.
Modernitenin özgürlük vurgusu ile, modern aydınlanmış kurumlar uysallık kadar hiçbir şeyi başaramamışlardır. Lyotard (1991) tüm kazancı şöyle özetler: “Yeni bir barbarlık, cahillik, aklın sefilleşmesi, ruhun tükenişi.” Hayatın her alanındaki kitleselleşmiş, tek tipleştirici biçimler, acımasızca, modernitenin esas denetim programını yürürlüğe koyuyorlar.
“Dünyamızı yaratan şey kapitalizm değil, makine. Dikkatli çalışmalar ortaya koymak için tasarlandıkları halde, tonlarca nüshayı açıkça gizliyorlar.”(Ellul 1964). Herhangi bir şekilde sınıfsal tahakkümün merkeziliğini inkâr etmek için değil, ama bizlere bölünmüş toplumun işbölümü ile başladığını hatırlatmak için. Bölünmüş benlik doğrudan bölünmüş topluma yol açtı. İşbölümü, ayrıklığın emeğidir. Modern hayatı neyin karakterize ettiğini anlamak, her zaman süregeldiği gibi, teknolojinin günlük hayatımızdaki rolünü anlamaya çabalamaktan farklı değildir. Lyotard (1991)’de şöyle hüküm verdi: “teknoloji insanlar tarafından keşfedilmedi. Gerçekleşen, bunun tam tersiydi.”
Sanayi gelişiminin ilk tragedyası, Goethe’nin Faust’u, en derin korkularını gururlu amaçlardan ileri gelen korkular olarak betimledi. Süperinsan geliştiricisi Faust, kendi bütünleyici hareketi içerisinde ötekiliğin/farklılığın herhangi bir belirtisi tarafından tehdit edilen, yerel modernizasyon güdüsünü andırır.
Tek, küresel bir tekno-şebekeye ulaşmak için, devamlı daha da fazla tektipleştiren, her zamankinden çok daha homojen bir alanda iş görüyoruz. Yine de, birinin dikkatini yüzeyde, kenarlarda var olmasına izin verilen şeylerde tutarak bu sonuçtan kurtulmak mümkün. Böylece bazıları Indymedia’yı adem-i merkeziyetçiliğin önemli bir galibiyeti ve radikal bir talep olarak bedava bilgisayar yazılımı olarak görüyorlar. Bu tutum tüm yüksek tekno gelişimin ve kullanımının endüstriyel temelini göz ardı ediyor. Her yerde bulunan ve fazlasıyla zehirli cep telefonunu kapsayacak şekilde tüm “fevkalade araçlar”, Wired dergisinin temiz, kaliteli sayfalarına göre, eko-felaketlere sebebiyet veren Çin ve Hindistan’daki sanayileşme ile çok daha fazla bağlantılılar. Wired’ın kurtarıcı iddiaları, kendi dışarıdan kopuk, çocukça fantezileri içinde inanılır görünüyorlar. Taraftarları ancak, sadece teknolojinin doğayı sistematik bir biçimde tahrip edişine değil, aynı zamanda insan yaşamlarındaki küresel bedelleri: zehirlilik, angarya ve sanayi kazalarıyla dolu yaşamları, görmelerini engelleyecek devasa sanrılarını sürdürebilirler.
Şu anda, her şeyi kapsayan evrensel sisteme karşı oluşmaya başlayan “yavaş gıda”, “yavaş şehirler”, “yavaş yollar” benzeri, itiraz görüngüleri mevcut. İnsanlar, önüne çıkan her şeyi yakıp yıkan bu gücün durmasını ve hayatın dokusunu yok etmemesini tercih ederlerdi. Ancak gerçek düşüş, kendi dünyayı yaşanır olmaktan çıkaran ve şeyleri birbirinden ayıran gidişatından hızını alıyor. Yalnızca radikal bir kopuş, yörüngesini değiştirebilir. Daha çok sayıda ülkede, daha fazla füze ve daha fazla atom bombası, teknolojik zorunluluğun açıkça diğer tarafı. İleri-insan öznenin gelecek tekno-koşulu iken, kitlesel ölüm hayaleti de başarısının tacı olarak modernitenin koşulu. Bizler, Mega-makinenin mirasçıları değil, onun vasıtası olarak her yeni ileri atılışında elinde tuttuğu rehineleriyiz. Tekno-insan durumu, kesinlikle belli belirsiz görünmeye başladı. Teknolojik temel değişmediği, silinmediği sürece hiçbir şey değişemez.
Durumumuz doğa/kültür ayrımının yanlış bir ikilik olduğunu iddia edenler –klasik postmodern moda- tarafından güçlendiriliyor. Doğal dünya, doğanın hep kültürel olduğunu, boyun eğdirmeye açık olduğunu söyleyen fetihçi mantığın yapılarına tahliye edildi, tezgâhlandı. Koert Van Mensvoort’un “Exploring Next Nature” (2005)’ı doğanın tahakkümünün mantığını, oldukça popüler köşelerden açığa çıkarıyor: “Bir sonraki doğamız kültürel olarak ola gelmiş olandır.” Hoşça kal, tasarlanmamış gerçek. Her şeyden sonra kaygısızca doğanın bizimle değiştiğini beyan ediyor.
Bu doğa kavramının tümden yok oluşudur – ve sadece kavramının değil! Fakat “doğa” işareti, töz yok edildikçe: egzotik üçüncü dünya kültürel ürünü, gıda içindeki doğal malzemeler gibi, popülariteyi eğlendiriyor. Ne yazık ki, deneyimin doğası, doğanın deneyimiyle bağlantılı. İkincisi gerçek olmayan bir buradalığa dönüşürken, ilki de biçimsizleşiyor. Paul Berkett(2006) Marx ve Engels’ten, komünizmde insanların “doğa ile bir oluşlarını yalnızca hissetmeyecekleri, aynı zamanda bilecekleri” etkisini alıntılıyor, komünizm “insanın ve doğanın birlikteliğidir”.Tam da tersine, endüstriyel-teknolojik alt ediş – ne de yaygaracı üretimcilik zırvalığı. Komünist yönelimi dışarıda bıraksak da, yine de, günümüzün solcularından kaç tanesi kitlesel üretimin Marxçı gazeliyle ters düşüyorlar?
Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu’nda göz ardı edilen kavrayış, derin bilinçdışı “uygarlıkla üretilmiş bir suçluluk duygusunun”, gittikçe büyüyen bir rahatsızlık ve tatminsizliğe neden olduğunu ifade eder. Adorno(1966), uygun olarak bunu şöyle görür: “yakın olan kıyamet, başlangıçtaki usdışı kıyamet varsayımıdır. Bugün, her şeye rağmen önlenen felakete, başka bir şeyin olasılığının bertarafı çökmüş durumda.
Gezegendeki hayatın orijinal, niteliksel tüm başarısızlığı uygarlığı harekete geçirmek oldu. Aydınlanma – 2000 yıl önceki dünya dinlerinin eksen çağı gibi- tahakkümün bir sonraki aşaması, sanayi toplumuna zaruri destek için bir aşkınlık temin etti. Fakat şimdi, açgözlü gelişimin yeni aşamaları için gerekçelendirici, aşkın bir çerçevenin kaynağını kişi nereden bulabilir? İleri modernitenin her şeyi kuşatan yıkımlarını geçerli kılmak için ne tür yeni fikirler ve değerler dünyası akla gelebilir? Hiçbir şey. Yalnızca sistemin kendi ataleti; hiçbir cevap yok, gelecek yok.
Bu sırada bizim durumumuz belirsizliğin sosyalliğidir. Sistem çok sayıda güçsüzlük göstermeye başladıkça, günü gününe istikrarın şamandıraları çözülüyor. Güvenliği garanti edemeyecek hale geldiğinde, sonu yakındır.
Bizimkisi kıyaslanamayacak tarihsel bir gözlem noktası. Bu evrensel uygarlığın habisliğinin hikayesini kolayca kavrayabiliriz. Bu kavrayış, uygarlığın işini bitirecek ve bizi o hükmeden alışılmış istençten kurtaracak o paradigma değişikliğini mümkün kılacak gücün işareti olabilir. En azını söyleyecek olursak, ürkütücü bir meydan okuma; fakat kolektif inkarın karşısında ne düşündüğünü açıkça söylemeye yönelen çocuğun hatırlanışı. İmparator çıplaktı; büyü bozuldu.
Çeviren: Gölge & Kıvılcım İ.
Orjinal Metin: Seize the Day – John Zerzan
]]>
“Toplumsal bir kuramı incelediğimiz zaman, bunun yalnızca bir partinin programı olmakla ve toplumu yeniden yapılandırmakla ilgili belli bir takım idealleri dile getirmekle kalmayıp, çoğu kez belli bir felsefe sistemine, doğaya ve topluma ilişkin genel bir düşünceye bağlandığını da görürüz.” der Çağdaş Bilim ve Anarşi’de Kropotkin. Marksizmi incelemeye yönelik bir kaygının, bu unsurları gözden kaçırmaması gereklidir. Marksist toplumsal yapılandırma girişimleri ve parti programlarının anlaşılması için marksist felsefi sistemi, doğaya ve topluma ilişkin düşünceleri detaylıca incelemek gerekmektedir.
Baştan vurgulayalım; yazımızın iddiası, bir toplumsal kuramın değişmemesi, farklı ekonomik, siyasal ve toplumsal koşullara uygun bir söz ya da bir pratik üretmemesi gerektiği değildir. Düşüncelerin ve pratiklerin ortaya koyuldukları gibi kalmasında ısrar etmek dogmatizmdir.
Yöntemi diyalektik olan, “diyalektik materyalizmi” bilim olarak gören bir kuramdan değişmemesini beklemek abestir. Çünkü, diyalektik karşıtlıkları kullanarak gerçekleştirilen bir akıl yürütme biçimidir. Değişim, bu akıl yürütme biçiminin merkezidir.
Ancak, düşüncedeki değişikliklerin mahiyeti önemlidir. Eğer yeni yorum, kuramın temelini değiştiren bir yorumsa; ortada yeni bir teori vardır. Diyalektik kurgulanırken, ortaya çıkan sentez, tezden de antitezden de bir şeyler taşır. Kuramı, bağlamdan koparmayan bu durumdur. Yazımızın iddiası, marksizmin içinde olduğu iddia edilen bazı yorumlamaların aslında düşüncede büyük bir kırılma yaptığı ve hatta bağlamdan koptuğudur. Bağlamdan kopan düşüncelerin durumuna içerlenen bir pozisyonda olmaktan ziyade, pozisyonumuz, anarşizmin 19. Yüzyılın ortalarından itibaren marksizmin karşısında koyduğu iddiaların, bu yorumlamalarda önemli bir referans noktasında bulunduğu iddiasında oluşumuzdur.
Yani 1800’lü yılların, I.Enternasyonal tartışmalarında konu edilen merkeziyet, iktidar, devlet vb. başlıkların marksizmin update’lerinde rastlanıyor oluşu, tartışmaların süreç içerisinde nasıl anarşizmin lehine evrildiğinin açık bir ispatıdır. Bu durumun, “biz demiştik”çilikten çok; “ayı tekrar keşfetmeye gerek yok”çuluk olduğunun altını çizelim. Marksizmin yüz yıl sonra tartışmaya başladığı başlıkların, yüzyıl öncesinde anarşist kuramın temellerini oluşturuyor olduğu gerçeği, kastımızın anlaşılmasında yardımcı olacaktır.
Bu arada, farklı dönemlerden ve farklı felsefi sistemlerden alınan unsurların kullanılmasının diyalektik olmadığını, eklektik yöntem olduğunu yeri gelmişken vurgulayalım.
Eğer update yetersiz kalınan bir alanı düzeltmeye yönelik bir çabaysa, bu updateleri anlamak düşüncenin ve pratiğin sıkıntılarını ortaya koymak; sıkıntının kuramın özünde mi, yoksa başka bir yerde mi olduğunu anlamak açısından önemlidir. Bu update’lere geçmeden önce, tüm updateleri de ilgilendiren birkaç saptama yapmak, kuramın içindeki çelişkilerden bahsetmek update’lerin neden yapıldığını anlama noktasında yardımcı olacaktır.
İktidar ve Devlet Çelişkisi
İktisadi ve sınıfsal güçlerin siyasal meseleleri genel olarak belirliyor olduğu görüşü marksizmin merkezinde yer alan düşüncedir. Marks’ın Kapital’inin de özünü oluşturan düşünce; tarihsel, toplumsal, siyasal yapıları belirleyen şeyin ekonomi olmasıdır. Her ne kadar siyaset toplum üzerinde belirleyici bir güç gibi görünüyor olsa da, temelde bir üretim tarzına dayanan toplumsal ilişkiler siyaseti belirler.
Marks, Yahudi Sorunu’nda, siyasal kurtuluşun, insanın gerçek kurtuluşu olmadığını vurgular. Ona göre ekonomik güçler topluma hükmeder. Devlet, belirleyici değildir, ekonomik güçler tarafından belirlenendir. Genç döneminde geliştirdiği bu düşünce, sadece kendi kuramında değil, sonraki yorumcularının da yorumlarında başat rol oynar. Oysa, bu yorumların ortaya çıkış nedenlerinden biri, devletin belirleyici ve özerk iktidar oluşunun fark edilmesidir.
Tanrı ve Devlet’te, Bakunin Marks’ın “sefaletin siyasal köleliğe” etkisini vurgularken “siyasal köleliğin, yani devletin sefaleti sürdürücü ve çoğaltıcı rolü”nü es geçtiğini vurgular.
Aslında, bu meselede yani devlet üst başlığında marksizmdeki ilk update, Marks’ın kendisi tarafından gerçekleştirilmiştir. Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’indeki devlet tanımı, ekonomik bir sınıfın dolayımı olmayan bir devlettir. Önceden sınıfsal tahakkümün bir aygıtı olarak tanımlanan devlet, bonapartizm update’i ile, göreli özerk bir aygıt haline gelmiştir. Devletin devrimci değişim ve kurtuluş için bir güç olarak kullanılabilmesine olanak veren bu aygıt, sonraki yorumcular aracılığıyla kapitalizme ve burjuvazinin ekonomik hakimiyetine karşı kullanılabilir kılar. Ancak bu updateler, kendi tahakküm mantığına sahip devletin varlığını reddeder; oysa bir iktidar aygıtı olarak devlet, devrim esnasında nesnel bir kurtuluş aracı olarak kullanılamaz. Devleti, sınıf çıkarlarına bağlı olmayan bonapartist yorumlara karşı, devletin sınıfsal tahakküm aygıtı olduğunu öne süren update’ler de vardır. Bu iki update’in varlığının sebebi, devlet teorisine ilişkin yorumlardaki çelişkidir.
Devlet, burjuvazinin yükselişinden bağımsız olarak kendi tarihine sahiptir. Bu tarihsel arka plan, onu devrimin önünde engel kılar. Kropotkin, Devlet: Tarihsel Rolü yazısında, “Biz, devlette, yalnızca onun fiili biçimini ve tahakküm varsayılabilen tüm biçimlerini değil ama onun hakiki özünü, toplumsal devrimin önündeki engeli görürüz.” der.
Aynı zamanda, devlet, üretim güçlerinin belirlenmesi noktasında önemli bir aktördür. Devlet, gereksinim duyduğu zor araçlarının gelişimine izin vererek kendisi için verimli olan üretim güçlerini cesaretlendirir. Bu durum, altyapı-üstyapı ilişkilerini tersine çevirir.
Devrim Çelişkisi
Hegel’deki “mutlak tin”in kendini gerçekleştirmesindeki aracı tarih; Genç Hegelciler’de bu araç, tarihsel süreci anlayan birey; Marks’taysa bu tarihsel süreci anlayan ve bunu değiştirecek bir sınıftır. Bu sınıfın kim olduğunu sorgulamadan, proletaryanın toplumdaki çelişkilerin üstesinden gelecek olan sınıf olduğunu söyleyelim.
Proletarya, kapitalist toplum ile komünist toplum arasındaki “geçiş süreci”nde siyasal iktidarı, devleti, araçsallaştırarak uygulayacak sınıftır. Marks, Komünist Manifesto’da proletaryanın siyasal üstünlüğünü tüm sermayeyi burjuvaziden derece derece söküp alacağından ve üretim araçlarını devletin elinde merkezileştirmek için kullanacağından bahseder. Dolayısıyla devrimin amacı, devlet iktidarını yıkmak değil ele geçirmek ve devam ettirmektir. Devletin, geçiş sürecinden sonra alacağı hal, Engels’in Anti-Dühring’te iddia ettiği gibi “sönümlenme” olacaktır. Devrimden Sonra’da Marks, siyasal tahakkümün, sınıfsal tahakküm sonlandıktan sonra “kendiliğinden” sonlanacağından bahseder. Oysa geçiş süreci devletinin siyasal iktidar uygulayamayacağı tarihsel bir yalandır. SSCB’den Küba’ya tüm geçiş süreçleri, siyasal iktidarın kendini sadece toplumsal muhalefete değil, halka dayattığı bir süreç olmuştur.
Geçiş süreci ve üretim araçlarının devletleştirilmesi gibi başlıklar kuramın update’lerinde önemli yer tutsa da devrimci özne başlığı tartışması önemlidir. Proletarya, her ne kadar tüm toplumsal çelişkilerin üstesinden gelecek sınıf olsa da tarihsel konumunu fark edip bu gidişe dur diyecek sınıf değildir. Peki bu kimdir? Devrimci öznenin kim olduğu sorusuna verilen yanıtlar, 19. yüzyıldan günümüze çeşitlilik göstermiştir. Bu tartışmanın içinde soyut-somut emek tartışmalarından öncü parti, öncü gençlik… tartışmalarına geniş yelpazede birçok tartışma mevcuttur.
Özgürlük ve Otorite Çelişkisi
Marksist program, siyasal iktidar ve tahakkümün artması ve kapitalizmin farklı (devletli) biçimiyle sürmesiydi. Marksist işçi devleti, toplumdaki çelişkileri çözmeyecek, aksine kalıcılaştıracaktı. Emeğin bölünmesi, endüstriyel hiyerarşi ve hatta yeni bir sömürücü sınıfın doğuşu… Bakunin, Politik Felsefe’de, “Yeni bürokratik sınıf, burjuva sınıfının işçileri ezip sömürdüğü gibi, işçileri ezip sömürür.” der. Sosyalist devrim iddiasındaki tüm siyasal işleyişlerde olduğu gibi.
Marksizmde komünist toplumun tohumları kapitalizm içinde var olur ve komünizm kapitalist toplumun kurumlarından doğar. Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde Marks, devlet aygıtı gibi eski topluma ait kurumların, yeni topluma geçiş için kullanılabileceğinden bahseder. Bu, marksizmin Hegelci doğasından kaynaklanır; eski toplumun unsurları, yeninin zorunlu bir parçasıdır. Ama özgürlük asla otorite aracılığıyla gelmez.
“Bir devrim, kesin olarak, var olan en otoriter şeydir; nüfusun bir bölümünün geri kalan bölüm üzerinde silah, süngü, top yardımıyla üstün gelmesi eylemidir.” der Engels, Anarşizm Üzerine metninde. Neden marksizmin devrim anlayışıyla anarşizmin devrim anlayışının farklı olduğunun en büyük özeti.
İLK UPDATE’LER
MARKS VE ENGELS
Marksizmi keşfetmek söz konusu olduğunda Marks’ın gençlik dönemi yazdıklarına hatta en çok etkilendiği kişi olarak değerlendirilen Hegel’e yeni bir dönüş, daha doğrusu Marks’ı Hegel’le okumak söz konusudur. Bu keşif, Karl Marks’ı genç ve olgun dönemlerine dahi ayırmakta; bu ayrıma temel olarak bilimsel sosyalizm konu edilmektedir. Bu ayrımı yapanlara göre Genç Marks asıl olarak felsefeyle uğraşmakta olup özellikle bu dönemi ekonomi bilimi alanına geçiş için hazırlık olarak değerlendirilmektedir. Tarihsel materyalizmin ilkelerinin belirlendiği söylenen Alman İdeolojisi’ne doğru giden yolda 1844 Elyazmaları, Yahudi Sorunu, Feuerbach Üzerine Tezler,Sefaletin Felsefesi ve Kutsal Aile’de yazılanlar da Genç Marks’ın eserleri olarak değerlendiriliyor.
Yabancılaşma, insan doğası ve ekonomi politik kavramlarının bu dönemin ana gündem maddelerini oluşturduğu belirtilir. Ancak bu yazıda felsefi olarak değerlendirilen bu kavramları değerlendirmek yerine fiili durumlara yönelik update’ler merkeze alınıyor.
1871 Paris Komünü Update’i
“İlk kez Şubat Devrimi’nde ve daha önemlisi proletaryanın ilk kez iktidarı iki ay boyunca elinde tuttuğu Paris Komünü’nde edinilen pratik deney karşısında bu program, bazı ayrıntıları bakımından, bugün eskimiş bulunuyor.”
Marks ve Engels,
Komünist Parti Manifestosu
1848 Devrimleri’nin (Fransa’da Şubat ayında başladığı için Şubat Devrimi olarak da adlandırılır) öneminin marksizm açısından büyük olmasının sebebi, devrimin nasıl gerçekleşeceği konusunda başlattığı tartışmalardır.
18 Mart 1871 günü ilan edilen ve 71 gün boyunca süren, yalnızca Fransa’yı değil tüm dünyayı etkilemiş ilk özyönetim deneyimlerinden biri olan Paris Komünü ise marksizmin en büyük update’i almasına neden olur.
Marksizmin 1871’e gelmeden hemen hemen nihai şeklini aldığını vurgulamak gerekir. 1864’te kurulan Uluslararası İşçi Birliği (I. Enternasyonal) çalışmalarına katılan Marks ve Engels’in teorileri ışığında proletaryayı örgütleme çalışmalarına girişmesi ve Kapital’in ilk cildinin 1867’de çıkması gibi marksizm açısından önem taşıyan “büyük olaylar”ın yaşanması, buna kanıttır.
Paris Komünü üzerine Marks’ın yazdıklarından öne çıkan husus, Komün’den parlamenter özellikler değil hem kuralları belirleyen hem de belirlediği kuralları uygulayan bir kurul olarak bahsetmesidir. Ancak update’leri incelerken dikkat edilmesi gereken bir mesele burada açığa çıkmaktadır. O da özellikle Paris Komünü söz konusu olduğunda bu devrimci hareketin gerçekte ne olduğu ve neyi kanıtladığıdır. Paris Komünü marksistlerin iddia ettiği otoriter bir yönetimi kanıtlamaz, aksine devrimin otoriter olduğu veya olacağı söylemlerini bizzat yanlışlar. Paris Komünü değerlendirilirken marksizmin update’e ihtiyaç duyduğunu bizzat Marks ve Engels’in dahi kabul ettiğini akıldan çıkarmamak gerekir.
Sınıf Update’i
Komünist Parti Manifestosu’nun ünlü girişinde Engels’le birlikte “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir.” diyen Marks, sınıfın açık bir tanımını yapmamıştır. Hatta zaman içinde değişen durumlara kendi update’ini kendisi yapmıştır. 1844 El Yazmaları’nda “genel olarak nufüsun artık sadece iki sınıfı var: işçi sınıfı ile kapitalistler sınıfı” denilirken veKapital’in Engels tarafından hazırlanan ve Marks’ın ölümünden sonra basılan üçüncü cildinde Marks, ücretli-emekçiler, kapitalistler ve toprak sahiplerini üç büyük sınıf olarak tanımlamaktadır. Marksizmin önemli iddiaların biri örneğin kapitalizmin ilerleyen aşamalarında orta sınıfın yok olacağı savıyken günümüzde en çok dile getirilen ve sürekli update ihtiyacı duyulan konuların başında orta sınıf geliyor.
Engels’ten Marks’a giden bir mektupta da burjuva ulus, burjuva aristokrasisi ve burjuva proletaryasından söz edilmektedir.
Sömürgecilik Update’i
“Öyle görünüyor ki sanki tarih bu halkın tamamını, içinde bulunduğu kalıtsal budalalıktan çıkarabilmek için önce sarhoş etmek zorunda kaldı.”
Karl Marks,
Çin’de Avrupa’da Devrim
(Afyon savaşı sırasında Çinliler için)
Marksizmde enternasyonalizm her fırsatta vurgulansa da hiçbir zaman farklı “uluslar” arasındaki sorun çözülememiştir. Marks ezilen halkların kaderiyle “devrimden önce” ilgilenmemiş, ardından gelen marksistler de karşılaştıkları sorunları bir türlü çözememişlerdir.
Marks, İngiltere’ye yerleştikten sonra New York Tribune adına muhabirlik yaparken Hindistan özelinde sömürgecilik uygulamalarına ilişkin yazılar yazmıştır. Marks, başta ileri kapitalist olarak işaret ettiği devletlerin ekonomik anlamda gördüğü ilerletici gücünü vurgularken “uygarlaştırıcı güçlerin” yaptıklarını kavramaya başlayınca kendisi update getirmiştir. Çünkü Marks ve Engels, esas kurtarıcı gücün Avrupa ülkelerindeki işçi hareketi ve sosyalist hareket olacağına inanıyorlardı. Bu hareketler, henüz sosyalizmi benimseyecek kadar gelişmemiş olan sömürgeleri de kurtaracaktı.
Marksizm ancak daha sonra update getirerek yayılmacılığa karşı bütün hatlarda direniş ve emperyalizmin yerleştiği bölgelerde sömürgeci hâkimiyetine mümkün olduğu kadar çabuk son verilmesi çağrısında bulundu.
“Bohemya’da yeni bir kan banyosu hazırlanıyor. Avusturya askeriyesi Bohemyalılar ile Almanların barış içinde bir arada yaşamaları olanağını Çek kanına bulamıştır… Ayaklanmanın sonucu önemli değil; Almanların Çeklere karşı bir imha savaşı artık yegâne mümkün çözüm olarak kalıyor.”
Engels,
“Die Polendebatte in Frankfurt” Neue Rheinische Zeitung
Hegel’in “tarihsiz halklar” kavramından etkilendiği açık olan Marks ve Engels, sadece proleter devrimin ileri gelişmiş kapitalist ülkelerde gerçekleşeceğini ve dünyanın geri kalanını sosyalizme götüreceklerini iddia etmiyor; bu ülkelerin dayatmalarına maruz kalan “tarihsiz halklara” karşı ön yargıyla yaklaşıyorlardı. Örneğin Engels, yukarıdaki satırda görüldüğü üzere, Çeklere karşı bir imha savaşının yegane çözüm olarak kaldığını belirtebiliyor.
Erken yazılarında Marks ve Engels küçük devletleri gelişme yolunda bir engel olarak gördüler. Engels, küçük devletleri lanetlemede İsviçre’nin geçmişte Avusturya’dan bağımsızlığını kazanmasını kınayacak kadar ileri gitti; Engels’e göre tarihinde ilk kez ileri bir devlet olan Avusturya’nın önünde hiçbir engelin olmaması gerekiyordu.
LENİN
Emperyalizm Update’i
Marksizmin iddia ettiği üzere ileri gelişmiş kapitalist devletlerde sosyalist devrim gerçekleşmemişti. Aksine bir avuç “ileri ülke” dünyanın büyük bir çoğunluğunu sömürgeleştirdi. Birçok marksist bu durumun, Marks ve Engels’in hayatlarının sonuna doğru ortaya çıktığını söyleyerek onların bunu görememelerini normal karşıladı. Marksistler tam olarak burada Lenin’in söylediklerini öne çıkarmaktadır.
Lenin eski ve bugünkü diyerek kapitalizmi dönemlere ayırdı. Ona göre bugünkü kapitalizmde serbest rekabetin yerini tekellerin hüküm sürmesi almıştır. Lenin bu duruma emperyalizm diyerek emperyalizmi, en kısa tanımıyla kapitalizmin tekelci aşamasıolarak adlandırdı. Bugünkü kapitalizmi belirleyen temel özellik, en büyük girişimcilerce kurulmuş tekel birliklerinin egemenliğidir. Yani kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalizmin kaçınılmaz sonucu, en büyük kapitalist güçlerce toprakların bölüşülmesidir.
İlginç olarak değerlendirilebilecek bir nokta da Lenin’in sömürge politikasını değerlendirmesinde yatmaktadır. Lenin’e göre sömürgecilik de emperyalizm de kapitalizmin çağdaş döneminden hatta kapitalizmden önce vardı.
Devrim Update’i
“Öncü uygar ülkelerin birlikte davranmaları, en azından proletaryanın ilk kurtuluş şartlarından biridir.”
Marks
“Bugünkü Rusya’da özgün olan şey, proletaryanın bilinç ve örgütlenme düzeyinin yetersizliğinden ötürü iktidarı burjuvaya vermiş olan devrimin birinci aşamasından, iktidarı proletaryaya ve köylülüğün yoksul katlarına devredecek olan ikinci aşamasına geçiştir.”
Lenin
Lenin emperyalizm tanımıyla “zayıf halka” teorisini geliştirmektedir. Bu teoriye göre geri kalmış ekonomiler ve emperyalist güçler arasında geri kalmış ekonomilerin sömürülmesine karşı bir mücadele verilmektedir. Geri kalmış ekonomilerdeki emperyalist politikalara karşı mücadelelerle emperyalist ülkeler arasında diyalektik olarak bir ilişki bulunmaktadır. Bu diyalektik ilişkiyi bir zincir olarak değerlendiren Lenin, zincirin en zayıf halkasının devrimci dönüşümü tetikleyebileceğini iddia eder. Tahmin etmek zor olmamakla birlikte bu halka Rusya’dır. Yani devrim, en ileri gelişmiş kapitalist ülkelerden değil tam anlamıyla kapitalist olarak değerlendirilemeyecek bir ülkeden de başlayabilir.
Sosyalist devrimin Rusya’dan da başlayabileceğini söyleyen Lenin’in önünde çözmesi gereken bir sorun olarak devrimin hangi yolla gerçekleştirileceği çıkıyor. Nisan Tezleri’nde Lenin ikili iktidar olarak adlandırdığı geçici hükümet ile işçi ve asker vekilleri sovyetlerinin varlığına atıfla burjuva devriminin tamamlandığını iddia ederek geçici hükümete destek verilmemesini savundu. Böylece marksizmin yanına leninizm kelimesini getiren başlıca update, Lenin’in devrime giden yolda parlamenter uygulamalar kullanmayı dışlaması ve şiddeti öne çıkarması oluyor. Böylece iktidar, iddiasına göre proletaryaya geçiyordu.
“Ama Rusya’da, hızla gelişen kapitalist vurguna ve henüz gelişmekte olan burjuva toprak mülkiyetine karşılık, toprağın yarısından fazlasına köylülerin ortaklaşa sahip olduklarını görüyoruz. Şimdi sorun şudur: Büyük çapta zayıflamış olsa bile, gene de, ilkel bir ortak toprak sahipliği biçimi olan Rus obşina’sı, doğrudan doğruya komünist ortak mülkiyetin üst biçimine geçebilir mi? Ya da tersine ilk önce Batının tarihsel evrimini oluşturan aynı çözülme sürecinden mi geçmelidir?
Buna bugün verilebilecek tek yanıt şudur: Eğer Rus Devrimi, Batıdaki bir proleter devriminin habercisi olur ve bunlar böylelikle birbirlerini tamamlarlarsa Rusya’daki mevcut ortak toprak sahipliği, komünist bir gelişmenin başlangıç noktası olabilir.”
Marks ve Engels
Komünist Parti Manisfestosu
Rusya o zamanlar marksizm sözlüğünde bütün Avrupa gericiliğinin son büyük yedek gücü olarak değerlendiriliyordu. Rusya’da yaşanan devrimci sürecin bir şekilde marksizme bağlanması gerekiyordu. Sonraki marksistler, Rusça basım için Rusya özelinde söylenen bu sözü alarak Batıdaki proleter devrim için işaret fişeği verildiğini iddia ettiler.
1917 Devrimi gerçekleşirken dünya savaşı da bir yandan devam ediyordu. Rusya’nın savaştığı devletlerden devrimcilerin de azımsanmayacak güce sahip olduğu Almanya’yla savaş söz konusuydu. Lenin, 1915 yılında yayınlanmış olan bir makalesinde, Rusya’da devrimin proletaryayı iktidara getirmesi halinde proletaryanın tüm savaşan ülkelere ezilen bütün uluslara özgürlük tanınması koşuluyla derhal barış önereceğini yazıyordu. Reddedileceği açıktı. “O zaman” diyordu Lenin, “savaşacağız. Ve Avrupa’nın sosyalist proletaryasını kendi hükümetlerine karşı ayaklanmaya teşvik edeceğiz.”
Ama öyle olmadı. Bolşevikler arasında görüş ayrılıkları vardı. Almanya’da devrimsel süreci başlatacak bir devrimci savaşın sürdürülmesinden yana olanlardan derhal barış yapılmasından yana olanlara kadar birçok isim vardı. Lenin ikinci gruptandı.
Avrupa’da sosyalist devrimin gerçekleşmesi zorunlu ve gerçekleşeceği de şüphesiz diyordu “Ayrı ve İlhakçı Bir Barış Anlaşmasının Derhal Sonuçlandırılması Sorunu Üzerine Tezler”de Lenin. Ancak devamında “Bununla birlikte, Rus sosyalist hükümetinin taktiklerinin Avrupa ve özellikle de Alman sosyalist devriminin önümüzdeki altı aylık zaman dilimi (ya da buna yakın bir süre) içinde gerçekleşip gerçekleşmeyeceği sorusunu belirlemeye yönelik girişimlere tabi kılınması bir hata olur.” diye de ekledi. Rus ordusunun durumundan da dem vurulmakla sonuç olarak Almanya’da gerçekleşecek bir devrime umut bağlamama üzerine kurulan bir gerekçelendirme söz konusu oldu.
Başta devrimci bir savaşın sürdürülmesinden yana olanlar çoğunluktayken ve Lenin’in barış önerisi kabul edilmezken Almanya’nın ilerlemesi üzerine proletarya diktatörlüğü Sovyetler ile emperyalist Almanya arasında “teslimiyetçi” bir barış yapıldı. Devrim, gelişmiş kapitalist devletlerde başlamadığı gibi onlara da sıçrayamamış gibi duruyordu. Peki devrim nasıl başarılı olacaktı?
Proletarya Diktatörlüğü Update’i
İşçi sınıfı, hazır bir devlet makinesini ele geçirip onu kendi hesabına kullanmakla yetinemez.
Marks
Fransa’da İç Savaş
Lenin, Devlet ve Devrim kitabında devletin niteliği üzerine ihtiyaç duyulan update’i getirmektedir. Lenin’e göre zora dayanan devrim olmaksızın, burjuva devlet yerine proleter devleti geçirmek olanaksızdır.
Lenin, Komünist Manifesto’da yıkılan devlet makinesinin neyle değiştirileceğine yönelik sadece soyut çözümler olduğundan dem vurmaktadır. Asıl olarak temel alınması gerekenin 1871 Paris Komünü sonrası Marks’ın yazdıkları olduğunu belirterek update’ini gerçekleştirir: “Biz işçiler, kapitalizm tarafından daha önce yaratılmış bulunan şeyi hareket noktası alıp, kendi işçi deneyimize dayanarak, sert bir disiplin, silahlı işçilerin devlet iktidarı tarafından korunan demirden bir disiplin kurarak, büyük üretimi, biz kendimiz örgütleyeceğiz.”
Lenin, Devlet ve Devrim’de Marks’ın Paris Komünü üzerine yazdıklarından yola çıkarak anarşistleri çürüttüğünü ilan ettiği zaman bilmeden marksizmin çürümüşlüğünü ortaya koyuyordu. Marks’ın hayranı ve resmi biyografyacısı olan Franz Mehring’e kulak vermek gerekiyor: “Komünist Manifesto’daki düşünceler, asalak devletin yok edilmesine yönelik şiddetli bir üslupla başlayan Fransa’da İç Savaş adlı çalışmada düzülen övgülerle bağdaşmıyordu … Hem Marks hem de Engels bu çelişkinin farkındaydı ve Komünist Manifesto’nun Haziran 1872’de yapılan yeni bir baskısına yazdıkları önsözde düşüncelerini tekrar gözden geçirdiler … Anarşistlerle mücadele halinde olan Engels, Marks’ın ölümünden sonra, tekrar orijinal Manifesto’yu esas aldı … eğer bir ayaklanma birkaç basit emirle devletin baskıcı mekanizmasını tamamen ortadan kaldırmayı başarabilmişse, bu Bakunin’in hiç ödün vermeden savunduğu yaklaşımının doğrulanması anlamına gelmez mi?”
Zamanında Marks’ın yaptığı update temel gerçeği görmezden geldi. Aynı gerçeği görmezden gelmekte ısrar eden Lenin’le birlikte böylelikle özgürlüğe nefes aldırmayan en büyük bürokratik devletlerden birinin oluşumunu görmek kaçınılmaz oldu.
Ekonomi Update’i
“Savaş Komünizmi’nin özüne uygun olarak aslında köylünün yalnızca artı ürününe el koymamız gerekirken zaman zaman yalnızca artı ürününe değil fakat köylünün yiyeceği için gerekli olan hububata el koyduğumuz da olmuştur. Ordunun ihtiyaçlarını karşılamak ve işçileri beslemek için bu yola başvurduk.”
Lenin
Savaş komünizmi, Rus İç Savaşı döneminde Sovyetler Birliği tarafından yürürlüğe konan ekonomik politikalara verilen bir isimdir. İç savaşın kazanılması için uygulamaya konulduğu belirtilen bu politikalar büyük bir update anlamına gelmektedir. Bu politikalar kapsamında grevler yasaklanmış, işçi olmayanlara gösterilen işlerde çalışma zorunluluğu getirilmiş, halkın aç kalmaması için köylünün elindeki tarımsal fazla ürüne el konulması kararlaştırılmış ve gıda başta olmak üzere diğer birçok ihtiyaç maddesinde karne uygulanmasına başlanmıştır. Elinde kendisi için ayırdığı gıdayı dahi almak isteyenlere rıza göstermeyecekleri göz önüne alındığında askeri politikaların en ücra yerlere kadar dayatıldığını rahatça söylenebilir. Köylülerin ürünlerine el koyulması da büyük tepki toplamış, köylüler de bu dayatmalara karşılık topraklarını ekmeyerek veya daha az ekerek karşılık vermeye çalışmıştır.
Tambov Köylü Ayaklanması gibi ciddi bir ayaklanmanın yanında devrimcilikleriyle ünlü Kronştad denizcilerinin kanlı bastırılan ayaklanması direkt olarak Savaş Komünizmi’ni bitirmemiş olsa da iktidarı tehditkar hale gelmesi nedeniyle etkisinin yüksek olduğu açıktır. Ürünlerin zoralımı durdurulmuş ve bunu yerine vergi uygulaması getirilerek köylünün elindeki artı ürünü piyasaya sokması sağlanmaya çalışılmıştır. NEP’in (Yeni Ekonomi Politikası) bazı bolşevikler tarafından dahi eleştirilen yönü budur, piyasa ekonomisi olarak adlandırılan uygulamaların devreye sokulması.
Savaş Komünizmi uygulamalarının aksine NEP, Lenin tarafından geçici bir önlem olarak adlandırılmamış; köylülüğü yeniden biçimlendirme aracı olarak değerlendirilmiştir. Marksizmin tarihsel materyalizm söylemleri altında belirttikleri ilerleme silah zoruyla gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. NEP’in komünist ilkelere ihanet olduğunu iddia eden bir muhalefet de oluşmuştur. Lenin’in ölümünden sonra Stalin ile birlikte sanayileşme hamlesine geçilmek adına NEP uygulamalarına da son verilmiştir. Stalin döneminde ekonomi poltikalarının komünist ilkelere ihanet olduğunu iddia edecek bir muhalefet de kalmamıştır.
TROÇKİ
Sürekli Devrim Update’i
Sürekli devrim, Troçki’nin marksizmin üzerinde çok da fazla kalem oynatmadığı sömürge ve yarı sömürge olarak adlandırılan ülkelerdeki marksistlerin devrim stratejilerini belirlemeye yönelik bir update’dir. Troçki, sürekli devrim update’ini sürekli olarak Lenin ve Marks’a dönerek meşrulaştırmaya çalışmakla birlikte ileri kapitalist ülkelerde sosyalist devrime giden devrimci sürecin başlamamasından dolayı ortaya çıkan ihtiyaç üzerine geliştirilmiştir. Buna göre ileri kapitalist ülkelerde olsun sömürge-yarı sömürge olarak nitelendirilen ülkelerde olsun devrimci süreç ancak proletaryanın öncülüğünde gerçekleştirilebileceği söylenmektedir. Buna göre burjuva devrimlerinin gereklerini de ancak proletarya yerine getirebilir.
STALİN
“Tek Ülkede Sosyalizm” Update’i
“Devrimin tek ülkede yer alması olanaklı olacak mıdır? Hayır, Dünya pazarını yaratmış olan büyük sanayi, yeryüzündeki bütün halkları ve özellikle de uygar halkları öylesine birbirine bağlamıştır ki her halkın başına gelecekler bir ötekine bağlıdır… Komünist devrim, bu yüzden, hiç de salt ulusal bir devrim olmayacaktır; bu, bütün uygar ülkelerde, yani en azından İngiltere, Amerika, Fransa ve Almanya’da aynı zamanda yer alan bir devrim olacaktır.”
Engels
Stalin denilince akla gelen ilk update tek ülkede sosyalizmdir. Stalin, Sovyet iktidarını ele geçirip zaman içerisinde iyiden iyiye kendisine bağlarken marksizme ihtiyaç duyduğu update’leri getirmekten geri kalmadı. Ekonomi update’i beş yıllık planlar olurken sosyalizm update’i de tek ülkede sosyalizm oldu. Beş yıllık planlar, tek ülkede sosyalizme uygun olarak yalıtık bir ekonomi modeli oluşturulabileceği iddiasıyla ortaya atılmış ve sürdürülmüştür.
Tek ülkede sosyalizm update’i Stalin tarafından ortaya atılmasına rağmen bu update’in detaylarını Buharin hazırlamıştır. Bu update’e göre az gelişmiş olmasına rağmen Rusya gibi tek bir ülkede sosyalizmin geliştirilebileceğini savunulmaktadır.
Stalin liderliğindeki Sovyetler sonraki yıllarda tek ülkede sosyalist devrimin değil komünist devrimin de gerçekleştirildiğini duyurmuşlardır.
Ekonomi Update’i
Stalin, iktidarı ele geçirdikten sonra sürekli olarak gelecek saldırı ihtimallerini öne çıkararak ona göre update geliştirmiştir. Beş yıllık planlarla getirilen ekonomi update’i direkt olarak tek ülkede sosyalizm ve faşizmle ilgilidir.
Stalin, iktidarını iyice sağlamlaştırdığına emin olduktan sonra Lenin’in köylülüğü dönüştürmede bir araç olarak kullandığı NEP’i yeterli sermayenin biriktiğini belirterek kaldırdı. Bunun yerine Sovyetleri tek ülkede sosyalizm update’i doğrultusunda sanayileşmiş bir ülkeye dönüştürme hedefini koyduğunu belirterek beş yıllık planla ekonomik alanda atılımlar yapmaya girişti. Tahmin edileceği üzere beş yıllık planın süresi bitmeden planın başarıyla uygulandığı duyuruldu.
Faşizmle Uzlaşı Update’i
Molotov-Ribbentrop Paktı olarak da bilinen Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı, İkinci Dünya Savaşı’ndan 1 hafta önce Sosyalist Sovyetler ile Faşist Almanya arasında imzalanmıştır. Bu anlaşma sadece marksistleri değil liberalleri dahi şok etmiştir.
Stalin’in faşist olmayan emperyalist güçlerin faşist Almanya’ya saldırmamasını Almanya’nın Sovyetler Birliği’yle savaşa itildiği olarak yorumladığı bilinmektedir. Anlaşmanın yapılmasına giden süreçte Yahudi olan Rus Dışişleri Bakanı Litvinov’un görevden alınarak yerine Molotov’un getirilmesi, Sovyetler’in Faşist Almanya’yla müzakere için herhangi bir engel çıkmamasını amaçladığı açıktır.
Saldırmazlık paktıyla birlikte gizli bir protokol imzalanmıştır. Bu protokole göre Batı Polonya’nın, Almanya tarafından işgaline Sovyetler herhangi bir tepki vermeyecek; karşılığında Sovyetler’e de Doğu Polonya bırakılacaktı. Ayrıca bu gizli protokolde Baltık devletleriyle de ilgili çeşitli pazarlıkların olduğu bilinmektedir.
1917 Devrimiyle Rus marksistlerle Batılı marksistler arasında çeşitli update’lerle görülen uzaklaşma bu saldırmazlık paktıyla deyim yerindeyse öldürücü darbeyi yemiştir.
ORTODOKS UPDATE’LER
Marksizmin update’leri içerisinde belki de Marks ve arkadaşlarıyla hem teorik hem pratik anlamda en organik ilişkiye sahip, adeta “Marks’ın idealleri gerçek olsaydı işte böyle olurdu” dercesine savunulan deneyimlerin başında 1917 Ekim’i, Lenin ve Leninistler gelir. Marks’ın devrimin nereden başlayacağı konusundaki kehanetlerinin yavaş yavaş boşa düşmeye başladığı bir yüzyılda dünyanın ezilen halkları bir isyan dalgasıyla sarsılmaktaydı. Bölgesel reaksiyonlardan uzun soluklu adalet mücadelelerine, reform hareketlerinden halkların kurtuluş mücadelelerine kadar birçok alanda ezilenlerin dünyası özgürlük ve devrim fikirleriyle çalkalanmaktaydı.
Tarihsel sıraya uygun düşecek şekilde önce Lenin ve Rus Devrimi’nden kısaca bahsedecek (zira yazının ana iskeletini şekillendiren marksistler yoğunluklu olarak Leninist akımdaki kişi ve örgütlenmeler) sonrasında Mao Zedong ve Çin Devrimi, ulusal kurtuluş mücadeleleri başlığı altında Enver Hoca, Tito, Ho Chi Minh, Güney Amerika’da Fidel Castro, Che Guevara ve Avro-komünizmin marksizmi update ettikleri kısımlara yoğunlaşacağız.
Devrim Burada Ama İşçi Sınıfı Nerede?
“Daha başından itibaren liberal atın Rus devrimci yarışının koşucularından biri olmadığı sonucuna vardı.”
Eric Hobsbawm
Kısa 20. Yüzyıl Tarihi
Lenin’in belki de Marks’ın aşamalı devrim anlayışından ilk kopuşunu simgeleyen bu sözler, devrim düşüncesiyle ilk karşı karşıya gelişi simgeliyordu. O zamana kadar toplumsal dönüşüme yönelik şaşmaz bir kılavuz olduğu iddia edilen yetmezmiş gibi geleceğin toplumuna ve dönüşümün nasılına dair kehanetlerde bulunan Marks’ın düşüncelerinde ters giden bir şeyler vardı. Avrupa’da, işçi sınıfının ve sanayileşmenin geniş bir ölçeğe yayıldığı bir coğrafyadan beklenen devrimler tarihi tam tersi bir seyir izliyor, devrimci dalga feodalizmle boğuşan Rusya’dan duyuluyordu.
Ancak Rusya’da henüz işçi sınıfı yoktu. Rus köylüsü sömürülmekten bıkmış usanmış otoritelere bir son vermeye, ekip biçtiği toprağı eline almaya karar vermişti. Marksizmin kalıplarına sığmayan devrim, marksizmi değiştirdi. Köylü update’ini tamamına erdirecek isim ise Çin tarihine bir anarşist olarak dahil olup sonrasında dümeni marksizme kıran Mao Zedong olacaktı.
Bu düşünsel değişimler marksizmin pratiğindeki ilk büyük update’leri oluşturdu. Daha sonra Mao ve Castro tarafından bir hayli törpülenecek ilkelerdeki değişimin ilk habercileriydi.
MAO
“Marksizm-leninizm hiçbir zaman bütün doğrular üzerine olan bilgiyi özet halinde vermemiştir. O, yalnızca pratik yoluyla doğru bilgiye çıkan yolları açmıştır.”
Mao Zedong
Teori ve Pratik
Mao’nun iktidarı döneminde Marksizme bir çok update oldu. “Büyük İleri Atılım”, “İki Çizgi Mücadelesi”, “Kültür Devrimi”, “Antagonist Çelişki”, “Yeni Demokrasi” ve “Üç Dünya Tezi” başlıkları altında inceleyeceğimiz bu update’ler ideolojinin birçok değişmezini nesnel koşullar nedeniyle revize etmek zorunda kaldı.
Sınıf Update’i
“Çin gibi yarı sömürge ülkelerde baş çelişki ile (proletarya ve burjuva) öteki çelişkiler arasındaki ilişki karmaşık bir durum gösterir.”
Mao Zedong
Çinli otoriter komünistler, iktidarı ele geçirdiğinde Rusya’dakine benzer bir manzarayla karşılaştı. Nüfusun büyük bir kısmı, geçimini toprağa bağımlı olarak sürdürüyordu. Ancak burada işçi sınıfının devrimci gücünü bırakın, varlığından bahsetmek neredeyse imkansızdı. Pekin’de başlayan büyük bir sanayi hamlesine girişildi. Köylüler topraklarından koparılıp işçileştirilmeye başladı. Sonrasında mülk sahipleri (milli burjuvazi diye adlandırılıyor) ile beraber ılımlı bir dönüşüm gerçekleştirebilmek için işçileştirilen işçilerin emeği üzerinden bir kar payı üretildi. Ezen ezilen ilişkisi “devrim” yıllarında “komünist” devlet aracılığıyla yeniden üretildi.
İki Çizgi Mücadelesi Update’i
Çin’in dönüşüm sürecindeki temel uğraklardan biri de “geçici demokratikleşme hamlesi” olarak da nitelendirilebilecek “Yüz Çiçek Açsın, Yüz Fikir Birbiriyle Yarışsın” kampanyasıydı. Komünist Parti’nin teröründen bunalan halka bir nefes alma şansı tanıyan bu süreç bir yandan geçici bir özgürlük alanı yaratmış olsa da sonrasında “karşı-devrimci” olarak suçlanacaklar için bir tuzak olarak kullanılma amacı taşıdığı anlaşıldı. Bu dönemde gelişmesine izin verilen parti içi muhalefet sonrasında sistematik bir biçimde ortadan kaldırıldı.
Kültür Devrimi: İlk Gençlik Update’i
Maoizm ideolojisinde kavram olarak belki de en çok kulaklarımıza çalınan “Kültür Devrimi” hadisesi, mücadele yöntemlerine ilişkin bir düşünce değişiminden ziyade belli amaçlar doğrultusunda pratik bazı uygulamalar dizisinden ibaretti. Mao’nun talimatıyla harekete geçen Kızıl Muhafızlar isimli gençlik örgütlenmesi bütün bir Çin genelinde Kültür Devrimi’ni başlattı. Ülkede feodalizmi simgeleyen eski olan her şeyin yok edildiği bu dönemle birlikte marksizme sonrasında 68 gençlik hareketleriyle devrimci yönü keşfedilen gençlik update’i eklenmiş oldu.
Antagonist Çelişki Update’i
“Bizim halk hükümetimiz halkın çıkarlarını gerçekten temsil eden ve halka hizmet eden bir hükümettir. Böyle olduğu halde hükümet ile halk kitleleri arasında hala belli çelişkiler vardır. Bu çelişkiler şunlardır; devletin çıkarları ve ortak çıkarlar ile kişisel çıkarlar arasındaki çelişkiler, yöneticiler ile yönetilenler arasındaki çelişkiler; bazı devlet memurlarının halk kitleleriyle ilişkilerinde bürokratik uygulamalardan doğan çelişkiler. Bütün bunlar halk arasındaki çelişkilerdir.”
Mao Zedong
Antagonist (uzlaşmaz) çelişki işçi-patron çelişkisinin temel çelişki olmadığını “zamanın somut koşulları” ışığında coğrafyadan coğrafyaya değişebilecek çelişkiler olduğunu söylüyordu. Çin toplumunun antagonist çelişkisi ise toprak sahipleri ile köylüler arasındaki çıkarlar kavgasıydı. Toplumsal mücadeleler içerisinde, anarşizmin ezen ezilen arasındaki uzlaşmazlığa yaptığı vurgu bir yanda dururken bir coğrafyanın gerçekliğine ve devrimci dönüşümüne göz yummanın imkansızlığı Marksizmin ilkesel açmazlarının pratik sonuçları olarak sürekli düzeltilmeye çalışıyordu.
Aşamalı Devrim Update’i
“Diktatörlüğümüz, işçi sınıfı önderliğinde işçi-köylü ittifakına dayanan bir halk demokrasisidir.”
Mao Zedong
Marks’ın öngörülerinde sınıf savaşımları tarihi içerisinde feodalizmden sonra bir burjuva devrimi gerçekleşmesi gerekir. Ancak Çin’de burjuvalardan önce komünistlerin iktidarı ele geçirebilmesi, en çok komünistleri şaşırtmıştı. İlk kez Lenin’le form değiştirmeye başlayan devrim düşüncesi, Mao’yla ortodoks anlamındaki son noktalarından birine ulaştı.
“Yeni Demokrasi” ya da “Yeni Demokratik Devrim” tezleriyle anlatılmak istenen şey basitti. “Komünistlerin yardımıyla” halkı kapitalist bir üretim-tüketim-dağıtım ilişkisine ardında komünizme ulaştırma çabasıydı. Bu amaca hizmet etmesi için dörtlü bir ittifak kuruldu; işçi sınıfı, köylü sınıfı, şehir küçük burjuvazisi ve milli burjuvazi. Yani komünist iktidar, halkın yaşantısını bir avuç sömürgenin eline “kontrollü bir şekilde” aldığı gibi iade ediyordu.
Üç Dünya Tezi: Emperyalizm Update’i
Uzun yıllar sosyalist blok devletler olarak ekonomik ve siyasi ilişkilerini sürdüren SSCB ve Çin, Stalin’in “tek ülkede sosyalizm”i ilan etmesiyle sarsılmaya başladı. Komintern’in sosyalist dünya devrimine hizmet etme amacından çıkarılıp, SSCB’nin devlet çıkarlarına hizmet eden ülkeler haline getirilme çabası birçok parça için iplerin koptuğu nokta oldu. Çin, artık SSCB’yi emperyalist olarak görmeye başladı. Bu minvalde, üç dünya tezi şekillendi. Üç Dünya Tezi’ne göre dünya, ABD’nin temsil ettiği kapitalist emperyalist dünya, SSCB’nin temsil ettiği sosyal emperyalist dünya ve geriden kalan ezilen ülkeleri sınıflandırmak için kullanılıyordu.
Maoist düşünce, marksizmi bir çok açıdan update etti. Bu update’ler tanımını yaptığımız üzere mücadele biçimlerini şekillendirip geliştirmekten ziyade ideolojinin temelindeki açıklıkları kapatmak üzerine kuruldu.
ULUSAL KURTULUŞ MÜCADELESİ UPDATE’İ
Sosyalistlerin “ulusal kurtuluş mücadeleleri” biz anarşistlerin ise “halkların özgürlük mücadeleleri” olarak ele aldığımız bazı deneyimlerde marksizmin update’i meselesinde önemli uğraklar oldu. Ho Chi Minh, Enver Hoxha, ve Josip Broz Tito’dan bahsedilecek bölümde yoğunluklu olarak devrimler tarihi ve pratik olan bu deneyimlerin ışığında update’lere bir yenisini eklemekten çok var olan update’lerin bir parçası olan isimlerle karşı karşıya kalıyoruz.
Arnavutluk’ta verilen özgürlük mücadelesinden sonra iktidarı ele geçiren Enver Hoxha, “Tek ülkede sosyalizm” ve “anti-revizyonizm” başlıkları altında alternatif bir sosyalist hat çizmeye çalıştı. Stalin sonrası değişen SSCB’nin karşısında daha tutucu ve politik çıkarları kapsamında destalinizasyon karşıtı tavır alan Enver ve partisi, yeni iktidarların SSCB’de devrime ihanet ettiğini ilan etti. Marksizme getirilen update’ler noktasında, ulusal kurtuluş mücadeleleri meselesinden beslenen ve Leninist parti modelini birebir kopyalayan Hocaizm, 1967 yılında devlet gibi bir kuruma ilk kez “ateist” takısını getirdi. Enver Hoxha’nın anti faşizm, Titoculukla mücadele, Yugoslavya’yla olan siyasi karşı karşıya gelişlerle daha milli çizgideki bir komünizm anlayışı oturtuldu.
Yugoslavya’da ise benzeri bir süreç Josip Broz Tito eliyle gerçekleşti. Tek ülkede sosyalizme muhalefet, SSCB gölgesinde bağımsız bir güç olmaya çalışan diğer tüm öteki devletler için olduğu gibi Tito’da da sabitti. Tito’nun marksizmi update ettiği yegane kısım ayrı bir federasyon çağrısı oldu. Balkan ülkelerinin kendine ait ayrı bir federasyon kurması gerektiğini öneren Tito, SSCB’yle de arayı açmamaya çalışarak ayrı bir mücadele hattı oluşturmaya çalıştı.
Asya kıtasına yüzümüzü çevirdiğimizde ise yine bir halk hareketi karşımıza çıkar; Ho Chi Minh ve Vietnam. Ho Chi Minh’in ayrıksı bir siyaset üretme noktasındaki kısırlığı onu Komintern’in anti-emperyalist halk cephesi siyasetlerinin yalnızca bir uygulayıcısı olmaktan kurtaramadı.
CASTRO-KOMÜNİZM
Marksizme ortodoks updateler içerisindeki hem silahlı mücadelenin karakteri konusunda, hem de işin felsefi kısmındaki en büyük değişiklikler Mao’yu saymazsak Fidel Castro ve Che Guevara eliyle eklendi. Devrimci anarşist Sam Dolgoff’un “Castro-Komünizm” olarak tariflediği bu akım, öncelikle devrimin nasıl gerçekleştirileceğine ilişkin fikir ayrılıklarıyla başladı.
Devrimci Savaş Update’i
“İzole edilmiş, ulusal örgütlenmeden ve politik çalışmadan yoksun, sadece askeri patlayıcı rolünü üstlenen yalın ve iskelet halinde foko teorisi oldukça ütopik bir anlayıştı.”
Regis Debray, 1967
İberya’da Franco faşizmine karşı savaşmış bir gerilla olan Regis Debray, temelindeki foqoismo’nun temelindeki isimdi. Küçük, 15-20 kişilik gerilla gruplarına verilen bu ismin teorisi ise devrimin fokoist grupların eylemleriyle gerçekleşebileceğine yönelik bir bakış oldu. Sonrasında Debray, kendi modelinin bazı noktalarına eleştiriler getirecek olsa da özellikle Guevara’nın Güney Amerika ve Afrika ülkelerinde halk mücadelelerine yaklaşımı, foko teorisinin başarıya ulaşacağına yönelik mutlak bir inanç üzerinden şekillendi. Sonrasında Guevara’nın Bolivya’daki başarısızlığı, Küba yönetiminin de bu yaklaşıma olan inancını değiştirmesini destekledi.
Anti-Dogmatizm Update’i
Diğer tüm marksizm update’leri gibi Che Guevara da Marks’ı gelecek için yazdıklarından çok genel geçer çözümlemeleri bağlamında değerlendiriyordu. Onun için Marks, “gelişebilen, gelişmek zorunda olan” bir bilimin kurucusudur.
Marks ve Engels’in Güney Amerika üzerine düşünceleri hakkında ise rahatça “günümüz için kabul edilemez olan bazı ırk ve milliyet teorileri” olduğundan bahseder. Hümanizm konusunda ise öncüllerinden farklı olarak ısrarlı bir vurgu yapan Guevara ve Castro, devrimci ya da marksist bir hümanizme ihtiyaç duyulduğunu söylüyordu. Fidel Castro 1959 yılında halka açık bir konuşmasında Küba Devrimi’ni hümanist bir devrim olarak nitelemişti.
Guevara ve Castro’nun özgün bir eklentisi olmayan, Mao’nun pratik çözümlemesi üzerinden Çin’de hayata geçirdiği sanayi hamlesine benzeyen bir atılım da fokoculukda olduğu gibi sonrasında rafa kalkan bir proje olarak yarıda kaldı.
Avro-Komünizm: Demokrasi Update’i
“Sosyalizm, eğer demokratik yoldan, kapitalist devletin kurumlarından yararlanılarak kurulabilecekse, -proletarya diktatörlüğü- kavramı elbette gereksiz hale haşe geliyordu. (…) Avrokomünist partilerin tamamı her türden diktatörlük kavramının kabul edilmez olduğunu ilan ederek proletarya diktatörlüğü hedefini 70’lerde programından çıkardı.”
Daryl Glaser, David M. Walker
Marksizmin update’leri arasında devlet başlığı altında ilk pratik düzenlemeler Avrupa’nın göbeğinde ortaya çıkan birkaç komünist partiyle gerçekleşti. Ortaya çıkışları 1960-70’li yıllara tekabül eden İtalyan Komünist Partisi (PCI), İspanya Komünist Partisi (PCE) ve Fransız Komünist Partisi (PCF) ile bu akımdan etkilenen bazı İsveç, Belçika ve Britanya’daki bazı komünist partiler Avro-komünizm kategorisinde değerlendirildi.
“Sovyet sosyalizmine ve Batı Avrupa sosyal demokrasisine üçüncü bir alternatif” şeklinde tanımlanan bu örgütlerin ortak özellikleri SSCB tipi sosyalizme eleştirel bir bakış farklı uluslar için farklı yöntemler kullanılmalı düşüncesi sosyalist toplumun demokratik olması gerektiği ve insan haklarını korumak zorunda olduğu şeklinde özetlenebilir.
Avro-komünizm, o döneme kadar radikal marksizm içerisinde yalnızca dönemsel/stratejik tartışmalarda konuşulmuş demokratik düzen, parlamento, gibi aygıtları mücadelesinin merkezine koymasıyla ayrıksı bir yerde durdu.
Bu bir anlamda devlet tanımını da bütünüyle değiştirmek anlamına geliyordu çünkü Marks’ın proletarya diktatörlüğüne geçişte bir araç olarak gördüğü devlet aygıtı avro-komünistlerde amaç haline gelmişti.
Avro-komünizm bir kavram olarak söz konusu partiler tarafından benimsenmedi. Ancak bu partiler siyasetlerini dönemsel koşullara uydurmak olarak nitelendiriyordu. Yıllar içerisinde çoğu güçlerini kaybederek ya seçim aldatmacası arasında eriyip gitti ya da sağ siyasete yakınlaşıp ilkelerini tümüyle yitirdi.
BATI MARKSİZMİ
Marksizm, özellikle Ekim Devrimi’nden sonra devrimciler ve entelektüeller tarafından sorgulanmaya başlamıştır. Ortodoks marksizm olarak adlandırılan diyalektik materyalizm, yapısal olarak diyalektik olan değişmez ekonomik yasaların tarihin başlatıcısı olduğunu söyler. Bu anlayışa göre insanların amaçlarının rolünü dikkate almamak gerekir çünkü bunlar da maddi nedenlere bağlı olarak açıklanan şeylerdir. Böylelikle bir tarihsel aşamadan diğerine doğru -komünizme varmasıyla doruk noktasına ulaşan- ilerleme doğal bir gereklilik olarak görülür. Kendi içerisinde pek çok çelişkiyi barındıran kapitalizm, işçi sınıfının (proleterya) ezilmişlik koşullarına karşı yekpare ayaklanmasına neden olacaktır. Bu ayaklanma proleterya diktatörlüğünü getirecek ve proletarya diktatörlüğünün ardından komünizme geçilecektir.
1. Dünya Savaşı’nın sonuna gelindiğinde, gelişmiş bir kapitalist toplum olan Almanya’nın toplumsal devrim sürecine girmesi beklenirken, 1920’li yıllardan itibaren Avrupa’da, özellikle İtalya ve Almanya’da faşizm yükselişe geçmiştir. Keza 1917’de Rusya’da pratiklenen Ekim Devrimi, Marks’ın teorisinin tamamen zıddını söylemektedir. Tarıma dayalı bir ekonomisi bulunan ve devrimci özne olarak işçilerden çok köylülerin yer aldığı bir pratik deneyimlenmiştir. Update edilen marksizm, ortodoks marksizmin reddini bu temellere dayandırmaktadır.
GRAMSCİ
Antonio Gramsci (1891-1937)’ye göre merkezi insan etkinliği, ekonomi değil politikadır. 1922 yılında, yaşadığı İtalya’da faşizmin zaferini görmüş olan Gramsci devrimci işçi hareketinin de büyük bir yenilgisine tanık olmuştur. İtalya Komünist Partisi’nin kurucularından olan Gramsci, Mussolini’nin iktidara gelmesinin ardından 1926’da bir suikast girişimi bahane edilerek tutuklanmıştır. Marksizme “çeşitli katkılar” yaptığı ileri sürülen Hapishane Defterleri’ni hapishanede geçirdiği 11 yıllık süreçte yazmış ve yayımlamıştır. Bu eser Gramsci’nin düşünsel değişimini ve Marksizme getirdiği “alternatif” yaklaşımı açıkça göstermektedir.
Hegemonya ve İktidar Update’i
Gramsci, marksizmde o zamana değin geçmeyen bir kavramı kullanmıştır: hegemonya. Bu kavram, burjuva değer ve normlarının bağımlı sınıflar üzerindeki ideolojik hakimiyeti anlamına gelmektedir.
Marksist teoride altyapı, ekonomik temeli; üstyapı ise hukuki, siyasal, ahlak, din vb. oluşumları içerir. Altyapı, yani ekonomik temel, üstyapıyı etkiler. Gramsci’nin burada ortaya koyduğu tez ise sınıf bilincinin gelişmesinde üstyapının önemidir. İşçileri sınıfsal rollerini anlamaktan alıkoyan sadece ekonomik süreçlerdeki konumlarına ilişkin kavrayış eksiklikleri değildir. İşçi sınıfını kendini gerçekleştirmekten alıkoyan sadece din gibi özel kurumlar da değildir. Devlet sadece burjuvazinin baskı aygıtı anlamına gelmez, aynı zamanda burjuvazinin hegemonyası anlamına da gelmektedir. Yöneticilerin baskısının değil “dünya görüşünün” yönetilenler tarafından kabul edilmesinde yattığına ilişkin görüştedir. Yani Gramsci’ye göre Marks’ın burjuva sınıfının devlet aygıtını baskıyla elinde tutması tamamen yanlış veya eksik bir çözümlemeydi!
Gramsci’nin geleneksel Marksizmi iki şekilde tersine çevirdiği savunulur. Bunlardan ilki, Gramsci’nin üstyapının altyapıyı etkilediğini söylemesi, diğeri ise sivil toplumun politik toplum üzerindeki önceliğini vurgulamasıdır. Hegemonya kavramına ilişkin bir diğer önemli nokta, egemen sınıfın bir aygıtının, ahlaki ve entelektüel liderliği yoluyla diğer aygıtları üzerinde denetim uyguladığı bir süreçtir. Aynı zamanda, egemen sınıfın kendi dünya görüşünü kapsayıcı ve evrensel olarak yerleştirmek için siyasal, ahlaki ve entelektüel liderliğini kullanmaya, bağımlı grupların çıkar ve gereksinmelerini biçimlendirmeye yönelik başarılı girişimlerini içerir.
Gramsci’nin “hegemonya”sı belli başlı bir kaç aygıttan oluşmaktadır. Bunlar; okul aygıtı, kültür aygıtı, (müze, kütüphane gibi), enformasyon örgütlenmesi, yaşam çerçevesi, kentleşme. Gramsci bu aygıtları yalnızca yönetsel ve teknolojik olarak görmez, tıpkı üretim sistemindeki gibi siyasal içerikle var olduğunu söyler.
Gramsci’nin Marks’tan farklılaştığı bir nokta da devlet kavramına ilişkindir. Üstyapı olarak devlet, kapitalizmin aşılmasında ikincil olmaktan ziyade birincil bir konumda bulunmaktadır. Ona göre devlet, burjuva sınıfının potansiyel açıdan tümüyle kapsayıcı bir grup olarak oluşumundan hareketle, bireylere sanki burjuvazinin içine alınacaklarmış gibi normlar ve yasalar dizgesine yükselen hegemonya aygıtıdır. Yani Marks’ın söylediğinin aksine, devletin varlığı, tarihsel olarak kapitalizmin aşılmasının önünde bir engel teşkil ediyordu!
Diyalektik Update’i
Gramsci’nin Marks’tan ayrıştığı bir diğer nokta, Hegel’in diyalektiğini kullanmış olmasıdır. İnsanın tarihte benzersiz bir özne olduğunu düşünmektedir ve gerçekliğin gelişiminde insanın rolünün Marks’ın tarif ettiği gibi pasif değil, etkin olduğunu söylemektedir. Marksizmin özellikle Engels gibi evrimci-pozitivist bir anlayışta olmasının tamamen karşısında duran Gramsci, Marks’ın materyalistler tarafından yanlış yorumlandığını, Marksizmin tamamen hümanist bir ideoloji olduğunu öne sürer.
Gramsci, tüm bunlar değerlendirildiğinde; Marks, Engels ve Lenin’den tamamen farklı bir şey söyleyerek marksizme bir update yapmıştır. Burjuvanın varlığını korumasında şiddet tekelini elinde bulundurmasıyla değil, proletarya üzerinde hegemonya kurmasıyla açıklar. Sınıfların varlığını sürdürmesinde ve “sınıf bilinci”nin sürdürülmesinin engellenmesinde üstyapının rolünü vurgular. Bu bağlamlarda Gramsci’nin hegemonya alt başlığında “devlet” anlayışına tamamen bir update yaptığı görülür.
LUKACS
Georg Lukacs marksizmin Engels tarafından evrimci- pozitivist bir çizgiye çekilmesine karşı çıkmıştır. 1923’te yayınladığı Tarih ve Sınıf Bilinci kitabında Hegel’in etkisi açık olarak görünür. Lukacs’a göre tarihin öznesi ve nesnesi arasında bir ayrım bulunmamaktadır. Marks, insanı nesneleştirerek tarih sürecinin çok dışında bırakmıştır. Lukacs, Marks’ın Hegel’deki devrimci yönünü ortaya çıkardığını söyler. Böylece Marks aracılığıyla da tarih teorisini materyalist bir konuma sokmayı amaçlamıştır.
Proletarya Update’i
Lukacs, işçi sınıfının devrimci hareketini öngören -toplumsal devrimin işçi sınıfı tarafından gerçekleştirileceği- marksizm anlayışını reddeder. Ortodoks marksizmi eleştirerek başladığı Tarih ve Sınıf Bilinci’nde, Rus Devrimi deneyimi ile işçi sınıfının haricinde bir öznenin (köylüler) devrimi gerçekleştirdiğini söyleyerek, yegane devrimci özne olduğunu reddetmiştir. Lukacs’ın yaklaşımınaproletaryasız devrim denebilir, ancak devrimci özne olarak herhangi bir kesimden söz etmez. Aynı zamanda marksizmin salt ekonomizm olarak görülmesine de şiddetle karşı çıkar. Her ne kadar altyapı üstyapıyı belirliyor da olsa, Marks’ın kuramının merkezi olarak ekonomi politiği görmez.
Marks’ın kuramını marksizm yapan ekonominin toplumsal ilişkilerin merkezinde olması ve ekonominin (altyapının) üstyapıyı (devlet, ideoloji, hukuk, ahlak, din) etkiliyor olduğu tezine karşı çıkmak, marksizmin kendisine karşı çıkıp yerine bambaşka bir tez koymak anlamına gelir. Aynı şekilde işçi sınıfının olmadığı bir devrim düşüncesi de marksizmin tamamen baştan yazılması, update edilmesine denk düşmektedir.
Şeyleşme Update’i
Marks’ın “yabancılaşma” kavramını geçirdiği özellikle 1844 Elyazmaları, Lukacs’ın kitabı yayımladığı yılda henüz farklı dillere çevrilmemiştir. Bu yüzden marksizm içerisinde, özellikle ortodoks marksizmin de yükseltilmesiyle birlikte, yabancılaşma kavramının marksizme dahil olup olmadığı büyük bir tartışma konusu olmuştur. Lukacs’ın “şeyleşme” kavramını yaratırken Marks’ınKapital’inde geçen “meta fetişizmi”nden etkilendiği düşünülür.
Lukacs’ın “şeyleşme”si ile en basit haliyle kast edilen; kişinin kendi faaliyetini, kendi emeğini, onun kendisine nesnel, insandan bağımsız bir şeymiş gibi gösterendir. Şeyleşmenin, işçi sınıfı için bir kişilik bölünmesine yol açtığını söylemektedir. Bu ilişkiler çerçevesinde işçi, emeğini piyasada özgürce, yine kendi özgür iradesiyle satıyormuş gibi düşünür. Ancak öte taraftan, toplumsal ilişkilerin bütününün şeyler arası ilişkiler haline gelmesiyle işçinin kendisi de bir meta, bir “şey” halini almıştır. Bu nedenle, işçi sınıfı diye bir özne toplumda bulunmamaktadır. İşçi sınıfı denilen bir özneden bahsedebilmek için “bilinç sıçraması”na ihtiyaç vardır. Bu noktada Lukacs, psikolojik bilinç ile potansiyel bilinç olarak iki ayrım koyar. Psikolojik bilinç, işçinin günlük yaşam mücadelesini temsil eder. Eve ne kadar ekmek götüreceği, ne yiyip ne giyeceği, ne kadar maaş alacağı vb… Potansiyel, yani aşılanmış bilinç ise sınıf bilincinin aktif yanını ortaya koyar. Psikolojik bilinç yanlıştır ve aşılması gerekir. Ancak Tarih ve Sınıf Bilinci’nde proleterin psikolojik bilinci nasıl aşıp potansiyel bilince ulaşacağına değinilmez.
2. Enternasyonel’in ardından Lukacs, “ideoloji” kavramını Marks’ın aksine pozitif olarak kullanmaya başlar. Marks’ta ideoloji “doğru duruma ilişkin yanlış düşünce” iken Lukacs’ta ideoloji “yanlış duruma ilişkin doğru düşünce”dir. Bu durum Lukacs’ın ortodoks marksizmi tamamen reddetmesi, bu anlayışın ekonomizmi ve siyasi pasifliği getirmesinden kaynaklanır. Siyasi pasiflikten kastı ise revizyonizmdir.
FRANKFURT OKULU
Frankfurt Okulu, 1923 yılında kurulan Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nün sosyoloji, siyaset bilimi, psikanaliz, tarih, estetik, felsefe, müzikoloji gibi farklı disiplinlerden bir araya gelen bir düşünce akımının ifadesidir. Kurucusu Max Horkheimer (1895-1973) tarafından “Eleştirel Teori” olarak adlandırılır. Eleştirilen ise, geleneksel marksizmdir. 1930’lu yıllardan itibaren çevrilmeye başlayan Marks’ın elyazmaları ve “yabancılaşma” kavramını geçirdiği yazıları Frankfurt Okulu için önemli bir dayanak noktasıdır. O zamana değin diyalektik materyalizmin ve pozitivizmin haricinde marksizmin felsefi de bir temeli olduğu Frankfurt Okulu temsilcilerince söylenmiştir. Frankfurt Okulu’nun hala marksist çevrelerce eleştiriliyor olmasının nedeni ise, kendisini tamamen akademik bir alanda var etmesi, siyasi hiçbir dayanağının ve pratiğinin olmamasıdır.
Kültür Update’i
Frankfurt Okulu’nun, marksizme bir “kulturkritik” aşıladığı iddia edilir. Marksizmin o güne değin felsefi olarak ifade edilmemesi, sanata ilişkin herhangi bir açılımının olmaması Frankfurt okulunun temsilcilerinin başlıca kaygılarını oluşturmuştur. Bu nedenlemarksizmde eksik kalmış olan “kültürün” Frankfurt okulu aracılığıyla marksizme eklendiği savunulur. Eleştirel Teori’nin tüm temsilcileri, insanı tarihin öznesi ve yaratıcısı olarak gördüklerinden, Gramsci ve Lukacs’ın devamcıları olarak yorumlanırlar. Aynı zamanda marksizmin şiddetle karşı çıktığı idealizmi Kant’tan bu yana benimsediklerini söylemektedirler.
Devrimci Özne Update’i
Marks ve Engels’in teorisi devrimci özne olarak proletaryayı gösterir. Ancak Lukacs gibi, Horkheimer da bu konudan emin değildir. Proletaryayı, toplumu harekete geçirici ve dönüştürücü görmekle beraber yekpare devrimci öznenin proletarya olmadığını söyler. Bu noktada Horkheimer sınıfın “ileri gelenleri” ile sınıfın geri kalanı arasındaki ilişkiyi vurgulayarak Lenin’e bir update yapar. İleri gelenden kasıt, bir parti ve onun liderliğidir. Horkheimer’ın odağı parti değil, eleştirel teoridir. Yani önemli olan öncü sınıf değil, felsefi temeldir.
Aydınlanma Update’i
1930’lu yılların başında Frankfurt Okulu ve özellikle Horkheimer’ın doğal bilimlerle ilgili benimsedikleri Lukacs’ın Tarih ve Sınıf Bilinci’nde ana hatları çizilenlerle çoğunlukla aynıydı. Horkheimer Bilim ve Buhran Üzerine Açıklamalar’da şöyle söylemektedir:“Marksist toplum kuramında bilim, insani üretim güçleri arasında sayılır… Bilimsel bilgi, üretici güçlerin ve diğer türde üretim araçlarının kaderini paylaşır: Onların uygulama ölçekleri hem onların gelişim düzeyleriyle hem de insanların gerçek ihtiyaçlarıyla derin bir karşıtlık içindedir. Aydınlanmayı da hakimiyetine almış olan daha iyi bir topluma yönelik ilgiyi, mevcut toplumu ebedi olarak kurma teşebbüsü ile ele geçirildikçe, bilimin içine sınırlayıcı ve örgütsüzleştirici bir an katıldı. Olmaya değil de, varlığa yönelen bir yöntem, toplumun verili biçimini eşit ve kendini yineleyen bir mekanizma olarak görme eğilimine karşılık geldi.”
Horkheimer ve Theodor Adorno (1903-1969)’nun birlikte yazmış oldukları 1944’te yayınlanan Aydınlanmanın Diyalektiği, açıkça marksizmin beslendiği Aydınlanma’ya meydan okumuştur. İtalya’da faşizmin, Almanya’da nazizmin yükselişte olması hatta zafer kazanmasını sorumlusu olarak Aydınlanma düşüncesini gösterirler. Onlara göre Aydınlanma Avrupa’yı karanlığa, barbarlığa sürüklemiştir. Bilimin ve teknolojinin gelişmesinin Aydınlanma’dan bu yana yükseltilmesi nazizmi yaratmıştır.
Aydınlanmanın Diyalektiği’nde Marksist pratiklerden farklı olarak değinilen bir başka konu ise “genel oy hakkı” düşüncesidir: “Her halükarda, oy pusulası düşüncesine yol açan gelişmelerin temeli, bütün özel enerjileri film stüdyosundan savaş alanına, emeğin bir tek, eşit ve soyut bir biçimine evrensel olarak indirgenmesidir. Ancak bu tür koşullardan daha insani bir koşula geçiş gözlenmiyor, çünkü kötüyü de iyiye de aynı şey oluyor.”
Diyalektik Update’i
Adorno’nun 1966’da yayımladığı kitabı Negatif Diyalektik hem Hegel’in hem Marks’ın diyalektiğinin radikal bir yorumlaması olarak görülür. Günümüz marksistlerinin sıklıkla örnek gösterdikleri Adorno’nun bu kitabı özellikle “otonomist marksistler” tarafından çok “devrimci” bir kitap olarak görülmektedir.
Avrupa’daki 68 hareketini etkilediği öne sürülen bu kitapta diyalektiğin temel kavramlarından biri “özdeşsizlik”tir. Özdeşsizlik bütüne katılmama, kitle ve tüketim toplumuna katılmamak demektir. Hegel ve Marks’tan farklı olarak “bütünsellik” düşüncesinin zıttıdır. Yine aynı kitapta Adorno, Marks’ı sınıfsız bir topluma tarih aşamalarla ulaşacak tezine tamamen karşı çıkmaktadır. Hegel’den bu yana süren pozitif diyalektik anlayışının toplumsal mücadeleler kapsamında bir uzlaşma yarattığını söylemektedir. Bu bağlamda Adorno sadece marksizmi değil, marksizmin örgütlenme tarzına da karşı çıkmaktadır. Ekoloji, LGBTİ mücadelesi gibi farklı mücadele alanlarının yaratılması Adorno’nun tarih içerisindeki “sürekli mücadele” anlayışına denk düştüğüne dair yorumlanmıştır. Kitle ve tüketim toplumuna katılmayan birey kendi özgür iradesiyle her zaman bir mücadele içerisinde var olacaktır.
Adorno, Lenin’in “öncülük” anlayışını eleştirir. Önderin izinden gitme düşüncesinin bireyin bağımsız düşünmesini engellediğini ve bireyleri tek bir kişiye bağımlı kıldığını savunuyor. Tıpkı Lukacs gibi, partinin bütünlüğü ve partinin öncülüğüyle proletaryanın bütünlüğüyle kapitalizmin aşılamayacağını savunmaktadır. Yani kapitalizmi devirecek olan işçi sınıfı ve işçi sınıfının bilinci değildir!
Yeni Sol Update’i
Bugün marksist tartışmaların temelinde duran “yeni sol” kavramı Herbert Marcuse (1898-1979) ile başlamıştır. Marcuse’nin Frankfurt Okulu’ndaki yeri Horkheimer ve Adorno’ya kıyasla daha farklı bir pozisyondadır. Marksizme Freudyen bir açılım getiren Marcuse, özellikle son dönem çalışmalarında ekonomik ihtiyaçların bütünleşme ve baskı aracı haline geldiği düşüncesinden hareketle, ekonomik ihtiyaçlardan daha fazla “insani” ihtiyaçlara yönelmiştir.
Marcuse’e göre Marks’ın teorisinde proletaryanın rolü kapitalizmin mutlak bir yansımasıdır. Marks işçi sınıfının sefilleşmesinden kaynaklanan toplumsal kutuplaşmanın proleter devrim açısından yaşamsal olduğunu söyler; diğer taraftan kapitalizmin dönemsel krizini basit bir siyasi çelişki olmaktan öte yapısal bir çelişki olduğunu ileri sürer. Üretici güçler, onunla birlikte, onun altında ilerlediği örgütlü teknik koşullara işaret eder. İmalat, makine sanayi, otomasyon endüstrisi üretim güçlerinin farklı düzeyleridir. Bunların sahiplenilmesiyle çelişki içerisinde bulunan üretici güçler; bilimi, gelişmiş iletişimi, yüksek eğitim düzeyini ve içselleştirilmiş disiplini barındırır. Böyle olduğunda, Marks’ın söylediğinin aksine bu bir sefilleşme değildir. İşçi sınıfının denetim altına alınması ve örgütlenmesi için gerekli olan koşulların ortadan kaldırılmasıdır. İşte bu noktada Marcuse, devrimi gerçekleştirecek bir işçi sınıfından bahsetmenin olanaksızlığını vurgular.
1964’ta yazdığı Tek Boyutlu İnsan ve 1972’de yazdığı Karşı Devrim ve İsyan, toplumsal hareketler noktasında el kitabı niteliğinde olan kitaplardır. Tek Boyutlu İnsan 68 öğrenci hareketlerinin önemli bir kaynağı olarak görülür.
Tek Boyutlu İnsan’ın doğrudan öğrenci hareketi içerisinde kendini var etmesinin nedeni okulların kapitalizmin içselleştirilmesini sağladığı ve okulların bu işlevi terk etmesi gerektiğini savunmasıdır. Marcuse, toplumdaki her türlü varlığı reddetmektedir. Toplumu bir bütün olarak ele almamak gerektiğini, ancak proletarya diye bir varlık olmadığını, bu kavramların artık iç içe geçtiğini söylemektedir. Etnik ve ırksal mücadele verenlerin, kendi yerel bölgelerinde ekoloji üzerinden mücadele edenlerin veya gay ve lezbiyenlerin de toplumsal yaşamın adaletsizliklerinden muzdarip olduğunu ve bunun mücadelesinin özgürleştirici olduğunu savunmaktadır.
ALTHUSSER
Altyapı-Üstyapı, İktidar Update’i
Louis Althusser, Lukacs ve Gramsci’nin geliştirdiği, ardından Frankfurt Okulunun doruk noktasına ulaştırdığı Hegelci marksizmi ve hümanizmi doğrudan reddeder. Devlet ve Devletin İdeolojik Aygıtları’nda açıkça belirttiği üzere “marksizmde eksik kalan yerleri tamamlama” çabası içerisine girerek marksizmi update etmiştir.
Marks toplum yapısını özgül bir belirlenmeyle eklemlenmiş düzey ya da kertelerden oluşmuş biçimde tasarlamıştır: Altyapı ya da ekonomik temel (üretici güçler ile üretim ilişkilerinin birliği) ile hukuk ve devlet, çeşitli ideolojiler, ahlak, aile, din gibi kavramları içeren üstyapı. Marksizme göre, üstyapının altyapıya göre özerkliği vardır ancak altyapı üstyapıyı etkilemektedir. Yani ekonomik ilişkiler nasıl şekilleniyorsa devlet, hukuk ve ahlak da ona bağlı olarak şekillenecektir.
Althusser, bu noktada Marks’ın bir durumu gözden kaçırdığını iddia eder. Hukuk, devlet ve ideolojinin yani üstyapının ekonomik temeli yani altyapıyı etkilediğini söylemektedir.
Althusser’in Devlet ve Devletin İdeolojik Aygıtları’nda söylediği üzere “Marksizme eklemek istediğim bu tez, tüm yapıların birbirini etkilediği, birbirinden bağımsız düşünülemeyeceği tezidir.” Yine aynı kitapta, üstyapının önemini şu şekilde vurgular: “Başka bir söyleyişle okul, (fakat aynı zamanda kilise gibi devlet kurumları, ordu gibi başka devlet aygıtları da ) bir sürü beceri öğretiyor. Fakat bunu yönetici ideolojiye boyun eğmeyi ya da bu ideolojinin ‘pratiğinin’ egemenliğini sağlayan biçimde yapıyor. Tüm üretim, sömürü, baskı görevlileri ve Marks’ın deyimiyle ‘ideoloji profesyonellerinin’ görevlerini ‘bilinçli olarak’ yerine getirmek için şu ya da bu oranda ideolojiyi benimsemiş olmaları gerekir. Ya sömürülenler yani proletarya ya sömürücüler yani kapitalistler, ya sömürünün yardımcıları yani yönetici kadrolar, ya da hakim ideolojinin büyük papazları, yani devlet memurları…”
Devlet, marksist kuramda Marks’ın Paris Komünü Üzerine ve Lenin’in Devlet ve Devrim metinlerinde devlet aygıtı adını verdikleri şeydir. Baskı yoluyla devletin kontrolünü elinde bulundurmaktır. Buradan anlaşılması gereken ise, hukuki pratiğin gereklerine ilişkin olarak zorunluluğu ve varlığı tanınan, özelleşmiş bir aygıt. Yalnızca polis, mahkemeler veya hapishaneler değil, polis “olaylarla başa çıkamadığında” duruma el atacak olan ordu, devlet başkanı ve hükümeti de kapsar. Marksizme göre devlet, yalnızca devlet iktidarının bir işlevi olarak anlam kazanır. Tüm siyasal sınıf mücadeleleri devlet iktidarını ele geçirmek üzerine kuruludur. Tam da bu noktada Althusser bir ayrıma gitmek gerektiğini söyler: devlet iktidarı ve devlet aygıtını ayırmak gereklidir. Bu kavrama Althusser “devletin ideolojik aygıtları” adını verir. Marksist teoride devlet aygıtı hükümet, yönetim, ordu, polis, mahkemeler ve hapishanelerdir. Althusser’e göre bunlar yalnızca devletin baskı aygıtlarıdır. İdeolojik aygıtlar ise; dini (çeşitli kiliseler sistemi), öğretimsel (değişik, özel ve devlet okulları), aile, hukuk, siyaset (çeşitli siyasal partiler), sendika, haberleşme (basın, radyo, tv), kültür (edebiyat, sanat, spor vb.). Tüm bunlar devletin baskı aygıtı aygıtı ile aynı şeyler değildir. İşleyiş mekanizmaları birbirinden tamamen farklıdır.Devletin baskı aygıtı ele geçirilmiş olsa dahi ideolojik aygıtlar varlığını sürdürmeye devam eder. Üstelik baskı aygıtları “kamusal” alanda yer alırken, ideolojik aygıtlar tamamen “özel” alanda yer alır. Devletin baskı aygıtı “zor kullanarak” bir başka deyişle şiddet tekelini elinde bulundurarak işler, ideolojik aygıtlar ise “ideoloji” kullanarak işler. Devletin baskı aygıtlarına dair iktidarın bir yasa çıkarması oldukça kolayken, devletin ideolojik aygıtlarına değinen yasalar çıkarmak oldukça zordur.
Bu bağlamda değerlendirildiğinde Althusser’in marksizmi update ettiği iki temel nokta vardır: İlki üstyapının da altyapıyı belirlediği veya belirleyebileceği, diğeri ise devlet iktidarına yöneliktir. Marksizmin savunduğu tezlerin tamamen dışında bir söylem geliştirerek “teorinin eksikliklerini kapatma” çabasında olan Althusser, görece birtakım marksistler değerlendirildiğinde bunu başarmış olsa gerek.
OTONOMİST MARKSİZM
NEGRİ VE HARDT
Otonomist marksizmin önde gelen temsilcilerinden İtalyan felsefeci A. Negri ve Amerikalı edebiyat kuramcısı M. Hardt’ın da marksizme yönelik ciddi update’leri bulunmaktadır. Özellikle İmparatorluk ve Çokluk kitaplarında küresel kapitalizmin ve devletin post modern dönemde geçirdiği dönüşümlere, devrimci özne olan proleteryanın anlamındaki değişikliğe, üretim biçiminin ve emeğin dönüşen yapısına yönelik update’ler bulunmaktadır.
Kapitalizm ve Devlet Update’i
Negri ve Hardt’ın oluşturdukları teorinin ana hatları ulus-devlet ve emperyalizm kavramları üzerinedir. Negri ve Hardt’a göre “üretim ve mübadelenin asli unsurları -para, teknoloji, insanlar ve metalar- ulusal sınırları giderek daha kolay geçiyor; dolayısıyla ulus-devlet bu akışı düzenleme gücünü ve ekonomi üzerindeki otoritesini günden güne yitiriyor.” Bu sebeple ulus devletler ve emperyalizm giderek önemini yitirmektedir. 1970’lerde açığa çıkan yeni egemenlik biçiminin adı İmparatorluk’tur; “Dünya Bankası gibi ulus-aşırı birimlerden, ulus devletlere ve oradan yerel ve bölgesel sivil toplum kuruluşlarına kadar görece otonom farklı tipte yapılar ve örgütler”in var olduğu bütünlüklü bir küresel kuruluştur.
Negri ve Hardt, Lenin’in 1916 yılında yazdığı kitapla Marksist teoriye kapitalizm ve devlet update’i olarak eklediği ve kapitalizmin en yüksek tekelci aşaması olarak tanımladığı emperyalizm teorisinin sonunun geldiğinden, “emperyalizmin artık küresel iktidar yapılarını anlatmakta yeterli bir kavram olmadığı”ndan bahsetmektedir.
Üretim Biçimi, Altyapı-Üst Yapı ve Emek Update’i:
Üretim biçiminin, altyapı-üst yapı meselesinin, emek kavramının değiştiği söylemleri açıkçası günümüzün sorunlarını analiz etmede marksist teoriye can simidi değerinde önemli eklemeler sağlamıştır.
İmparatorluk döneminin üretim tarzını betimlerken Foucault’un tanımı olan “biyo-politik” kavramını kullanmışlardır. Ayrıca,“kontrol toplumu ve biyo-iktidar kavramları İmparatorluk kavramının merkezi özelliğini betimler.” sözleri, Foucault’cu bir update’in izlerini taşır.
“Küresel ekonomideki servet yaratımı giderek daha fazla bizim biyo-politik üretim dediğimiz üretim tarzına, yani ekonomik, politik ve kültürel alanların giderek örtüştüğü ve birbirini sardığı, bizatihi toplumsal hayatın üretimine meylediyor.” sözleri, altyapı ve üstyapı meselesine dair bir update’i de içermektedir. Onlara göre, toplumsal üretim ve tüzel meşruluk birer altyapı-üst yapı öğeleri olarak değil birbirlerine paralel bir şekilde yan yana var olmaktadır; ekonomik üretimle politik kuruluş zaman içinde örtüşme eğilimine sahiptir.
“Postmodernleşme ve İmparatorluğa geçiş eskiden beri altyapı ve üstyapı olarak adlandırılan alanların reel olarak birbirine yakınlaşmasıyla ilgilidir.”
Biyo-politik üretim aynı zamanda “üretici emeğin yeni doğası”nı da ortaya koymaktadır. Emeğin biyo-politik boyutu olarak, artık-değer üretiminde önceleri kitlesel fabrika işçilerinin emeğinin oynadığı merkezi rol, günümüzde giderek daha fazla entelektüel, maddi olmayan ve iletişimsel emek gücüne geçmektedir. Maddi olmayan ürünler –bilgi, enformasyon, iletişim, dilsel ya da duygusal ilişkiler− üreten emek aynı zamanda “kendi eğilimini başka emek biçimlerine ve toplumun kendisine kabul ettirmiştir.”
Negri ve Hardt bu yeni kapitalist değer birikimi meselesini sömürü mekanizmasının merkezine konumlandırabilen yeni bir politik değer teorisinin geliştirilmesi ve yeni değer teorisinden sonra asıl olarak bilgi, iletişim ve dil yoluyla işleyen yeni bir öznellik teorisi kurmak gerektiğinden bahsetmişlerdir.
Devrimci Özne Update’i
Bu yeni üretim ve iktidar biçimi yeni bir öznellik tanımlamasında da bulunmuştur. Maddi olmayan emek zemininde yer alan öznelerin oluşturduğu bütün olarak tanımlanan “çokluk”, küresel düzeyde imparatorluğa karşı bir alternatif olarak sunulmaktadır.
Çokluk kavramı bir tekilliğe veya tek bir özdeşliğe indirgenemeyecek sayısız içsel farklılıklara sahiptir; kültür, etnik köken, toplumsal cinsiyet ve cinsellik farkları kadar farklı emek biçimlerini, farklı yaşam tarzlarını, farklı dünya görüşlerini, farklı arzuları da kapsar.
“Halk” kavramı gibi yekpare bir bütünlük oluşturmayan ve “güruh, kalabalık ve kitle” kavramları gibi edilgen olmayan, etkin ve çok boyutlu “çokluk” kavramı otonomiyi gerçekleştirebilme yeteneğine sahip bir öznelliği tariflemektedir.
İkilinin Marks’ın sınıf teorisinin temelindeki devrimci özne/proletarya tanımına getirdikleri update, oldukça açıktır. “Emeğin ve devrimin öznesinin temelli olarak değiştiğini kabul etmemiz gerekiyor. Proletaryanın bileşimi değişmiştir, dolayısıyla bizim proletarya anlayışmız da değişmelidir. Biz kavramsal olarak proletaryayı emeği kapitalist üretim ve yeniden üretim biçimleri tarafından doğrudan ya da dolaylı olarak sömürülen ve bu biçimlere tabi kılınan herkesi kapsayan geniş bir kategori olarak anlıyoruz. Bundan önceki bir devirde proletarya, erkek kitlesel fabrika işçisi olan ‘endüstriyel işçi sınıfı’ olarak tanımlanıyordu.” sözleriyle “sömürülen ve kapitalist tahakküme tabi olan herkesin proletarya kategorisi altında olduğunu” belirtmişlerdir.
Negri ve Hardt proletarya kavramını genişletmiş olsalar da kavram, sahip olduğu anlam ve genişletildiği biçim sebebiyle yetersiz bir “özne” tarifi yapmaktadır. Bu tanım, küresel kapitalist sistemin, devletlerin ve dini yapıların yani, siyasi, ekonomik, erkek egemen ve dini iktidarların baskı, sömürü ve tahakkümü altındaki ezilenleri kapsamamaktadır.
DİĞERLERİ
TARIK ALİ
Pakistanlı marksist tarihçi, özellikle üniversite yıllarındayken politik eylemliliğin içerisinde aktif bir şekilde yer almış Tarık Ali ise marksizme “fundamentalizm” kavramı üzerinden bir update uygulamıştır.
Fundemantalizm Update’i
Tarık Ali, 11 Eylül 2001’de ABD’deki İkiz Kuleler’e gerçekleştirilen saldırının ardından ABD’nin Ortadoğu’daki halklara yönelik düşmanca davranışlarını ve Irak İşgali dönemini klasik bir marksist söylemle tariflememiştir.
Güncel siyasi analizi ortaya koymak için Marks’ın ekonomik söylemleri ve emperyalizm anlatıları yetersiz bulan Tarık Ali “yeni” dünya atmosferinde söz konusu olanın, sınıf çelişkisi, emperyalist sömürü ya da “medeniyetler çatışması” değil de, bir “fundamentalizmler çatışması” olduğunu, en büyük tehlikenin ise “baş fundamentalist” ABD olduğunu belirtmiştir.
“Allah bizden yana” ve “Tanrı Amerika’yı korusun” gibi dinsel sloganların temel olduğu bir savaş çılgınlığının geri getirildiğini düşünmektedir. Yaşadığımız dönemde ABD’nin emperyalist fundemantalizminin karşısında İslami fundamentalizmin olduğunu düşünen; Yahudi ve Hristiyan fundamentalizminin tarihte İslami fundamentalizmden çok daha kan dökücü ve zalim olduğunu söyleyen Tarık Ali, küresel boyuttaki çatışmaların çeşitliliğine rağmen çok genel olgulardan bahsetmekle yetinmiştir.
ALAIN BADIOU
Fas doğumlu Fransız felsefeci marksist Alain Badiou, modern sofistler olarak adlandırdığı post modernistlere karşı kendisini hakikatin savunucusu bir Platoncu olarak tanımlamaktadır. Aynı zamanda Mao’nun kültür devriminin ve 60’lı yıllarda Fransa’da artan maoculuğun etkisiyle Sovyetlerin parti-devlet sistemine eleştiriler getirmiştir.
Komünizm Update’i
Sovyetler Birliği’nin dağılması ve marksist pratiklerin etkisini büyük oranda yitirmesinin ardından komünizmin öldüğü şeklindeki savlara karşı ölenin sonlu ve sınırlı olan Parti-Devlet olduğunu; -Marks’ın düşüncelerinden ve marksist yazından farklı olarak ve Platon’un bir kavramı olan- “idea” olarak komünizmin sonsuz, sınırsız ve ölümsüz olduğunu ileri sürmektedir.
Komünizm update’inde, verili üretim tarzlarından komünizme “geçiş sorunu” da bulunmaktadır. Badiou, “sosyalist devrim” ya da “millî demokratik devrim” pratikleriyle sağlanacak olan komünizme geçiş tezlerine karşı çıkmış, doğrudan komünizme geçmeyi gündemleştirmiştir.
ÉTIENNE BALIBAR
Althusser’in öğrencisi olan ve siyaset felsefesi üzerine yoğunlaşan Fransız marksist Etienne Balibar da marksizme yurttaşlık ve demokrasi update’i yapmıştır.
Demokrasi ve Yurttaşlık Update’i
Toplumsal, siyasi ilişkileri ve dönüşümleri ekonomik bir temelden ziyade siyaset felsefesinin kavramları olan demokrasi ve yurttaşlık kavramları üzerinden anlatması sebebiyle Balibar’ın düşüncesi başlı başına bir update olarak karşımıza çıkmaktadır.
Demokrasinin hep gelmekte olduğunu, ideal bir şey olmadığını ve kökleri Antik Yunan polisine giden yurttaşlıkla çatışkı içerisinde olduğunu düşünmektedir. Yapılması gerekenin demokrasinin demokratikleştirilmesi ve yurttaşlık haklarının genişletilmesi için mücadele olduğunu belirten Balibar, mücadele edilmediği takdirde yurttaşlık haklarının genişletilemeyeceğini ve -klasik marksizmin ilerlemecilik anlayışından farkını ortaya koyan bir biçimde- yurttaşlığın her zaman ilerlemeyeceğini de belirtmektedir.
19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında verilen mücadelelerin “ulus-devletin sosyal yurttaşlığı”nı ortaya çıkarttığını, ardından gelen neo-liberal politikalarla birlikte yurttaşlık haklarında gerilemelerin olduğunu ifade etmektedir.
Balibar, sınıf mücadelesini -“devrimin kaynağı” olarak gören marksist anlayışa karşı- bir yurttaşlık biçiminin yaratıcısı olarak tanımlamaktadır ve sınıfı idealize etmemektedir. Sınıfın yaşanan neo-liberal dönüşümlerle devrimci ruhunu kaybettiğini belirten Balibar, günümüzde özellikle Batılı devletlerin göçmenlere yaptıklarına karşı işçi sınıfının çoğu zaman duyarlı olmadığını, göçmenlerle dayanışmadığını da aktarmıştır.
Ona göre, demokrasinin demokratikleştirilmesi bir süreci anlatır. Sürecin bir sonu yoktur. Bu sürecin faili başlı başına tek başına işçi sınıfı değil, “etkin yurttaş”tır. İşte bu nedenle etkin yurttaşın her zaman ayaklanma ve devrim kavramlarıyla bağı anlatılmaktadır.
Ayrıca, “siyasi bir güç ya da hareketin toplumu demokratikleştirmesinin koşulu, bunların kendilerinin hem hedefleri hem de içsel işleyişleri bakımından karşı çıktıkları sistemden daha demokratik olmalarıdır. Kendisi anti-demokratik olan sistem ya da toplumun, demokratik olmayan yollardan kökten dönüşümü sağlanamaz.” cümlelerini kapitalist ve marksist pratikleri de yetersiz görmesi sebebiyle kurmuştur.
HENRI LEFEBVRE
Neomarksist olarak bilinen Fransız sosyolog ve felsefeci, marksizme mekan ve kent meselesi üzerinden update’ler yapmış Henri Lefebvre, son dönemlerde mekan ve kent sorunlarının tahlilinde en çok okunan isimlerden biri olmuştur. Mekanı bir üst yapı olmaktan çıkaran, kenti sanayileşme için anahtar bir kavram olarak ele alan update’leri bulunmaktadır.
Mekan ve Üstyapı Update’i
Lefebvre, mekânın toplumsal değerler ve anlamlara dayalı olan ve mekânsal algı ve uygulamaları belirleyen bir toplumsal ürün olduğunu savunmuştur. Oysa marksizmde toplumsal mekan bir üstyapı olarak görülmekte ve hem üretici güçlerin hem de yapıların, mülkiyet ilişkilerinin sonucu olarak kabul edilmektedir. Lefebvre için mekan, üretici güçlere, iş bölümüne dahildir ve mülkiyetle ilişki içerisindedir. Mübadeleyle, kurumlarla, kültürle, bilgiyle ilişkilidir. Mekanın mübadele değeri ve kullanım değeri vardır; alınıp satılır.
Mekanın üst yapı olarak görülmesiyle ilgili olarak marksizme bir update yapan Lefebvre, Marksist devrim anlayışına bir ekleme yaptıklarını da belirtmiştir. Ona göre baş aşağıda, ayakları havada duran yalnızca Hegel’in felsefesi ve diyalektiği değildir: “Marks’ın baş aşağı olarak tanımladığı şey toplumdur. Baş aşağı çevrilen dünya teorisine sanayi örgütlenmesi içindeki marksist devrim projesini bir ‘kentsel devrim’ projesiyle tamamlayan birkaç nokta ekledik.”
Kent ve Sanayileşme Update’i
Lefebvre, kent ve kentleşmeyi sanayileşmeyi anlamak için anahtar fenomenler olarak görür: “Marks, şehirleşmenin ve kentin, sanayileşmenin anlamını içerdiğini gösteremedi. Sanayi üretiminin toplumun kentleşmesini içerdiğini ve sanayinin potansiyellerine hakimiyetin şehirleşmeyle ilgili özgül bilgiler gerektiğini görmedi. Sanayi üretimi, belli bir büyümeden sonra, şehirleşmeyi yaratır; bunun koşullarını sağlar, olasılıklarını açar. Böylece sorunsal yer değiştirir ve kentsel gelişme sorunsalı olur.” Marks’ın eserlerindeki şehire dair bilgilerde kent sorunu değil sadece konut sorunu ortaya konmuştur.
Lefebvre’nin mekanı üstyapı öğesi olmaktan çıkarması aslında güncel sorunlardan biri olan mekan ve kente dair marksizmin yorum yapabilmesini sağlamıştır. Fakat kentleşmeyi büyük oranda sanayi üretimi ve modern kapitalizmle birlikte ele aldığı için aslında kente dair analizinde eksik kalmıştır.
MARKS’TAN ETKİLENİP KENDİLERİNE MARKSİST DEMEDEN MARKSİZMİ ETKİLEYENLER
Kapitalist düzeni, toplumsal ilişkileri ya da döneminin ekonomik, sosyal, kültürel ve politik sorunsallarını çözümlemeye kalkışan pek çok düşünür Marks’ın ortaya koyduğu düşüncelerden etkilenmiştir. Marks’ın “sınırsız sermaye birikimi” gibi özellikle ekonomik alandaki görüşlerinden etkilenip kendi teorilerini ortaya koyan ama kendisini Marksist olarak tanımlamayan düşünürlerin görüşleri marksist teoriye eklemlenmekte ya da “marksist kuramı doğrulayan” düşünceler olarak sahiplenmektedir. Bu düşünürlerin tezleri doğrudan Marks’a olmasa da marksizme eklemlemeler/update’ler içermektedir.
IMMANUEL WALLERSTEIN
Amerikalı bir sosyolog olan ve “dünya-sistem” analizini ortaya koyan I. Wallerstein, Marks’ın temel birkaç düşüncesini kabul edip belirli noktalarda onun görüşlerinden ayrılan düşünürlerden biri.
Dünya Sistem Analizi
Wallerstein’a göre şimdiye dek iki tür dünya-sistem var olmuştur: Dünya-imparatorluk, dünya-ekonomi.
Bir dünya-imparatorluk, tek bir politik merkezin, fakat çok sayıda kültürün var olduğu büyük bir bürokratik yapıyken; bir dünya-ekonomi ise çok sayıda politik merkezin ve çok sayıda kültürün olduğu yapıdır. Analize göre, kapitalizm de modern bir dünya-ekonomi olan dünya-sistemdir.
Wallerstein’ın kapitalizmi modern dünya-sistem olarak tanımlamasında Marks’ın görüşlerinin etkisi büyüktür. Marks’ın kapitalizmin gelişmesinde ortaya koyduğu “sınırsız sermaye birikimi” düşüncesini analizinin temel dayanak noktası yapmıştır. Bir farklılık olarak sermaye birikiminde artık-değerden ziyade ağırlıklı olarak kâr kategorisini ön planda tutmuş, kâr ile artık değer arasındaki ilişkiyi incelememiş ve kapitalizmin kökenini pazar ilişkilerine dayandırmıştır. Bu sebeple kapitalizmin ilk olarak on altıncı yüzyılda Avrupa’da “pazar ticaretinin” gelişmesi sonucunda ortaya çıktığını düşünmektedir. Marks ise temel eserlerinde 18. ve 19. yüzyılda Batı Avrupa’da ve özellikle İngiltere’de ortaya çıkan kapitalist toplumsal dönüşümü ve sermayenin toplam döngüsünün nasıl gerçekleştiğini incelemiştir.
Marks ve Marksizm Hakkındaki Yorumları
Wallerstein analizini kurarken yüzünü döndüğü Marks’a ve marksizme yönelik yorum yapmaktan ve eleştirmekten de geri durmamıştır. 1883 ile 1950 yılları arasındaki marksizmi “ortodoks marksizm” olarak tanımlamış, bu dönemdeki marksist partilerin devlet iktidarını “elde etmeye kilitlenmiş” partiler olduğunu söylemiştir. “Sınıf çatışmalarının asli olduğunu ve diğer tüm çatışmaların yan olgular olduğunu” iddia eden ve dolayısıyla; “milliyetçi, etnik, feminist ve diğer tüm benzeri hareketlere düşman”bu partileri eleştirmiştir.
Wallerstein’ın devlet iktidarı düşüncesi marksist altyapı-üst yapı ilişkileri ile bağlantılı olmuş ama ekonomik çatışmaların dışındaki sorunların görmezden gelindiği yorumunda bulunmuştur. Ona göre devlet iktidarı kapitalizmin yarattığı iktidar biçimlerinden sadece bir tanesidir. Kültürel, toplumsal ve ekonomik iktidar biçimleri de kapitalizm içinde var olmaktadır. Ortodoks marksizmin en temel hatası, kentli işçi sınıfını öncelikli kılmak ve kapitalizmin ortaya çıkardığı diğer çatışmaların taraflarını ötekileştirmektir. Ayrıca marksistlerin analizlerini ulus devlet içine sıkıştırdıkları iddia etmiştir.
Ekonomik temelli olmayan çatışmaların görmezden gelindiği meselesinde haklı bir yorumda bulunurken ne var ki bu çatışmaların kapitalizmin yarattığı iktidar yapılardan geldiğini söylemesi ve çatışmaların kaynağı olarak kapitalizme yüzünü çevirmesi radikal bir eleştiri olarak görülemez.
Ortodoks marksizme yönelik tümden eleştirilerine rağmen Wallerstein, Marks’ın görüşlerinde hem savunduğu hem de eleştirdiği yönleri ortaya koymuştur. Wallerstein, Marks’ın toplumsal yapıyı diyalektik biçimde algılamak gerektiğine; sermaye birikiminin sistemin temel mekanizması olmasına; artı-değer kavramına; kapitalizmin yaşamın toplumsal örgütlenmesini kutuplaştırmasına; sosyalizmin devletin sönümlenmesini içermesine; kapitalizmden sosyalizme geçişin evrimci biçimde değil devrimci biçimde gerçekleşeceğine dair düşüncelerinin son 150 yılın ve hatta son 400 yılın gerçekliğini açıkladığını düşünmektedir. Bu konularda Marks’a hayranlık beslerken “Kapitalizmin önceki toplumlara göre bir ilerlemeyi temsil ettiği ve sınıfsız toplumun ortaya çıkmasıyla sona ereceği düşüncesi”nin “kuşkuya yer bırakmayacak kadar hatalı” olarak tanımlamıştır.
Marksizmden tümden uzaklaştığı bir mesele ise hiçbir sınıfa veya toplumsal gruba “özne” rolü vermemesidir.
DAVID HARVEY
Britanyalı bir coğrafyacı ve antropolog olan, son dönemlerde kent üzerine yaptığı çalışmalarla kendinden söz ettiren David Harvey; marksizmden etkilenip kendisine Marksist demeyen ama Marksist kent kuramcıları dendiğinde ilk akla gelen isimlerden.
Harvey, “mekân”ı, ontolojik bir kategori olarak ele almamakta; mekansal ilişkilerin bağımsız niteliklere sahip olduğunu reddetmekte ve mekanı, insanı biçimlendiren ve onun tarafından biçimlendirilen toplumsal bir boyut olarak tariflemiştir. Mekan, kentsel mekan üzerine Lefebvre ile birlikte marksist kuramda ciddi değişikler, eklemeler gerçekleştiren isimlerden biridir.
Marksist Kuramın Mekansallaştırılması
Harvey’in önce Sosyal Adalet ve Şehir ardından Sermayenin Sınırları çalışmalarında belirlediği gündemlerden biri “marksist kuramın mekansallaştırılması ya da toplumsal mekan sorununun marksist kurama bağlanması ve karmaşık kapitalist kentsel sürecin anlaşılması” olmuştur.
Harvey’in Sermayenin Sınırları kitabındaki sınır kavramının ikili anlamı vardır. “İlkinde sınırlar sermayenin diyalektik gelişimiyle ilgili iken ikinci durumda ise Marks’ın Kapital’inin sınırları ifade edilmiştir.” Harvey’e göre “toplumsal mekan” sorunu marksizmde de başlangıcından beri geri plana atılmıştır.
Harvey’in tüm çalışmalarında başvurduğu sermaye akımları ve yatırım döngüleri, toplumsal mekanın üretilmesi, dönüştürülmesi ya da yıkılmasında, eşitsiz coğrafi gelişmede, temel kuramsal araçlardır. Harvey’e göre Marks’ın sermaye kuramının eksikliği de zaten sermaye dolaşımındaki mekansal olguyu ele almamış olmasıdır.
Marks Kapital’de sermayeyi bir süreç olarak görmüştür ama bu sermaye kavramı mekansal boyut içermez. Onun için Kapital’de doldurulacak “boş kutular” ile açılması gereken “pencereler” bulunmaktadır. Kısacası, Harvey’in önerdiği şey marksist kuramın mekansal olgu ve süreçler dahil edilerek geliştirilmesidir: “Siyasi stratejimizin merkezine devrimin kentleşmesini koymaktan başka bir seçeneğimiz bulunmuyor.”
Kapitalist Kriz ve Kent
Harvey’in kapitalist kriz ve kent mekanı üzerindeki söylemleri de marksizmin kapitalist kriz söylemine ve genel olarak marksizme önemli eklemlemeler içermektedir.
Harvey, yapılı bir çevre olarak kent mekanının kapitalizmin doğurduğu krizin atlatılmasında önemli ve merkezi bir rol oynadığını söylese de kente kapitalist birikim süreçlerinden bağımsız bir yapı ve özgünlük atfetmenin yanlış olduğunu söyleyerek kente dair yorumlarında marksist kapitalist birikim teorisinden çok da “bağımsız”laşamamıştır.
Harvey’e göre marksist öngörünün aksine, kapitalizmin krize meyilli yapısı karlılığın/kar oranlarının düşmesinden daha çok üretim sonucu elde edilen artı değerin tekrar üretime çevrilememesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, kapitalizmin krizden kurtulup kendini devam ettirebilmesinin koşulu artı değerin kent mekanında sürekli olarak üretim döngüsüne dâhil edilmesinden geçmektedir. Kentleşme hem tüketimin arttırılması yoluyla artı ürünün soğurulmasını hem de, büyük çaplı yatırımlar isteyen altyapı-üstyapı faaliyetleri vasıtasıyla, artı değerin yeniden üretim döngüsüne dâhil edilmesini sağlamaktadır.
MARKSİZMİN KADIN UPDATE’İ
İdeoloji, felsefe, mücadele yöntemi olarak da görülen bir ekonomik modelin; marksizmin, özünde neredeyse hiç değinmediği, değindiğindeyse tek bir açıdan -ekonomik açıdan- ele aldığı için derinlemesine yorumlayamadığı, dolayısıyla çözüm üretmekten uzak kaldığı, ne kadar güncellense de yetemediği kadın özgürleşmesi konusuna dair update’lerini incelemek bu yazının ereğidir.
Marks ve Engels’te Kadın Update’leri
Marks, başlangıçta -bir çok on dokuzuncu yüzyıl sosyalisti gibi- kadınların ikincil konumuyla, bu ikincillikten toplumun genel durumunu sembolize etmek için yararlandığı ölçüde ilgilendi. 1843’te yazdığı Yahudi Sorunu Üzerine adlı kitabında ve 1844 El Yazmaları’nda kadın- erkek arasındaki ilişkiyi, “toplumsal gelişme” düzeyini temsil ettiği iddiasıyla tartışma konusu yaptı. Özel mülkiyet ve sahiplik ilişkisinin hakim olduğu yerde, “tür ilişkisinin kendisi, erkekle kadın arasındaki ilişki vs. bir ticaret nesnesine dönüşür. Kadın alınıp satılır.” diyordu.
1845’te yayınlanan Kutsal Aile’de ise Genç Hegelciler’e mizahi bir atıfta bulunan başlığa rağmen, aile konusuna değinmemişti. Ancak birkaç pasajda, erkeğin kadınla olan ilişkisi hakkında yaptığı vurgunun değiştiği gözlenebilir. Bu vurgunun, marksizmde kadına ilişkin ilk update olduğu söylenebilir. Fourier’in kadının durumunu toplumsal ilerlemenin koşulu olarak sunduğu sözünü serbestçe alıntılayarak “tarihsel bir çağdaki değişim daima kadınların özgürlüğe doğru ilerleyişi tarafından belirlenebilir, çünkü burada, kadının erkekle, zayıfın güçlüyle olan ilişkisinde, insanal doğanın yabanıllık karşısındaki zaferi açıktır. Kadının özgürleşme derecesi, genel özgürlüğün doğal ölçüsüdür.” sözleriyle Fourier’in aksine, kadının durumunu toplumsal ilerlemenin ölçüsü olarak betimlemiş; kadını, sıradan bir örnekten bir şeylerin ölçüsü olma konumuna taşımıştır.
Marks ve Engels, Komünist Manifesto’da, kadın erkek ilişkilerini şöyle değerlendirmiştir: “Burjuva için karısı üretim aracıdır. Bu nedenle o, ortaklaşa mülkiyet deyince kadınların da ortaklaşmasını anlar. Oysa bugün burjuva evlilik kadınların ortaklaşa kullanılışıdır zaten. Biz olsa olsa kadınların ortaklaşa kullanılmasını açığa çıkarmış olmakla ve açık gizli fuhuşun ortadan kaldırılmasını hedeflemiş olmakla suçlanabiliriz…” Proletarya cephesinde ise yine aynı metinden alıntıyla: “Cins ve yaş farklarının işçi sınıfı için artık hiçbir toplumsal geçerliği yoktur. Yalnızca, yaş ve cins farklarına göre farklı giderlere yol açan emek araçları vardır.” Temel ayrım hala sadece burjuvazi ile proletarya arasındadır.
Yıllar sonra Alman İdeolojisi’nde “Bütün bu çelişkileri içeren ve kendisi ailedeki kaba iş bölümüne ve toplumun tek tek ve birbirine karşıt ailelere ayrılmasına dayanan iş bölümü ile, aynı zamanda iş bölümünün ve ürünlerinin paylaşımı, üstelik hem nitel ve hem de nicel eşitsiz paylaşımı, ve kadının ve çocukların erkeğin kölesi olduğu ailede çekirdeği, ilk biçimi bulunan mülkiyet doğdu.” gibi bir çok pasajla, cinsiyete dayalı iş bölümü tanımı yapmış ve bu tanımı özel mülkiyetin kaynağıyla ilişkilendirmiştir. Ancak bununla sınırlı kalmıştır; belirlenim ve analizler ne yazık ki sorunun çözümü için yeterli değildir.
Kapital’de Marks “Emekçi kendine aittir ve zorunlu yaşamsal işlevlerini üretim sürecinin dışında gerçekleştirir. …emekçinin kendini yeniden üretmesi için onun öz savunma ve türünü sürdürme güdülerine güvenebilir… Sermaye ev içi alanıyla ilgilenmez.” demiş, derinleştirmediği için yüzyıllarca defalarca yeniden update edilecek update’lerden birine, “ev içi emek” meselesine değinilmiştir.
Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni kitabında ifade ettiği “Kadının kurtuluşunun ilk koşulu, bütün kadın cinsinin yeniden toplumsal üretime dönmesidir ve bu koşul, karı-koca ailesinin, toplumun iktisadi birimi olarak ortadan kaldırılmasını gerektirir.” sözleriyle, “kadın sorunu” olarak nitelenen ataerki sorununun çözümüne yönelik indirgemeci yaklaşımı gözler serilmiştir. Aynı kitapta Engels’in görüşlerinde, dönemin kadın hareketlerinin yükselmesinin etkisi, Engels’in kendi update’i de açıkça görülmektedir: “Erkeklerin artık kurulmuş olan tartışmasız egemenliğinin ilk etkisi, o sırada ortaya çıkan ataerkil ailenin ara biçiminde kendini gösterdi.” Salt sınıfsal çelişkinin, kadın sömürüsünün kökenini açıklamakta yeterli olmayabileceği endişesiyle yeni analizler yapma ihtiyacı hissedilmiş ancak yapılmamıştır.
Proleter Kadın Hareketi’nin Aklama Update’leri
“Elbette, Marks kadın sorunuyla ‘doğrudan’, ‘yalnız onun üzerinde durarak’ uğraşmadı. Bununla birlikte, kadının hak eşitliği için eşsiz olanı, en önemli olanı yaptı. Materyalist tarih kavramıyla bize kadın sorunu üzerine eksiksiz formüller vermediyse de, daha iyisini verdi; onları bulmak ve kavramak için doğru, güvenilir yöntemi…”
Clara Zetkin
Marks ve Engels’in, yazılarında “kadın sorunu” dedikleri meseleyi derinlemesine irdelemediği, marksist kadınlar tarafından dahi kabullenilen bir gerçektir. Marks ya da Engels’in “kadın özgürleşmesi” meselesinde yol göstermekle yetinerek kadınlardan kendi yollarını çizmelerini istediklerini düşünmek, ya fazlaca saflık olacaktır ya da devamcısı olduğu teorisyenleri aklama çabası…
İkinci seçenekten taraf olanların, açıkça ekonomik bir öncelik koyan Engels’i aklama çabalarında yaptıkları alıntılar, elbette bu söz gibi apaçık olanlar değildir: “Kadınlar ile erkekler arasındaki gerçek eşitliğin, ancak her ikisinin de sermaye tarafından sömürülmesi ortadan kalktığı ve ev işi kamusal bir sanayiye dönüştürüldüğü zaman gerçekleşebileceği inancındayım.” Üstü kapalı sözleri yorumlayarak farklı anlamlar çıkarmak, özellikle bir dönemin Proleter Kadın Hareketi’ni kuran kadın ve erkeklerin(!) benimsediği yöntemlerdendir.
Marks, Engels ve Lenin’den seçme pasajları içeren Kadın ve Aile kitabına yazdığı önsözde Clara Zetkin Lenin için “Savaşım ve kuruluş sırasında bir tek gücün fazla olmadığını ve her şeyin devrime ve komünizme yararlı kılınabileceğini kuvvetle duyuyordu.”der. Kadınların özgürleşmesinin değil, proleter devrimin başarısının hedeflendiğini vurgulamak yerine kadınları mücadeleye katılmaya teşvik ettiği gerekçesiyle Lenin’i över.
Kadın özgürlük hareketinin etkisini arttırdığı bir dönemde ortaya çıkan Proleter Kadın Hareketi, 19. yüzyılda SPD ve SDAPR gibi sosyal demokrat partiler etrafında toplanmıştı. Düzenledikleri etkinlikler, proleter kadınların yaşam standartlarını daha iyi hale getirme amacını taşımaktaydı; çalışma saatlerinin kısaltılması, sağlık sigortası, işsizlik… Kadınların hem evde, hem de iş yerinde çalışıyor olmaları da konulaştırılarak o güne dek ilgilenilmeyen başlıklar, update’lerle marksizmin temellerindenmiş gibi gösterilmeye çalışıldı.
Bu hareketin teorisyenleri arasında öncelikli olarak Clara Zetkin, August Bebel ve Aleksandra Kollontay sayılabilir. Rosa Lüksemburg ise, marksistlerin kimine göre bu ekipteyken kimine göre değildir. Lüksemburg feminizm karşıtıdır, kadınların kurtuluşunu belirgin bir biçimde sosyalizmin kurulmasına endekslemiştir. Ancak kadınların sosyal ve ekonomik haklarını da savunmuş, örneğin kadınlara oy hakkı konusunda teoriyi update etmiştir. Reformizmi sonuna kadar eleştiren bir marksistin, tarihteki büyük toplumsal değişimlerinin hiçbirinin oy vererek gerçekleşmemiş olduğunu görmezden gelerek “evrensel oy hakkı”nı savunması, bu update’in en büyük çıkmazıdır.
Clara Zetkin’se -Lenin‘i oldukça tedirgin eden- 1970’lerin “bilinçlendirme grupları”na benzer gruplar oluşturarak işçi sınıfından kadınlarla yaptığı çalışmaları ile tanınır. Kadın örgütlenmesi update’ini onun getirdiği söylenebilir.
Kollontay, ismi geçen kişiler arasında meseleye en eleştirel yaklaşan, kadınlarla evlerde yaptığı toplantılarla işçi kadın kongrelerinin belki de temellerini atan kadın olarak kendi partisindeki erkeklerle bu meselelerde en çok çarpışandır. Ancak “…Oysa gerçekten özgür olabilmek için kadın, bugünkü biçimiyle zaman aşımına uğramış ve engelleyici hale gelmiş olan ailenin ona yüklediği zincirlerinden kurtulmak zorundadır. Kadın için aile sorununun çözümü, ekonomik bağımsızlığın tam olarak elde edilmesi ve siyasal eşitliğin kazanılmasından daha az önemli değildir.” gibi eleştirileriyle update’ler getirmeye çalıştığı marksizmin eksikliğini yamamaya çalışır.
Marksist Feministler ve Sosyalist Feministlerin Kesişim Update’leri
Proleter Kadın Hareketi’nden sonraki en keskin dönemeç 60’lı yılların sonunda yer alır. Bahsi geçen bu dönemeçte politize olan pek çok kadın, marksist kuramı keşfettikleri dönemde, yükselmekte olan “kadınların özgürlük mücadelesi”nin de etkisi altındaydı. Kısa zaman içinde karşılarına büyük bir sorun çıktı; marksist kuramda “kadın sorunu” adı verilen meselenin incelenmesi ve bu meseleye değinen belli başlı on dokuzuncu yüzyıl metinleri üzerine yapılan okumalar, kuramsal geleneğin oldukça hatalı, çelişkili ve yetersiz olduğunu gözler önüne serdi.
Başlangıçta pek çokları, marksizmin temellerinin “kadınların özgürlüğü” savunucularının sorduğu soruları yanıtlayacak şekilde genişletilmesinin yeterli olacağını düşündü. “Ancak bunun fazlaca mekanik bir çözüm olduğu ve geriye açıklanması gereken pek çok nokta bıraktığı kısa sürede kavranıldı. Karşımızda duran Marksist kuram ve kadınların ezilmişliğine dair sosyalist çalışma mirası, kapsamlı bir dönüşüm ihtiyacı sergiliyordu. Durumun kavranmasıyla birlikte, bazıları Marksizm’den büsbütün koptu. Bazılarıysa Marksist kuramı, sosyalist geleneğin yetersizliklerini aşacak bir ‘sosyalist-feminist’ sentez geliştirmek üzere kullanmakta ısrarcı oldu. Ben Marksist kuramı genişletmek şeklindeki ilk amaca sadık kaldım.” sözleriyle anlatıyordu yaşanan ayrışmaları ve kendi ‘tarafını’ Lise Vogel, Marksizm ve Kadınların Ezilmişliği isimli kitabında.
Feminizmin kimi özelliklerini marksizme eklemleyen marksist feminizmde asıl amaç, yine marksizmdeki gibi, işçi sınıfıyla birlikte kapitalizmin üstesinden gelebilmektir. Geleneksel Komünist Parti ya da Sosyal Demokratların sol kanadına da yakınlığıyla bilinen marksist feminizmin update’lerinden biri, kadının temel üretici fakat ikincil tüketici olarak tanımlanmasıdır. Kadının özgürleşmesi için çocukların yetiştirilmesinden ve ev işlerinden kurtulması gerektiğini savunurlar. Bunun yolu, onlara göre ev işlerinin sosyalleştirilmesinden geçmektedir.
Getirdikleri diğer update ise ev içi üretimin üretici bir faaliyet olmadığı görüşüne karşı çıkmalarından doğar. Bu görüşe göre, kadının üreticiliği erkeğin üreticiliğinin temelidir. Sermaye birikiminin de temelinde kadının ev içi emeğinin yattığını savunurlar. Kadının ücretli işçi haline getirilmesi projesi ile sınıfsız topluma geçiş için işçi sınıfına katılmak hedeflerindendir. Ayrıca, kadının ucuz emek gücü haline getirilmesinin, erkek egemenliğinin getirilerinden faydalanan erkek işçilerin tepkilerini soğuran bir mekanizma olduğunu söylerler.
Öncülleri gibi onlar da, kadını “proleter” ortak kimliği içinde tanımladıklarından ötürü, erkek egemenliği gibi kadını ezen devasa iktidar biçimini ve baskı mekanizmalarını görmezden gelmişlerdir.
Sosyalist feministlerden Heidi Hartmann, Marksizmle Feminizmin Mutsuz Evliliği yazısında onları “Marksizmle feminizmin evliliği, kocayla karısının İngiliz örfi yasasında tanımlanan evliliği gibi olmuştur. Marksizmle feminizm tek bir şeydir ve o bir şey de Marksizmdir… çünkü bunlar, feminist savaşımı, sermayeye karşı yürütülen o ‘daha büyük’ savaşımın içine katmaktadırlar… Gereksinmemiz olan ya daha sağlıklı bir evlilik ya da boşanmadır.” sözleriyle, marksist feminizmin net bir eleştirisini yapmıştır:
“Üstelik, bizim Marksizm türümüzde, bir ‘kadın sorunu’ yok, çünkü biz kadınları asla öncelikle ‘üstyapıya’ ya da başka bir yere kompartımanlaştırmadık.”
Barbara Ehrenreich’in 1975 yılında “olduğu şey olması için çok kısa bir tanımlamadır, nihayetinde, gerçekten sosyalist, enternasyonalist, ırkçılık ve heteroseksizm karşıtı feminizm” olarak tanımladığı sosyalist feminizm, toplumsal sınıflaşmayı kadınların yaşamlarının odağında görür, aynı zamanda cinsiyetçi ve ırkçı baskıyı ekonomik sömürüye indirgememeye çalışarak marksizme yeni bir update getirir. Radikal feministlerin sıklıkla kullandıkları “kişisel olan politiktir!” sloganını sahiplenir, aile içi olay denilerek kadına yönelik cinsiyetçi tahakkümün geçiştirilemeyeceğine inanırlar. “Sınıf çelişkisi”nin yanı sıra toplumsal yapıyı şekillendiren, toplumun kurucu bir ilişkisinin bir başka hakimiyete, toplumsal cinsiyet hakimiyetine yer açmadığı için marksizmi eleştirseler ve Marks’ı kimi zaman “cinsiyet körü” olarak niteleseler de, marksizmi kurtarma çabası içindelerdir.
Marksizmin temel kavramlarını kadınların durumunun analizine uygulamaya ve bu kavramlara yeni bir içerik kazandırmaya çalışır. Hayatlarının farklı alanlarının, birbirinden ayrılmaz ve sistematik bir şekilde bağlı olduğunu söyler ve bu bağlılığı tanımlamak için “kesişim” kavramını kullanırlar. Heidi Hartmann ve Christine Delphy’ye göre kadınlar ataerki altında ortak biçimde ezilirler ve bu ortak ezilmişlikleri kadınları bir sınıf haline getirir. Sosyalist feminizm, marksizme “kadınların sınıfı” update’ini getirmiştir.
Josephine Donovan, gerçekte marksist feminizmin artık katışıksız bir marksizmden çok temelde radikal feminizm tarafından değiştirilmiş bir marksizmi temsil ettiğine işaret etmek için artık ikisinin orta yolunun sosyalist feminizm olarak adlandırılmasının uygun olacağını belirtmiştir.
İki kuramdan da alıntıyla oluşturulan “kapitalist ataerkillik” kavramıyla ataerkil pratiklerin, toplumsal ilişkilerin ve ideolojilerin, zihniyet yapılarının aile içindeki ve dışındaki ekonomik sömürüyü nasıl yoğunlaştırdığını açıklamaya çalışan update’leri de; marksizmin temelleriyle çeliştiğini bile bile girişilen kurtarma çabalarındandır.
Marks ve Engels’ten günümüz marksizminin farklı eğilimlerine kadar farklı dönemlerde, sayamadığımız birçok kadın update’i getirilmiştir marksizme. Yaşamın her alanındaki bütün adaletsizliklerin temelini ve çözümünü ekonomide gören, politik ve sosyal iktidar biçimlerini yok sayan ve iktidarın kendisini bir sorun olarak görmekten ziyade sahiplenen bir ideolojinin update’lerle sıvanarak varlığını sürdürmekten ya da yok olmaktan başka şansı yoktur.
MARKSİZMİN LGBTİQ UPDATE’İ
Almanya’da Nasyonal Sosyalist Parti, 1928’de LGBTİ meselesine bakışını açıklamıştı: “Erkekler ya da kadınlar arası aşkı onaylayanlar düşmanımızdır.” 1933’te Hitler’in siyasi iktidarı ele geçirmesinin ardından “cinsel açıdan yozlaşmış” denilenler -tarihçilerin kimilerine göre 10 bin, bazılarına göre 50 bin, diğerlerine göre 100 bine yakın kişi- eşcinsel oldukları gerekçesiyle toplama kamplarına gönderildi ve büyük çoğunluğu türlü aşağılamayla, işkenceyle ölene kadar çalıştırıldı, eşcinselliği ortadan kaldırmaya yönelik araştırmalarda denek olarak kullanıldı, katledildi.
1936’daki İberya Devrimi’nin ardından General Franco’nun faşist İspanyası’nda “geleneksel değerler”e geri dönüldü; eşcinsellere karşı geleneksel düşmanlığa. Eşcinseller çeşitli yasalara göre (aleni rezillik, serserilik ve adice davranış) yargılanıp hapsediliyordu. Eşcinselleri çeşitli tiksindirme terapileri (kusturucu ilaçlar, elektroşok ve türlü işkence yöntemi) ile “tedavi” etme çalışmaları yapılıyordu.
Yukarıda bahsi geçen faşistlerin her yönüyle karşısında olma, faşizmin panzehiri olma iddiasındaki örneklerinse faşizmle ve faşizan yöntemlerle uzlaştığı en önemli nokta LGBTİ’ler konusundaydı.
(Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya, İngiltere ve ABD’den Rusya’ya kadar tüm devletler ve resmi ideolojiler bu konuda benzer yaklaşımlar gösteriyordu. Biz bu yazıda marksizmin LGBTİ+ ve queer update’ini konu edindiğimiz için, marksizmi resmi ideolojisi ilan eden devletlerden örnekleri ele alıyoruz.)
Rusya’da 1905 ile 1917 Şubatı arasında, gey kültürü/ edebiyatı ve politikasının yeşerdiği kısa bir dönem yaşandı. 1920’lere gelindiğindeyse bu hareket zayıflamıştı. Ne Lenin ne de Troçki’nin eşcinsellik fikrini desteklediği olmuştu. Yeni Sovyet Rejimi eşcinselliği tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak görüyordu. Günden güne yükselen düşmanlık, 1933’te çıkarılan, 34’te tüm sovyetlerde yürürlüğe giren bir yasa ile zirveye vardı. Bu yasayla erkekler arasında cinsel ilişki yasaklandı ve beş yıl ağır çalışma cezası getirildi. Stalin döneminin Sovyet hukuku eşcinselliği kamu ahlakına karşı bir suç haline getirdi ancak bununla yetinmedi. On çocuk doğuran kadınlara madalya veren Stalin’in cinsel çeşitliliğin tamamen karşısında olması pek şaşırtıcı olmamalıdır. Eşkiyalık, karşı devrimci çalışmalar, sabotaj ve casusluk gibi devlete karşı işlenen suçlardan biri ilan etti.
Maocu Çin’in uygulamaları da oldukça katıydı. 1949 Devrimi’nden sonra Çinli geyler toplanıp vuruldular. Lezbiyenler göç etmek zorunda bırakıldılar. Eşcinselliğin “var olmadığı” resmi olarak ilan edildi.
Küba Devrimi’nin ilk yıllarında Sosyalist Küba Devrimi Birleşik Partisi, toplumsal cinsiyet rolleriyle kalıplaşmış heteroseksüel kadın ve heteroseksüel erkeğin dışındaki bütün cinsel kimlik ve yönelimlere karşı ön yargıları besledi. Castro, bunları “yozlaşmış Batista döneminin bir kalıntısı” olarak kınıyordu, yok edilmeleri gerekiyordu. Birinci Ulusal Eğitim ve Kültür Kongresi’nde “eşcinsel sapıkların sosyal patolojik karakteri” ele alındı ve “eşcinsel sapıkların tüm dışavurumlarının kesin bir şekilde reddedilmesi ve yayılmalarının önlenmesi”ne kadar verildi, geyler rehabilitasyon kamplarına kapatıldı. 1983’te ise “toplumda istenmeyen unsurlar”ın Küba’dan ABD’ye gönderildiği Mariel sürgünüyle uzaklaştırıldılar.
Sayılabilecek örneklerin bir kısmını sıraladıktan sonra vurgulamamız gereken bir nokta var. Marksistlerin de dediği gibi, bir ideoloji yalnızca pratikteki “yanlış uygulamalar” üzerinden eleştirilemez.
Marksizmin Temelinde LGBTİ’lere Bakış
Öncelikle belirtilmelidir ki, iddia edilenin aksine, Marks ve Engels’in kitaplarında, mektuplarında ya da başka metinlerinde LGBTİ “mücadelesi”nin esamesi okunmaz. İki yüzyıllık bu ideolojide, bu konuda farklı kesimlerin farklı görüşleri olmuştur, fikir birliği yoktur.
Marksizmin kuramsal kurucularından Karl Marks ve Friedrich Engels yayınlanmış çalışmalarında LGBTİ konusuna dair çok az şey söylediler ve genel olarak cins, cinsiyet, cinsel kimlik ve yönelim ya da cinselliğe nadiren yorum yaptılar; yaptıklarında da çoğunlukla ekonomiyle ilişkilendirerek. Örneğin Marks, “özgür kişilikten kastın, insanın kendi manevi ve erotik güçlerinin bilincine vararak, onları ‘dengeli’ bir tarzda kullanması” demek olduğunu söyler. Marks’a göre kapitalist ilişkilerin özgür ve özgün kişiliği engellediği ortadadır. Hatta gelişmiş meta ekonomisinde, ancak bazı insanlar, o da özel ve uygun koşullarda, kişilik kazanabilir.
Engels ise Anti Dühring’de şunu söyler: “Kapitalizm, insanların arasındaki her türden doğal ve insani ilişki yanında, cinsler arası ilişkileri de yıkıma uğratmaktadır.” Çoğu metninde -o dönemde bu şekilde adlandırılmasa dahi- heteronormativitenin de keskin bir savunucusudur. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni kitabında, “İlk iş bölümü, erkekle kadın arasında, döl verme bakımından yapılan iş bölümüdür.” der ve ekler “Tarihte kendini gösteren ilk sınıf çatışması, erkekle kadın arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın karı-koca evliliği içindeki gelişmesiyle ve ilk sınıf baskısı da dişi cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınmasıyla düşümdeştir.” Bununla birlikte Engels’in erkek eşcinselliğini eleştirdiği ve bu durumu “antik Yunan oğlancılığı” ile ilişkilendirdiği yazıları, mektupları da mevcuttur.
İçinde bulundukları dönemde, Weimar Cumhuriyeti’ndeki Alman Komünist Partisi, Magnus Hirschfeld’in önerdiği yetişkinler arasındaki özel ve rızalı eşcinsel ilişkileri yasallaştırma çabalarını desteklemek amacıyla sosyal demokrat gruplarla bir araya gelmiştir. Engels, Marks’a yazdığı 22 Haziran 1869 tarihli mektubunda bu olaydan şöyle bahseder: “Doğu Avrupa’da Ulrichs ve Hirschfeld önderliğindeki eşcinsel hakları hareketleri midemi bulandırıyor. Eşcinseller doğaya karşı çıkan sapkın asalaklardır ve yok edilmeleri gerekir. Çünkü komünal hayatın devamı için gereken yeni bireylerin üretimini gerçekleştiremezler. Komünistler ve bu sapıklar asla bir ittifak yapamaz.” Bu ve benzeri örneklerle Engels’in metinlerinde sıklıkla karşılaşılabilir ancak bütün örnekleri sıralamak gibi bir niyetimiz yoktur.
“Marks ve LGBTİ” başlığında bulunabilecek olanın, bu konu üzerinde düşünüp taşınmayı reddediş, “Engels ve LGBTİ”de karşılaşılanın ise dahil olan bireylere açıkça düşmanlık olduğu açıktır.
Gökkuşağının Kızılı mı, Kızıla Gökkuşağı Update’i mi?
“Aşkta özgürlük, sekste özgürlük demek değildir.”
Lenin
Marksist geleneğin devamcılarının neredeyse tümü, 1960’lara dek eşcinselliği ve heteronormatif ailenin sınırlarına girmeyen bütün cinsel yönelimleri “ahlaksızlık” ya da “hastalık” olarak görmeyi sürdürdü. 68’in ardından bu durumun yüzde yüz değişip değişmediğiyse başka bir tartışmanın konusudur.
LGBTİ ve Queer hareketlerinin öncülü diyebileceğimiz eşcinsel hareketi, 1960’lara gelindiğinde radikal ve yüzünü toplumsallaşmaya dönen bir hareket haline geldi. 1969 Haziranı’nda New York’taki Stonewall Barı’nın polis tarafından basılması olayında, eşcinseller saatlerce polisle çatıştı. Literatürümüze “Stonewall İsyanı” olarak giren bu olay, yüzlerce-binlerce örgütlenmenin doğmasında ve cinsel özgürlüğün toplumsal değişimin maddelerinden biri haline gelmesinde oldukça etkili oldu.
Güncel duruma bakıldığındaysa gökkuşağının kızılı benzetmesinden marksizm ve LGBTİ mücadelesi başlıklarına, ve hatta queer marksizm denilen bir kurama dair pek çok şey yazıp çiziliyor. LGBTİ ve queer mücadeleleri, sınıf gibi çok daha büyük(!) temelleri ve amaçları olduğu iddia edilen marksizme eklemlenmeye çalışılıyor; bu update’lerin teorisyenleri, “Marks ve Engels’in … [LGBT’nin] ezilmesinin analizi ve buna karşı verilecek başarılı bir savaş için gerekli kavramsal araçları sağladığı”nı bile iddia edebiliyor.
Marksizmin eşcinsellik kavrayışının “burjuva toplumundaki bozulmanın ve çöküşün ifadesi” olarak işaretlenmekten çoğu zaman öteye gidememişken yükselen ve toplumsallaşan hareketlerin etkisiyle, yükselme ve toplumsallaşma kaygısının getirdiği bir popülizmle LGBTİ+ ve queer update’lerine ihtiyac duyduğunu söyleyebiliriz.
LGBTİ hareketin Marksizme yönelttiği belki de en temel eleştirilerden biri, her türden çatışmanın ancak sınıf çatışmasıyla ilişkilendirilmesi üzerineydi. Son derece yeni diyebileceğimiz yukarıda sayılan update’lerin en büyük çelişkisi ise, yıllardır yapılan eleştirileri hala karşılayamıyor oluşunun yanında sorulması gereken soru şu: “İki yüzyıllık teorinin üzerine teorinin temeliyle tamamen çelişen update’ler getirilerek bu çelişkinin aşılması mümkün müdür acaba?”
MARKSİZMİN EKOLOJİ UPDATE’İ
Son yarım yüzyılda ekolojiyi gündemleştirenler, marksizmin ekoloji mücadelesini kapsadığını iddia edenler ve marksizmin ekolojiyle ilişkisini genişletme eğiliminde olup ekososyalizm ya da ekolojist marksizm savlarını ortaya atanlar, bir bütün olarak marksizmin ekoloji update’ini gerçekleştirmişlerdir. Savlarını dayandırdıkları nokta, doğrudan Marks’ın yazdıkları olduğu için, biz de bu yazımızın merkezine Marks’ı, onun savunucularını ve eleştirisini aldık. Bu update’in güncel toplumsal hareketlenmelerden uzak kalmamak, eski hareketliliğe yeniden ulaşmak, yeni ve yerel örgütlenmeler başlatarak toplumsallaşmaktan başka bir amacının olabileceğini iddia etmek pek mümkün değildir.
Marksizmi Yeşile Boyamak
“…Özgürlük ancak doğanın kör güçlerinin önüne katılmak yerine, doğayla olan karşılıklı ilişkilerini rasyonel bir biçimde düzenleyen ve doğayı ortak bir denetim altına sokan toplumsal insan, ortaklaşa üreticiler tarafından gerçekleştirilebilir…”
Marks
Kapital III. Cilt
Marks’tan alıntılanan sözdeki “kör” ve “bilinmeyen doğa” imgelerinin, doğayı kötüleyen-küçümseyen bir ima taşıdığı ortadadır ve böyle bir doğa tarafından yönetilmenin kabul edilemezliği, onun egemenlik altına alınması gerektiğine işaret eder.
Marks’ın doğayı egemenlik altına alma öngörüsünün temel düşünce kaynaklarından birisi, onun “ilerlemeci” oluşudur. “Hindistan’da Britanya Yönetiminin Gelecekteki Sonuçları” adlı makalesinde ilerlemecilik oldukça açıktır: “Tarihin burjuva dönemi, yeni dünyanın maddi temelini yaratmak zorundadır… Bir yanda insanoğlunun karşılıklı bağımlılığı üzerine kurulmuş bulunan evrensel karşılıklı ilişkiyi ve bu ilişkinin araçlarını; öte yanda, insanın üretici güçlerinin geliştirilmesini ve maddi üretimin doğal araçların bilimsel bir biçimde yönetilmesine dönüştürülmesini…” Marks, yine doğayı fetihin gerekliliğini vurgumakta, uygarlık için gerekli gördüğü sermayeyi yükseltmektedir ve en önemlisi, bu süreci “doğal ve zorunlu” karşılamaktadır. Bu yaklaşımın ekolojik düşünceye yakınlığından değil, olsa olsa karşıtlığından söz edilmesi gereklidir.
Karşıtlığı görmezden gelenlerden ve ekososyalizmin büyük isimlerinden olan John Bellamy Foster, “Marks’ı ekolojiye gereken ilgiyi göstermediği için kınamanın uzun bir geçmişi varsa da, tartışmalarla geçen on yılların sonunda, bu görüşün olgularla uyuşmadığı açık biçimde ortaya çıkmıştır. Tersine, İtalyan coğrafyacı Massimo Quaini’nin gözlemlediği gibi, ‘Marks… modern burjuva ekoloji bilincinin ortaya çıkmasından önce doğanın sömürülmesini kınamıştı.” demiş ve marksizme ilk ekolojik teorik temel olma durumunu atfetmiştir.
Marks’ın doğa anlayışının, onun ekolojik görüşünün kanıtı olduğu iddia edilir. Bu tarz bir bağ kuranlar, doğa ve insan arasındaki kopmaz bağlara, bu bağlardan kaynaklı uyarılara dikkat çekseler de; bu temel felsefenin doğa üzerinde egemenlik kuran, bütün dünyayı insanın emek dolayımıyla oluşmuş bir yere çevirmeyi (belki büyük bir üretim tesisine dönüştürmeyi) arzulayan, insanlık ile doğa arasında kaçınılmaz bir karşıtlık olduğunu düşünen “üretimci” ya da “Prometheusçu” bir görüşü savunan düşünceleri görmezden gelirler.
Foster gibi düşünürler, Marks’ın düşüncelerinin bağlamını değiştiren Marks yorumlarıyla, ideolojiyi güncele uyumlu hale getirmeye çalışmışlardır. Bu tarz çabalar, marksizmin ilerlemeci varlığını değiştirmekte yetersizdir. Bu tarz bir ilerlemecilik, kapitalizmin üretimcilik zihniyetinden kopamayışı gösterir. Üretimsel değişimin olabilmesi için, kapitalizm aşaması gereklidir. Hatta bu gereklilik, onun yarattığı teknik olanaklar sayesinde doğaya fazla yük bindirilmemesine neden olacaktır. Bu ilerlemeci anlayışın kutsadığı çalışma fikri, kökenini Protestan ahlakının çalışmayı yüceltmesinden, bunu insanın özü olarak görmesinden alır. Çalışma meselesine ilişkin temel itirazlar, Marksistler tarafından emek-iş ayrımı yapılarak da ortaya konmuştur. Emek doğayla bütünleşmeyi gerektiren tüm faaliyetlerin adıysa, tüm kapitalist süreç boyunca insanın doğayla “emek” dolayımıyla ilişki kurduğu iddiasının altı boştur. Kapitalist süreç, tamamıyla doğadan kopuşa neden oluyorsa, kapitalist ilişkilerin ortaya çıktığı bir ortamda emek ortaya çıkamaz.
Enrique Leff “gerek geleneksel iktisadın, gerekse tarihsel materyalizmin doğayı bir kenara ittiğini, bu yüzden iş ekolojik tahribata geldiğinde her iki yaklaşımın da kuramsal sorunlarla sorunlarla yüz yüze geldiğini” söyleyerek güncellenmeleri gerektiğini vurgular. Bunun, marksizmin materyalist ve sınıf temelli yaklaşımının mantıksal sonucu olduğunu söyleyebiliriz.
Bununla birlikte Marks taraftarları, bir “olgu” olarak ekolojik sorunları bilmese de Marks’ın çözümlemelerinde bugün ekolojik sorunlar altında dile getirilen bazı sorunları vurguladığını ileri sürerler. Marksizm ve Ekoloji isimli kitabında Gunnar Skirberkk, “…bugün ekolojik olarak tanımlanan yetersiz beslenme, hava ve su kirliliği, gürültü, çevrenin bozulması ve nüfus artışı Marks döneminde proletaryanın sorunlarıydı ve Marks bunları çok iyi analiz etti.” demiştir. Bir kuramın ekoloji tabanlı olup olmadığı sorusu, -başkaca belirleyiciler olsa da- en çok doğanın nasıl anlaşılması gerektiği ile ilgilidir. İnsanı merkeze koyan, ekolojik yıkımın sonunda insanı ve onun etkinliklerini de etkileyeceğinden dolayı yakınan algı, ekoloji mücadelesinde çevreci olarak adlandırılır. Çevrecilerin dert edindiği mesele de “çevre sorunu”dur. Marks’ın bahsettiği sorunların “ekolojik sorunlar”ı değil, en fazla “çevre sorunu”nu ifade ettiğini unutmamak gerekir; salt ekonomik anlamda kapitalizmle ilişkilendirilen “çevre sorunu”…
Marksistlerin Marks’a Yaptıkları Eleştiriler de Eleştirilmelidir
Marks’a ekoloji konusunda eleştiri yapan marksistlerin bu eleştirilerini yaparken kullandıkları düşünme biçiminin, Marks’ınkinden ne kadar farklı olduğu sorusu, bu noktada oldukça önemlidir.
Örneğin, Marks’ın doğa anlayışına yapılan eleştirileri çürütmeye yönelik tezlerini sıraladığı Marks ve Doğa: Al Yeşil Bir Perspektifkitabında Paul Burkett, en yaygın eleştirilerden birinin şu olduğunu söyler: “Marks’ın kapitalizm tahlili, doğanın üretime olan katkısını ya tümüyle göz ardı eder ya da bu katkının önemini küçümser; bu durum, özellikle de onun emek değer kuramı için geçerlidir.” Burkett bu eleştiriyi “Marks’ın doğanın üretime olan katkısını elbette önemsediği”ne dair kanıtlarla çürütür. Ancak asıl meseleye yani doğanın sadece üretime olan katkısına değer atfedilmesine dair herhangi bir eleştirisi yoktur, olması da beklenmemelidir.
Engels, Aralık 1882’de Marks’a yazdığı, Podolinsky’nin tarımdaki enerji kullanımının ölçülebilirliğiyle ilgili önerisine dair mektubunda şunları söylemişti: “Enerji rezervlerini, kömürü, mineralleri ve ormanları nasıl kötü bir biçimde tükettiğimizi sen benden daha iyi bilirsin.” John Bellamy Foster, bu mektupla ilgili Ekoloji ve Ekonomi isimli kitabında “…Marks ve Engels’i, üretici güçlerin geliştirilmesi dedikleri meseleye gereğinden fazla heves duymaları sebebiyle eleştirmek mümkün.” der. Marks ve Engels enerji rezervleri, kömür, mineraller ve ormanların kaynak olarak görülüp tüketilmesinden değil “kötü bir biçimde” yani sürdürülemez biçimde tüketilmesinden rahatsızlardır; asıl eleştirilmesi gereken de budur.
Ekolojik hareketin felsefi temeli olma iddiasında olan marksistler, varlık-kaynak tartışmasında, kaynak ekonomisi dilinden konuşur. Doğa, kapitalizm için olduğu kadar onlar için de “üretim ve tüketim sarmalında hammadde sağlayacak bir depo” yani “kaynak”tır. Kaynak ekonomisinin, literatüre liberal ekonominin meşhur sınırlı kaynaklar-sınırsız ihtiyaçlar denkleminden girmiş olduğu düşünülürse, ekososyalizmin ekolojik mücadeleye felsefi kaynak olma iddiası bir yana, liberal kökenlerini sorgulamaya başlaması şarttır. Her şekilde “mülk edinilecek” bir kaynak olan doğa, özel mülkiyetin olmaktan çıkacak, ama kamu mülkü haline gelecektir.
Bu noktada yapılması gereken, insan dolayımından arındırılmış bir şekilde, doğa ve içerisindekilerin varlık olarak görülmesidir. Marksist bakış açısı, varlıkları insan etkinlikleriyle ilişkilendirip kaynak olarak görmekte ısrarcıdır. Bu, faydacı bir bakış açısıdır. Bu faydacı bakış açısı ise iktidarlı ilişkilerin kurulmasındaki temel nedenlerden biridir. Dolayısıyla ekolojik krize neden olan bir bakış açısıyla çözüm ortaya konamaz.
Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 45. sayısında yayınlanmıştır.
]]>