Advertise with Googlier.com Postmodern – Anarşizm.ORG https://anarsizm.org Anarşizmin Tarihi, Anarşizmin Örgütlü Tarihidir! Tue, 01 Sep 2020 21:09:38 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=7.1.4 https://anarsizm.org/wp-content/uploads/2017/08/logo-150x150.png Postmodern – Anarşizm.ORG https://anarsizm.org 32 32 Sartre’a karşı Foucault: Fransa’da radikal solun CIA destekli tasfiyesi https://anarsizm.org/sartrea-karsi-foucault-fransada-radikal-solun-cia-destekli-tasfiyesi/ Fri, 08 Sep 2017 13:35:02 +0000 http://anarsizm.org/?p=864 Read more]]> Gabriel Rockhill’in bu yazısı 28 Şubat 2017’de The Philosophical Salon’da yayınlandı. Felsefeci ve siyaset kuramcısı olan Rockhill, Sorbonne Üniversitesi’nde Eleştirel Kuram Atölyesi’ni yönetiyor.

Gabriel Rockhill

Entelektüellerin siyasi güce ya çok az sahip olduğu ya da hiç sahip olmadığı farz edilegelmiştir. Fildişi kulelerine tünemiş, gerçek dünyadan kopmuş, uzmanlaştıkları çok küçük bir alan içinde anlamsız akademik tartışmalara gark olmuş ya da çetrefilli teorilerin içine gömülmüş diye düşünülen entelektüeller, yalnızca siyasi gerçeklikten kopuk bir biçimde resmedilmezler, bu gerçekliğe anlamlı bir katkı verme kabiliyetlerine de şüpheyle bakılır. Ancak ABD’nin Merkezî İstihbarat Teşkilatı (CIA) aynı fikirde değil.
Gerçek şu ki darbelerden, suikast planlarından, yabancı hükûmetlerin el altından manipüle edilmesinden sorumlu olan CIA yalnızca teorinin gücüne inanmakla kalmamış; bazılarının şimdiye kadar üretilen en çetrefilli ve derin teori olarak gördüğü teoriyi hatmetmeleri için bir grup ajanı görevlendirmiş ve bu iş için önemli miktarda kaynak ayırmış. 1985’te yazılan ilginç bir araştırma makalesi Bilgiye Erişim Özgürlüğü Yasası kapsamında küçük değişikliklerle yayımlandı ve CIA ajanlarının Michel Foucault, Jacques Lacan ve Roland Barthes’ın isimleriyle özdeşleşen karmaşık, uluslararası çapta yankı uyandıran Fransız Kuramı’nı (French Theory) mercek altına aldığı ortaya çıktı.
Fransız entelijansiyasının öncüleri ile ilgili aldıkları notları sıkı bir biçimde çalışmak için Paris kafelerinde toplaşan Amerikan ajanları imajı; bu entelektüeller topluluğuna ayak takımı tarafından asla kavranamayacak uhrevî bir bilgelik atfedenleri ya da onları tam tersi gerçek dünya üzerinde asla etkisi olmayacak anlaşılmaz şeyler söyleyen şarlatanlar olarak görenleri şaşırtabilir. Halbuki CIA’in küresel kültür savaşlarına yaptığı süregelen yatırıma aşina olanlar için bu çok da şaşırtıcı bir durum değil. Frances Stonor Saunders, Giles Scott-Smith, Hugh Wilford (ve Radical History & the Politics of Art’ta yazdığım yazılar ile ben) gibi araştırmacıların ortaya koyduğu gibi, CIA öncü akımlara destek de dahil olmak üzere bu savaşların bizzat içindedir.
CIA’de kültürel aktiviteler bölümü eski sorumlusu Thomas W. Braden, İstihbarat Servisi’nin kültürel saldırı konusundaki gücünü 1967’de içeriden birisi olarak şöyle açıklamıştı: “Paris’te (CIA tarafından desteklenen) Boston Senfoni Orkestrası’nın John Foster Dulles ya da Dwight D. Eisenhower’ın yüz konuşma ile kazanabileceğinden daha fazla övgü toplaması sonrasında yaşadığım müthiş sevinci unutamıyorum.” Bu kuşkusuz çok küçük bir operasyondu. Aslında, Wilford’un haklı bir şekilde ileri sürdüğü gibi, merkezi Paris’te bulunan ve kültürel Soğuk Savaş sırasında CIA’in paravan örgüt olarak kullandığı sonradan ortaya çıkan Kültürel Özgürlük Kongresi (CCF), inanılmaz geniş bir yelpazede sanatsal ve düşünsel etkinliklerin dünya tarihindeki en önemli hamilerden biriydi. Otuz beş ülkede ofisi vardı, onlarca prestijli dergi yayımladı, kitap endüstrisinde yer aldı, yüksek profilli uluslararası konferanslar ve sergiler düzenledi, performans ve konserler koordine etti, çok çeşitli kültür ödülleri ve ödeneklere –ve tabii Farfield Vakfı gibi paravan kuruluşlara- önemli miktarlarda kaynak sağladı.

Paris’teki hücre: CIA ajanı ve CCF’nin başı Michael Josselson (ortada) John Clinton Hunt ve Melvin Lasky (sağda) ile bir çalışma yemeğinde

Amerikan çıkarlarını korumada birer silah olarak kültür ve teori

İstihbarat Servisi; kültür ve teoriyi dünyada ABD çıkarlarını korumak için konuşlandırılan en önemli silahlardan biri olarak görüyor. 1985 yılında basılan ve yakın zamanda kamuya erişimi açılan “Fransa: Solcu Entelektüellerin Çekilmesi” başlıklı araştırma yazısı, -şüphesiz manipüle etme amacıyla- Fransız entelijansiyasını ve onun siyaset yapımına etkide bulunan trendlerin belirlenmesinde oynadığı önemli rolü inceliyor. Raporda öncelikle Fransız entelektüel tarihinde sağ ve solun ideolojik açıdan nispî dengesinden söz ediliyor, sonrasında savaş sonrası Komünistlerin faşizme direnişi ve savaşın kazanılmasında oynadıkları rol dolayısıyla –İstihbarat Servisi’ni son derece rahatsız edecek bir biçimde- solun entelektüel alanı tekeli altına aldığının altı çiziliyor. Nazi ölüm kamplarına verdiği destek; yabancı düşmanlığına, eşitsizliğe ve faşizme dayalı gündemi dolayısıyla sağın halkın gözünden düşmesine rağmen (CIA böyle söylüyor), raporu hazırlayan isimsiz ajanlar gözle görülür bir keyifle yaklaşık olarak 1970’lerin başından itibaren sağın geri döndüğünden bahsediyorlar.
Daha açık olmak gerekirse, gizli kültürel savaşçılar, entelijansiyanın şimşeklerini ABD’den SSCB’ye çeviren “çifte hareket”ten övgüyle bahsediyorlar. Sol cephede, Stalinizm ve Marksizm’den yavaş yavaş soğuma emareleri ortaya çıkmıştı, radikal entelektüeller kamusal tartışmalardan ellerini eteklerini çekmişti. Ayrıca sosyalizm ve sosyalist partilerden uzaklaşan bir teorik hareketlenme ile karşı karşıyaydık. Daha sağda, “Yeni Filozoflar” ya da “Yeni Sağın entelektüelleri” diye adlandırılan ideolojik fırsatçılar Marksizm’e karşı geniş çaplı bir saldırı kampanyası başlatmışlardı.
Dünya çapında işleyen istihbarat örgütünün kolları bazı yerlerde demokratik olarak seçilmiş liderleri alaşağı ederken, faşist diktatörlere istihbarat ve maddi kaynak sağlarken ve sağ grupların ölüm mangalarını desteklerken; Paris’teki merkezî entelijansiya taburu, teori dünyasında sağa doğru yönelimin, ABD dış politikasına ne şekilde katkı sağlayabileceği ile ilgili veri toplamakla meşguldü. Savaş sonrası dönemin sol eğilimli entelektüelleri ABD emperyalizmini açık bir biçimde eleştiriyorlardı. Jean-Paul Sartre’ın meşhur Marksist eleştirmen sıfatıyla –ve özellikle Libération’un kurucusu olarak- medya alanında sahip olduğu güç ve özellikle CIA Paris istasyon şefi ve birçok gizli CIA görevlisinin ifşasında oynadığı önemli rol, Servis tarafından yakından izleniyordu ve çok ciddi bir sorun olarak değerlendiriliyordu.

 

Marksizm karşıtı Fransız düşünür Raymond Aron (solda) ve eşi Suzanne gizli CIA görevlileri Michael Josselson ve Denis de Rougemont (sağda) ile tatilde.

Stalin faktörü ve entelektüel gericiler

Tersine, yükselen neoliberal çağın Sovyet ve Marksizm karşıtı atmosferi, halkın dikkatini başka yöne çekti ve CIA’in kirli savaşı için mükemmel bir kılıf sağladı: söz gelimi, artık herhangi birinin “ABD’nin Orta Amerika politikalarına karşı entelektüel elitten ciddi bir muhalefet devşirmesi çok zordu.” Önde gelen Latin Amerika tarihçilerinden Greg Grandin, Son Kolonyal Kıyım kitabında bu durumu mükemmel bir şekilde özetliyordu: “1954’te Guatamala’ya, 1965’te Dominik Cumhuriyeti’ne, 1973’te Şili’ye, 1980’lerde El Salvador ve Nikaragua’ya felaket getiren ve birçok insanın canına mal olan müdahalelerinin dışında, ABD sessiz ama istikrarlı bir biçimde katil terör devletlerine ayaklanmaları bastırmaları için finansal, ayni ve ahlakî yardımlarda bulundu. Ancak Stalin’in işlediği suçların boyutu; -ne kadar ikna edici, delillere dayalı da olsa- kirli hikâyelerin bugün demokrasi olarak bildiğimiz şeyi savunmada ABD’nin oynadığı örnek role dayanan dünya görüşünün temellerini sarsmasını engelliyordu.”

André Glucksmann (solda) ve Bernard-Henri Lévy

İşte bu bağlamda, maskeli ağır toplar; Bernard-Henri Lévy, André Glucksmann ve Jean-François Revel gibi yeni nesil Marksizm karşıtı düşünürlerin (isimsiz ajanların yazdığına göre Sartre, Barthes, Lacan ve Louis Althusser’den müteşekkil) “Komünist bilginlerin son takımı”na yönelttikleri eleştirileri övdüler ve desteklediler. Söz konusu Marksizm karşıtı kişiler gençliklerinde solla haşır neşir oldukları için; hayal kırıklığına dayalı bir anlatı kurma açısından uygun kişilerdi: bu anlatılarda bireylerin siyasi alanda yaşadıkları sözde olgunlaşma ile zamanın ilerleyişi birbirine karıştırılıyor, bireysel yaşam ve tarih sanki bir “olgunlaşma” meselesiymiş gibi ele alınıyor ve eşitlik temelinde toplumsal dönüşümün –hem kişisel hem de tarihsel açıdan- geçmişte kaldığı kabul ediliyordu. Bu dayatmacı ve ukala bozgun yemişlik tavrı yalnızca –özellikle gençlerin başı çektiği- yeni hareketlerin gözden düşmesine sebep olmuyor, aynı zamanda karşı-devrimci baskının nisbî başarısını sanki tarihin doğal akışıymış gibi sunmaya çalışıyordu.

Alternatif sol projelere doğrudan destek

Bahsettiğim entelektüel gericiler kadar Marksizm karşıtı olmayan teorisyenler de dönüştürücü eşitlikçilikten uzaklaşan bir atmosfer yaratılmasına, toplumsal seferberliğin sönümlenmesine ve köktenci siyasetten boşaltılmış bir “eleştirel değerlendirme”nin yükselmesine önemli katkılarda bulundular. Bu, CIA’in, Avrupa ve diğer yerlerde kültürel solu tasfiye etme çabalarına dayalı genel stratejisini anlamak için olağanüstü derecede önemli. Tümden ortadan kaldıramayacağını anladığında, dünyanın en güçlü istihbarat servisi; sol kültürü, kararlı kapitalizm karşıtlığından ve dönüştürücü siyaset anlayışından, ABD dış ve iç politikasına daha ılımlı muhalefet edecek merkez-sol reformcu bir pozisyona doğru çekmeye çalıştı. Saunders’in ayrıntılı bir şekilde ortaya koyduğu gibi, İstihbarat Servisi, savaş sonrası dönemde McCarthy’ci Kongre’yi atlayarak, kültürel üretici ve tüketicileri tereddütsüz eşitlikçi soldan uzak tutacak alternatif sol projelere doğrudan destek verdi. Eşitlikçi solu bölerek ve gözden düşürerek, aynı zamanda genel anlamda solu da bölme amacını güttü. Merkez soldan geriye ne kaldıysa, o da gücünü ve halk desteğini büyük ölçüde yitirdi (sağ cephenin güç siyasetinin ekmeğine yağ sürmesi dolayısıyla da potansiyel olarak gözden düştü; bu durum solda kurumlaşmış partileri zehirlemeye hâlâ devam ediyor).
İstihbarat Servisi’nin dönüşme hikâyelerine verdiği önemi ve –French theory araştırma makalesinde de sıkça geçen bir leitmotif olan- “reforme edilmiş Marksistler”e beslediği muhabbeti işte bu bilgiler doğrultusunda değerlendirmeliyiz. “Marksizmin asıl altını oyan” diye yazıyordu köstebekler, “kendilerini Marksizmi sosyal bilimlere uygulayan gerçek Marksistler olarak tanıtan ancak tüm geleneği yeniden ele alıp reddedenler oldu.” Burada özellikle Annales Okulu’nun tarihyazımı ve yapısalcılığının –özellikle Claude Lévi-Strauss ve Foucault’nun- “sosyal bilimlerde Marksist etkinin eleştirel bir müdahale ile yıkımına” yaptığı derin katkıdan bahsediyorlar. “Fransa’nın en derin ve etkili düşünürü” olarak bahsedilen Foucault; özellikle “18. yüzyıl Aydınlanması ve Devrim çağından kalma rasyonalist toplumsal teorinin kanlı sonuçlarını” hatırlattıkları için Yeni Sağ entelektüellerini övmesi ile yazarların beğenisini kazanıyor. Herhangi birinin siyasi görüşünü ya da etkisini yalnız bir tavır ya da sebep olduğu sonuçla değerlendirmek yanlış olsa da, Foucault’nun devrim karşıtı solculuğunun ve Gulag şantajını –başka bir deyişle, derin toplumsal ve kültürel dönüşümü amaçlayan yaygın radikal hareketlerin yalnızca en tehlikeli gelenekleri canlandıracağı iddiası- daim kılmasının, ajanların yürüttüğü psikolojik savaş stratejisi ile müthiş uyum içinde olduğunu söylemek mümkün.
CIA’in French theory okuması o halde bizi İngilizce konuşulan dünyada bu teorinin alımlanması sırasında edindiği şık radikal cila üzerine yeniden düşünmeye sevk etmeli. (Çoğu zaman kendi teleolojik varsayımının farkında olmayan) Aşama aşama ilerleyen tarih anlayışına göre; Foucault, Derrida ve diğer önemli Fransız teorisyenlerinin eserleri sezgisel bir biçimde, sosyalist, Marksist ya da anarşist literatürde yer alan eleştirilerin fersah fersah ötesinde bir tür derin ve incelikli bir eleştiriyle eşlendi. İngilizce konuşulan dünyada French theory’nin alımlanması, John McCumber’ın da isabetli bir şekilde belirttiği gibi; İngiliz-Amerikan felsefesinin McCarthy destekli gelenekleriyle iç içe geçmiş siyasi tarafsızlığına, mantık ve dilin tehlikesiz teknik ayrıntılarına gömülme tavrına ya da doğrudan ideolojik konformizmine karşı bir direnç kutbu oluşturarak önemli siyasi sonuçlara yol açtı.
Ne var ki, Cornelius Castoriadis’in radikal eleştiri geleneği adı verdiği şeye –kapitalizm ve emperyalizme direnme anlamında- sırtını dönen kişilerin teorik çıkarımları, şüphesiz ki dönüştürücü siyasetten ideolojik anlamda uzaklaşmanın yolunu açtı. Ajanın söylediklerine göre, post-Marksist French theory CIA’in solun biraz daha sağa doğru çekilmesine, emperyalizm ve kapitalizm karşıtlığının gözden düşürülmesine ve nihayetinde emperyal projelerin entelijansiyadan gelecek ciddi eleştirel bir tutumla karşı karşıya kalmadan izlenebileceği entelektüel bir atmosfer yaratılmasına dayalı kültürel programına doğrudan katkı sağladı.

Entelektüellerin gücü yabana atılmamalı

CIA’in psikolojik savaş programı üzerine yapılan araştırmalar dolayısıyla biliyoruz ki, CIA yalnızca bireyleri takip edip onların üzerinde güç kullanmadı, aynı zamanda kültürel üretim ve dağıtım kurumlarını anlama ve dönüştürme konusunda çok istekliydi. French theory üzerine yapılan çalışma; üniversitelerin, yayınevlerinin ve medyanın müşterek siyasi ethos’un oluşumu ve pekiştirilmesinde bu kurumların oynadığı yapısal rolün önemine işaret ediyor. Bu türden analizler ve belgenin geri kalanında söylenenler, bizi akademinin mevcut durumunu eleştirel bir gözle değerlendirmeye sevk etmeli. Örneğin raporun yazarları akademik kadroların güvencesizleştirilmesinin köktenci solun yıkımında ne türden bir rol oynadığından bahsediyor. Eğer sıkı solcular işlerini yapmak için ihtiyaç duydukları maddi koşullardan yoksunsa, ya da iş bulmak, yayın yapmak ya da dinleyici bulmak için öyle ya da böyle koşullara uyum sağlamaya zorlanıyorsak, dirençli bir sol çevrenin akademide barınabilmesi için gerekli yapısal şartlar zayıflamış demektir. Yüksek öğrenimin meslek sahibi yapma misyonu edinmesi bu amaç için kullanılan diğer bir yöntem, çünkü bu türden bir eğitim insanları yalnızca teknolojik ve bilimsel bilgi ile doldurup kapitalist çarkın küçük bir parçası haline getirmeyi amaçlıyor. Eğitimin toplumsal eleştiri araçlarına sahip özerk bireyler yaratma amacından ne kadar da uzak! CIA’in teorisyen ağır topları bu yüzden Fransız hükûmetinin “öğrencileri işletme ve teknik derslere yönlendirme” çabasını övgüyle karşılıyor. Ayrıca Grasset gibi en önemli yayınevlerini, kitlesel medyayı, post-sosyalist ve eşitlik karşıtı platformları öne çıkaran Amerikan kültürüne gösterilen rağbeti bu açıdan övüyor.
Bu rapordan ne tür dersler çıkarabiliriz, özellikle eleştirel entelijansiyaya sürekli saldıran bir siyasi atmosferde yaşadığımız düşünülürse? Öncelikle şunu unutmamalıyız ki, eğer birileri entelektüellerin güçsüz olduğunu ve dolayısıyla bizim siyasi eğilimlerimizin bir fark yaratmadığını söylerse, ona günümüz siyasetinin en fazla güce sahip kurumlarından birinin onunla aynı fikirde olmadığını söyleyin. Merkezî İstihbarat Teşkilatı, adıyla da ironik bir biçimde ima ettiği gibi (Ç.N. “intelligence”), zekânın ve teorinin gücüne inanıyor, ve biz de bunu çok ciddiye almalıyız. Entelektüel çalışmaların “gerçek dünyada” neredeyse hiç bir etkisinin olmadığını yanlış bir biçimde varsayarsak, teorik çalışmaların pratik sonuçlarını es geçmekle kalmaz, aynı zamanda yürütülen siyasi projeleri dikkate almayarak hiç farkında olmadan bu projelerin kültürel taşıyıcısı durumuna düşebiliriz. Fransız ulus-devleti ve kültürel aygıtı diğer ülkelerle karşılaştırıldığında entelektüellere çok daha fazla söz hakkı tanıyor olsa da, CIA’in başka yerlerde teorik ve kültürel üretimlerin dökümünü yapma ve onları manipüle etme çabası hepimiz için önemli bir uyarı olmalı.
İkincisi, günümüzün güç sahiplerinin çıkarı; eleştirel zekâsı köreltilmiş ve tahrip edilmiş bir entelijansiyayı –işletme ve teknoloji/bilim yönelimli kurumları palazlandırarak, sol politikayı bilim karşıtlığıyla eşleyerek, bilimin sözde siyasi yansızlık gerektirdiğini vaaz ederek, medyayı konformist laf kalabalığı dolu yayınlarla doldurarak, sıkı solcuları büyük akademik kurumlar ve medyadan uzak tutarak, köktenci eşitliğe ve ekolojik temellere dayalı dönüşüm çağrılarını itibarsızlaştırarak- besleme yönünde. İdeal olarak; nötralize olmuş, hareket alanını kısıtlanmış, bitkinleşmiş, yenilgiyi kabul etmiş ve köktenci bir mobilizasyon sağlamış solu pasif bir biçimde eleştiren bir sola dayalı entelektüel kültürü desteklemeye çalışıyorlar. O yüzden (ABD akademisinde de kalabalık bir grubun öncülüğünde) köktenci sola karşı yükselen entelektüel muhalefeti gözden geçirmemiz gerek, bu tehlikeli bir siyasi tavır olabilir: bu tavır CIA’in dünya çapında yürüttüğü emperyalist ajanda ile koşut değil mi?
Üçüncü olarak, kararlı solcu kültüre yönelik kurumsal saldırılarla başa çıkmak için, eğitimin güvencesizleştirilmesine ve onun meslek edindirme misyonuyla sınırlandırılmasına dur demek gerek. Kamusal alanda gerçekten eleştirel tartışmaların yapılması, başka türden bir dünyanın mümkün olduğunu söyleyenere bir platformun sağlanması önemli olduğu kadar gerekli. Alternatif medyaya, farklı tipte eğitim modellerine, karşı-kurumlara ve köktenci topluluklara katkı sağlamak ve onların gelişmelerine vesile olmak için de bir araya gelmeliyiz. Gizli kültürel savaşçıların yok etmek istediği şeyleri desteklemek hayati önem taşıyor: geniş kurumsal olanaklara, halk desteğine, hâkim medyada görünürlüğe ve yaygın mobilizasyon gücüne sahip bir kötenci sol kültür.
Son olarak, tüm dünyadaki entelektüeller olarak gücümüzün farkına varmalı ve bu doğrultuda eşitliğe ve ekolojik prensiplere olduğu kadar kapitalizm ve emperyalizm karşıtlığına dayalı sistemli ve köktenci bir eleştiri geliştirmek için elimizden geleni yapmalıyız. Herhangi birimizin sınıfta ya da kamusal alanda takındığı tutum, tartışma kurallarının ve siyasi olanakların belirlenmesinde büyük önem taşıyor. Ajanların kültürel strateji olarak benimsediği –emperyalizm ve kapitalizm karşıtı solu izole ederek ve onları reformcularla çarpıştırarak- böl ve kutuplaştır politikasının tam tersine, -Keeanga-Yamahtta Taylor’ın da yakın zamanda söylediği gibi- bir araya gelmeli ve gerçek eleştirel bir entelijansiya oluşturmada birlikte çalışmanın önemini kabul etmeliyiz. Entelektüellerin güçsüzlüğünü tekrar tekrar söyleyip bu durumdan sızlanmak yerine; birlikte çalışarak ve kültürel sol dünyası için gerekli kurumları müşterek bir biçimde oluşturma kabiliyetimizi ortaya koyarak iktidarın yüzüne hakikati söyleme gücünü kazanmalıyız. Çünkü ancak bu türden bir dünyada, ve bu dünyanın üreteceği eleştirel düşünce atmosferinde, hakikat duyulur olur ve nihayetinde güç yapılarının kendisi değişir.

Çeviri: İlker Kocael

]]>
“Terör (1) Altında Yaşadım” İngiliz üniversitelerinde French Theory’nin yirmi yılı – Jeremy Stubbs https://anarsizm.org/teror-1-altinda-yasadim-ingiliz-universitelerinde-french-theorynin-yirmi-yili/ Sat, 02 Sep 2017 15:39:27 +0000 http://anarsizm.org/?p=846 Read more]]>

Umarım okuyucu beni başlığın aşırılığından dolayı affeder. Hiçbir İngiliz akademisyenin, giyotinden geçirilmediği, devrim mahkemelerinden (3) birine çıkarılmadığı ya da geceleyin köylü kıyafeti giyinerek kaçmak zorunda kalmadığı açık. Buna karşın 70’lerin sonu ile 2000’lerin başında, özellikle edebiyat fakültelerinde, daha da çok insan bilimleri fakültelerinde (tarih, felsefe, işletme…) hüküm süren egemen düşünceye, ihbar edilmek, kınanmak ya da köşeye itilmek istemiyorsak kendimizden bir şeyler katmamız gerektiğini hissediyorduk. Bu egemen düşünce, bugün Fransa’da “French Theory” adıyla bilinen düşüncedir.  İngiltere’de, biz kısaca “Theory” diyorduk ve bu sözcüğün, daha sonra üzerinde duracağım özel bir anlamı ve kapsamı vardı. Amerikan üniversite dünyasıyla hemen hemen tüm bağlarını kurmuş Fransız düşünürlerin, yazdıklarından ve söylediklerinden kaynağını aldığından söz konusu teorinin bir Fransızlığı vardı. Orada, bu düşünürler, “düşünce üstadı” gibi bir ifadenin bile güçlükle yakalayacağı görülmemiş bir statü elde ettiler. Yurtlarındaki dürüst Fransızlar, safça, en kıymetli ihraç ürünlerinin Bordeaux şarabı ya da kaz ciğeri olduğunu sanıyorlardı. Gerçekte, bu ürünler, kasıntılı, cafcaflı ve incelikle örülmüş bir şekilde otoriter entelektüelleriydi.

Bu düşünürler şu çekirdek isimlerden oluşuyordu: Lacan, Derrida, Foucault, Girard, Baudrillard ve Kristeva. Bu bulutsu kümenin civarında, hafifçe geride Barthes, Althusser, Bourdieu, Deleuze ya da Latour bulunuyor. Bugün, nerdeyse bütünüyle tükenmiş bu akım, kariyerinde açıklanamaz ve gecikmeli bir yükseliş olan Alain Badiou’nun şahsında son bir nefes buldu. Bu entelektüellerin düşüncesi çok çeşitlidir, özgün nitelikleri de farklı biçimlerde kayda değerdir.  Öldükten sonra elbette birbirlerinden farklı yönlerde talihleri olacaktır. Yine de biz dört özellikte ortaklaştıklarını göreceğiz.

Her şey benim için Ekim 1981’de, klasik edebiyat ve modern diller lisansımın sonuna doğru başlar. Oxford’ta söylendiği gibi “üçüncü dönem”in başında, tüvit ceket giymiş (bir genç kadın da vardı içimizde, o giymemişti), Fransızca “okutman”ın odasında toplanmış bir deste erkeğiz (ve bir genç kadın). “Eski ekol”den diyebileceğimiz bu hocanın elinde, bizim modern ve ortaçağ dilleri fakültesinde eğitilmemiz için önerilen farklı seminerlerin ve derslerin listesi var. Bu dersler resmi olarak zorunlu değil. Hoca, listedeki farklı konular üzerine tavsiyede bulunuyor, yorum ya da eleştiri yapıyor. Listede, bakıldığında, iddialı entelektüel dersler ve basit dil dersleri, keyfi bir biçimde karışık bir sırayla yer alıyor. Sonunda, hoca, iç karartıcı soğukluğundan vazgeçip kıkırdıyor: “Mutlu bir tesadüf sonucu bu listede ‘Derrida’ seminerlerinin ardından ‘anlama derslerinin’ geldiğini görüyorum!” Bu özel isme ilişik düşünce hakkında hiçbir şey bilmiyoruz, hepimiz kibarca gülüyoruz.

Bir yıl olmadan, doktoradayım,  araştırma öğrencilerinin kendilerinin hazırladığı bir seminer dizisine katılıyorum. Haftanın konusu, ister Parma Manastırı, ister Charcot’ya göre histeri, isterse 18.yy Paris sokaklarında hakaret olsun, o konu Derrida düşüncesine başvurmadan kesinlikle tartışılmaz. Her kim “yapısöküm” (4) hakkında bilgisiz ya da şüpheli görünürse bir gerici ya da geri zekâlı olarak sınıflanır ve sonuç olarak, bir kenara itilir. Profesörler sık sık bizim seminerlere katılırlar. Benim eski hocamdan daha genç, moda olan şeylere daha düşkün bu profesörler, doğru doktrini yayarlar ve çömezlerinin ilerlemesini takip ederler… Amerikan feminist teorisinin gelecekteki ünlüsü de aramızdadır. Bu ünlü, grammatologie ve dissémination’dan (5)  yardım almadan hapşıramaz. Tek öğrenci, teze yeni başlayan Clive adlı biri, “Teori” den hiçbir şey anlamadığını söylemekte ısrar eder durur; ta ki bir daha onu göremediğimiz güne kadar. Hayır, giyotine gönderilmedi; bence yükseköğrenim yapmaktan vazgeçti. Bana gelince, ben şanslıyım. Günceli iyi takip eden bir arkadaşım bana bir kitap tavsiye ediyor ve şöyle diyor: “Bu kitabı okursan, Teori hakkında benim kadar bilgi sahibi olursun.” Söz konusu olan Vincent Descombres’ın Benzeri ve Öteki. Fransız Felsefesinin Kırk Beş Yılı, 1933-19786 kitabıdır. Bu kitap, Minuit yayınevi tarafından 1979’ta basılmış ama Cambridge University Press’in maddi desteğiyle ve bu yayınevince bir yıl sonra Modern Fransız Felsefesi (7) olarak yayımlanmıştı. Kitap, 70’lerin sonuna uzanır, guruların bahsedilen düşüncesinin büyük bir bölümünün dikkate değer biçimde açık, çok açık bir özetidir. Onlardan daha az tanınan ama onlardan daha rasyonel ve sonuçta, çok daha ilginç bir filozof tarafından yapılan anlaşılır bir özet. Ama bu, başka bir hikâye…

Bir gün, yeni düşünme biçiminin bir pohpohçusunun yönettiği küçük bir seminere, üç arkadaşımla birlikte katılma fırsatım oluyor. Konu Pierre Reverdy’nin bir şiiridir. Bu güzel metnin okumalarını önermeye çalıştığımızda kendimizi “fonosantrik [ses merkezli]” “fallosantrik [penis/ iktidar merkezli]” ve “teosantrik [tanrı merkezli]” diye nitelendirilirken buluyoruz. “Fonosantriğiz”, çünkü bir şeyler söylemek isteyen birinin sesinin varlığına inanıyormuş gibiyiz. “Fallosantriğiz” (kuşkusuz bu bir iltifat değil) çünkü somut kesinlikler arıyoruz ki bu tipik bir erkek yaklaşımıdır. “Teosantriğiz”, çünkü örtük bir biçimde, sabit bir anlamı garanti eden ilahi, mutlak bir düzenin varlığına inanıyoruz. Bununla birlikte biz bir metnin, farklı okumalarının yapılabileceğini, yorumlamanın sonsuz ve açık bir işlem olduğunu, anlamın durmaksızın kurulduğunu ve yeniden kurulduğunu kabul etmekle ilgili zaten sorun yaşamıyorduk… Bizde eksik olan jargondu;  “batı düşüncesi” diye adlandırılan mutlak bir biçimde homojen ve kınanacak bu şeyin tüm klişelerini temizleme iddiasını da taşıyan bu jargon. Biz, özellikle, bir otoritenin, mutlağa yakın bir otoritenin güvencesinden yoksunduk.

İşte “French Theory”nin havarilerinin ve onların papaz adaylarının ana özelliklerinden iki tanesi! İlki, kendine “guru” statüsü atfedecek ve bunu talep edecek bir kapasite. ABD gibi Birleşik Krallık’ta da, kültür sorunlarıyla ilgilenen tüm üniversite bölümlerinde, azımsanmayacak sayıda profesör, araştırmacı ve öğrenci, guruların servis ettiği tüm yılanları yutup, kendi yargılama yetilerinden gönüllü olarak vazgeçtiler. Bu, neredeyse “Jacques dedi ki…” (8) (Jacques Derrida’ya özel bir referans olmaksızın) çocuk oyunundaki gibi oluyordu. Eğer üstat bir şey söylediyse bu zorunlu olarak doğrudur. “Gerçek” kavramının kendisinin şüphe taşımasının pek bir önemi yok, insanlar gerçek varmış gibi davranmaya devam ederler- ve bu tekrarlanır durur. Alıntıladığımız, incelediğimiz ama hiçbir zaman sorgulamadığımız üstadın sözü kutsal bir metne dönüşür.  Ayrıca, çömez[mürit] bu mistik teorinin önünde eğilirken, her şeyi anlamış bir elite ait olma duygusundan gelen özel bir tatmin elde eder.

Bu guru statüsüne bir ikinci özellik eşlik eder: Anlaşılmazlık9. Bu düşünürlerin metinlerinin -ve genellikle konferanslarının – yorumlanması son derece güçtür. Sadece uzmanlık çalışmalarına özgü teknik jargon değildir söz konusu olan. Sözcük dağarcığı değişken ve öngörülemez, sözdizimi zorlanmış ve hatta anlam kavramı da bozulmuştur. Heraklit’in dediği gibi, “Tanrısal esin (10), ne açığa çıkarır ne gizler sadece gösterir.” Guruların kasıtlı olarak ışık geçirmez açıklamaları, Gygés’nin yüzüğü (11) ile aynı işi görür: Söylevlerinin zeminini görünmez hale getirirler; o yüzden de dil uzatamazsınız. Savaş meydanındaki masalsı tanrılar gibi, gurular her an bulutlara çekilebilirler. Üstat, tanrısal esini (12) ve esinin yorumunu kontrol eder. Gurunun dilini benimsedikleri zaman, ulvi sözün taklidiyle, işte böylece, müritlerin aidiyet duygusu güçlendirilir.

Ionesco’nun Gergedanlar oyunundaki gibi, günden güne “normal” insanların tuhaf  hayvanlara dönüştüğüne tanık oluyorduk. Çok sempatik ya da makul insanlar bile potaya girebilir. Sonraları,  Dijon’da “öğretmen okulunda eğitimciyken”*, olağanüstü hoş ve sempatik, James Joyce uzmanı bir meslektaşım, on beş yıl kadar önce Fransızcası çıkmış bir kitabı İngilizce yayımlaya hazırlanıyordu. Benden, çok kısa olan pasajlardan küçük bir kısmını İngilizceye çevirmemi istedi. Didine çalışa bulduğum saçmalamalarımı ona verdiğimde bana, “Görüyorsun ya, 70’lerde ne çok Lacan’ın etkisi altında yazıyorduk. Bu pasajlarda artık ne demek istediğimi kendim de bilmiyorum. Buradan bir şeyler çıkarmayı başardığın için teşekkür ederim….”  dedi. Yine daha sonra, Manchester Üniversitesi’nde doçentken, Leo Bersani’nin bir dersine katılıyorum. Bersani, “queer theory” (13) ve psikanalizin,  Fransızcayı çok seven Amerikalı uzmanı. Bize homoseksüellerin dünyaya elbette heteroseksüellerden daha açık olduğunu söylüyor. Neden? Oğlancılıkta, çiftin pozisyonu, birlikte ufka bakan iki varlığı gösterir; oysa hetero çift kendi üzerine kapalıdır. Bir Jean Genet alıntısı bunu kanıtlar. Bu teze olası karşı çıkışlar içinde şunlar var: seks pozisyonları tüm çiftlerde çok daha çeşitlidir; yeni bir hayat kurmak için bir araya gelen bir çift başkalarına yeterince açıktır; parlak bile olsa bir yazardan yapılan alıntı, yılları alan bir sosyolojik soruşturmanın yerini tutmaz; büyük bir sosyolojik soruşturma bile büyük olasılıkla bu kadar kaba bir genellemeyle sonuçlanmaz… Amfiden çıkarken, sık sık birlikte çalıştığım bir meslektaşıma rastlıyorum. Bir Eleusis Gizemleri (14) seansından ya da Pentekost Ayini’nden (15) çıkmış gibi afallamış bir bakışla bana “Bu bir uyanış!” diyor. “Teori”nin en büyük avantajı; araştırma, analiz ve sentezle çok zamanımızı alan, ellerimizi kirleten bıktırıcı bir çalışmadan geçmeden, bize istediğimiz şeyi savunma olanağını sağlaması. Bir başka avantajı ise, sadece karizmatik otorite yoluyla başkalarını –hatta bazen en zeki olanları bile- iddialarımızın gerçeğe uygun olduğuna inandırabilmemizdir.

Gerçekte, “Teori” bizi “karşı kültür” ve hatta “karşı din” alanına yerleştirmek için araştırma alanından çıkarır. 1998’e doğru, Amerika’da Chattanooga’dan, Ortaçağ uzmanlarının yıllık konferansından dönen bir meslektaşla karşılaşıyorum. Çeşitli atölyeler devam ederken, bir yanda, “günah keçisi”** teorisinin büyük teorisyeni René Girard’ın çömezlerinin, ustalarını, tortop ettikleri çoraplarla “taşladıklarını” anlatıyor.  Üniversitelilerin bazen nasıl da mizah dolu olduğunun ispatı olması açısından harika bu, değil mi? Ama bu şaklabanlık, bu Hakikat sahibine sahici bir yobazca tapınmayı güçlükle maskeliyor. Hikâyede, çorapların temiz mi pis mi olduğu söylenmiyor. Ben temizden yana kullanıyorum oyumu. Bir sofu, putunu kirletemez.

…

Şimdi Fransız teorisyenlerin vazgeçilmez diğer iki özelliğini anlayabilecek durumdayız. Öncelikle, kendilerini “sisteme” karşı gösterirler; yani, kapitalizme karşı, burjuvaziye karşı, işletmelere karşı, geleneksel ahlak ve alışkanlıklara karşı, akrabalara karşı, eğitime karşı, batı düşüncesine karşı… Böylece insan bilimlerinde bir akademisyenin en önemli amacı, çağdaş dünyayı incelemekten çok, onu ihbar etmek olur. Bu ihbarcı davranışın yükselişi, en azından İngiltere’de, akademisyenlerin sosyoekonomik düzeyindeki düşüşle çakışır. Özellikle insan bilimciler, bugün doğa ve formel bilimcilere ayrılmış olan prestijden pay almaz. 1973’te bir akademisyenin ortalama maaşı, lise öğretmeninin maaşının altına düştü. Üniversite sendikaları Westminster Parlementosu’na anmaya değer bir sloganla yürüdü: “Anormalliği düzeltelim! Anormalliği düzeltelim!” Mirabile dictu [latince- söylemesi pek güzel] ama bu ikna edici olmadı…  90’ların sonuna doğru, kaderin bir cilvesiyle, kendimi bir çalışma programında geçici yönetici olarak buluyorum; genç araştırmacıları Teori’nin zor jimnastiğine alıştıracak bir program. Haftalar boyunca, Lacan’dan (sinema ve tiyatro uzmanları için) ve Foucault’dan (diğerleri için) durmaksızın ve yüzeysel bir biçimde bahsedilen seminerlere katılmak zorundayım. Bir kelimenin, “power”ın hiç durmadan tekrarlandığını fark ediyorum ve sonunda tüm bu hocaların ve öğrencilerin, yokluğuna üzüldükleri, kıskandıkları, arzuladıkları şeyi anlıyorum: iktidar.

Fransız guruların sonuncu özelliği ise günümüzde birinci sırayı tutan diğer bilimlere karşı -matematik, biyoloji, kimya, fizik- derin bir güvensizlik duymaları. Bu bilimlerin başarısı ve tutarlılığı, özellikle bilim kültürü büyük oranda eksik olan edebiyatçılarda aşağılık kompleksi yaratır. 1959’da romancı C.P.Snow16, “The Two Cultures [İki Kültür]” konulu çok tartışılan konferansında, bilim insanlarıyla edebiyatçıların arasındaki uzaklığın gittikçe açıldığı teşhisini koyar: Edebiyatçılar, bilim insanlarını, Shakespeare hakkında örneğin, bir şey bilmemekle suçlarken, kendileri de termodinamiğin yasalarını hiç bilmemektedir. Snow’a itiraz edenler, -nedensiz değil- eğitimin ve kültürel değerlerin aşağılanmasının günümüzde ortalığı kasıp kavurduğunu belirtirler… 2015’te bile birçok kişi kara çalmaya devam eder.  Benzer bir tartışma 90’larda “Bilim Savaşları” başlığıyla gerçekleşti.

Bu kavgada, “kültürel” araştırmacıların, bilimin yönettiği çok maddi evrenden kopmalarını, büyük teorik kavramların düzenlediği saf ruh dünyasında gelişmelerini sağlamak Teori’nin rolünü oluşturur. Heidegger, elinin tersiyle yaptığı aşağılayıcı jestle, teknoloji ve bilimleri, Varlık’ı anlamaktan oluşan büyük projeden uzaklaştırır. Derrida, batı düşüncesinin kalbinde, varsayılan kesinlik arayışını redderek Heidegger’in düşüncesini devam ettirir. Lacan’daki “epistemolojik kopma” psikanaliste, biyolojinin ya da bugün bizim nöroloji dediğimiz bilimin rolünü göz ardı etme iznini verir; bu artık kendini sadece Sembolik’e adamak içindir. Bir gün, Oxford’a döndüğümde, kendimi bir masada, bir psikoloğun karşısında buldum; şikâyetçiydi: “İnsan bilimlerindeki araştırmacıların neden deneysel psikolojiye değil de Freud düşüncesine bu kadar bağlı olduklarını hiçbir zaman anlamadım.” Bunun üzücü olduğunu, ama “edebiyatçıların” büyük bir kısmının sembollerle çok uğraştığını ve gerçeklerin çalkantılı, derin ve güçlükle kavranabilir dünyasıyla yeterince uğraşmadıkları yanıtını vermek durumundaydım. Belki tüm bu hikâyedeki en olağanüstü yön, bugün, 2015’te artık bu Teori’nin o gösterişli havasının inmiş olmasıdır. Neden? Teori’nin üreticilerinden kaybettiklerimiz var. Heidegger ve Paul de Man’ın tüm bu hareketi dolaylı bir şekilde değersizleştiren skandalları vardı. (17) 1996’da Alain Sokal’ın (18) çok komik güldürüsü vardı. Ayrıca, tüm insan etkinliğini vuran kaçınılmaz bir tarz değişikliği var. Bazı bölümler ise direniyor. Cinsiyet teorisinin bir bölümü kendi hayatını yaşamak için kalan kısımdan koptu. Her şeye rağmen, cinsiyet gerçek bir görüngüyü [fenomen] temsil ediyor. Umalım ki “Cinsiyet Çalışmaları” ileride “Cinsiyet Teorisi” tarafından bütünüyle yutulmasın.

Bizim şu teorisyenlerimizle aynı karakterdeki fanatiklerin kaba bir saldırısının kurbanı olan filozof Marcel Gauchet’ye, kısa bir süre önce, bazı Fransız düşünürlerin, Anglo-Saxon fakültelerindeki entelektüel hegemonyasının nedenleri nedir diye sorma fırsatı buldum. Söz sanatındaki [retorik] rahatlıklarını, söz yapıları kurma kapasitelerini öne çıkaran bir cevap verdi. Söz yapıları havada, çöldeki seraplar gibi duruyor (Bu sıradan eğretileme bana ait).  Homo loquens [konuşan insan]: Sözün yaratıkları olarak kaldığımız bir gerçek;  çoğu kez telkinlere, verilen sözlere, sözcüklerin yanılsamalarına [illüzyon] karşı geçirgeniz. Ne yazık ki, teorik şişkinlik uzun bir süre potansiyel bir tehdit olarak kalacak. Son bir hikâyecik. 2007’de Paris Siyaset Bilimleri’ne, o zaman, ilginç bir isim taşıyan “disiplinsiz çalışmalar” (19) programı için eğitimci olarak gittim. İlk toplantıda, yönetici, “Harika! ‘French Theory’yi Fransa’ya ithal edebileceğiz!” dedi.

Jeremy Stubbs

1 Fransız devrimi sırasında kurulan devrim mahkemelerinin kararıyla çok sayıda insan idam edildiğinden dönem, Terör Dönemi olarak adlandırılıyor. Yazar Fransız tarihindeki o döneme gönderme yapıyor. (ç.n)

2 Fransız Teorisi.

3 fr. Tribunal révolutionnaire de salut public

4 fr. déconstruction

5 Derrida’nın iki kitabı. De la Grammatologie ve La Dissémination. Bizde bu kitap isimlerinin, Yazıbilimi /Yazıbilime Dair ve Yayılım/Saçılma şeklinde çevirileri var.

6  fr. Le Même et l’Autre. Quarante-cinq ans de philosophie française, 1933-1978

7 Modern French Philosophy

8 Çocuk oyununda bir kişi seçilir. Bu kişi oynayanlara emir verir. Emri verirken “Jacques dedi ki…” diye başlarsa, oyuncular emri yerine getirmeli; başlamazsa hiçbir şey yapmamalıdırlar. Emri veren “Jacques dedi ki…” demeden “gözlerinizi kırpın” derse örneğin, oyundakiler dalgınlıkla gözlerini kırpıp emri yerine getirirlerse, oyun dışı kalırlar. Emri veren “Jacques dedi ki…” diye başlar ama oyuncular emri yerine getirmezlerse yine oyun dışı kalırlar. (ç.n)

9 Metinde “obscurité” olarak geçiyor; karanlık, anlaşılmazlık, kapalılık, bilinmezlik anlamları var. (ç.n)

10 fr. oracle’ın vahiy, ilham, kehanet, kâhin, sunak yeri anlamları vardır. (ç.n)

11 Yazar Platon’un Devlet’inde geçen bir hikâyeye gönderme yapıyor. (ç.n)

12  10. dipnot ile aynı.

* fr. apprenti-professeur

13  Queer theory, cinsiyet yöneliminin ve cinsiyetin genetik olarak belirlendiği fikrini eleştirir. Bunların biyolojik cinsiyete sıkı sıkıya bağlı olmadığını, esas olarak bireyin sosyo kültürel çevresine ve yaşam hikayesine bağlı olduğunu söyler. (ç.n)

14 “Tahıl tanrıçası Demeter (Ceres) ve kızı Persephone (Kore) onuruna her yıl düzenlenen Eleusis Gizemleri, eski Yunanistan’daki tüm ritüel kutlamalarının en kutsalı ve en saygı duyulanıydı. Bu şenlikler, Atina’nın yaklaşık yirmi iki kilometre batısında bulunan Eleusis kentinde, büyük olasılıkla Miken döneminden beri kutlanmakta olup, iki bin yıllık bir geçmişe sahiptiler. Yunanistan’ın her yerinden ve sonraları tüm Roma İmparatorluğunun dört bir yanından gelerek bir araya toplanan müritler Atina ve Eleusis arasını yürüyerek hacı olurlar ve sonra da Grek dininin en yüce mertebesi kabul edilen Eleusis gizli törenlerine katılırlardı.” http://www.hermetics.org/Eleusis.html’dan alınmıştır.

15 “Hamsin Yortusu (veya Pentikost veya Pentekost; Antik Yunanca: πεντηκοστή [ἡμέρα], pentekostē [hēmera], “ellinci gün”), Hristiyanlıktaki başlıca bayramlardan biri. Tarihi, yıllara göre farklılık gösterip genelde Mayıs veya Haziran aylarına denk gelir. Paskalya Bayramı’ndan yedi hafta sonra, 50. günde kutlanır. Bu günün İsa’nın ölüp tekrar dirilerek göğe yükselişinden sonra Kutsal Ruh’un Havarilerin üzerine çöktüğü gün olduğuna inanılır. Hristiyanlığın dünyaya karşı vazifelerinin başladığı gün olarak kabul edilir.” https://tr.wikipedia.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvSGFtc2luX1lvcnR1c3U ’ den alınmıştır.

** René Girard’ın “Günah Keçisi” isimli kitabı Türkçeye 2005 yılında, Kanat Kitap tarafından çevrilmiş.  Kitabın arka kapak metni şöyle: “Girard, Günah Keçisi’nde kıyım metinleri adını verdiği mitleri ve tarihsel belgeleri inceliyor. Girard’a göre bütün mitler bir topluluğu oluşturan bireylerin ortak olduğu kıyımı gizler. İlkel toplumlardaki kurban törenleri ya da ortaçağdaki cadı avı, toplu kıyımın örneklerini oluşturmaktadır. Topluluk, başına gelen bir felakete bir sorumlu arar, sorumlu olduğu iddia edilen kişiyse günah keçisidir elbette. Şiddetin ya da felaketin daha fazla yayılmasını önlemek için toplum günah keçisini kurban eder. Girard günah keçisi mekanizmasını çözümlerken kutsal metinlere de başvuruyor ve bir tarihsel metni ya da miti basmakalıp yargılarla okumaya alışmış modern gözlemciyi şaşırtacak yorumlar yapıyor. Günah Keçisi, dinler tarihi konusundaki başyapıtların mitleri ele alışına, yapısalcı tasvirlere ve psikanaliz kuramına karşı güçlü bir eleştiri metni.”

16 İngiliz Charles Percy Snow (1905-1980), edebiyatçı ve fiziksel kimyacıdır. (ç.n)

17 İki felsefecinin de nazizmle olan ilişkisine vurgu yapılıyor. Heidegger- nazizm ilişkisiyle ilgili pek çok bilgi, makale ve araştırma var.  Paul de Man olayı ise şöyle: Man’ın ölümünden sonra bir öğrencisi, İkinci Dünya Savaşı sırasında işbirlikçi bir gazete için Man’ın yazdığı iki yüzü aşkın makale bulur. Makalelerden birinde (1941), Yahudilerin, modern edebiyatı kirlettiğini, Avrupa uygarlığını temiz tutmak için, bütün yönleriyle Avrupa hayatını bir Yahudi filtresinden geçirmek gerektiğini söyler. (ç.n)

18 “Özellikle 1996’daki Sokal Vakası olarak adlandırılan olayla yaygın olarak tanınan bir isim haline geldi. Postmodern Kültürel Araştırmalar alanının prestijli bir yayını olan Social Text dergisine “Transgressing the Boundaries: Towards a Transformative Hermeneutics of Quantum Gravity” (“Aşılan Sınırlar: Kuantum Kütleçekiminin Dönüşümsel Bir Betimlemesine Doğru”) başlıklı postmodern jargonu ve düşünceleri bolca kullanan ve önde gelen postmodern düşünürlere bolca gönderme yapan ama aslında tamamen anlamsız ve bilimsel bakımdan uydurma temeller üzerine kurulu bir makale yolladı. Dergi makalenin sahteliğinden hiç şüphelenmeksizin olduğu gibi yayınladı. Makaleyle ilgili çeşitli postmodern yayınlarda övgüler yer aldı. Sokal kısa bir süre sonra Lingua Franca dergisinde makalenin içeriğini ortaya koydu ve böylece “Bilim Savaşları” olarak da adlandırılan bir tartışmayı başlattı.” https://tr. wikipedia.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvQWxhbl9Tb2thbA sitesinden alınmıştır. (ç.n)

19 fr. “études indisciplinaires”

If you think that you have

It’s okay about me essays to use a concept which you know provided that it is in context and not overpowering the subject available.

a great deal of talent for composing, you may make your own article online.

]]>