Uzun zamandır aklımda olan, kendime hayat felsefesi edindiğim bazı düşünceler var. Yaptığım Mevlana okumaları, bilinçaltı araştırmaları, spiritüel arayışlar hep benzer yerlere çıktı. Biri diyordu ki ey kardeşim, sen fikir ve düşünceden ibaretsin. Geri kalan safi kemik ve etsin ki o hayvanda da vardır. Gül düşünür gülistan olursun, dikenlik düşünür dikenlik olursun. Diğeri diyordu ki neyi tekrar edersen ona dönüşürsün. Bir başkası diyordu ki her ne arar isen kendinde ara, Kudüs’te, Mekke’de, hacda değildir…
Velhasılı kelam damıttığım bu bilgilerden çıkardığım sonuç da bu yazının başlığında duruyor.
Birkaç yıl önce bunu koluma bir dövme yaptırdım, unutmayayım diye. 😅
Kapüşonlu bir figür var, elleriyle gezegenleri çeviriyor. Ama dikkatli bakınca fark ediliyor: figürün kendisi de o evrenden yapılmış. Yüzü yok, bedeni yok, içi uzay. Yani hem evreni döndürüyor hem de evrenin kendisi.
Anlamını bana soranlara hep şunu söyledim: evren insanı yaratır, insan da evreni yaratır.
O zamanlar bunu kulağa hoş gelen bir cümle olarak seviyordum sanırım, başta belirttiğim düşünceler aklımda olmaksızın yaptırmıştım. Ama üstünden yıllar geçti ve fark ettim ki bu benim için bir söz değil, bir yaşama biçimi. Hayata nasıl baktığımı anlatan cümle bu diyebilirim kısaca.
Bu yazıda onu anlatmaya çalışacağım.
Ama anlatmak için önce bazı noktalara değinmem gerekiyor, gezintiye hazır olun.
Şöyle gireyim konuya, kendimi ben kendim seçmedim.
Doğduğum ülkeyi ben seçmedim. Ailemi, ilk duyduğum dili, bana öğretilen doğruları, çocukken kulağıma çalınan cümleleri seçmedim. Hangi mahallede büyüyeceğimi, hangi okula gideceğimi, ilk arkadaşlarımın kim olacağını seçmedim.
Bunların hepsi bana verildi. İyi ki de verilmiş, bu oluşla hiçbir sıkıntım yok, hatta şükür noktasındayım ama sonuçta bunlar bana verilenler ve benim onlardan alabildiklerim. Ve bu verilenler beni belli bir noktaya getirdi.
Yani evren beni gerçekten yarattı. Sadece atomlarımı değil, korkularımı, alışkanlıklarımı, neyi güzel neyi çirkin bulduğumu bile meydana getirdi. Belki bugün en sevdiğim yemeği bile bana çok küçükken birileri yedirdi ve çok sevdim, hep aklımda kaldı o yüzden çok seviyorum.
Bunu kabul etmek bence bir zorunluluk. Çünkü kabul etmezsek, kendimizi sıfırdan var olmuş, her fikrini kendi bulmuş, her tercihini kendi yapmış insanlar sanıyoruz. Oysa öyle değiliz. Hiçbirimiz değiliz.
Ama işin bir de öbür tarafı var. Ve asıl ilginç olan da orası. Konuyu benim üzerimden anlatacağım ama ben bunların herkes için geçerli olduğunu düşünüyorum.
Ben de bir evren yaratıyorum.
Bildiklerimle, inandıklarımla, yaşadıklarımla, alışkanlıklarımla kendime ait bir evren kuruyorum. O evrenin sınırlarını benim bilgim çiziyor, rengini benim inancım veriyor, işleyişini benim deneyimlerim belirliyor.
Ve en tuhaf tarafı şu: o evren bana "tam" görünüyor. Eksik bir yerde yaşadığımı hissetmiyorum. Sanki gerçekliğin kendisine bakıyormuşum gibi geliyor.
Oysa bakmıyorum. Sadece kendi kurduğum şeye bakıyorum.
Bu fikri yıllarca kendi kendime düşündükten sonra, bunu düşünen tek kişinin ben olmadığımı gördüm.
Biyolog Jakob von Uexküll'ün "Umwelt" diye bir kavramı varmış. Ona göre her canlı kendi algı dünyasında yaşıyor. Verdiği örnek bende çok yer etti: bir kene için evren üç şeyden ibaret. Sıcaklık, ter kokusu, ve dokunma hissi. Kenenin evreninde renk yok, ses yok, gökyüzü diye bir şey yok. (1*)
Ama kene eksik bir dünyada yaşadığını düşünmüyor. Onun için evren tam.
Uexküll'ün gösterdiği şey şu: aynı ormanda duran bir kene, bir köpek ve bir insan üç ayrı evrende yaşıyor. Orman bir tane ama evren üç tane.
Bunu okuduğumda "işte bu" dedim. Çünkü insanlar arasında da aynı şey geçerli, sadece fark daha ince olduğu için görmüyoruz.
Bir şey daha buldum, bu sefer kendi topraklarımızdan.
İbn Arabi, yüzyıllar önce insan ile âlem arasındaki ilişkiyi anlatırken şöyle bir şey söylemiş: insan küçük âlem, âlem büyük insan. (2*)
Yani ikisi ayrı şeyler değil. Biri diğerinin içinde, diğeri de onun içinde.
Bunu ilk okuduğumda koluma baktım. Dövmedeki figür tam olarak bunu anlatıyordu ve ben bunu yaptırırken böyle bir kavramın varlığından haberim bile yoktu.
Demek ki insanlar bu döngüyü uzun zamandır fark etmiş, sadece herkes kendi diliyle söylemiş.
Şimdi buradan biraz sancılı bir yere geliyorum.
Madem her birimiz kendi evrenimizi kuruyoruz, o zaman iki insan yan yana durduğunda aslında iki ayrı evren yan yana duruyor demektir.
Şöyle düşünüyorum: her birimiz bir koninin içinden bakıyoruz. Koni bizim gördüğümüz alanı belirliyor. Ve iki koninin gördüğü alan hiç kesişmiyorsa, o iki insan aynı odada oturup aynı olaya bakarken bambaşka iki şey görüyor.
İkisi de yalan söylemiyor. İkisi de aptal değil. İkisi de kendi evreninde tutarlı ve haklı.
Anlaşamamalarının sebebi kötü niyet değil. Kesişim alanının olmaması.
Bunu fark ettiğimden beri tartışmalara bakışım değişti. Artık "bu adam nasıl bunu göremiyor" diye düşündüğümde, önce kendi konime bir daha bakıyorum.
Ama asıl söylemek istediğim şey burada başlıyor, ve bence bu yazının en önemli kısmı bu.
Kesişim alanı sabit değil.
Büyütülebilir bir şey. Ve büyütmek bir seçim.
Nasıl büyüyor? Karşı tarafa ne gördüğünü sorarak. Aynı deneyimi paylaşarak, birlikte çalışarak, aynı sofraya oturarak. Aynı kitabı okuyarak, aynı şeye gülerek. Bir kere bile olsa onun bulunduğu yerden bakmayı deneyerek.
Kesişim büyüdükçe iki evren birbirine yaklaşıyor. Tamamen üst üste binmiyorlar tabii, o mümkün değil zaten ve gerekli de değil. Ama ortak bir alan doğuyor. Ve o alanda gerçekten konuşabiliyoruz.
Bence anlamak dediğimiz şey karşı tarafa geçmek değil. İkimizin de içinde durabileceği üçüncü bir alan kurmak.
O zaman şu soru meşru hale geliyor: nasıl bir evren kuruyoruz?
Çünkü o evreni her halükarda kuruyoruz. Farkında olsak da olmasak da kuruyoruz. Ve bunun bir sorumluluğu var.
Kendime sorduğum birkaç soru var bu konuda:
Kurduğum evrene kimi alıyorum? Sadece bana benzeyenleri mi, yoksa beni rahatsız edenleri de mi?
Evrenime giren bilgiyi kim seçiyor? Ben mi, yoksa bana ne göstereceğine karar veren bir algoritma mı?
Kesişimi büyütmeye mi çalışıyorum, yoksa kendi evrenimin sınırlarını savunmaya mı?
Ve belki en önemlisi: bir evren yarattığımın farkında mıyım? Çünkü farkında değilsem, onu benim yerime bir başkası ya da oluşun kendisi kuruyor demektir.
Bunları düşünürken bir şey daha fark ettim.
Eğer evren beni yaratıyorsa ve ben de evreni yaratıyorsam, bu döngü tek yönlü kötüye gitmek zorunda değil. Aynı döngü iyiye de dönebilir.
Ben nasıl bir evren kurarsam, o evren beni öyle şekillendiriyor. Sonra o şekillenmiş halimle daha iyi bir evren kurabiliyorum. Ve bu böyle devam ediyor.
Yani mesele büyük bir kurtuluş planı değil. Kendi koninin açısını biraz genişletmek. Bir kişiyle daha kesişmek. Bir konuda daha "acaba" demek.
Küçük görünüyor. Ama döngü olduğu için küçük kalmıyor.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
Bugün anlaşamadığın biriyle konuşurken şunu sor: "Senin bakış açını anlamak istiyorum tam olarak nereden bakıyorsun bu konuya?" Çürütmek için değil, gerçekten merak ederek.
Kendi evrenini oluşturan üç şeyi yaz: bir inanç, bir alışkanlık, bir korku. Sonra sor, bunları ben mi seçtim?
Fikirlerinin hiç kesişmediği biriyle ortak bir şey yap. Konuşmanız bile gerekmiyor, aynı şeyi deneyimlemek yeter.
Bu hafta evrenine bilerek yabancı bir şey sok. Bir kitap, bir müzik, bir görüş.
Birine katılmadığında, onun evreninde olup senin evreninde olmayan bilginin ne olduğunu bulmaya çalış.
Ara ara kendine sor: bugün kurduğum evren dünkünden biraz daha geniş mi?
Dövmeyi yaptırdığımda bu kadarını düşünmemiştim açıkçası. Güzel bir görsel, güzel bir fikir diye yaptırmıştım. Meğer arkasında neler varmış da haberim yokmuş. Ya da zihnim biliyormuş ama bana henüz söylememiş, öyle bir şeyler.
Ama şunu biliyorum ki üstünden geçen yıllarda o cümle benimle birlikte büyüdü. Şimdi ona baktığımda sadece bir figür görmüyorum. Bir hatırlatma görüyorum: gördüğüm dünya bana verilmiş olabilir, ama kuracağım dünya bana kalmış.
Her zaman doğru kurabiliyor muyum? Hayır. Çoğu zaman kendi konimin içinde takılıp kalıyorum, çoğu zaman kesişmek yerine savunmayı seçiyorum.
Ama en azından ne yaptığımı biliyorum artık. Ve bence bu bile bir başlangıç.
Sana da sormak istiyorum: Sen nasıl bir evren yarattın? Ve o evrende senden başka kim var?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Jakob von Uexküll, Hayvanların ve İnsanların Evrenlerine Bir Gezinti (1934)
(2*) İbn Arabi, Fütûhât-ı Mekkiyye (13. yüzyıl)
Geçen gün hanım müzik grubuyla provaya gitti, evde tek başımaydım. Yapılacak acil bir işim ya da gitmem gereken bir yer yoktu. Kanepeye uzandım. Dedim biraz durayım. Beni tanıyanlar bilir, durmayı severim. Hatta ne yapıyorsun diye sorulunca bile zaman zaman “duruyorum” diye cevap veririm. Ama gördüm ki o “duruyorum”lar sadece laftaymış.
Yalan olmasın, saymadım ama yaklaşık kırk saniye falan durmaya anca dayanabildim.
Başta bi elim kendiliğinden telefona gitti. Farkında bile değildim, bir baktım ekranda reels kaydırıyorum. Sonra kendimi yakaladım ve telefonu elimden bıraktım. Az bir şey durdum. Bu sefer aklıma "bari biraz gitar çalışayım" geldi. Ama hemen fark ettim. Ondan da vazgeçtim. Kararlıyım sonuçta, sadece duracağım. Sonra "şu yazıyı mı yazmaya başlasam acaba" dedim.
En son kendimi kendime şunu sorarken yakaladım: yahu ben neden hiçbir şey yapmadan sadece duramıyorum?
Sonra fark ettim ki bu sadece hanımın provaya gittiğinde yalnız kalınca yaptığım, o duruma özgü bir şey değil aslında.
Sırada beklerken telefonu çıkarıyoruz. Asansörde ekrana bakıyoruz. Yürürken kulaklık takıyoruz. Tuvalete bile telefonla gidiyoruz, itiraf edelim. Boş kalan her aralığı bir şeyle dolduruyoruz ve bunu fark etmiyoruz bile.
Sonra bir gün gerçekten hiçbir şey yapmayacak olsak, huzursuzlanıyoruz. Sanki içimizde bir yerde bir alarm çalıyor: "Kalk, bir şey yap."
Bende öyle oluyor en azından. Ama durur muyum, hemen bu alarmın nereden geldiğini merak ettim.
Aslında dinlenmeyi tamamen bıraktığımızı söyleyemem. Dinleniyoruz. Ama bir tuzak var burada, ve bence asıl dikkat etmemiz gereken şey bu.
Dinlenmeyi de üretkenliğin hizmetlisi haline getirdik.
Şu cümleleri hepimiz kurmuşuzdur: "Biraz şarj oluyorum." "Kafamı boşaltıp döneceğim." "Molasız verimim düşüyor." "Tatile ihtiyacım var, yoksa patlayacağım."
Dikkat edin, hepsinde bir gerekçe var. Dinlenmeyi kendi başına savunmuyoruz. Sonrasında daha iyi çalışacaksak, daha verimli olacaksak meşru sayıyoruz.
Yani mola bile mesainin bir parçası haline geldi.
Byung-Chul Han'ın "Yorgunluk Toplumu" kitabında söylediği bir şey sanırım tam olarak buna denk geliyor. Ona göre artık bizi sömüren bir patron yok, o rolü kendimiz üstlendik. Kendi kendimizin hem işçisi hem patronuyuz. (1*)
Ve bu yüzden mesai hiç bitmiyor. Çünkü kaçacağın patron sensen, nereye kaçacaksın?
Peki hiçbir şey yapmamak gerçekten "hiçbir şey" mi?
Filozof Josef Pieper 1948'de bu konuda çok net bir şey yazmış. Ona göre boş zaman dediğimiz şey, dinlenmek demek değil. İşten arta kalan zaman da değil. Bambaşka bir hal. (2*)
Pieper buna alıcı olma hali diyor. Yani dünyayı üretmeye, dönüştürmeye, işlemeye çalışmadan, sadece görebilme hali.
Ve ona göre kültür, sanat, felsefe hep buradan doğmuş. İşin arasındaki kısa molalardan değil. Gerçekten durabilen insanlardan.
Bertrand Russell "Aylaklığa Övgü" kitabında da buna benzer bir yerden bakıyor. Çalışmanın kendi başına bir erdem olduğu fikrinin, aslında birilerinin işine gelen bir öğreti olduğunu söylüyor. (3*)
Bunlardan çıkardığım sonuç şu: biz "boş durmak" derken bile aşağılayıcı bir kelime kullanıyoruz. Boş. Sanki orada hiçbir şey yokmuş gibi.
Bilimsel taraf da aslında hiçbir şey yapmamanın "faydalı" olduğunu gösteriyor. Zihin başıboş dolaşırken problem çözme kapasitesinin arttığına dair çalışmalar var. Hepimiz yaşamışızdır: bir işe saatlerce kafa yorup çözemezsin, sonra duş alırken, tuvaletteyken ya da yolda yürürken cevap bir anda aklımızda beliriverir.
Ama konumuz “durmak” ya, o yüzden yazının tam bu noktasında bir duralım.
Ben bu yazıyı yazarken bile hiçbir şey yapmamayı "aslında faydalı" diye savunmaya çalışıyorum. Fark ettiniz mi?
Meselenin kendisi bu. Bir şeyi savunmak için faydasını kanıtlamak zorunda hissediyorsak, zaten o çukurun içine düşmüşüz demektir.
Hiçbir şey yapmanın faydası olmasa da bizim hakkımız. Ve bence asıl söylenmesi gereken cümle bu.
Peki bu neden bu kadar zor?
Üretkenlik kültürü bu durumu tek başına açıklamıyor bence. Bir şey daha var.
Hiçbir şey yapmadığımızda kendimizle baş başa kalıyoruz. Ve o karşılaşma her zaman kolay olmuyor.
Meşguliyeti bazen bir kaçış olarak kullanıyoruz. Yapacak bir şey olduğu sürece düşünmek zorunda değiliz sonuçta. Ertelediğimiz konuşma, bastırdığımız his, sormaktan korktuğumuz soru... Hepsi bir sonraki işin arkasında bekliyor.
Şimdi geçen gün kanepede o kadar kısa süre dayanabilmemin sebebini yavaş yavaş anlamaya başladım. Belki de sebebi içimdeki bir alarm değildi. Belki de sessizlikte duyacağım şey beni ürküttüğü için kendimden kaçabilmek için bir meşgale arıyordum.
Aslında bizim dilimizde çok güzel bir kelime var: keyif.
İngilizceye tam çeviremiyorsunuz. "Pleasure" değil, "enjoyment" değil, "relaxation" hiç değil. Keyif yapmak bir amaç taşımıyor, bir çıktı üretmiyor, bir yere hazırlık değil. Sadece o hal.
İtalyanlarda da benzer bir ifade varmış: dolce far niente. Hiçbir şey yapmamanın tatlılığı.
İki kültür de bunu bir kelimeyle onaylamış. Yani bir zamanlar bunun meşru bir şey olduğunu biliyormuşuz.
Belki de biz o kelimeyi kaybettik, kelime durduğu yerde dururken.
Artık beni tanımışsınızdır, bilinç akışımdan ve okumalarımdan damıttığım bilgileri kendime “durabilmek” için bile olsa bir pratiğe dönüştürüp sizlerle de paylaşıyorum, gene öyle yapacağım.
Kendim için hazırladığım ama sizi de mahrum bırakmak istemediğim pratikler, belki bir işinize yarar:
Bugün on beş dakika hiçbir şey yapma. Telefon yok, müzik yok, kitap yok. Sadece otur. O sırada içinde beliren huzursuzluğu fark et. Sana ne söylüyor?
Dinlenirken kurduğun cümleyi yakala. "Şarj oluyorum" mu diyorsun, yoksa sadece dinleniyor musun?
Sıra beklerken telefonu çıkarma, etrafında ne olup bittiğine bir göz at.
Bir gün hiçbir şey üretmeden geçtiğinde kendini suçlu hissediyorsan, o suçluluğun sana kimden ya da nereden miras kaldığını düşün.
Bu hafta bir şeyi sırf keyif için yap. Faydası olmayan, kimseye anlatmayacağın, sonunda sadece senin keyif alacağın bir şey.
Bunu yazarken yine duramadım, kendi hayatımdan bir şey fark ettim.
Gitar çalarken bile sürekli üretkenlik peşindeyim. Elime aldığımda hemen "bugün hangi özelliğimi geliştireceğim" diye düşünüyorum. Metronomu tam yakalıyor muyum, tekrarlarım doğru mu, ölçümlerde bir hata var mı, ilerleme sağlıyor muyum...
Oysa bazen sadece eline alıp öylece gitar çalmak diye de bir şey varmış. İlerleme gözetmeden, ölçmeden, hiçbir yere gitmeden.
Bu yazıyı yazarken arada bunu denedim. Bildiğim birkaç şeyi çaldım, yeni bir şey öğrenmeye çalışmadım, hata yaptığımda da geri dönüp düzeltmedim. Sadece çaldım.
Tuhaf bir şekilde, uzun zamandır gitar elimdeyken hiç bu kadar keyif almamıştım.
Sen de kaçamazsın, bu soru da sana: En son ne zaman hiçbir şey yapmadın? Ve o sırada gerçekten hiçbir şey yapmıyor muydun, yoksa bir sonraki yapacağın şeye mi hazırlanıyordun?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu (2010)
(2*) Josef Pieper, Boş Zaman: Kültürün Temeli (1948)
(3*) Bertrand Russell, Aylaklığa Övgü (1932)
Bu yazıya biraz Adamlar isimli müzik grubuna övgü ile başlamak istedim, şarkıları müzikal olduğu kadar felsefi ve anlamsal olarak da gayet derinlikli. Her şarkısı için bir yazı yazılabilir gibi. Bu övgüyü burada bırakıp, sizler bu yazıyı okurken arka planda çalsın diye bir şarkılarını da bırakayım:
Şarkı ile yazı ne alaka diyecek olursanız, sözlerine bakınca şu cümlenin dönüp durduğunu görüyoruz: "Ben kimim, anlarsan söyle." Sonra bir yerde şöyle diyor: "Siyah, beyaz, düz, yamuk, Ahmet, Mehmet kimim ben?"
Ve bence en can alıcı yer şurası: "Çok eşyalı odalarda huzuru bekliyoruz, elimizde tasmalar, karşılıklı sallıyoruz."
Bu satırları ilk duyduğumda uzun süre üzerinde düşündüm. Çünkü etrafımda gördüğüm çoğu şeyi tek cümlede anlatıyordu.
Geçenlerde bir tanıdığım işten çıkarıldı. Uzun yıllardır aynı şirketteydi, iyi bir pozisyondaydı. Konuştuğumuzda söylediği cümle aklımdan çıkmadı: "Ben artık bir hiçim."
İşini kaybetmişti. Hayat bu, bazen olur böyle şeyler. Ama arkadaşımın söylediği bundan çok daha ağır bir şeydi. İşini kaybettiğini es geçmiş, durumu karakteriyle eşleştirmiş ve karakterinin büyük bir darbe aldığını, artık değersiz olduğunu söylüyordu.
O gün şunu düşünmeye başladım: acaba çoğumuz karakterimizi mi inşa ediyoruz, yoksa sadece topladığımız rozetleri karakterimiz mi sanıyoruz?
Şöyle bir düşünelim, bize hayatımız boyunca ne öğretildi?
Okulunu bitir. İyi bir üniversiteye gir. İş bul. Yüksel. Ev al, araba al. Evlen, çocuk yap.
Yani hep edinmek öğretildi. Bir şeye sahip olmak, bir yere gelmek, bir unvan almak.
Ama "nasıl biri olmak istiyorsun?" sorusunu bize kimse sormadı. Karakter denen şeyin kendiliğinden oluşacağını sandık. Sanki yaşadıkça bir yerlerde birikiyormuş gibi.
Oysa bence karakter kendiliğinden oluşmuyor. İnşa edilmesi gereken bir şey. Ve inşa etmiyorsak, boşluğu bir şey dolduruyor.
O boşluğu dolduran şey de genelde işimiz, maddi varlıklarımız ya da tutunduğumuz bir ideoloji gibi rozetler oluyor.
Rozet derken şunları kastediyorum: Büyük şirkette müdür olmak. İyi bir üniversiteden mezun olmak. Porsche kullanmak. Gitar çalmak. Bir ideolojinin mensubu olmak. Bir takımı tutmak. Bir mahalleden gelmek.
Bunların hiçbiri kötü değil, yanlış anlaşılmasın. Ben de gitar çalmaya çalışıyorum ve bundan keyif alıyorum. Mesele bunlara sahip olmak değil.
Mesele bunları karakter sanmak.
Çünkü bunların hepsi edinilen şeyler. Ve edinilen her şey elden gidebilir.
Psikolog William James 1890'da bu konuda çok net bir şey yazmış. Ona göre insanın benliği, "benim" diyebildiği her şeyin toplamıdır. Bedeni, giysileri, evi, eşi, çocukları, itibarı, işi, arazileri, atları. Ve bu şeylerden biri elinden gittiğinde, insan gerçekten bir parçasının öldüğünü hisseder. (1*)
James bunu bir eleştiri olarak yazmamış aslında, sadece durumu tespit etmiş. Ama tespitin kendisi bile bir uyarı gibi duruyor.
Erich Fromm bu meseleyi bir adım öteye taşımış.
"Sahip Olmak ya da Olmak" kitabında iki temel varoluş biçimi tarif ediyor. Biri sahip olduklarınla var olmak, diğeri sahip olduklarından bağımsız var olmak. (2*)
Sahip olduklarımız ile var oluşumuzu adlandırdığımızda kimliğimiz sahip olduklarımızdan oluşuyor. Ne kadar çok şeyimiz varsa o kadar varız. Ama bu var oluşun içinde sürekli bir korku da var: kaybetme korkusu. Çünkü varlığımız o şeylere bağlıysa, onları kaybetmek varlığımızı kaybetmek anlamına gelir.
Sahip olduklarımızdan bağımsız bir şekilde var olmak ise kimliğimiz yaptıklarımızdan, ilişkilerimizden, nasıl davrandığımızdan oluşuyor. Burada kaybetme korkusu çok daha az, çünkü kimse senin davranma biçimini elinden alamıyor.
Fromm'un sorduğu soru şu: sahip olduklarım benim varlığımı oluşturuyorsa, onları kaybettiğimde ben kimim?
Adamlar'ın sorduğu soruyla neredeyse aynı soru bu.
Peki neden bu kadar çok insan sorgulamadan bir kimliği var oluşu ile eşleştiriyor?
Psikolog James Marcia, Erikson'un kimlik üzerine çalışmalarını geliştirerek insanların kimlik oluşturma biçimlerini incelemiş. Tarif ettiği hallerden biri özellikle dikkat çekici. "Kimlik ipoteği" diye isimlendirdiği bir durum var. (3*)
Bu halde kişi bir kimliğe sımsıkı bağlanmış. Ne yaptığından, kim olduğundan, neye inandığından çok emin. Ama bu bağlanmanın öncesinde hiçbir arayış, hiçbir sorgulama yok. Ailesinin, çevresinin, mesleğinin ona verdiği kimliği olduğu gibi almış ve üstüne bir kıyafet gibi giymiş.
Dışarıdan bakınca çok net, çok kararlı bir insanmış gibi görünüyor. Hatta gıpta ediyoruz bazen, "adamın kafası ne kadar net" diyoruz.
Ama o netlik kırılgan. Çünkü altında bir temel yok, sadece devralınmış bir kalıp var. Ve sorgulanmamış kimlik, sarsıldığında kolayca kırılıveriyor.
Sarsıldığında ne oluyor peki?
İşten çıkarılıyorsun. Boşanıyorsun. Hastalanıp yıllardır yaptığın şeyi artık yapamaz hale geliyorsun. Emekli oluyorsun ve bir sabah uyandığında gidecek bir yerin olmadığını fark ediyorsun.
Ve insan "işimi kaybettim" demiyor. "Ben bittim" diyor.
Çünkü gerçekten öyle hissediyor. Kimliğim bu dediği şey neyse ve o şey elinden gittiyse, geriye hiçbir şey kalmıyor gibi geliyor.
Bu çöküş bazen insanı en dip noktaya kadar götürebiliyor, ve bunun örneklerini hepimiz duyduk. Buradaki asıl mesele kaybedilen şeyin kendisi değil bence. Altında duracak bir zemin olmaması.
O zaman şunu sormamız lazım: karakter nasıl inşa edilir?
Bence ilk fark edilmesi gereken şey şu ki: kimliğimize işlediğimiz rozetler çoğunlukla dışarıdan gelen şeyler, ama karakter içeriden kurulması elzem olan bir şey.
Ve inşa etmek dediğimiz şey aslında üç şeyden oluşuyor: bilinçli seçim, tekrar ve zaman.
Karakter "ne yaptığın" değil, "nasıl yaptığın". Kimse görmezken nasıl davrandığın. Zor olduğunda neyi seçtiğin. Kaybettiğinde nasıl kaybettiğin. Haklıyken bile geri adım atabilip atamadığın.
Bunların hiçbiri bir unvan değil. Hiçbiri kartvizite yazılmıyor. Ama hepsi senin.
Ve en önemlisi: rozetin elinden alınabilir, karakterin alınamaz.
Burada çok sevdiğim bir hikâye var, anlatmadan geçmeyeyim, muhtemelen siz de duymuşsunuzdur.
Aziz Nesin'in soyadını neden seçtiği konusu. Farklı farklı anlatılan hikayeler var bu konuda ama en yaygın olanı şöyle: "Nesin" soyadını, kendine sürekli "sen nesin?" diye sorabilmek için almış. Yani adamın soyadı, ömür boyu taşıdığı bir soru işareti.
Bir düşünün. Çoğumuz kimlik sorusunu bir kere cevaplayıp kapatmaya çalışıyoruz. "Ben şuyum" deyip rahatlıyoruz. Aziz Nesin ise o soruyu kapatmamak için adını bile ona göre seçmiş.
Bence karakter inşasının özü tam da burada. Bir kere cevap bulup her soruya onu yapıştırmak değil. Soruyu açık tutabilmek.
Marcia'nın "kimlik ipoteği" dediği hal, soruyu erkenden kapatmak. Aziz Nesin ise soruyu her sabah yeniden açmayı seçmiş.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
Kendini birine tanıtırken kurduğun ilk cümleyi bir yaz. İçinde kaç tane rozet var, kaç tane sen var?
Sahip olduklarından birinin elinden gittiğini düşün. İşin, unvanın, bir yeteneğin. Geriye ne kalıyor?
"Ben ... biriyim" cümlesini beş kez tamamla. Kaçı bir sıfat, kaçı bir davranış?
Bu hafta kimse görmezken yaptığın bir şeyi fark et. Karakter genelde orada saklanıyor.
Sana verilmiş kimliklerden birini seç ve sor: bunu ben mi seçtim, yoksa devraldığım bir kimlik mi?
Ara ara kendine "sen nesin?" diye sor. Cevabı bulmak zorunda değilsin, sormak zaten yeterli.
Bunu yazarken kendi hayatımdan bir şey geldi aklıma.
Hollanda'ya taşındığımda bir anda birçok şeyi aynı anda kaybettim. Mesleki tanınırlığımı, çevremi, rahat konuştuğum dili, "kim olduğumu" anlatan bütün kısayolları. Burada kimse benim ne yaptığımı, nereden geldiğimi bilmiyordu.
Başta çok zorlandım. Sanki küçülmüşüm gibi hissettim.
Ama şimdi geriye dönüp bakınca, o dönemin bana en çok öğreten dönem olduğunu görüyorum. Çünkü rozetler gidince geriye ne kaldığını görmek zorunda kaldım.
Ve fark ettim ki bir şeyler kalmış. Az ama sağlam.
Sana da sormak istiyorum: Bugün sahip olduğun her şey elinden gitse, geriye kalan kişiyle tanışmak ister miydin?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) William James, The Principles of Psychology (1890)
(2*) Erich Fromm, Sahip Olmak ya da Olmak (1976)
(3*) James E. Marcia, "Development and Validation of Ego-Identity Status" (1966)
Geçen gün Twitter’da dolaşırken bir habere denk geldim. Ülkenin birinde bir grup insan sokağa çıkmış, hükümeti protesto ediyor, polis de protestoculara sert bir şekilde müdahale etmiş. Haberi okurken canım sıkıldı, kendi kendime, "Böyle haksızlık mı olur, insanlar haklarını savunamayacak mı artık?" diye sorarken buldum kendimi.
Sonra aynı gün algoritma gördü ya tıklıyorum böyle haberlere, hemen beni etiketlemiş sağ olsun. Başka bir ülkede neredeyse birebir aynı durumla ilgili bir haber çıkardı karşıma. Bu neymiş diye tıkladım. Benzer şekilde insanlar sokakta, kalabalıklar, protesto ediyorlar, polis de benzer biçimde müdahale ediyor. Yaşanan ülkeye baktım, buradan isim verip de kimseyi rencide etmek de istemem. Biraz duraksadım, "aman, orada zaten işler karışık" diye düşündüm, geçtim.
Sonra durup biraz kendimden utandım. Ne oldu ki yani? Ne değişti? İlk ülkedekiler insan da öbür ülkedekiler değil mi diye bir de ayıpladım kendimi.
Sonuçta olay aynı, değişen tek şey, kimin yaptığıydı. Bu da beni bu yazıyı yazmaya itti.
Bu yazıya derinlemesine girmeden önce kısa bir şey söylemem lazım.
Artık hepimiz kendi fikrimizi onaylayan bir akışın içinde yaşıyoruz. Neyi beğeniyorsak onun daha fazlası geliyor önümüze. Hangi partiyi destekliyorsak onun haberleri, hangi görüşü savunuyorsak ya da hangi takımı tutuyorsak onu güçlendiren yorumlar.
Bunun bilgiye erişimi daralttığını biliyoruz, bunu daha önce de yazmıştım. Ama son zamanlarda farklı bir aydınlanma yaşadım. Bu daralma sadece eriştiğimiz bilgileri etkilemiyor. Ahlaki yargımızı da etkiliyor.
Yani mesele "yanlış bilgi alıyoruz" meselesi değil sadece. Mesele, neyin iyi neyin kötü olduğuna karar verme biçimimizin çağın değişimine ayak uyduracağız derken bozulmaya başlaması.
Burada bir parantez açmak istiyorum, çünkü üstüne sık düşündüğüm bir şey.
Beynin çalışma prensibi aşağı yukarı belli. Tekrar tekrar kullandığımız yollar güçleniyor, kullanmadıklarımız da zayıflıyor ve zamanla budanıyor, hatta yok oluyor. Buna sinaptik budama deniyor. Çocuklukta mesela kritik dönemler var, o pencereler kapandıktan sonra bazı bağların telafisi gerçekten mümkün olmuyor.
Şimdi bunu düşünce dünyamıza uyarlayalım.
Sadece kendi görüşümüzün aynısı görüşleri duyarsak, karşı argümanı işleyen kaslarımızı hiç kullanmıyoruz demektir. Bunun beynimizi fiziksel olarak küçülttüğüne dair elimde bir kanıt yok, öyle bir iddiada bulunmayayım. Ama bildiğimiz bir şey var ki kullanılmayan yetenek zamanla körelir.
Ve karşı tarafı anlayabilmek de bir yetenek.
Nietzsche'nin çok bilinen bir cümlesi var: uçuruma uzun süre bakarsan, uçurum da sana bakmaya başlar. Bence bu cümle bugün için de geçerli. Uzun süre tek bir yöne bakarsak, o yön zamanla bizim bakışımızı da şekillendiriyor.
Peki bu daralma ahlaki yargılarımızı tam olarak nasıl bozuyor?
Benim tespit edebildiğim bozulmalardan biri şu ki bir kişiyi ya da grubu tümüyle iyi, tümüyle kötü sanmaya başlıyoruz. Galatasaraylıysak Fenerbahçe çok kötü ve tersi için de aynısı geçerli. Biz neysek hep öbürü tü kaka, bizim hiç kötü yanımız olamaz, kötülük hep diğer tarafla ilgilidir gibi bir bakış açısı oluşmaya başladı insanlarda. Her ne kadar ne var bunda diye bakılsa da olay daha derin, bu durum sadece karşı tarafa zarar veriyor gibi görünse de aslında önce bize zarar veriyor ve haberimiz bile olmuyor.
Psikolog Edward Thorndike 1920'de ilginç bir şey fark etmiş. Subaylardan askerlerini değerlendirmelerini istemiş. Sonuçlara baktığında görmüş ki, bir subay askerinin tek bir özelliğini beğendiğinde (mesela duruşunu, dış görünüşünü) o askerin zekâsını, liderliğini, sadakatini de yüksek puanlıyor. Tek bir olumlu özellik, değerlendirmenin tamamına yayılıyor. Buna "hâle etkisi" adını vermiş. (1*)
Bugün bunu her yerde görüyoruz.
Sevdiğimiz siyasetçi yanlış bir şey yaparsa "mutlaka bir bildiği vardır" diyoruz. Sevmediğimiz kişi doğru bir şey yaparsa "kesin bir işler çeviriyor" diyoruz. Aynı davranış, kimin yaptığına göre başka anlam kazanıyor.
Yani kişiyi değil, etiketi değerlendiriyoruz. Ve etiket bir kere yapıştıktan sonra, o kişinin ne yaptığı çok da önemli olmuyor.
İkinci mesele daha da enteresan. Bu etiketleri oluşturmak için aslında gerçek bir sebebe bile ihtiyacımız yok.
Sosyal psikolog Henri Tajfel 1970'lerde bir deney yapmış. İnsanları tamamen rastgele iki gruba ayırmış. Kriter anlamsız, mesela bir tabloda kaç nokta gördüklerini tahmin etmeleri gibi. Aralarında hiçbir ortak geçmiş yok, tanışmıyorlar bile.
Sonra bu insanlardan başkalarına puan dağıtmalarını istemiş. Ve şunu görmüş: insanlar hiç tanımadıkları kendi grup üyelerini kayırmaya, diğer gruptakileri ise cezalandırmaya başlamış. Hatta bazıları kendi grubunun kazancını azaltmak pahasına, diğer grupla arasındaki farkı açmayı tercih etmiş. (2*)
Ortada hiçbir gerçek çıkar yokken. Hiçbir tarih, hiçbir husumet yokken.
Bu bana şunu düşündürüyor: "biz ve onlar" ayrımı için bir sebebe ihtiyacımız yok. Bir etiket yeterli. Ve bugün etiket bulmakta hiç zorlanmıyoruz.
Şimdi asıl söylemek istediğim yere geliyorum.
Yuval Noah Harari'nin "Sapiens" kitabında çok sevdiğim bir tez var. Ona göre insanı diğer canlılardan ayıran asıl şey zekâsı ya da alet kullanması değil, birlikte kurgulara inanabilmesi. (3*)
Para, sınır, bayrak, şirket, millet, hukuk... Bunların hiçbiri doğada yok. Bir maymuna banknot uzatsan bakmaz bile. Hepsi hikâye. Ama milyonlarca insan aynı hikâyeye aynı anda inandığı için işleyen sistemlerden ibaretler. Ve işlediği için de zamanla gerçekmiş gibi hissettiriyorlar.
Buraya kadar bir sorun yok. Bu hikâyeler olmadan bu kadar büyük topluluklar halinde yaşayamazdık zaten. Bunlar araç.
Sorunun başladığı yer şurası: bu hikâyeler zamanla sadece işleri düzenleyen araçlar olmaktan çıkıp, iyiyi ve kötüyü belirleyen ölçütler haline geliyor.
Aynı insan, bir sınırın bu tarafında doğduğu için "bizden", öbür tarafında doğduğu için "onlardan" oluyor.
Aynı acı, bayrağın rengine göre ya trajedi ya sıradan bir haber oluyor.
Aynı davranış, kimin yaptığına göre ya cesaret ya suç sayılıyor.
Oysa bunlar bizim uydurduğumuz hikâyelerdi. Yaşamı kolaylaştırmak için. Ahlakın ölçüsü olmamaları gerekiyordu.
Bir çocuk öldüğünde acının ölçüsü, o çocuğun hangi bayrağın altında doğduğu olamaz. Ama pratikte oluyor. Ve en kötüsü, bunu yaparken kendimizi kötü hissetmiyoruz bile. Çünkü hikâye bize bunun normal olduğunu söylüyor.
Peki çıkış yolu ne? Bence her şeye "eh işte, herkes biraz haklı" demek değil. O da başka bir tür körlük.
Filozof Isaiah Berlin'in "değer çoğulculuğu" dediği bir fikir var. Ona göre gerçekten iyi olan değerler bile birbiriyle çatışabilir. (4*)
Özgürlük ile eşitlik mesela. İkisi de iyi. Ama birini sonuna kadar götürürsen diğerinden vermek zorunda kalıyorsun. Adalet ile merhamet de öyle. Güvenlik ile mahremiyet de.
Berlin'e göre bu bir eksiklik ya da çözülmesi gereken bir problem değil. Hayatın yapısı bu. Ve olgunluk, bu çatışmayı kabul edip aralarında bilinçli seçim yapabilmek.
Yani gri alan bir kararsızlık hali değil. Gerçekliğin kendisi zaten gri. Siyah beyaz olan, bizim ona bakışımız.
Bunu yazarken kendi hayatımdan bir şey fark ettim.
On yıldır iki ülke arasında yaşıyorum. Ve şimdi şimdi görüyorum ki bu bana istemeden de olsa bir şey öğretmiş. Aynı olayı iki farklı yerden okuyabiliyorum. Bir haberi Türkiye'den bakınca başka görüyorum, buradan bakınca başka.
Başta bu bana rahatsızlık veriyordu. Sanki bir yere ait olamıyormuşum gibi. Ama sonra fark ettim ki bu bir kayıp değil, bir imkân. Çünkü iki pencereden bakabilen biri, tek pencereden bakanın göremediği bir şeyi görebiliyor: pencerenin kendisini.
Ve galiba asıl mesele bu. Sadece ne gördüğümüz değil, nereden baktığımızı da fark edebilmek.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
Bugün okuduğun, tarafı olduğun bir haberi al ve kendine sor: aynı şeyi "karşı taraf" yapsaydı ne hissederdim?
Sevdiğin birinin yaptığı bir yanlışı savunduğun bir anı hatırla. Onu savunurken hangi cümleyi kurmuştun?
Bir kişi hakkında "iyi" ya da "kötü" dediğinde, bu yargıyı hangi tek özellikten çıkardığını bulmaya çalış.
"Bizden" dediğin grubun tanımını bir yaz. Bu tanımı sen mi seçtin, yoksa sana mı verildi?
Aynı anda doğru olan ama birbiriyle çatışan iki değer bul. İkisini de savunmayı dene, hangisini seçeceğine sonra karar ver.
Katılmadığın bir görüşü savunan birini bilerek takip et. Çürütmek için değil, nasıl düşündüğünü anlamak için.
Sana da sormak istiyorum: Son "kötü" dediğin insanı bir düşün. Onu kötü yapan gerçekten yaptığı şey miydi, yoksa hangi tarafta durduğu mu?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Edward L. Thorndike, "A Constant Error in Psychological Ratings" (1920)
(2*) Henri Tajfel, "Experiments in Intergroup Discrimination" (1970)
(3*) Yuval Noah Harari, Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens (2011)
(4*) Isaiah Berlin, The Crooked Timber of Humanity (1990)
Bu aralar gitar ile mi kendim ile mi bilmem, biraz kafayı bozdum. Bazı yazılarda arada bu konuya değiniyorum, takipçilerim fark etmiştir. Son fark ettiğim şey şu oldu: bazı şarkılar doğal olarak zor. Tekniği biliyorum, yavaş çalmam ve kas hafızama oturtmak lazım ki o şarkıyı iyi çalabileyim. Bunları bilmeme rağmen biraz kusurumu fark ettiğim anlar artınca, bırakıveriyorum hemen o şarkıya çalışmayı. Böyle olunca ne oluyor, çoğu şarkıyı yarım yamalak çalabilmiş oluyorum ama tam anlamıyla baştan sona müthiş bir çalış icra edemiyorum.
Neyse burada tüm gitar hikâyemi anlatacak değilim ama kusur konusunda uygun olacağını düşündüğüm için paylaşmak istedim.
Kusurumu fark edince hemen çözemedim tabii, üstüne düşünmeye başladım: acaba her kusuru düzeltmek zorunda mıyız?
Öncelikle şunu kabul etmek lazım ki mükemmel diye bir şey yok.
Ne bir insan, ne bir iş, ne bir eser. Hepsinde bir eksik, bir pürüz, bir sapma illaki oluyor. Ama bize kusur çocukluğumuzdan beri hep düzeltilmesi gereken bir şey olarak öğretildi. Hep aynı döngü. Hatanı bul, düzelt, bir daha yapma.
Oysa kusur çoğu zaman sadece standarttan sapmaya yol açan bir farklılık. Ve sapmanın kendisi tek başına kötü bir şey değil.
Japon estetiğinde buna wabi-sabi deniyor. Kusurlu, eksik ve geçici olanın güzelliği. Çatlak bir çanak, asimetrik bir kase, yıpranmış bir ahşap. Bu bakış açısında kusur gizlenmiyor, tam tersine görünür kılınıyor. Çünkü kusur o nesnenin hikâyesini taşıyor. (1*)
Bizim kültürümüzde de buna benzer bir anlatı var. Osmanlı'da bazı ustaların eserlerine bilerek küçük bir kusur bıraktığı söylenir, çünkü mükemmellik yalnızca Yaratan'a aittir. Bu anlatı ne kadar gerçek bilmiyorum ama içindeki fikir çok hoşuma gidiyor: kusur bir eksiklik değil, bir tevazu işareti olabiliyor.
Şimdi asıl soruya gelelim: madem her kusur düzeltilmesi gereken bir şey değil, o zaman hangisini düzelteceğiz, hangisini sahipleneceğiz?
Bence iki tür kusur var.
Bazı kusurlar bizi yavaşlatıyor, sınırlıyor, aynı duvara tekrar tekrar çarptırıyor. Benim gitardaki “sıkılıvermelerim” gibi. Kimse buna "Cenk’in gitar çalış tarzı" demiyor, bu sadece bir hata. Eğer iyi gitar çalabilmek istiyorsam düzeltmem gerekiyor.
Bazı kusurlar ise bizi biz yapıyor. Kimsede olmayan bir renk, bir doku, bir sapma. Bunlar sahiplenilecek olanlar.
Peki aradaki farkı nasıl anlayacağız?
Ben bu ayrıma varabilmek için kendime şu soruyu soruyorum: o kusur beni olduğumdan daha iyi bir yere götürüyor mu, yoksa bir yerde sabit kalmamı mı sağlıyor?
Götürüyorsa bunu imza olarak kabul edersem benim için daha iyi. Yerimde sabit tutuyorsa hata.
Şimdi biraz müzikten örnek vereyim, çünkü bu konu en net orada görünüyor.
Mesela Yıldız Tilbe'nin sesi biraz çatallı. Göksel'in sesi biraz ekstra buğulu. İkisini de klasik bir ses eğitmeninin karşısına çıkarsak belki "şurayı şöyle söyleyelim, burayı böyle düzeltelim" derdi. Çünkü teknik olarak baktığımızda bunlar birer sapma.
Ama düzeltmediler. O sesle söylemeye devam ettiler. Yıllarca, binlerce kez, sahne sahne, kayıt kayıt.
Ve o "kusur" bir noktadan sonra kusur olmaktan çıkıp imza oldu. Bugün o sesi radyoda duyar duymaz kim olduğunu biliyoruz. Adını görmemize bile gerek yok.
Burada gözden kaçan bir şey var bence. Kusuru imzaya çeviren şey kusurun kendisi değil. Üzerine binlerce kez gidilmesi.
Ham haldeyken kusur sadece bir pürüz. İşlendikçe karakter oluyor.
Ama aynı mekanizma ters yönde de çalışıyor. Ve burası biraz can sıkıcı.
Diyelim ki bir insan sürekli gideceği yerlere geç kalıyor olsun. Başta bu sadece bir davranış gibi görünüyor. Bir kere geç kaldı, iki kere geç kaldı, üç kere geç kaldı.
Ama tekrar ettikçe önce çevresi bunu bir özellik olarak görmeye başlıyor: "Boşver, o hep geç kalır zaten." Sonra kendisi de aynı cümleyi kurmaya başlıyor: "Ben böyleyim işte, ne yapayım."
Ve işte tam o an, davranış karaktere dönüşüyor.
Bu dönüşüm bence çok tehlikeli. Çünkü davranış değiştirilebilir bir şeydir ama karakter değiştirilemez gibi görünür. "Geç kalıyorum" ile "ben geç kalan biriyim" arasında kocaman bir fark var. Birincisinde bir eylem var, ikincisinde bir kader.
Psikolog Carol Dweck bu konuda uzun yıllar çalışmış. Ona göre insanlar kendi yetenekleri hakkında ya sabit bir zihniyete sahip oluyorlar ("ben böyleyim, değişmez") ya da gelişim zihniyetine ("bu şu an böyle ama geliştirebilirim"). Ve bu tek başına bir tutum farkı değil, gerçekten sonucu değiştiriyor. (2*)
Şarkıcının sesindeki kusur da tekrar ede ede kimliğe dönüşüyor, geç kalan insanın kusuru da. İkisi de aynı mekanizma.
Ama arada şu fark var: biri seçildi, diğeri seçilmedi. Biri işlendi, diğeri sadece pekişti.
Yani kusurun kimliğe dönüşmesi kaçınılmaz. Hangi kusurun dönüşeceğini seçmekse bize kalmış.
Farkındalık tam burada devreye giriyor.
Çünkü farkında olmadığımız bir kusur, bize sormadan bizi şekillendiriyor. Biz ekstra bir şey yapmıyoruz, o kendi kendine yerleşiyor, kök salıyor.
Farkına vardığımız an ise bir kapı açılıyor. Ve o kapının arkasında bir soru bizi bekliyor: bunu işleyip imzamız haline mi getireceğiz, yoksa üzerine gidip değiştirecek miyiz?
İkisi de aynı şeyi gerektiriyor: bir döngü. Fark etmek, bir hamle yapmak, sonucu görmek, sonuçtan memnunsak tekrar etmek, değilsek değiştirmek.
Aslında farkındalık olmadan da bir döngü var. Ama o döngü bizi hep aynı yere getiriyor. Farkındalıkla kurulan döngü ise her turda bizi biraz daha yukarı çıkarıyor. Aynı yerde dönüyor gibi görünse de aslında spiral bir merdiven gibi.
Bu arada tekrar konusuna dair çok sevdiğim bir fikir var, paylaşmadan geçmeyeyim.
Rus fizyolog Nikolai Bernstein, hareketi incelerken şunu fark etmiş: bir hareketi binlerce kez tekrar ettiğimizde aslında aynı hareketi tekrar etmiyoruz. Her seferinde aynı problemi biraz farklı biçimde yeniden çözüyoruz. Buna "tekrarsız tekrar" demiş. (3*)
Bu bana çok mantıklı geliyor. Gitarda aynı geçişi yüz kere çalıyorum ama hiçbiri diğerinin kopyası değil. Her seferinde parmaklarım biraz farklı bir yol buluyor. Ve o yolu bulma çabası, öğrenmenin kendisi zaten.
Yani tekrar dediğimiz şey kopyalamak değil. Her seferinde yeniden bulmak.
İstikrar da işte burada anlam kazanıyor.
Ne bir kusuru düzeltmek bir seferde oluyor, ne de bir kusur bir günde imzaya dönüşüyor. İkisi de aynı şeyi istiyor: uzun süre aynı yöne bakmayı.
Yıldız Tilbe bir gecede Yıldız Tilbe olmadı. Benim gitardaki “sıkılıvermelerim” de bir haftada düzelmeyecek.
Bence istikrar, motivasyonun bittiği yerde devam edebilme hali. Ve çoğu şey tam orada, motivasyonun bittiği yerde belirleniyor.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
Kendinde kusur saydığın bir şeyi al ve sor: bu beni bir yere götürüyor mu, yoksa bir yere mi sabitliyor?
Başkalarının sende eleştirdiği bir özelliği düşün. Gerçekten bir hata mı, yoksa sadece bir farklılık mı?
Kendinle ilgili "ben böyleyim" dediğin bir cümleyi yakala. O cümleyi "şu an böyle yapıyorum" diye yeniden kur ve nasıl hissettirdiğine bak.
Düzeltmeye çalıştığın bir kusur için "bunu kaç kez tekrar ettim" diye say. Belki henüz yeterince tekrar etmemişsindir.
Sahiplendiğin bir kusurun üzerine bilinçli git. Onu gizleme, işle.
Hayran olduğun birinin "kusurunu" bul. Muhtemelen onu o yapan şey odur.
Bu yazıyı yazarken şunu fark ettim: yıllarca kendimde düzeltmeye çalıştığım bazı şeyler var ve galiba bir kısmı hiç düzeltilecek şeyler değildi.
Bir kısmı gerçekten hataydı, üzerine gitmem gerekiyordu. Ama bir kısmı sadece benim yolumdu. Ve onları düzeltmeye çalıştığım her seferinde, aslında kendimi biraz siliyordum.
Şimdi ayırt etmeye çalışıyorum. Her zaman doğru bilemiyorum tabii. Ama en azından doğru soruyu soruyorum artık.
Sana da sormak istiyorum: Yıllardır düzeltmeye çalıştığın bir kusurun var mı? Peki emin misin, gerçekten düzeltilmesi mi gerekiyor, yoksa sadece henüz yeterince işlemedin mi?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Leonard Koren, Wabi-Sabi for Artists, Designers, Poets & Philosophers (1994)
(2*) Carol S. Dweck, Mindset: The New Psychology of Success (2006)
(3*) Nikolai A. Bernstein, The Co-ordination and Regulation of Movements (1967)
Herkesin bir kıskançlık hikayesi vardır. Bazen biz bir şeyi kıskanırız, bazen de bizim bir şeyimizi kıskanırlar. Bazen aynı yerde çalıştığımız sevdiğimiz bir arkadaşımıza aldığımız terfiyi söyleriz yüzü düşer, iş aramaya başlar.
Ama ne zaman ki bizden ya da başkasından kaynaklı bir kıskançlık durumu olduğunu hissetsek kendimizi tuhaf bir huzursuzlukla yakalarız. Geçen gün “bu his neden bu kadar rahatsız edici ki?” diye biraz düşündüm. Diyelim ki biri bizden iyi bir pozisyona gelmiş olsun. Bizden daha az deneyimli olduğunu düşünelim, bazı konularda ondan daha iyi olduğumuzu da biliyor olalım. Neden içimizde küçük ama ısrarlı bir ses: "Bu neden ben değilim?" demeden duramıyor?
Bu hisleri kimseye söylemek de istemez insan. Hatta kendine bile itiraf etmek istemez. Çünkü kıskançlık öyle bir duygu ki, söylediği an kendini küçük, cimri, yetersiz gösteriyormuş gibi hissettirir.
Bu düşünce akışı bana gösterdi ki bu duyguyu inkâr etmek, onu yok etmiyor. Sadece görünmez kılıyor.
Öfkeyi paylaşmak nispeten kolay. Üzüntüyü de. Hatta korkuyu bile itiraf edebiliyoruz çoğu zaman. Ama kıskançlık hepsinden farklı sanki. Onu söylemek, bir eksikliği ilan etmek gibi geliyor.
Bu yüzden çoğu zaman onu başka bir şeye dönüştürüyoruz. Kıskandığımız kişiyi eleştiriyoruz. "Aslında o kadar da başarılı değil." "Şansı yaver gitti." Ya da kayıtsızlık numarası yapıyoruz. "Bana ne zaten." Oysa altında hep aynı şey yatıyor.
Spinoza, Etika'sında kıskançlığı ilginç bir şekilde tanımlıyor: başkasının iyi şansına duyulan bir tür üzüntü. (1*) Dikkat edilirse bu tanım bize dair değil, karşılaştırmaya dair. Kıskançlık, kendi başımıza gelmeyen bir şey yüzünden değil, başkasının başına gelen bir şey yüzünden acı çekmek.
Kıskançlığın hep aynı şey olmadığını da söylemek lazım. Aslında iki farklı biçimi var.
Biri bizi harekete geçiren tür. Birinin başarısını görüyoruz, içimizde bir sızı hissediyoruz, ama bu sızı bizi kendi çabamıza yöneltiyor. "O yapabildiyse ben de yapabilirim" diyoruz.
Diğeri ise yıkıcı tür. Karşı tarafın başarısını yok saymak, küçültmek, hatta elinden almak istiyoruz. Bu türde amaç kendimizi yükseltmek değil, karşı tarafı aşağı çekmek.
Çağdaş filozof Sara Protasi, "The Philosophy of Envy" kitabında bu ikisini net bir şekilde ayırıyor. (2*) Ona göre aradaki fark, kıskandığımız şeyi nasıl gördüğümüzde saklı: hak edilmiş bir başarı olarak mı, yoksa haksız bir avantaj olarak mı?
Diyelim ki bir şeyi kıskandık ve bunu da kendimize itiraf da ettik, bunu kötü hissetmektense bizi daha iyi bir noktaya çekecek bir itici güce dönüştüremez miyiz?
Psikanalist Melanie Klein, kıskançlık üzerine yazdığı "Envy and Gratitude" kitabında ilginç bir iddiada bulunuyor: kıskançlık, hayatımızın en erken dönemlerinden, bebeklik döneminden gelen bir duygu. (3*) Klein'a göre bu kadar erken ve kök salmış bir duyguyu tamamen ortadan kaldırmak mümkün değil. Ama onu tanımak, bastırmaktan çok daha sağlıklı.
Bunu okuyunca şunu düşündüm: belki de kıskançlığı bu kadar utanç verici bulmamızın sebebi, onun bu kadar eski ve bu kadar insani olduğunu unutmamız. Herkes kıskanıyor. Sadece çoğumuz bunu söylemiyoruz.
Asıl ilginç olan şu: kıskançlık aslında bir harita gibi çalışıyor.
Kimi kıskandığımıza bakmak, kendi istediğimiz ama henüz kabul etmediğimiz şeyleri görmek gibi. Rastgele kıskanmıyoruz. Bizim için değerli olan bir şeyde, bir başkasının bizden önde olduğunu gördüğümüzde kıskanıyoruz.
Ben kimseyi, mesela çok iyi yüzen birini kıskanmıyorum, çünkü yüzme benim için o kadar önemli değil. Ama mesleki tanınma konusunda kıskandığım (ya da imrendiğim diyeyim) zamanlar oldu, çünkü orası benim için değerli bir alan.
Yani kıskançlık, bize neyi önemsediğimizi gösteren tuhaf bir pusula. Onu yok saydığımızda, o pusulayı da kaybediyoruz.
Madalyonun bir de öbür yüzü var. Bazı insanlar kıskançlığı kendilerinde değil, hep başkalarında görüyor.
Bir eleştiri geldiğinde, bir olumsuz yorum yapıldığında, hatta haklı bir uyarı bile olsa, ilk refleks şu oluyor: "Bunlar beni kıskanıyor." Bu cümleyi hepimiz duymuşuzdur, belki bazen kendimiz de kurmuşuzdur.
İlginç olan şu: bunu en çok kullananlar genelde en güvenli hissedenler değil. Tam tersine, kırılgan bir benliği bu şekilde koruyanlar.
Psikolojide buna "kendini koruma yanlılığı" deniyor. Miller ve Ross'un 1975'teki çalışması, insanların olumsuz sonuçları dış nedenlere bağlama eğilimini gösteriyor. (4*) Başarısızlığı şansa, eleştiriyi kıskançlığa, olumsuz geri bildirimi karşı tarafın kötü niyetine yormak, kendimizi o eleştiriyle gerçekten yüzleşmekten koruyor.
Ama bunun bir bedeli var. Eğer her eleştiriyi kıskançlık zannedersek, gerçek geri bildirimi de kaçırırız. Büyümek için gereken sürtünmeyi kendimizden esirgeriz.
Yani ilginç bir simetri var burada: kıskandığını itiraf edememek bir savunma. Herkesin seni kıskandığını düşünmek de bir savunma. İkisi de aynı yerden geliyor, kıskançlıkla dürüst bir şekilde yüzleşememekten.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
Kıskandığın birini düşün. Bu duyguyu inkâr etmeden, sadece adlandır: "Ben şu an kıskanıyorum."
"Onda olan ne, bende neden yok?" diye sor kendine. Cevap seni nereye götürüyor, dikkatle bak.
Kıskançlığı eleştiriye dönüştürdüğün bir anı hatırla. O eleştirinin altında gerçekte ne vardı?
Bir eleştiri aldığında ilk refleksin "bu kıskançlıktan" ise, bir dakika dur. Gerçekten öyle mi, yoksa bu bir kaçış mı?
Kıskandığın kişiye, içinden bile olsa, dürüst bir hayranlık cümlesi kur.
Kıskançlığının işaret ettiği şey için küçük, somut bir adım at.
Kendi farkındalığım düşüncelerimi şu noktaya evirdi: kıskançlık, farkında olursak ve onu diğerlerini incitmeyen ve kendimizi daha iyi bir versiyonumuza dönüştüren bir araç olarak kullanabilirsek, aslında bizi küçük biri yapmıyor. Bizi küçük yapan, o duyguyu kendimizden saklamamız ve farkında olmadan onun yörüngesine girip hem kendimizi hem başkalarını aşağı çekmesine izin vermemiz. İnanıyorum ki kabul ettiğimiz an, aynı enerji bize de yön göstermeye başlayabilir.
Sana sormak istiyorum: En son kimi kıskandın? Ve o kıskançlık sana ne söylüyor olabilir?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Baruch Spinoza, Etika (1677)
(2*) Sara Protasi, The Philosophy of Envy (2021)
(3*) Melanie Klein, Envy and Gratitude (1957)
(4*) Dale T. Miller & Michael Ross, "Self-Serving Biases in the Attribution of Causality" (1975)
Birkaç yıl önce bir projede aylarca süren bir geçiş çalışmasının parçasıydım. Eski bir sistemi yenisine taşıyacaktık. Aylarca test yazdık, olası her senaryoyu ince ince düşündük, "ya şu olursa" diye onlarca ihtimali önceden hesapladık. Geçiş gecesi geldiğinde elimizde koca bir plan vardı, adım adım, dakika dakika ne yapılacağını biliyorduk.
Gece yarısı geçişi başlattık. İlk birkaç adım sorunsuz geçti. Sonra hiç öngörmediğimiz bir şey oldu: bir üçüncü parti servis, biz test ederken hiç görmediğimiz bir şekilde davrandı. Aylarca hazırlandığımız plan, o gece saat dört gibi bir kenara kalktı, anlık kararlar almaya başladık. İş çözülmesine çözüldü, ama biz de bayağı bir zorlandık.
Sonra kendi kendime düşünmeye başladım… Bunca ay hazırlanmak boşuna mıydı? Hayır değildi. Ama şunu da gördüm ki ne kadar hazırlanırsak hazırlanalım, kontrol edemeyeceğimiz bir şeyin kalma ihtimali her zaman var. Hazırlık bizi güçlendiriyor ama o güç her şeyin garantisi olamayabiliyor.
Bunu normal karşılayabilmek o kadar basit bir şey değil. Çünkü hayatımızın büyük bir kısmını, elimizde olmayan şeyleri elimizdeymiş gibi yönetmeye çalışarak geçiriyoruz. Fark etmiyoruz bile.
Psikolog Ellen Langer 1975'te ilginç bir deney yapmış. İnsanlara piyango biletleri dağıtmış, bir kısmına biletleri kendi seçme şansı vermiş, bir kısmına da biletler rastgele verilmiş. Sonra bu biletleri geri satın almak istediğinde, kendi seçtiği bileti elinde tutanlar çok daha yüksek bir fiyat istemiş. (1*) İyi de ikisinin de kazanma ihtimali birebir aynı. Sadece seçim yapabilmiş olmaları, insanlara sonucu kontrol edebilecekleri hissini vermiş, bu da daha yüksek fiyat talep etmelerine sebep olmuş. Halbuki diğer biletlerden pahalı olmasını gerektirecek bir durum yok. İşte buna kontrol yanılsaması deniyor. Ve bu, sandığımızdan çok daha fazla hayatımızın içinde.
Diyelim ki havaalanındayız. Uçak iki saat rötar yaptı, anons yapıldı, artık elimizden hiçbir şey gelmiyor. Ama yine de bilet gişesine gidip "başka bir uçuş var mı" diye soruyoruz, sürekli tabloya bakıyoruz, telefonda uçuş takip uygulamasını yeniliyoruz. Tüm bunları yapmamız aslında hiçbir uçağı bir dakika bile erken indirmiyor. Ama bir şey "yapıyor" olmak bize sanki durumu biraz kontrol ediyormuşuz hissi veriyor.
İşte kontrol yanılsaması tam olarak bu. Elimizde olmayan bir şeyi, bir şeyler yaparak elimizdeymiş gibi hissetmeye çalışmak.
Peki neden bu yanılsamaya bu kadar ihtiyaç duyuyoruz?
Bence cevap basit: kontrol hissi bize güvenlik veriyor. Belirsizlik rahatsız edici, hatta bazen dayanılmaz. Zihnimiz de bu rahatsızlığı azaltmak için kontrol edemediğimiz şeyleri bile "yönetebiliyormuşuz" gibi bir hikaye kuruyor.
Psikolog Julian Rotter'ın "kontrol odağı" diye bir kavramı var. (2*) Bazı insanlar hayatlarındaki sonuçları kendi eylemlerine bağlıyor, buna içsel kontrol odağı deniyor. Bazıları da şansa ya da dış güçlere bağlıyor, buna dışsal kontrol odağı deniyor. İçsel kontrol odağı genelde daha sağlıklı bir motivasyon kaynağı. Ama aşırısı bir tuzağa dönüşüyor: kontrol edemeyeceğimiz şeyleri de üstlenmeye, işler ters gittiğinde kendimizi gereksiz yere suçlamaya başlıyoruz.
Yani madalyonun iki yüzü var burada.
Bir de kontrol ile planlama arasındaki farka değinmek lazım, çünkü sık karıştırılıyor.
Planlama, elimizdeki bilgiyle mantıklı bir yol çizmek. Yarın toplantı var, notlarımı hazırlarım. Bu sağlıklı.
Kontrol saplantısı ise farklı bir şey. O toplantının nasıl geçeceğini, karşımdakinin ne düşüneceğini, sonucun tam olarak ne olacağını zihnimde defalarca prova etmek, olası her senaryoyu önceden çözmeye çalışmak. Bu artık planlama değil, kaygıyı kontrolmüş gibi göstermeye çalışmak.
Aradaki fark şu bence: planlama elimdekiyle ilgili, kontrol saplantısı ise elimde olmayanla.
Ellen Langer'ın bir başka deneyi var, bu sefer psikolog Judith Rodin ile birlikte yapmışlar. 1976'da bir huzurevinde, sakinlerin bir kısmına küçük seçimler yapma imkânı vermişler. Mesela odalarını nasıl düzenleyeceklerine kendileri karar verebiliyorlar, bir saksı çiçeği verilip onu sulamaktan kendileri sorumlu oluyorlardı. Diğer gruba ise her şey personel tarafından yapılıyordu, hiçbir küçük seçim hakları yoktu. (3*)
Sonuç şaşırtıcı: küçük seçimler yapabilen grup, hem daha mutlu hem daha sağlıklı bulunmuş, hatta on sekiz ay sonra bu grubun ölüm oranı diğer gruba göre belirgin şekilde daha düşük çıkmış.
Bir çiçeği sulamak kadar küçük bir şey. Ama "elimde bir şey var" hissi, gerçekten hayat kurtarabiliyormuş.
Yani mesele kontrolün kendisini tamamen bırakmak değil. Mesele neyi gerçekten kontrol edebildiğimizi görüp, oraya enerji vermek.
Reinhold Niebuhr'un bir duası var, "Huzur Duası" diye bilinir: "Değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenebilmem için sağduyu, değiştirebileceklerimi değiştirebilmem için cesaret, ve aralarındaki farkı anlayabilmem için bilgelik ver." (4*) Bu cümleyi ilk duyduğumda çok basit gelmişti, sonra fark ettim ki hayatın en zor kısmı zaten o "farkı anlayabilmek" kısmı.
Elimizde olanı bırakmak sorumsuzluk. Elimizde olmayanı bırakamamak ise bitmeyen bir yorgunluk. İkisi de bizi bir yere götürmüyor.
Bu, ilişkilerde de böyle işliyor bence. Bir çocuğu düşünelim mesela. Ne kadar iyi bir ebeveyn olursak olalım, onun kim olacağını, ne seveceğini, hangi kararları alacağını kontrol edemeyiz. Elimizde olan, ona sunduğumuz ortam ve sevgi. Kontrol saplantısına düştüğümüzde ise onu değil, kendi kaygımızı yönetmeye çalışıyoruz aslında. Bu hem bize hem çocuğa yorucu geliyor.
Aynı şey partnerle, arkadaşla, hatta iş arkadaşlarıyla ilişkilerde de geçerli. Başkasının ne düşüneceğini, nasıl tepki vereceğini kontrol edemeyiz. Edebileceğimiz tek şey kendi tavrımız ve niyetimiz.
Ama işin bir de ters tarafı var. Sadece geleceği kontrol etmeye çalışmıyoruz, şimdiki halimizi kabul etmekte de zorlanıyoruz. Elimizde olmayanı, eksik olanı, "olması gerekirken olmayanı" zihnimizde sürekli düzeltmeye çalışıyoruz. Bu da bir tür kontrol aslında. Sadece yönü farklı, geçmişe ya da eksikliğe dönük.
İşte tam burada iki kavram devreye giriyor: şükür ve hamd.
Şükür, başımıza gelen iyi bir şey için minnettar olmak. Bir başarı, bir sağlık haberi, bir güzellik. Bunlara şükretmek nispeten kolay, çünkü zaten istediğimiz şey gerçekleşmiş durumda.
Hamd daha derin bir yer. Başımıza kötü bir şey geldiğinde bile, o şeyin içinden çıkabilecek bir öğrenme, bir güzellik, bir anlam olabileceğini görüp yine de minnettar kalabilmek. Sonucu kontrol edemedik. Ama o sonuçtan ne çıkaracağımızı hâlâ seçebiliyoruz.
"Yaşam Güzeldir" filmini hatırlıyorum burada. Bir toplama kampında, kontrol edebileceği neredeyse hiçbir şey kalmamış bir baba, oğlunu korumak için her şeyi bir oyuna çeviriyor. Kontrol edemediği şeyi değiştiremiyor tabii. Ama oğluna aktardığı anlamı seçebiliyor. Bence hamd tam olarak bu.
Viktor Frankl da toplama kamplarındaki deneyiminden yola çıkarak neredeyse aynı şeyi yazmış: dış koşullarımızı kontrol edemeyiz, ama onlara nasıl bir anlam yükleyeceğimizi her zaman seçebiliriz. (5*)
Halil Cibran'ın "Ermiş" kitabında sevinç ve keder üzerine bir bölüm var. Şöyle diyor: "Sevincin en derini kederinle oturur senin yatağında." (6*) Yani ikisi ayrı şeyler değil aslında, aynı deneyimin iki yüzü. Belki hamd de tam bu ayrımı bulanıklaştırıyor. İyiyi kötüden keskin bir çizgiyle ayırmadan, ikisinden de bir şey çıkarabilmek.
Taoist Zhuangzi'nin wu wei dediği bir kavram var, o da benzer bir yere işaret ediyor: zorlamadan, akışa direnmeden hareket etmek. (7*) Ama bunu pasiflik sanmayalım, bilinçli bir razı oluş bu aslında.
Bilimsel tarafta da bir destek var neyse ki. Psikolog Robert Emmons'ın şükür üzerine yaptığı araştırmalar var, düzenli şükür pratiği yapan insanların öznel iyi oluşunun, uyku kalitesinin, hatta bağışıklık sisteminin bile olumlu etkilendiğini gösteriyor. (8*) Ama araştırmalarının bir kısmı özellikle şunu ortaya koyuyor: zor dönemlerden geçen insanlarda şükür, ki bu aslında hamd'e çok yakın bir hal, dayanıklılığı belirgin biçimde güçlendiriyor.
Yani hamd sadece manevi bir kavram değil. Ölçülebilir bir etkisi de varmış, kim bilebilirdi.
Bunu yazarken şunu fark ettim: kontrolü bırakmanın gerçek testi işler iyi giderken değil, kötü giderken geliyor. Kolay dönemde şükretmek kolay zaten. Zor dönemde hâlâ bir şey bulabilmek, asıl mesele orada.
Bir de şunu fark ettim: huzurevindeki o çiçek örneği hiç aklımdan çıkmadı. Demek ki büyük kontrolü bırakırken bile, küçük bir şeyi elimizde tutmak bizi ayakta tutabiliyor. Belki mesele hep büyük resmi çözmek değil, elimizdeki küçük şeye sahip çıkmak.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
Bugün endişelendiğin bir şeyi al, "bu benim elimde mi, değil mi?" diye ikiye ayır.
Elinde olmayan bir şey için ne kadar enerji harcadığını fark et, sadece fark et, hemen değiştirmeye çalışma.
Kendi küçük "çiçeğini" bul. Küçük ama tamamen senin kontrolünde olan bir şey seç ve ona sahip çık.
Günün sonunda o gün elinde olan üç şeyi say. Büyük küçük fark etmez. Bu şükür.
Geçmişte yaşadığın kötü bir olayı düşün, o olaydan ne öğrendiğini bul. Bu da hamd.
Şu an yaşadığın zor bir durumda "bunun içinde ne olabilir?" diye sor kendine.
"Olması gerekirdi" dediğin bir şeyi, "şu an böyle" diye yeniden söyle.
Sana sormak istiyorum: Hayatındaki en zor dönemi düşün. O dönemin içinden çıkan, şimdi minnettar olduğun bir şey var mı?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Ellen Langer, "The Illusion of Control" (1975)
(2*) Julian B. Rotter, "Generalized Expectancies for Internal Versus External Control of Reinforcement" (1966)
(3*) Ellen Langer & Judith Rodin, "The Effects of Choice and Enhanced Personal Responsibility for the Aged" (1976)
(4*) Reinhold Niebuhr, Huzur Duası (1930'lar)
(5*) Viktor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı (1946)
(6*) Halil Cibran, Ermiş (1923)
(7*) Zhuangzi, Zhuangzi (MÖ 4. yüzyıl)
(8*) Robert A. Emmons, Thanks!: How the New Science of Gratitude Can Make You Happier (2007)
Lise döneminde, sanıyorum sene 2003 falandı, İngilizce dersinde iyi notlar alıyordum, ama konuşma tecrübem ders ile sınırlı kalıyordu. O zamanlar dayım bir otelde ön büro yöneticisi olarak çalışıyordu. Fırsatı gördüm, bana da dilimi geliştirebileceğim bir pozisyonda iş ayarlayabilir miyiz diye ona sordum. Sağolsun işi ayarladı, resepsiyonda çalışacaktım ve bu şekilde İngilizcem gelişecekti. İşe başladım ama bir türlü konuşmaya cesaret edemiyordum. Bir gün dayımla arası iyi olan yaşlı bir İngiliz’den dayım rica etmiş, adam geldi benimle konuşmayı denedi. Kendimi güzelce ifade ettim, ve adam bana al işte konuşuyorsun hadi biraz pratik yapalım dedi. Bir noktada verdiğim cevaplar sorulan sorularla alakasızlaşmaya başlayınca adam bana şuna benzer bir şeyler söyledi: İngilizcen güzel ve konuşabiliyorsun, ama ben sana bir şey sorarken daha cümlem bitmeden vereceğin cevabı düşünüyorsun, bunu çözersen çok rahat konuşursun.
O zamanlar bunu haklı bulmuştum çünkü gerçekten dediği gibi oluyordu. Zamanla buna çok dikkat ettim, beyin sonuçta çok hızlı çalışıyordu ve soruyu yüzde yüz dinleyince çok daha rahat cevap verebildiğimi fark ettim. Başlarda cevaplarım yavaştı, zamanla o da hızlandı ve İngilizce konuşan biri oluverdim.
Sonra yaşım ilerledikçe bu konu üzerinde çok fazla düşündüm, kendimce notlar çıkardım, insanları gözlemledim.
Gördüm ki çoğu konuşmada aslında iki monolog art arda diziliyordu. Karşımızdaki konuşurken zihnimiz zaten cevap kuruyor, itiraz hazırlıyor, ya da kendi hikayemizi anlatmaya sıra bekliyordu. Bu o kadar otomatikti ki fark etmiyorduk bile. Duyuyorduk ama gerçekten dinlemiyorduk.
Peki bu neden böyleydi?
Zamanla farkettim ki bunun altında ego var. Dinlemek bir bakıma kendini geri çekmek demek. Karşındakinin sözünü, düşüncesini, hatta duygusunu senin düşüncenden önce bir an için önceliklendirmek demek. Ve bu rahatsız edici. Çünkü haklı çıkma isteğimiz, anlaşılma isteğimiz, ya da sadece sessizlikten kaçış isteğimiz araya giriyor.
Dinlemek edilgen görünür ama aslında en zor iştir. Konuşmak kolaydır çünkü kontrol o sırada bizde olur. Dinlemek zordur çünkü kontrolü bırakmamız gerekir.
Filozof Martin Buber bu konuda ilginç bir ayrım yapıyor. Ona göre insan diğer insanla ya "Ben-O" ilişkisi kuruyor ya da "Ben-Sen" ilişkisi. (1*) Ben-O ilişkisinde karşımızdaki bir nesne gibidir, bir bilgi kaynağı, bir engel, bir araç. Ben-Sen ilişkisinde ise karşımızdaki gerçek bir varlıktır, kendi iç dünyası olan biri.
Çoğu konuşmamız aslında Ben-O ilişkisi gibi işliyor, farkında olmadan. Karşımızdakini dinlerken bile onu bir "cevap kaynağı" gibi işliyoruz. Söyledikleri bizim bir sonraki cümlemiz için malzeme oluyor. Gerçekten Ben-Sen ilişkisine geçmek, yani karşımızdakini gerçek bir varlık olarak dinlemek, çok daha nadir olan bir şey.
Aslında dinlemenin de dereceleri var. Hepsi aynı şey değil.
Örgütsel öğrenme üzerine çalışan Otto Scharmer dinlemeyi dört seviyede tanımlıyor. (2*) En yüzeysel seviye, zaten bildiğimizi doğrulamak için dinlemek. Yani karşımızdaki ne derse desin, biz zaten cevabı biliyoruz, sadece onaylanmayı bekliyoruz. İkinci seviye, farklı olanı fark etmek için dinlemek. Yani yeni bir bilgiyi kayda değer bulup not etmek. Üçüncü seviye, empatik dinleme. Yani karşımızdakinin bakış açısına gerçekten girip oradan bakmaya çalışmak. Dördüncü ve en derin seviye ise Scharmer'ın "üretici dinleme" dediği şey: dinlerken hem kendimizin hem karşımızdakinin dönüştüğü bir an.
Çoğumuz günün büyük bölümünde birinci seviyede yaşıyoruz. Zaten bildiğimizi onaylatmak için dinliyoruz. Ve bunun dinleme olmadığını bile fark etmiyoruz.
Bir de şu var: dinlemenin bazı biçimleri aslında savunma amaçlı.
Psikolog Marshall Rosenberg, şiddetsiz iletişim üzerine çalışırken şunu fark etmiş: çoğu zaman karşımızdakini dinlerken aslında onu kategorize ediyoruz. (3*) "Bu bir suçlama." "Bu bir eleştiri." "Bu haksız bir yorum." Ve bu kategorize etme anında dinlemeyi bırakıp savunmaya geçiyoruz. Karşımızdaki hâlâ konuşuyor ama biz artık dinlemiyoruz, cevap kuruyoruz.
Rosenberg'e göre gerçek dinleme, bu kategorize etme dürtüsünü bir kenara bırakıp, karşımızdakinin sözlerinin altındaki ihtiyacı duymaya çalışmak. Bir eleştiri duyduğumuzda "bu haksız" demek yerine, "bu kişi neye ihtiyaç duyuyor da böyle söylüyor?" diye sormak.
Bu çok zor. Çünkü savunma dürtümüz çok hızlı çalışıyor, düşünmeden önce devreye giriyor.
Bunun bir de biyolojik tarafı var.
Nörobilimci Giacomo Rizzolatti ve ekibi 1990'larda ayna nöronları keşfetti. Başka birini bir eylemi yaparken izlediğimizde, beynimizde o eylemi kendimiz yapıyormuşuz gibi aynı bölgeler aktive oluyor. (4*) Bu keşif zamanla empati araştırmalarının temeline oturdu: birini gerçekten dinlediğimizde, onun duygusal durumunu bir ölçüde kendi beynimizde de yaşıyoruz.
Ama bunun çalışması için bir şart var: gerçekten oraya, o ana, o kişiye dikkat vermemiz gerekiyor. Zihnimiz cevap kurmakla meşgulken bu rezonans oluşmuyor. Yani dinlemek sadece bir görgü kuralı değil, biyolojik bir kapasite. Kullanmazsak köreliyor.
Terapist Michael Nichols, otuz yılı aşkın klinik deneyiminden sonra şunu yazmış: insanların çoğu zaman ihtiyaç duyduğu şey tavsiye değil, gerçekten duyulmak. (5*) Ona göre dinlenmemek bir tür görünmezlik hissi yaratıyor, sanki orada değilmişiz gibi.
Ve burada ilginç bir şey var: dinlemek bir tür alçakgönüllülük gerektiriyor. Gerçekten dinlemek şu demek: karşımdakinin söylediği şey, benim zaten bildiğimden daha önemli olabilir. Bunu kabul etmek egoyu geriye itiyor. Ve ego geriye itilmeyi sevmiyor.
Bunu fark ettiğim andan beri kendimde şunu gözlemliyorum: bir konuşmada sessizlik oluştuğunda içimde bir huzursuzluk beliriyor. O sessizliği doldurma isteği. Bir şey söyleme isteği. Oysa o sessizlik belki de karşımdakinin düşüncesini tamamlaması için gereken boşluk.
Sessizlikten rahatsız olmak, aslında dinlemekten rahatsız olmanın bir başka hali.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
Karşındaki konuşurken cevabını kurmadığından emin ol. Zihnin cevaba kayarsa, fark et ve geri getir.
Cevap vermeden önce bir saniye sessiz kal. O bir saniye, düşüncenin değil, dinlemenin bittiğinin işareti olsun.
"Anladım mı gerçekten?" diye kendine sor, "sıram geldi mi?" değil.
Bir eleştiri ya da itiraz duyduğunda, hemen kategorize etmek yerine "bu kişi neye ihtiyaç duyuyor?" diye sormayı dene.
Bir konuşmada hiç kendi hikayeni araya sokmadan dinlemeyi dene. Zor gelecek. Bu zorluk zaten neyi kaybettiğimizi gösteriyor.
Sessizlikten rahatsız olduğun anı fark et. O rahatsızlığın kendisi bir şey anlatıyor.
Bunu yazarken şunu da itiraf etmem lazım: bu yazıyı yazmak, kendi alışkanlığımı bir ayna gibi önüme koydu. Ne kadar dinlediğimi sandığım, aslında ne kadar sıramı beklediğimi gördüm. Hangi seviyede dinlediğimi de fark ettim. Çoğu zaman birinci seviyede, zaten bildiğimi onaylatmak için.
Bu farkındalık beni mükemmel bir dinleyici yapmadı. Ama en azından ne zaman dinlemediğimi fark edebiliyorum artık. Ve bu, hiç fark etmemekten iyi.
Bu soru da bu yazıyı okuyan sana gelsin:
Biri ile konuşurken onu gerçekten dinliyor musun? Yoksa cevabını hazırlamakla ya da kendini savunmaya çalışmakla mı meşgul oluyorsun?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Martin Buber, Ben ve Sen (1923)
(2*) C. Otto Scharmer, Theory U: Leading from the Future as It Emerges (2009)
(3*) Marshall B. Rosenberg, Nonviolent Communication: A Language of Life (2003)
(4*) Giacomo Rizzolatti ve ekibi, ayna nöronları üzerine araştırmalar (1990'lar)
(5*) Michael P. Nichols, The Lost Art of Listening (1995)
Popülizmin en üst seviyeden yayıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Siyasetten futbola, sosyal medyadan klasik medyaya her yerde sürekli popülist fikirlerin paylaşıldığı, ayrışmanın, karşı tarafı yok saymanın ayyuka çıktığı bir dönem.
Karşısında olduğun fikrin mantıklı olup olmayacağını sorgulamanın bile zorlaştığını hepimiz farketmişizdir. Bunu yaptığımız anda bir kesim "sen de mi onlardansın" diyorken, öbür kesim "hâlâ savunuyorsun işte." diyor. İkisi de aynı anda, aynı cümleye.
Bu iki ucun herhangi birinde olan herkesi iki tarafın da haklı olabileceği fikri rahatsız ediyor. Böyle olunca da, taraf seçmemek de artık bir taraf gibi görünüyor.
Kutuplaşma yeni bir şey değil. Ama günümüzde daha farklı çalışıyor.
Sosyal medya algoritmaları bizi kendi görüşümüzü onaylayan içeriklerle besliyor. Başta fark etmiyoruz, çünkü severek tüketiyoruz. Bize katılan sesler, bize hak veren yorumlar, kendi düşüncemizin yansıması haberler. Zamanla karşı tarafın sesi azalıyor. Daha az görüyoruz, daha az duyuyoruz. Az görünce yabancılaşıyor. Ve yabancıdan düşmana geçiş çok kısa sürüyor.
Sosyal psikolog Solomon Asch onlarca yıl önce şunu gösterdi: insanlar gözleriyle gördükleri açık bir gerçeği bile, gruptan farklı düşünmemek için inkâr edebiliyor. (1*) Yani baskı o kadar güçlü ki, önümüzdeki doğruyu bile susturabiliyoruz. Bunu zorla değil, içgüdüyle yapıyoruz. Ve fark etmiyoruz.
Bir noktada bir şey değişiyor. Fikir artık sadece fikir değil, kimlik haline dönüşüyor.
Başta "ben böyle düşünüyorum" diye başlıyoruz. Sonra "biz böyle düşünüyoruz" oluyor. Ardından karşı taraf "onlar" oluyor. Ve bir süre sonra o kimliği sorgulamak, kendini sorgulamak gibi hissettiriyor.
Psikolog Leon Festinger buna bilişsel çelişki diyor: grubumuzla çelişen bir bilgiyle karşılaştığımızda onu değerlendirmiyoruz, reddediyoruz. (2*) Çünkü değerlendirmek tehlikeli. Ne dersek diyelim, bir yerde kimliğimizle çatışacak. Ve kimlik çatışması ağrılı.
Jonathan Haidt ise şunu söylüyor: ahlaki yargılar çoğu zaman önce geliyor. Gerekçeler sonra üretiliyor. (3*) Yani tarafı önce seçiyoruz, argümanı sonra inşa ediyoruz. Bu da neden mantıklı bir tartışmanın çoğu zaman bir yere varmadığını açıklıyor: iki taraf da aynı gerçeklere bakıp bambaşka şeyler görüyor. Çünkü gerçekler değil, kimlikler konuşuyor.
Peki gri alan mümkün mü?
John Stuart Mill 1859'da şöyle yazdı: karşı görüşü susturmak sadece o görüşe haksızlık değil, kendi görüşüne de haksızlıktır. Çünkü karşı çıkılmayan fikir sınanmamış fikirdir. Ve sınanmamış fikir ne kadar doğru olursa olsun, zamanla donup kalır. (4*)
Demek ki karşı tarafı dinlemek zayıflık değil, kendi düşüncenin gücünü korumak için de gerekli bir şey.
Ama bugün bunu yapmak giderek zorlaşıyor. Çünkü karşı tarafı dinlemek, artık o tarafı desteklemek gibi algılanıyor. "Onlara kulak veriyorsan bizden değilsin" mantığı. Ve bu mantıkla herkes kendi çemberine çekiliyor. Çemberler küçüldükçe sesler yükseliyor, düşünceler ise daralıyor.
Şunu söylemek istiyorum: taraf tutmamak tarafsız olmak değil.
Bir konuda net bir görüşün olmayabilir. Ya da iki tarafta da haklılık görebilirsin. Ya da bir tarafın bazı şeylerinde haklı, bazılarında haksız olduğunu düşünebilirsin. Bunların hepsi meşru. Ama bunları söylemek bugün cesaret istiyor.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
Bir sonraki tartışmada karşı tarafın en güçlü argümanını bulmaya çalış. Sadece en zayıf olanını değil.
Bir konuda "kesinlikle öyle" dediğinde dur. Yüzde kaç emin olduğunu sor kendine. Belirsizlik zayıflık değil, dürüstlüktür.
Taraf seçmek konusunda baskı hissediyorsan, o baskının nereden geldiğine bir bak. Gerçekten kendi düşüncenden mi geliyor, yoksa grubun beklentisinden mi?
Karşı görüşü dinlerken "bunu nasıl çürütürüm" değil, "burada öğrenebileceğim bir şey var mı" diye sor.
Bu yazıyı yazarken bir şeyi fark ettim. Taraf tutmamak bazen en yalnız yere düşmek demek. İki taraftan da onay gelmeyince, ortada tek başına kalıyorsun.
Ama o yalnızlık düşünmenin bedeli. Ve o bedeli ödemeye değer buluyorum.
Sana sormak istiyorum: son tartıştığın konuda karşı tarafın en güçlü argümanı ne olabilirdi? Bunu gerçekten düşündün mü?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Solomon Asch, Studies of Independence and Conformity (1956)
(2*) Leon Festinger, A Theory of Cognitive Dissonance (1957)
(3*) Jonathan Haidt, The Righteous Mind (2012)
(4*) John Stuart Mill, Özgürlük Üzerine (1859)
Bir süre önce kendimle ve neredeyse herkesle ilgili olabileceğini hissettiğim bir gariplik farkettim. Önce olayı anlatıp sonra nereye varmaya çalıştığımı açıklayacağım. Eşimle bir kelime yarışması izliyor ve soruları yarışmacılarla ve birbirimizle rekabet halinde hızlıca cevaplamaya çalışıyorduk. Bunu uzunca bir süre tekrar ettik ve bu süreçte kendimde şöyle bir davranış örgüsü olduğunu gördüm: Eğer ben bir soruyu bilirsem ve yarışmacı bilemezse çok fazla sinirleniyor, yuh artık ne aptalmış şu bile bilinmez mi gibi tepkiler veriyordum. Bunu irdelerken şunu gördüm ki, kendi kısıtlı dünya görüşümle o yarışmacıyı yargılıyordum. Onun o an bir yarışma ortamında, stres altında cevap vermesi gibi durumları görmezden gelip, sanki benim gibi koltuğa uzanmış ve cevabı bulamıyormuş gibi garip bir davranış sergiliyordum. Bu beni daha derin sorular sormaya itti. Ben normalde kendi hayatımda bazı temel ahlaki dayanaklar oluşturup takip etmeye çalışan bir insanım, ve bunlardan biri de şudur aslında: kendi oluşu üzerinden diğerinin olmayışını yadırgamak ayıptır. Gelgelelim, kendimle çelişen bu davranış örgüsünü farkedemeden hayatıma entegre etmiştim.
Ne zaman ki yanlış bir şey yapan birini görsek, "bu kadar bariz bir şeyi nasıl göremez?" diye ister istemez kendimize soruyoruz. Ama kaçırılan nokta genelde şu oluyor ki, bu soruyu sorarken hep aynı yerden soruyoruz. Kendi yerimizden. Kendi hayatımızdan, kendi değerlerimizden, kendi koşullarımızdan. Ve o yer içimize o kadar işlemiş ki "standart" gibi görünüyor bize. Oysa standart değil. Sadece bizim için standart...
Kıyaslamadan kaçınmak mümkün değil. İnsan beyni karşılaştırarak anlam üretiyor. Sorun kıyaslamada değil, kıyaslamanın başlangıç noktasında.
Psikolojide buna temel atıf hatası deniyor. Başkasının davranışını gördüğümüzde onu kişiliğine, karakterine bağlıyoruz: "O böyle biri." Kendi davranışımızı açıklarken ise koşulları öne çıkarıyoruz: "Ben o durumda başka türlü yapardım." Kendimize bağlam tanıyoruz, başkasına tanımıyoruz. (1*)
Bu çok insani. Ama öte yandan da çok hatalı.
Ben sabah erken kalkabildim mi? Bunun herkes için o kadar kolay olduğunu sanıyorum. Ben bir karar verebildim mi? Herkesin aynı kararı verebileceğini sanıyorum. Ben dürüst kalabildim mi? O da kalabilirdi, diyorum içimden.
Ama ben, benim koşullarımda, benim geçmişimle, benim imkânlarımla bunu yapabildim. O, onun koşullarında, onun geçmişiyle, onun imkânlarıyla başka bir yerde duruyor. Ve o yeri ben göremiyorum. Çünkü içeriden, kendi penceremden bakıyorum.
Epiktetos şöyle der: bazı şeyler bizim elimizdedir, bazıları değildir. (2*) Bunu hep kendimize söyleriz: "kontrol edemediklerine takılma." Ama o cümle başkaları için de geçerli. Onların elinde olmayan şeyler var, benim gözümden görünmeyen şeyler.
Şimdi daha zor bir yere gelelim.
Kimse işlemek zorunda kalmadığı günahın masumu değil.
Çalmadıysan, belki çalmak zorunda kalmadın. Bağımlı olmadıysan, belki o yatkınlık sende hiç tetiklenmedi. Sabırlıysan, belki hiç o kadar köşeye sıkışmadın. Doğruyu seçtiysen, belki doğruluk sana hiç bu kadar pahalıya mal olmadı.
Masumiyet çoğu zaman ayrıcalığın başka adı.
Bu zor bir cümle. İçimizde bir şey hemen "hayır, ben doğruyu seçtim çünkü doğru buydu" demek istiyor. Ve belki öyle. Ama belki de doğruyu seçmek, senin için yanlışı seçmekten çok daha kolaydı ve sen bunu hiç fark etmedin.
Sosyolog Pierre Bourdieu buna "habitus" diyor: doğduğumuz ve büyüdüğümüz ortam bizi şekillendiriyor, ama biz bu şekillenmeyi göremiyoruz. Çünkü içinden bakıyoruz. (3*) Ve içinden bakan biri için her şey doğal, normal, "herkesin yapabileceği" görünüyor.
Bunun bir adım ötesi var. Ve belki daha karanlık olan kısmı bu.
Birinin başına kötü bir şey geldiğinde (özellikle "hak ettiğini" düşündüğümüz birinin) içimizde küçük bir rahatlama oluyor bazen. Kimi zaman da açık bir sevinç. "İşte böyle." "Gördün mü." "Hak etti."
Psikolojide buna schadenfreude deniyor yani başkasının acısından duyulan haz. Ve araştırmalar gösteriyor ki bu duygu, beynimizde ödül merkezlerini aktive ediyor. Yani gerçekten zevk alıyoruz. (4*) Bunu kabul etmek zor. Ama fark etmemek daha tehlikeli.
Çünkü "hak etti" dediğimizde aslında şunu diyoruz: o kişinin koşullarını, geçmişini, tüm bağlamını bir kenara bırakıyoruz. Ve sonuca bakıp tatmin oluyoruz. Bu tatmin bizi daha iyi biri yapmıyor. Sadece anlık olarak rahatlatıyor.
Daha da yaygın olan şu: başkasının kötü olmasını şükür vesilesi yapmak. "En azından ben böyle değilim." "Bak nasıl bir hayat sürdürüyor, şükür ki ben..." Bu cümle kulağa mütevazı geliyor. Ama değil. Çünkü başkasının düşüklüğü üzerinden yükselmek gerçek bir erdem değil.
Aristoteles erdemi bir alışkanlık olarak tanımlar. Bizi iyi yapan şey ne hissettiğimiz değil, nasıl davranmaya alıştığımızdır. (5*) "En azından ben onun gibi değilim" cümlesi her tekrarlandığında o alışkanlık biraz daha yerleşiyor. Ve o alışkanlık bizi iyi yapmıyor, sadece başkasının kötülüğüne bağımlı hale getiriyor.
Gerçek erdem, başkasının nerede olduğundan bağımsız olarak nerede olmak istediğini bilmek. Başkası düşmeden, başkası kötü olmadan, başkasının acısından bağımsız olarak. Bunu kendine sorabilmek başlı başına bir alıştırma.
Peki ne yapabiliriz?
Yargılamayı tamamen bırakmak ne mümkün ne de her zaman doğru. Yargı olmadan ahlak da olmaz.
Ama şunu yapabiliriz: bir sonraki "nasıl böyle yapar?" sorusunu sormadan önce bir adım geri çekilip şunu sormak: onun koşullarında, onun geçmişiyle, onun imkânlarıyla ben ne yapardım?
Cevabı bilmek zorunda bile değiliz. Sorunun kendisi zaten bir şeyi değiştiriyor.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
Bir sonraki yargılama anında dur ve şunu sor: "Ben onun koşullarında büyüseydim, bugün nerede olurdum?"
Kendi başarılarının altındaki koşulları bir kez say. O başarı ne kadarı senden, ne kadarı şanstan, ne kadarı başlangıç noktandan?
Birinin başına kötü bir şey geldiğinde içinde ne hissettiğine bak. Rahatlama ya da sevinç varsa (onu yargılamak zorunda değilsin) sadece fark et. Fark etmek zaten başlangıç.
"En azından ben onun gibi değilim" cümlesini kurduğun anda dur. O cümle seni nereye götürüyor?
Bu soruyu kendime sormak durumunda kaldığım yerlerden biri de şu:
Bu yazıyı yazarken kendim hakkında da bir şeyler fark ettim. On yıldır başka bir ülkede yaşıyorum. Sistemi, imkânları, güveni gördüm. Ve zaman zaman içimden "neden göremiyorlar?" diye geçirdiğim oldu.
Sonra duruyorum. Kendi oluşum üzerinden ötekinin olmayışını yadırgıyorum. Görebildiğimi sandığım şeyleri bana gösteren de ayrıcalıklı bir konum. Herkes o konuma sahip değil.
Bu farkındalık yargıyı ortadan kaldırmıyor. Ama biraz daha alçaltıyor. Ve alçalmak, bazen görebilmenin ilk şartı.
Sana sormak istiyorum: Son yargıladığın kişiyi düşün. Onun koşullarında, onun geçmişiyle, onun imkânlarıyla sen ne yapardın?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Lee Ross, The Intuitive Psychologist and His Shortcomings (1977)
(2*) Epiktetos, Enchiridion (MS 2. yüzyıl)
(3*) Pierre Bourdieu, Pratik Nedenler (1994)
(4*) Richard H. Smith, The Joy of Pain: Schadenfreude and the Dark Side of Human Nature (2013)
(5*) Aristoteles, Nikomakhos'a Etik
Hem çok üzüldüm hem ç
]]>Geçen hafta komedyen Deniz Göktaş tutuklandı. Standup gösterisinde dini değerleri aşağılamak ve cumhurbaşkanına hakaret etmek suçlamasıyla.
Hem çok üzüldüm hem çok sinir oldum.
Deniz Göktaş sadece bir komedyen değil benim için. Kötü günlerde güldürmeyi, güldürürken düşündürmeyi bilen birkaç sesten biri. Onun susturulması bir kişinin hapse girmesinden ibaret değil. Neyin hedef alındığını açıkça gösteriyor. Güldürmek, düşündürmek, soru sormak. Bunlar suç sayılıyorsa, zaten anlatmaya çalıştığım her şeyi anlatmış oluyorum aslında.
Sadece bu olay yüzünden değil. Bu olay, içimde uzun süredir patlamaya hazır olan bir şeyin son damlası oldu. Bir süredir bunları yazmak istiyordum ama "ne zaman" diye bekliyordum. Artık beklemeyeceğim.
Hollanda'ya taşınalı eylül ayında on yıl olacak. O günden bu güne bir gün olmadı ki dönmeyi düşünmeme sebep olacak bir şey olsun, her şey hep daha kötüye gitti. Taşınma sebebim zaten işlerin kötüye gideceğini öngörmemdi, ama bu kadar öngörülü biri olmayı ben dahi beklemiyordum.
Bunu söylemek kolay gelmiyor. Kimse ülkesini, ailesini, sevdiklerini bırakıp başka bir yere göçmek istemez. Ben de istemedim. Ama malesef, bazı çiçekler bazı topraklarda yetişmiyor.
Burada Avrupa'yı övecek, kendi vatanımı yerecek değilim. Ama yaşadığım bu on yılın bana verdiği bir bakış açısı var ve bunu paylaşmak istiyorum.
Başlamak için şu soruyu sormam lazım: Devlet neden var?
En kısa haliyle şöyle diyebiliriz: insanların tek başlarına sağlayamayacağı düzeni, güvenliği ve ortak yaşam kurallarını oluşturmak için. Bireylerin hak ve özgürlüklerini korumak, adaleti sağlamak, eğitim, sağlık, altyapı gibi kamusal hizmetleri sunmak için.
Peki birey nedir? Belli bir inanca sahip olan, belli bir cinsiyette olan ve bunun dışındakileri dışlama hakkına sahip bir varlık mı?
Değil.
Kimse kimsenin inancına, ne giydiğine, nasıl espri yaptığına, hangi cinsiyette olduğuna, hangi partiyi desteklediğine, kısacası hiçbir şeyine karışamaz. Kanunlar çerçevesinde yaşandığı sürece. Bir ihlal olursa, devlet kanun gücüyle gerekli cezayı verir. Bu kadar basit.
Ve işte burası kritik: herkes hak ve özgürlükler anlamında eşittir. Aynı kanunlara uymak zorundadır. Aynı suçu işleyen aynı cezayı almalıdır. Ancak o zaman adalet tesis edilir. Ancak o zaman güven oluşur.
Burada, Hollanda'da, vatandaş olmaya yeltendiğimizde bile bu haklara nasıl saygılı davranacağımız öğretiliyor. Kimsenin cinsiyeti, dini, düşüncesi yüzünden ayrımcılığa uğramaması gerektiği anlatılıyor. Bunu ezberletmiyorlar. Neden önemli olduğunu anlatıyorlar.
Ve şunu biliyorum ki buradaki her vatandaş vergi vermekle yükümlü. Dinli, dinsiz, eşcinsel, heteroseksüel fark etmeksizin. Kimse bundan gocunmuyor. Çünkü biliyor ki o para kendini koruyan bir sisteme gidiyor. Durduk yere hapse atılmadan, ayrımcılığa uğramadan yaşayabileceğini biliyor.
Kültür bununla eşlenmiş. Vatandaşsan bu kurallara uymakla mükellefsin, nokta.
Şimdi öbür tarafa geçelim.
Bir arkadaşını ya da akrabanı, liyakatsız biçimde çalıştığın iş yerine sokmaya çalışmamanın ayıplandığı bir ülkeye. Yakınlarını hak etmediği yerlere getirmenin (devletin en tepesinden aşağıya doğru) kültür haline geldiği bir ülkeye.
Farklı fikirlere sahip insanları linçleyen, döven, yok etmeye çalışan bir ülkeye. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantalitesinin hâkim olduğu bir ülkeye.
Bunların hepsi birbiriyle bağlantılı. Deniz'in hapse atılması, muhalefetin yok edilmeye çalışılması, adaletsizliğin "işimize geldiği gibi" normalleşmesi… Bunlar ayrı hikâyeler değil. Aynı hikâyenin farklı sayfaları.
Asıl erdem şu olmalıydı: herhangi bir kişi haksızlığa uğradığında tüm memleket tek yürek olabilmek. Oysa biz bunu ancak doğal afetlerde ve şehit haberlerinde yapabilir hale geldik.
Şu an yaşananlar da bunun meyveleri.
Bir gün hanımla konuşurken şöyle bir cümle kurdum: "Aslında baksan, her insan işçidir. O zaman tüm dünyada işçi partilerinin iktidar olması mantıklı olmaz mı?"
"Yüzde bir alıyor bizde" dedi.
Haklı. Ama haklı olmak her zaman mutlu olmak anlamına gelmiyor.
Bu muhabbet üzerine düşünmeye başladım. Bu ülke nasıl bu hale geldi? Aklım ta Osmanlı'ya gitti.
Yermeyeceğim burayı. Atalarımız sayılır. Ama şunu söylemem lazım: dünyadaki gelişmelere uyum sağlamada geciken topraklarımızda, Osmanlı'da halk sadece bir teba idi. Öşürünü (dinsizse cizyesini) verirdi ve hizmet ulaşabildiği kadar ulaşırdı.
Sonra Atatürk geldi. Cumhuriyetin kuruluşu ve halkın koşulsuz desteğiyle verilen savaşlar. "Birey" kavramı bu topraklarda o günlerde bir anlam taşımaya başladı. Fabrikalar kuruldu, okullar arttı, kalkınmaya başladık. Ömrü bir yere kadar vefa etti.
Sonrasında Demokrat Parti, darbeler, Özal, kısa kısa hükümetler… Her biri çeşitli tavizler vererek, kimi zaman dış destekle, halkı belli bir refah seviyesine taşımaya çalıştı. Bu işi en son ve en görünür biçimde başaran Erdoğan hükümeti oldu. Altyapıya yatırım yapıldı, köylere yol su doğalgaz ulaştı (hala ulaşmayan da vardır eminim de neyse), sağlıkta gerçek bir dönüşüm yaşandı. Bunu desteklememiş, ülkeden ayrılmış biri olarak söylüyorum: bunların farkındayım.
Ama yaptığı kötü şeyler de var. Ve bu kötülüklerin bir kısmını bu ülkeye daha önce kimse yapmamıştı.
Devletin kaynakları satıldı. Toplum birbirine düşürüldü. Eğitim, adalet, ordu adım adım bitirildi. Halk sindirildi, zora düşürüldü. Sanat bitirildi.
Şu an geldiğimiz noktaya bakalım.
İnsanların adalete güvenemediği, oy verdiği insanların, güldüğü insanların, sevdiği insanların haksız ve hukuksuz yere hapse atıldığı bir ortam oluştu.
Herkes vergisini veriyor mu? Veriyor.
Herkes eşit adalet alabiliyor mu? Alamıyor.
Eşit eğitim? Yok.
Eşit gelir dağılımı? Yok.
Ben burada bir maaşımla beş telefon, beş maaşımla son model sıfır araba alabiliyorum. Maaşımın yüz katı bir evi mortgage ile, rahat rahat ödeyebileceğim bir taksitle alabiliyorum. Dinlediğim komedyenler, oy verdiğim insanlar haksız yere hapse atılmıyor. Fikrine katılmadığım biriyle kavga etmeden tartışabiliyorum. Hak etmeyen birini hak etmediği bir işe sokmuyorum diye kimse beni ayıplamıyor.
Türkiye'de aynı ben, beş maaşımla bir telefon alabiliyordum. Ev için maaşımın beş yüz katı, araba için seksen katı ödemem gerekiyordu. Bir arkadaşıma referans olurken: “Seni ekstradan övmedim, ne biliyorsam onu söyledim, bana minnetin olmasın, işi alabilirsen hak ederek almış olacaksın.” dediğim için bana küstüğünü hatırlıyorum.
Anlatabiliyor muyum?
Sizden aldıkları şey parlak bir gelecek. Verdikleri şey ise sizi orada hak etmediğiniz şekilde yaşamaya mecbur bırakmak.
Peki ne yapılabilir? Büyük bir reçetem yok, bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki bir şey çok fazla sıkıştırılırsa patlar. Aksine hiç denk gelmedim. Değişim her zaman birilerinin görmesiyle, sonra göstermesiyle başladı. En azından yapabileceğimiz şey şu: kimin haksızlığa uğradığına değil, haksızlığın kendisine bakmak. Aynı fikirde olmasak bile.
Ya bu uykudan uyanılacak, ya yok olunacak.
Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Şimdi isterseniz bana da sövebilirsiniz.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
]]>Bu aralar daha önceki yazıda da belirttiğim üzere bir
]]>Elinde çekiç olan her şeyi çivi görür cümlesinden yola çıkacak olursam, konuya girişim daha rahat olacak sanırım.
Bu aralar daha önceki yazıda da belirttiğim üzere bir enstrüman öğrenmeye çalışıyorum, bunu daha iyi yapabilmek için de kendimi gözlemliyorum. Yanlış yapmayı alışkanlık haline getirdiğim bazı hareketleri (gitarı tutarken parmağın konumlanacağı yer gibi basit hareketleri bile) değiştirmem gerektiğini bilmeme rağmen, kas hafızası beni bir önceki hatalı harekete çekmeye çalışıyor gibi hissediyorum. Yazılarımı okuyanlar beni bilir, bir sorunu çözmeye çalışıyorsam ona geniş çerçeveden de bakarak benzer ne gibi sorunlar yaşıyor olabilirim diye bakan bir bakış açım var. Bu kas hafızası mevzusunu düşününce, beynin ve vücudun da kaslardan meydana geldiğini bilince, kafamda bir ışık yanar gibi oldu.
Bazı zaman oluyor sabah rutinimizi, konuşma biçimimizi, beslenme şeklimizi veya ne bileyim kendimize karşı daha dürüst olacak şekilde bir hayat yaşayacak şekilde kendimizi değiştirmeye çalışıyoruz, bu da hemen olmuyor, bazen yakınlarımızla tartışıyoruz, sen işte böylesin, yapamazsın gibi sözler duyabiliyoruz.
"Bu sefer gerçekten değiştireceğim." diyoruz demesine. Peki sonra ne oluyor? Bir süre geçiyor ve yine aynı yerde kaldığımızı farkedip düş kırıklığına yelken açıyoruz. O noktada da genellikle kendimize şu tarz sorular soruyoruz: "Ben neden böyleyim? Hiç mi iradem yok?"
Bence sorulması gereken sorular bunlar değil.
"İstemek" ile "yapabilmek" arasında bir boşluk var. Ve bu boşluk bir zayıflık değil, değişimin doğasından kaynaklanıyor.
Şöyle düşünelim: gerçekten değişmek istiyor muyuz? Evet. Ama aynı zamanda şu anki hâlimiz de tanıdık, güvenli, öngörülebilir. Tanıdık bir acı bile bazen bilinmez bir özgürlükten daha çekici hale gelebiliyor. En azından ne bekleyeceğimizi biliyor oluyoruz.
Buna ambivalans deniyor. Hem değişmek istiyoruz hem de istemiyoruz. İkisi de aynı anda, bizim için gerçek. Bu bir çelişki gibi görünse de öyle değil, değişimin neredeyse her zaman böyle başladığının bir göstergesi.
Bunu görememek, kendini suçlamanın da kaynağı oluyor. "İstersem yapabilirim" diyoruz, ama yapamıyoruz. Sonra "demek ki yeterince istemiyorum" diyoruz. Bu yargı, zaten zor olan bir şeyi daha da zorlaştırıyor.
Yanlış bildiğimiz şeylerden biri de değişimin nasıl çalıştığı.
Değişimi çoğumuz ikilik olarak görüyoruz: ya değiştik ya değişmedik. Bir gün karar veriyoruz ve o andan itibaren farklıyız. Böyle olmuyor.
Araştırmacılar James Prochaska ve Carlo DiClemente yıllarca insanların değişim süreçlerini inceledi. Gördükleri ki değişim doğrusal değil, aşamalı ve döngüsel bir süreç. Bir aşamada hiç farkında değiliz. Bir sonrakinde farkındayız ama harekete geçmiyoruz. Sonra hazırlanıyoruz, sonra adım atıyoruz, sonra sürdürmeye çalışıyoruz. Ve çoğu zaman geri adım da atıyoruz. Bu başarısızlık değil, sürecin bir parçası.
İşte kritik nokta şu: çoğumuz henüz "farkındayım ama hareket etmiyorum" aşamasındayken kendimize "neden harekete geçmiyorum" diye bağırıyoruz. Yanlış soruyu, yanlış zamanda soruyoruz.
Ve bir şey daha var. Belki de en önemli olanı.
Değişince ne kaybedeceğiz?
Bu soruyu kendimize nadiren soruyoruz. Ama beyin soruyor, bilinçli ya da değil.
Değişmek demek tanıdık olanı bırakmak demek. Ve o bırakış, kazanacağımız şeyden çok daha somut hissettiriyor. Yeni ve iyi olan soyut, hâlâ elde olmayan bir şey. Bırakacağımız ise tam anlamıyla elimizde, bilinen, gerçek.
"Değişmeyen" insan çoğu zaman tembel değil. Farkında olmadan çok mantıklı bir şey yapıyor: tanıdık olanı koruyor.
Kierkegaard, bilmek ile yapmak arasındaki o boşluğu tüm felsefesinin merkezine koymuş. Çünkü ona göre insanların büyük bölümü, anlık hazların, alışkanlıkların ve rahat olanın peşinden gittiği “estetik evre”de yaşıyor. Etik bir evreye geçmek (yani sorumlu, bilinçli, seçimle inşa edilmiş bir hayata adım atmak) mantıkla değil, bir sıçramayla oluyor. Neden sıçrama? Çünkü o geçişi garantileyecek hiçbir hesaplama yok. Sadece adım var. Ve Kierkegaard'a göre en yaygın umutsuzluk biçimi de tam olarak bu: o adımı atamamak. Kendisi olmamak. (1*)
Nietzsche ise bu soruya farklı bir kapıdan giriyor. Pindar'dan aldığı bir cümleyi hayatı boyunca taşımış: "Werde, der du bist" yani “olman gereken ol”. Değişim burada bir çaba olarak değil, bir geri dönüş olarak çerçeveleniyor. Zaten içinde var olan şeye doğru yürümek. Korku değil, çağrı. (2*) Biz de buna “ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün” cümlesinden aşinayız.
Üç farklı gelenek, üç farklı dil. Ama üçü de aynı yere işaret ediyor: bilmek yetmiyor, adım atmak gerekiyor. Ve o adım kolay değil.
Prochaska ve DiClemente'nin aşama modelini biraz daha açalım. Onlarca yıllık araştırmaları gösteriyor ki geri adım atmak başarısızlık değil, sürecin doğal bir parçası. İnsanların çoğu değişim sürecinde birden fazla kez "hazırlanma" ve "harekete geçme" arasında gidip geliyor. Bunu bilmek, kendinle savaşmayı bıraktırıyor. "Neden geri döndüm" sorusu değişiyor: "Süreçteyim ve bu normal" oluyor. (3*)
Kahneman ise kayıptan kaçınma araştırmalarıyla şunu ortaya koyuyor: beyin, kazancı değil kaybı önceliklendiriyor. Kazanmak ne kadar güzel hissettirirse hissettirsin, kaybetmek yaklaşık iki kat daha ağır basıyor. Bu yüzden "değişmemek" çoğu zaman iradesizlik değil, bilinçsiz bir kayıp yönetimi stratejisi. Beyin tanıdık olanı seçiyor, çünkü en azından ne olacağını biliyor. (4*)
Ben de bu soruyla uzun süre boğuştum.
Fark etmesi çok zaman aldı: değiştirmek istediğim şeylerin bir kısmında değil çoğunda "farkındayım ama hareketsizim" aşamasında yıllarca kalmışım. Ve bu aşamada olmayı bir karakter sorunu gibi taşıdım. "İradem yok", "motive olamıyorum", "benim yapım böyle" dedim.
Sonra bir şey değişti. Kendime "neden yapamıyorum" yerine "şu an hangi aşamadayım" diye sormaya başladım. Küçük bir soru değişikliği gibi görünüyor ama etkisi büyüktü: kendimi suçlamayı bıraktım. Suçlamayı bıraktığımda enerjim savaşmaktan başlamaya döndü.
Küçük ama somut bir adım attım. Sonra bir tane daha.
Değişim böyle başladı.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
"Farkındayım ama harekete geçmiyorum" aşamasındayken "neden yapmıyorum" diye kendini suçlamak yanlış soruyu sormak. Önce nerede olduğunu görmek gerekiyor. Aşamayı bilmek, stratejiyi değiştiriyor.
"Hem istiyorum hem istemiyorum". İkisi de gerçek. Bunu görmek çatışmayı azaltıyor. Kendini ikna etmeye çalışmak yerine, her iki sesin de neyi söylediğini dinlemek çoğu zaman daha işe yarıyor.
Değişince gerçekte ne bırakıyorsun? Bunu dürüstçe yazmak, o kaybın gerçekten o kadar büyük olup olmadığını görmeyi sağlıyor. Çoğu zaman hayal ettiğimizden küçük çıkıyor.
Kierkegaard'ın sıçraması gerçek ama hazırlıksız atılmıyor. Bugün atabileceğin en küçük somut adım ne? Sadece o. Yarınkini yarın düşünürsün.
"Bu sefer değiştireceğim" cümlesi geleceğe erteliyor. "Bugün şunu yapacağım" somutlaştırıyor. Fark küçük görünüyor ama zihin için büyük.
"Bu sefer gerçekten değiştireceğim" cümlesiyle başladık.
Belki sorun o cümlenin yanlış olması değil, arkasından yeterince küçük bir adım gelmemesi. Sanki hep o işin tam olarak olması ya da olmamasına bakıyoruz ve o bizi o ilk ve küçük adımı atmaktan alıkoyuyor.
Değişim bir karakter meselesi değil, bir süreç meselesi. Ve o sürecin tam ortasında olmak (ne hâlâ tam olarak farkında ne de henüz harekete geçmiş halde durmak) zayıflık değil, başlangıç.
Sana bir soru bırakıyorum:
Değiştirmek isteyip de bir türlü başlayamadığın bir şey var mı? Varsa, o şey için şu an hangi aşamadasın? Ve bir sonraki atabileceğin en küçük adım ne olabilir?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Søren Kierkegaard, Ya/Ya Da (1843)
(2*) Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt (1883)
(3*) James O. Prochaska & Carlo DiClemente, Transtheoretical Model (1983)
(4*) Daniel Kahneman, Hızlı ve Yavaş Düşünme (2011)
Geçen gün kendimle ilgili farkındalık yaşadığım bir an oldu. Bu an beni benzer bir his yaşadığım eski zamanlara götürdü. Liseye gidiyordum. Daktilo dersi vardı. Hoca bana "iki parmakla yazma, on parmakla yaz, öyle yazarsan hızlı yazamazsın" dedi. Ben de itiraz ettim, hocam ne alakası var iki parmakla da hızlı yazarım dedim. Hatta daha da ileri gidip kanıtladım, sonuçta o dönem iki parmakla da hızlı yazabiliyordum. Hoca cevap veremeyince, dersten de notumu kırmayınca iyi bir şey yapıyormuş gibi bildiğimi okudum.
O gün sanki bir zafer kazanmıştım.
Şimdi geriye dönüp baktığımda bunu farklı görüyorum. O gün aslında bir şeyi kanıtlamamışım. Kendimle ilgili kırk yaşından sonra fark edeceğim bir tuzağın kapısını aralamışım.
Bir şeyin "çalışıyor" olması ile "doğru" olması aynı şey değil.
Bu cümle kulağa basit geliyor. Ama üzerinde durduğumda içinde ne kadar çok şey taşıdığını görüyorum. Çünkü bir şey işe yarıyorsa (yani bir sonuç üretiyorsa) onu sorgulamaya ne gerek var ki? Bu cümle her ne kadar mantıklı dursa da, "çalışıyor" gibi olmasından memnun olmam beni bugünkü halime getirmiş. Ama bir sonraki noktaya götürmeyeceği aşikar.
Bugün görüyorum ki, hayatta iki tür pratik var aslında. Birincisi farkında olmadan tekrar eden pratikler. Bir şeyi yapıyorsun, işe yarıyor, devam ediyorsun. Zamanla otomatikleşiyor. İkincisi ise kasıtlı, doğru öğrenen pratik. Neyi nasıl yaptığına bakıyorsun, yanlışı görüyorsun, doğrusuna yöneliyorsun. Rahatsız edici, yavaş, bazen sinir bozucu.
Ama gelişmenin de yolu bu, ne demişler, çaba olmadan başarı da olmaz.
Bir de şu var ki, ilerlemenin kendisi de tuzak olabiliyor.
Uzun süredir gitar öğrenmeye çalışıyorum. Bir gün oluyor, duyduğum bir melodiyi çalabiliyorum. Hoşuma da gidiyor o an. Sanki içimde bir şey açılıyor, gerçek bir sevinç bu. Haklı da bir sevinç aslında.
Ama işte orada, küçük bir tuzak var.
O sevinç o anlık duygusal ihtiyacımı karşılıyor. "Gelişiyorum" hissim tatmin oluyor. Ve bu tatmin, daha derin ve daha zor çalışmanın motivasyonunun önüne geçiyor. Yaşadığım küçük zafer, yaşayabileceğim daha büyük zaferin motivasyonunu törpülüyor. Küçük ilerlemeyi kutluyorum ama durduğumu farketmem bugüne denk geliyor.
Şöyle anlatayım: gitarı çalarken güzel geliyor. Sonra videoyu izliyorum, ya iyi de bu o kadar güzel değil ki?
Bu neden oluyor? Çünkü bir şeyi yaparken beyin iki şeyi aynı anda duyuyor: hem ne yaptığımı, hem de ne yapmayı kastettiğimi. Niyet ve gerçek iç içe geçiyor. Video ise sadece gerçeği gösteriyor. Niyeti değil, kafamdaki güzel versiyonu değil. Sadece olanı.
O yüzden video "yabancı" hissettiriyor. Aslında sanki beni benden daha doğru görüyor. Ben kendimle çok içli dışlıyım da, farkı görmek ikinci bir göz tarafından görülmediği zaman zor.
"Başkası izliyormuş gibi izlersem hatalarımı görüyorum" demek bence çok değerli bir şeyi tarif ediyor: birinci şahıstan çıkıp üçüncü şahısla bakmak. Hem en net teşhisi koymaya yardım ediyor hem de güçlenmeme yardım eden en güçlü araç haline geliyor.
Ama şu soruyu da kendime sormadan edemiyorum: "o zaman mükemmel yapana kadar hiç mi durmayayım?"
Hayır. Çünkü o da bir tuzak.
Bir uçta "çalışıyor" yanılsaması var. Sahte tatmin yaratıyor, durağanlığa yol açıyor.
Diğer uçta mükemmeliyetçilik: "hiçbir zaman yeterince iyi olmayacak."
İkisi de insanı dondurur, sadece dondurma tarzları farklı.
Hedef ikisinin arasındaki dar yoldan geçiyor sanki. Kasıtlı, doğru ilerleyen pratik. Bugün mükemmel yapmak değil, bu adımı bugün doğru yapmak. Hedefim küçülüyor, doğruluk standardını da düşürmemiş oluyorum.
Felsefi Perspektif
Aristoteles, Nikomakhos'a Etik kitabında erdem eylemle kazanılır demiş. Adaletli olmak için adaletli davranmak gerekir. Yani alışkanlık zamanla karaktere dönüşür. Bunu keskin bir kılıç gibi düşünebiliriz: doğru alışkanlık karakteri inşa eder, yanlış alışkanlık da karakteri aynı kesinlikle sınırlar. Aristoteles bir de erdem iki aşırı ucun ortasında yaşar demiş. Benim meselem de: "çalışıyor" ile "mükemmel" arasında kasıtlı, doğru, ilerleyen pratiği bulabilmek. (1*)
Sokrates’e göre en tehlikeli düşman cehalet değil, yanlış bilgi ya da bildiğini zannetmektir. İki parmakla hızlı yazabilmek, "yazmasını biliyorum" yanılgısı yaratır. Ve bu yanılgı sorgulamayı keser. Sokrates'in tüm felsefesi bu yanılgıyı kırmak üzerine kurulu: "Bildiğimi sanıyorum, ama gerçekten biliyor muyum?" (2*)
Bilimsel Perspektif
K. Anders Ericsson yıllarca ustalığı araştırmış. Vardığı sonuç şu: sıradan tekrar ustalık getirmiyor. Önemli olan kasıtlı pratik. Doğru yöntemi, bilinçli geri bildirimle, konfor alanının dışında tekrarlamak. Yanlış yöntemle ne kadar çok pratik yaparsan, o yanlışı o kadar sağlamlaştırırsın. (3*)
Nörobilim de bunu destekliyor. Prosedürel hafıza (kas hafızası) son derece dayanıklı. Bir alışkanlık beyinde kodlandığında silinmiyor, üzerine yazılıyor. Yanlış öğrenilmiş bir şeyi düzeltmek, yeni bir şey öğrenmekten daha zor. Çünkü aynı anda iki şey yapılıyor: yanlışın sesi kısılıyor, doğru yazılıyor. İki katı çaba, iki katı sabır. (4*)
Benim hikâyem şöyle.
O daktilo dersi ta lise yıllarımdan. Hoca on parmakla yaz dedi, ben iki parmakla daha hızlı yazabildiğimi kanıtladım ve bildiğimi okudum. Bu davranış alışkanlık haline dönüştü, bu alışkanlığın işe yaraması, hâlâ da bazen işe yarıyor olduğunu bilmem beni bu noktaya çiviledi. Ama bir tavan var ve o tavan benim o günkü "zaferim."
Yıllar sonra gitar öğrenmeye başladım. İlk yıl bir hocayla haftada bir saat olacak şekilde çalıştım. Sonraki üç yılı kendi başıma uygulamalar kullanarak, videolar izleyerek devam ettim. Bu sürede kendime küçük zaferlere sevinme gibi bir huy edindim. Mesela duyduğum bir melodiyi çalabilmek, bir şarkının akorunu tutturmak. Bunlar bu güne kadar benim için gerçek ilerleme idi. Kutlamamakta da bir sakınca yoktu.
Ama bir gün kendimi çalarken videoya kaydettim. İzledim.
Kafamdaki güzel çalış orada yoktu.
Parmaklarım yanlış yerde, ritm bazen kayıyor. İçimde de kendimle tuhaf bir çatışma yaşıyorum. Sanki bunu hem görüyorum hem görmek istemiyorum. Hem "aslında fena değil" diyorum hem "hayır, dürüst ol" diyorum.
O video anı, yeni gitar hocamın da yardımıyla yüzüme bir ayna gibi çarptı. Lise yıllarından taşıdığım o örüntüyü gitarda da inşa etmişim. "Çalışıyor" dediğim şey aslında sessizce bir tavan kuruyordu.
Şimdi daha yavaş çalışıyorum. Daha bilinçli. Daha sinir bozucu da çünkü her yanlış artık duyulur, görünür hale geldi. Ama bu kez farklı bir şey hissediyorum. İlk defa sanki gerçekten ilerlemeye başladım.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
Her alışkanlık için bu iki soruyu ayrı ayrı sormak. İkisi de aynı cevabı vermiyorsa aradaki fark görünür hale gelmiş demektir. Görünür olan değiştirilebilir.
Melodiyi çalmak bir adım. Sadece bir adım. Kutlamak meşru, ama bu “çok iyi gitar çalıyorum” anlamına gelmiyor. "Burayı yaptım, ama neresini yanlış yapıyor olabilirim?" sorusu küçük zaferin hemen ardından gelirse bu beni daha ileri taşır.
Birinci şahıstan çıkıp üçüncü şahısla bakmak. Kendini başkası izliyormuş gibi izlemek. Rahatsız edici ama en net teşhis aracı bu. Kafamdaki güzel versiyon ile gerçek arasındaki fark ancak böyle görünür.
Doğru yönteme geçişte başlangıçta performansım düşebilir. Bu gerileme değil, yeniden yazma sürecinin doğal etkisi. Beyin eski kodu silerken yenisini yazacak sonuçta, geçici bir yavaşlama kaçınılmaz.
Mükemmel çalmak değil, bu geçişi bugün doğru yapmak. Bu akordu bugün doğru basmak. Hedef küçülür, doğruluk standardı düşmez. Hem mükemmeliyetçiliği hem "yeterince iyi"yi aşmanın yolu bu dar, ama güçlü yoldan geçiyor.
O daktilo dersine dönecek olursak... Hoca yanlış mıydı? Teknik olarak hayır. On parmakla yazmak gerçekten daha verimli bir sistem. Ama ben "çalışıyor" diyerek kapıyı kapatan bir eğilim içerisine girmiştim. Ve şu an görüyorum ki o kapıyı yıllarca açmamışım.
Bir şeyin işe yaraması, onun doğru olduğu anlamına gelmiyor. Ve doğru olmayan bir şeyi yeterince uzun süre tekrar etmek, onu değiştirmeyi giderek daha maliyetli hale getiriyor.
Kendi tavanımızı kendimiz belirliyoruz. Ve bunu görmek hem zor hem özgürleştirici olabiliyor. Tavan kaldırılabilir ama önce nerede olduğunu görmek gerekiyor.
Sana bir soru bırakıyorum:
Hangi alışkanlığın seni bugüne getirdi ama bir sonraki yere götürmeyecek? Ve onu değiştirmek için ne bekliyorsun?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Aristoteles, Nikomakhos'a Etik
(2*) Platon, Sokrates'in Savunması
(3*) K. Anders Ericsson, Peak (2016)
(4*) Charles Duhigg, The Power of Habit (2012)
]]>Kafamın içinde ara ara dönen, döndüğünde de bir türlü içinden çıkamadığım bir konu var. Takip edenler hatırlayacaktır, bu konuyla ilgili birkaç yazı da yazmışım zaten: varoluş sancısı. Kısaca anlatmak gerekirse: Ben neden varım, var olma amacım ne, var oluş amacıma uygun yaşıyor muyum tarzı düşünceler. Bu tarz düşünceler tam bir baş belası, bir kez içine girdin mi bir daha çıkamıyorsun. Arıyorsun, tarıyorsun, felsefeye dalıyorsun, psikolojiye bakıyorsun, meditasyona yöneliyorsun, kitap üstüne kitap okuyorsun. Sabah kalktığında hâlâ "peki ya ben kimim" sorusuyla uyanıyorsun.
Sonunda vardığın nokta ne mi oluyor?
Yok olmanın faydaları!
Durun, açıklayayım. "Yok olmak" derken kastettiğim şey, hayattan çekilmek ya da kendini silmek değil. Tam tersi. Kastettiğim şey şu: kendimize inşa ettiğimiz ama aslında bizi biz olmaktan alıkoyan her şeyi bir kenara bırakabilmek. Ve bunu yapabilmek için önce ne inşa ettiğimizi görmek gerekiyor.
Freud, insanın iç dünyasını üç katmana ayırıyor: id, ego ve süperego.
İd en temel, en ham katman. Anlık istekler, içgüdüler, sabırsızlık. Acıktıysa acıkmıştır, ne olursa olsun yemek istiyor. Sıra beklemekten nefret eden, hemen isteyen, bir şey yaparken sonuçları hesap etmeyen taraf.
Süperego ise egonun asabi abisi. İçselleştirilmiş kurallar, "olması gereken"ler, vicdanın sesi. "İyi insanlar böyle davranmaz", "senin gibi biri bunu yapmaz" diyen taraf.
Ego bu ikisinin arasında denge kurmaya çalışan arabulucu gibi de biraz. Gerçeklikle müzakere ediyor, uzlaşı arıyor, idari bir orta yol buluyor.
Diyelim ki şirkette bir toplantıda olalım. Haftalardır üzerinde çalıştığımız bir fikri, yanımızdaki biri üst yönetime kendisininmiş gibi sunuyor olsun. İşte o an içimizde üç ses aynı anda konuşmaya başlıyor:
İd: "Ekmeğine göz dikmiş, haddini bildirmezsen aç kalırsın." diye bağırırken süperego: "Sakin ol, profesyonel davran, aceleci davranıp kendi değerini düşürme." diyor, ego da: "Toplantıdan sonra bir adım at, doğru zamanda, doğru şekilde söyle, hiçbir şey yapamıyorsan en azından hakkını yedirme." diye arabulucu bir noktaya geçiyor.
Bu üçlü her an çalışıyor. Ve "biz" dediğimiz şeyi de büyük ölçüde bu müzakerenin sonucu şekillendiriyor.
Ama burada ilginç bir şey oluyor. Zamanla ego sadece arabuluculuk yapmakla kalmıyor. Bir kimlik inşa ediyor. Ve o kimlik, giderek "ben" olmaya başlıyor.
Kendimize inşa ettiğimiz karakterleri düşündüğümde iki farklı katman görüyorum.
Birinci katman gerçek karakter: ahlaki değerler, erdem, dürüstlük, başkasına verilen söze bağlılık, merhamet. Bunlar ego değil. Bunlar doğru insan olmanın tanımı gibi. Kısaca erdemli olan her şey. O yüzden bunlara dokunmamak ve bunları korumak önemli.
İkinci katman ise inşa edilmiş kimlik. Bunlar bir noktada gerçek bir ihtiyacı karşılamış, ama zamanla barikata dönmüş içsel kabuller:
"Ben yardım istemem" kimliği. Güçlü olmak o kadar içselleşmiş ki, ihtiyaç duyduğunda bile ses çıkarmıyorsun.
"Ben böyleyim işte" kimliği. Bir tepki ya da kırılganlık o kadar tekrarlanmış ki, artık değiştirilemez bir özellikmiş gibi görünüyor.
"Ben X sektörünün / pozisyonunun insanıyım" kimliği. Unvan gittiğinde ya da kariyer değiştiğinde, geriye ne kaldığını bilmiyorsun.
"Hep benim başıma gelir" kimliği. Kurban anlatısı zamanla bir yer ve aidiyet duygusu sağlamış.
"Ben sisteme karşıyım" kimliği. Muhalefetin kendisi bir kimlik hâline gelmiş.
Hepsi anlaşılır. Hepsi bir dönemin ürünü. Ama hepsi aynı zamanda birer barikat: bizi korurken bizi hapsetmeye başlamış.
Ve işte tam burada "yok olmak" devreye giriyor. Bu kimliklerden soyunabilmek. Onların arkasında ne olduğunu görmek.
Felsefi Perspektif
Budizm'de "anatta" öğretisi şunu söylüyor: sabit, değişmez, bölünmez bir "ben" diye bir şey yoktur. Ego, sürekli değişen deneyimleri tutarlı bir kimliğe dönüştürmeye çalışan zihinsel bir inşadır. Ve acının büyük kısmı, bu inşayı korumaya çalışmaktan gelir. İçten içe her şeyin akıp değiştiğini biliyoruz. Ama "ben" sabit kalsın istiyoruz. İşte o gerilim, varoluş sancısının ta kendisi. (1*)
Jean-Paul Sartre ise bu noktada farklı bir kapı açıyor. Sartre'a göre insan özgürdür, her an seçer ve bu seçimlerle kendini yaratır. Ama biz çoğu zaman bu özgürlükten kaçarız. Kendimizi bir role, bir unvana, bir hikâyeye hapsederiz ve "ben buyum, başka türlü olamam" deriz. Buna "kötü niyet" (mauvaise foi) diyor. Garson örneğini verir: eğer bir garson kendini tamamen "garsonluk" rolüyle özdeşleştirirse, bu rolün dışına çıkamaz hâle gelirse, o artık özgür bir insan gibi değil, bir nesne gibi davranıyor demektir. Sartre'ın sorusu şu: "Sen hangi role bu kadar sıkı sarıldın?" (2*)
Marcus Aurelius ise Günlükler'de sürekli kendine şunu soruyor: "Bir şeyin gerçekte ne olduğuna bak. Ona verdiğin ismi, unvanı, rolü soy. Geriye ne kalıyor?" Aurelius'un tüm bu içsel sorgulamaları aslında bir pratik: ego katmanlarını teker teker soyarak altındaki gerçeği görmek. Ünvan gidince ne kalıyor? Onay gidince ne kalıyor? Rol gidince kim kalıyor? (3*)
Üç farklı gelenek, üç farklı dil. Ama hepsi aynı yere işaret ediyor: inşa ettiğimiz "ben" ile gerçek "ben" aynı şey değil. İnşa edilen tutunmaya çalışırken yıpranır; gerçek olan akar, uyum sağlar. İkisi arasındaki mesafe açıldığında sıkıntı başlar.
Bilimsel Perspektif
Freud'un modelini biraz daha açalım. Ego sadece arabuluculuk yapmıyor; aynı zamanda kendini korumaya da çalışıyor. Bunu yaparken savunma mekanizmaları devreye giriyor: inkâr, projeksiyon, rasyonalizasyon. Birileri inşa ettiğimiz kimliğe tehdit oluşturduğunda, o tehditten korunmak için bu mekanizmalar otomatik olarak çalışmaya başlıyor. Yani ego büyüdükçe, onu savunmak için harcanan enerji de büyüyor. (4*)
Steven Hayes ise modern psikolojide buna farklı bir çerçeve getiriyor. ACT (Kabul ve Kararlılık Terapisi) yaklaşımında iki tür "ben" tanımlıyor: "içerik olarak ben" ve "bağlam olarak ben." İçerik olarak ben, kendimize anlattığımız hikâyeler: "Ben şöyle biriyim, böyle geçmişim var, şu özelliklere sahibim." Bağlam olarak ben ise tüm bu hikayeleri gözlemleyen, onlarla özdeşleşmeyen, değişmeyen farkındalık. Hayes'e göre pek çok psikolojik acı, içerik katmanına çok sıkı yapışmaktan kaynaklanıyor. O katman inceldikçe, gözlemleyen ben daha net görünür hale geliyor. (5*)
Ben de bu soruyla uzun süre boğuştum, hâlâ zaman zaman boğuşuyorum.
Bir dönem fark ettim ki "her şeye bir cevabı olan, varoluşsal soruları derinlemesine düşünen biri" kimliğine oldukça sıkı yapışmıştım. Bu yazılar da, okumalar da, sorgulamalar da kısmen gerçekten merak ettiğim içindi. Ama kısmen de bu kimliği besliyor, sürdürüyor, onaylıyordu.
Ve bir gün kendi kendime güldüm. "Varoluş sancısı çeken, ego üzerine yazan biri" de sonunda bir ego inşasıydı.
İşin tuhaf tarafı şu: bunu fark etmek yıkmadı, hafifçe özgürleştirdi. Çünkü o kimliği bir an bıraktığımda, altında gerçekten merak eden, gerçekten soran, unvansız, rollerin dışında bir şey olduğunu gördüm.
O şey çok daha sessizdi. Ama çok daha gerçekti.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
"Ben şöyle biriyim" cümlelerini saymak.
Bir kâğıda "Ben..." diye başlayan cümleler yaz. Sonra her birine şunu sor: Bu gerçek bir değer mi, yoksa bir savunma mı? Bu insan olmak için taşıman gereken bir şey mi, yoksa bırakırsan ne olacağından korktuğun bir şey mi?
Güçlü tepkileri izlemek.
Biri bir şey söylediğinde ya da bir durum ortaya çıktığında savunma tepkisi geliyorsa, dur. Bu tepki kimin için geliyor? Gerçek bir değer mi savunuluyor, yoksa bir kimlik mi?
Rolü soyma egzersizi. Marcus Aurelius'un sorusunu kendin için sor: Unvanını, rolünü, geçmişini, başkalarının sana dair söylediklerini bir an için bırak. Geriye ne kalıyor? Kim kalıyor?
Gözlemleyen beni tanımak. Günde birkaç dakika, düşüncelerini ve duygularını "ben" olarak değil, "gözlemlediğin şeyler" olarak gör. "Endişeliyim" değil, "endişe var şu an." Küçük bir dil değişikliği, büyük bir mesafe açıyor.
Erdem testini uygulamak.
Bir karar vermeden ya da tepki göstermeden önce kendine şunu sor: Bu davranış gerçekten değerlerimden mi kaynaklanıyor, yoksa korumaya çalıştığım bir kimlikten mi? Eğer o kimlik olmasaydı nasıl davranırdım? Hangi seçenek daha erdemli olurdu? Çünkü verdiğin tepki, bazen gerçek değerlerinden değil; yalnızca sürdürmeye çalıştığın bir karakter kurgusundan doğabilir.
Varoluş sancısının içinde ne kadar derine inersek inelim, sonunda aynı soruyla karşılaşıyoruz: "Peki kendimden bu kadar eksiltirsem geriye kim kalıyor?"
Belki de cevap, beklediğimizden çok daha basit. Belki "ben" dediğimiz şey, o rollerin, unvanların ve hikayelerin toplamı değil. Belki bunların hepsini bir an için bıraktığımızda geriye kalan sessizlik, boşluk değil, tam anlamıyla bizi biz yapan şeydir.
Yok olmak kaybolmak değil. Gereksiz yükü bırakmak.
Sana bir soru bırakıyorum: Hangi kimliği bu kadar sıkı tutuyorsun? Ve onu bırakırsan ne olacağından korkuyorsun?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Budizm, Anatta öğretisi, Dhammapada
(2*) Jean-Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik (1943)
(3*) Marcus Aurelius, Günlükler (MS 2. yüzyıl)
(4*) Sigmund Freud, Ego ve İd (1923)
(5*) Steven C. Hayes, Get Out of Your Mind and Into Your Life (2005)
]]>Hepimiz bir zamanlar çocuktuk. Hepimiz farklı ailelerden, farklı ortamlardan geldik. Kimimiz ailesi tarafından sürekli övüldü, yaptığı en ufak şey 'harikasın' diye karşılandı. Kimimiz sürekli eleştirildi, "daha iyisi olabilirdi" dendi. Kimimiz umursanmadı, kimimiz aşırı kısıtlandı. Ama bir şekilde hepimiz büyüdük ve bu yazıda buluştuk. Kimimiz başarılı oldu, kimimiz olamadı. Bazılarımız tutunabildi, bazılarımız tutunamadı.
Ama tuhaf bir şekilde, bu kadar farklı yollardan geçmiş olsak da çoğumuzun içinde zaman zaman da olsa aynı ses var:
"Henüz yeterli değilsin."
Yollarımız bu kadar farklıyken, varış noktası nasıl bu kadar benzer olabiliyor? Ve daha da ilginci: bazılarımız bu sesi her gün duyuyor ve nereden geldiğini biliyor. Bazılarımız duyuyor ama nereden geldiğini bilmiyor. Bazılarımız ise o sesin hayatımızı yönettiğinin farkında bile değil.
Mükemmeliyetçilik bence bir karakter özelliği değil, bir stratejidir.
Bir çocuk düşünelim. Güvende hissetmek, sevilmek, görülmek istiyor. Ve bir noktada fark ediyor ki bir şeyi iyi yaptığında bu ihtiyaçları karşılanıyor. Bu, son derece akıllıca bir uyum. Ama yıllar geçtikçe bu strateji bir kimliğe dönüşüyor. Çocuk büyüyor, koşullar değişiyor, ama o iç ses hiç değişmiyor: "Eğer mükemmel değilsen, yeterli değilsin. Yeterli değilsen, sevilmeyeceksin."
Bu sesi taşıyan üç tür insan var bence.
Bazıları bu sesi duymuş, kökenini görmüş ve onunla bir şekilde barışmış. Bazıları görmüş ama hâlâ onun pençesinde debelenip duruyor. Bazıları ise hiç farkında değil, sadece "neden hiçbir şey yetmiyor" diye soruyor, cevabı nerede arayacağını bilmeden.
Hiçbiri diğerinden daha iyi ya da daha kötü değil. Sadece yolun farklı bir noktasındalar.
Carl Jung şunu söylüyor: "Bilinçdışını bilinçli hale getirmezsen, o senin hayatını yönetir ve sen buna kader dersin." Mükemmeliyetçilik çoğu zaman tam olarak bu. Kökenini görmediğimiz bir örüntünün, hayatımızın dümenine geçmesi. Ve biz bunu "ben de böyleyim işte" diye adlandırıp geçiyoruz. (1*)
Lao Tzu ise Tao Te Ching'de tam tersi bir benlik tanımı sunuyor: "Yeterli olmayı bilen zengindir." Bu cümleyi ilk okuduğumda basit geldi. Ama üzerinde durdukça fark ettim ki bu, mükemmeliyetçiliğin tam karşı kutbu. Dışarıdan onaya, sürekli kanıtlamaya ihtiyaç duymayan bir "yeterlilik" hâli. (2*)
Rumi, Mesnevi'nin daha ilk satırlarında, kamışlıktan koparılan neyin feryadını anlatır: ney, ait olduğu yerden ayrıldığı için inler durur. Ama o özlem duyduğu şey aslında hep onun bir parçasıydı, sesi bile o ayrılıktan doğuyordu. Belki bizim "yetersizlik" hissimiz de buna benziyor. Aslında hep taşıdığımız bir şeyi, dışarıda aramaktan doğan bir özlem. (3*)
Üç farklı ses, üç farklı gelenek. Ama hepsi aynı yere işaret ediyor: aradığımız şey dışarıda değil.
Carl Rogers, çocuğun "sevilmeye değerim" hissinin nasıl şekillendiğini araştırmış. Eğer bir çocuk sevgiyi ve kabulü sadece "iyi" davrandığında, "başarılı" olduğunda alıyorsa, bu mesaj zamanla içselleşiyor: "Sevilmek için bir şey kanıtlamam gerekiyor." Ve bu mesaj, yetişkinlikte hiç susmayan bir iç sese dönüşebiliyor. (4*)
Bessel van der Kolk ise şunu gösteriyor: bilinçli olarak hatırlamasak, hatta nedenini hiç bilmesek bile, çocuklukta öğrendiğimiz "yeterli değilim" hissi bedenimizde, sinir sistemimizde iz bırakıyor. Beden unutmuyor. Farkında olsak da olmasak da. (5*)
Ama burada umut verici bir şey var. Nöroplastisite araştırmaları gösteriyor ki beynimiz hayatın her döneminde değişme, yeni bağlantılar kurma kapasitesine sahip. Yani bu örüntüler kalıcı bir kader değil. Görülebilir, anlaşılabilir ve zamanla yeniden şekillendirilebilir. (6*)
Ben de uzun süre bu sesle yaşadım, hatta hâlâ zaman zaman duyuyorum.
Benim hikâyem şöyle: ailenin hem ilk çocuğu hem ilk torunuyum. Şımarık büyümüş olmasam da, "benim aslan oğlum", "benim aslan torunum" denilerek büyütüldüm. Yaptığım en ufak şey bile büyük bir başarıymış gibi karşılandı, sürekli alkışlandım, övüldüm. Bunun bende bıraktığı olumlu izleri çok gördüm, daha sosyal, daha olumlu bir insan oldum. Ama fark etmediğim bir eksik de vardı.
Bunu, gitar çalmayı öğrenmeye çalıştığım bir dönemde, eşim sayesinde fark ettim. Bana öyle bir cümle kurdu ki sanırım ömrüm boyunca unutmayacağım: "Çaban yetsin istiyorsun."
Bu cümlenin bende bu kadar yer etmesinin bir sebebi vardı, çünkü haklıydı. Yaptığım işin ne kadar iyi olduğuna bakmak yerine, attığım her küçük adımda bir onay, bir alkış bekleyen bir yapım vardı. Ve bu, beni hep bir adım geride tutuyordu.
Bunu görmek beni değiştirdi ama sesi tamamen susturmadı. Hâlâ bazen bir işi tamamladığımda "yeterince beğenildi mi, yeterince fark edildi mi" diye bir ses duyuyorum içimde. Bir başarı geldiğinde durup onunla oturmak yerine, bir sonraki onay arayışına atlıyorum bazen. Durup "bu yeterli" diyebilmeyi öğrenmem zaman aldı.
Bir gün kendime sordum: bu ses gerçekten benim mi? Yoksa bana öğretilmiş bir yankı mı?
Cevap kolay gelmedi. Ama soruyu sormak bile bir şeyi değiştirdi. O sesi kendimle özdeşleştirmek yerine, bir parça gibi görmeye başladım. Bana ait ama beni tanımlamayan bir parça.
Bu fark, içimde küçük ama gerçek bir alan açtı.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
"Yeterli değilsin" cümlesi geldiğinde durup sormak: bu ses ne zamandır burada? Kimden duymuştum bunu ilk kez? Bu soruları sormak, sesi susturmuyor ama onunla aramıza bir mesafe koyuyor.
Bir şeyi başardığında "demek ki yeterliymişim" yerine "bunu yaşadım, bundan bir şey öğrendim" diyebilmek. Başarı bir sınav sonucu değil, bir anın parçası.
O sesin nereden geldiğini görmek, kimseyi suçlamak anlamına gelmiyor. Çoğu zaman o sesi sana verenler de aynı sesi başkalarından almışlar. Bunu görmek, hem sana hem onlara karşı bir şefkat alanı açıyor.
Dışarıdan gelen ölçütlerle değil, kendi içinde neyin sana huzur verdiğine bakarak bir "yeterli" tanımı kurmak. Bu, başkalarının onayından bağımsız bir zemin oluşturuyor.
Bu örüntüyü bir günde çözmek zorunda değilsin. Bir farkındalık, bir soru, bir an yeterli. Değişim genelde böyle başlıyor, büyük kararlarla değil, küçük fark edişlerle.
O farklı çocuklara geri dönelim. Övülmüş, eleştirilmiş, umursanmamış, kısıtlanmış olanlara. Hangi yoldan geçmiş olurlarsa olsunlar, şimdi hepsi aynı soruyla karşı karşıya.
Belki de mesele, o sesi tamamen susturmak değil. Belki mesele, onu duyduğunda "bu benim sesim mi, yoksa bana öğretilmiş bir yankı mı?" diye sorabilmek.
Rumi'nin neyinin sesi gibi, belki de bizim de duyduğumuz o "eksiklik" hissi, aslında hep taşıdığımız bir şeye duyduğumuz özlemden başka bir şey değil.
Hazır sormak demişken ben de sana bir soru bırakmak istiyorum:
"Yeterli değilim" sesini en son ne zaman duydun? Ve o ses gerçekten senin mi, yoksa sana öğretilmiş bir yankı mı?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Carl Jung, Aion: Ben'in Fenomenolojisi Üzerine Araştırmalar (1951)
(2*) Lao Tzu, Tao Te Ching
(3*) Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi
(4*) Carl Rogers, On Becoming a Person (1961)
(5*) Bessel van der Kolk, The Body Keeps the Score (2014)
(6*) Norman Doidge, The Brain That Changes Itself (2007)
]]>