Pek çoğumuzun İngilizce pratik yaparken en çok karşısına çıkan eserlerden biri olan (kısalığı ve basit diliyle başlangıç seviyesi için ideal olduğundan) A Christmas Carol (Bir Yılbaşı Şarkısı) 1843 yılında ünlü yazar Charles Dickens tarafından kaleme alındı. Gelmiş geçmiş en meşhur Christmas hikayelerinde başı çeken öykü Ebenezer Scrooge adlı “huysuz”, “memnuniyetsiz” yaşlı bir adamın, yılbaşından bir gün önce etrafına üşüşen hayaletlerle olan hikayesini anlatıyor.
Scrooge etrafındakiler tarafından cimri olarak görülür ve pek sevilmez. Hatta soyadı İngilizce’de cimri anlamına gelmektedir. Çevresine toplaşan üç hayalet onun geçmişinin, bugününün ve geleceğinin hayaletleridir, onu “huysuzluğunu” bırakıp “Christmas coşkusuna” katmaya çalışırlar. Ancak biraz alternatif bir okumaya yelken açarsak Scrooge’un cimrilikten çok “Christmas adaletsizliğini” ortaya koyan bir analizi olduğunu görürüz. Yeğeninin “Yeni yılınız kutlu olsun!” dileğine karşılık şöyle yanıt vermektedir:
Mutlu Noellermiş! Noelleri batsın! Cebinde paran olmadığı halde sana fatura ödeten bir gün olmasının dışında nedir ki Noel senin için? Kendini bir yıl daha yaşlanmış bulup da hayatını bir saat bile zenginleştiremediğin; hesap defterlerini dengelemeye çalışırken, giderlerinin her geçen ay arttığı gerçeğiyle yüzleştiğin bir zaman olmanın dışında? Bana kalırsa…” diye kızgınlıkla sürdürdü: “Ağzından Mutlu Noeller dileği çıkan her aptalı, kendi Noel aşında kaynatıp, kalbine saplanmış kutsal bir kazıkla gömmeli. İşte o kadar!” (1)
Mutlu olmak için yeterince yoksul olduğunu düşündüğü yeğeniyle de yetinmez Scrooge, sokakta titreyen ancak Christmas ışığıyla mutlu olmaya çalışan adama ve adaletsizliklerle özdeşleştirdiği her şeye, herkese öfkesini haykırmaktadır.
Dickens’ın Öyküleriyle Geçen Yılbaşı Arifesi
“Hücreme cılız bir ışık yayan lambayı getirdiler mi, kalemlerle divitimi elimden alıyorlardı; ben de zorunlu olarak çalışmama son veriyordum. Bundan sonrası okuma dönemiydi. Daha çok tarih kitapları okuyordum. Ama çok sayıda roman da okudum. Hatta yılbaşı arifesini tam bir okuma bayramı olarak kutladım. Yakınlarım Dickens’ın yılbaşı öykülerini yollamışlardı bana. Kimi kez gülerek, kimi kez ağlayarak tüm bayramı bu büyük romancının olağanüstü güzellikteki öykülerini okuyarak geçirdim.” – Peter Kropotkin, Bir Devrimcinin Anıları
Moskova’da yakın zamanda keşfedilen yayınlanmamış arşiv kaynakları, Kropotkin’in Christmas hakkında yazıp çizdiği bazı belgeleri ortaya koyuyor.(2) Bu bilgiyi Kropotkin’in anılarına göz atıp incelediğimizde, gerçekten de bu çok yönlü yazarın edebiyat eleştirmeni gözüyle Dickens üzerinde gözlemler yaptığını destekleyecek bazı verilere rastlamak mümkün.
Bununla da bitmiyor Kropotkin’in Christmas temasına olan ilgisi. Sözkonusu arşivlerde bir yılbaşı kartının arkasına şöyle bir not sıkıştırdığını görüyoruz. “Christmas arifesinde, hepimiz ayakta olacağız/İnsanlar uyurken gücümüzün farkına varacağız/Mağazalardan ürünleri kamulaştıracak, -çünkü adalet budur-/Ve ihtiyacı olan herkese dağıtacağız”
Peki Kropotkin neden yılbaşı üzerine düşünmüştü ve Dickens’ın eserini bu kadar önemsemişti?
Kropotkin Christmas’ın yalnızca edebiyattaki izdüşümü ya da “zenginlerin bizden çaldığı ürünleri geri almak” düşüncesini anlatabilecek iyi bir yol olarak kalmasını düşünmemiş, meseleyi bir adım öteye götürerek “Christmas ahlakının” yani başkalarına hediye verme özellikle de çocukları mutlu etme fikrinin İsa’nın doğumuyla pek de alakası olmadığını fark etmişti. Ona göre Christmas’ın antik dünyadaki anlamları ve dünyanın farklı coğrafyalarına yayılmasıyla uluslararası bir olay olması Hristiyan ahlakından ayrılmasını gerektiriyordu. Bu bağlamda “kuzeydeki çalışma alanlarında” Noel babayla beraber bütün yıl çocuklara hediye paketleri hazırlamak için çalışan elfler, (ya da noel melekleri cinleri ne dersek diyelim) kapitalist üretim tüketim ilişkilerinde pek de bir mantığa oturmuyordu. Yalnızca patronların refahı için üretim yapan ve birbirine “hediye” vermekten ziyade, zenginlerin “yardımlarını” kabul eden halkın genelinde bu yılbaşı kutlamasının, Scrooge’un da dediği gibi bir saçmalıktan öteye gitmediğini görüyoruz.
Kuzeyde başka ne vardı peki? Kropotkin’in Sibirya’da gözlemlediği karşılıklı yardımlaşma ve adaletle hayatta kalan insan ve hayvan toplulukları vardı. “Hediyeleşme” ancak böyle bir anlam kazanabilirdi. Bunun sadece bir benzerlik olduğu iddia edilebilir belki ancak yalnızca Sibirya’da ya da Noel Baba efsanesinin bütünleştiği Finlandiya’da değil dünyanın her yerinde hediyeleşme çok önemliydi. Hediyeleşmenin özellikle eski toplumlardaki işlevi üzerine çalışan Marcell Mauss’un eseri başta olmak üzere bu konu hakkında yapılan çalışmalarla birlikte düşündüğümüzde aradaki ilişki net bir şekilde açığa çıkmaktadır. Antik dünyada hediyeleşmek, paylaşma ve dayanışmanın özümsenmesinde bütünleyici bir işleve sahiptir ve devletsi ilişki biçimleriyle yozlaştırılmamış halkın zihninde böyle olmaya devam etmektedir.
Kropotkin’in Mesajı Paylaşma, Dayanışma ve Adalet!
Başta anlattığımız Dickens hikayesinde Scrooge bir şeylerin farkındaydı elbette ancak o da bir patrondu. Hikayenin dönüp dolaşıp “Christmas ruhunu” hisseden Scrooge’un daha şefkatli bir insan olup fakirlere yardım etmesini sağlaması bir yanda dursun, biz biraz da yılbaşı arifesinde ortalıkta dolaşan bu hayaletlere odaklanalım. Dickens’ın hayaletleri dünyada dolaşan başka bir hayaleti yansıtıyor olabilir miydi? Kropotkin’in “İsyan Ruhu”nda bahsettiği adaletin ve özgürlüğün hayaletini…
Kropotkin, toplumsal adalet üzerine yazdığı onca çalışmasında devletlerin canlı yaşantısına müdahale ettiği her anda mülkiyeti ürettiğini ve toplumsal adaleti yok ettiğini ortaya çıkarmaya çalıştı. Her çeşit hayvan arasında, ilkelinden modernine insan toplumları arasında evrimin esas faktörü olarak karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma dürtüsünü bizlere açıkladı. Halkın kendi hakkı olan ve zenginler tarafından çalınmış olan ihtiyaçları için bu mülkiyete yöneldiğinde karşısında hiçbir gücün duramayacağını vurguladı. Kropotkin’in yılbaşı mesajı basitti, bizden çalınanları geri alalım ve karşılıklı yardımlaşmayı kuralım!
Zeynel Çuhadar / Meydan1.org
Bugün anarşizmi düşünebilmemizi, konuşabilmemizi ve eyleyebilmemizi sağlayan büyük bir gelenek var. Bu geleneği bugünden bakarak anlayabilmek ve yorumlayabilmek, bu coğrafyada yaratılmakta olan anarşist gelenek için de önemli. Anarşizmin felsefesini ve örgütlülüğünü pekiştiren her bir kişinin önemli olduğunu düşünmek, yaşamıyla ve düşünceleriyle bugüne kadar ulaşan anarşist yoldaşlardan biri olan Kropotkin’i de anlamayı gerektiriyor.
Ayrıca sosyolojiden biyolojiye ekolojiden etiğe pek çok alanda yaşanan, doğayı ve toplumsalı anlayıp yorumlama çabalarının eksikliği, çok yönlü bir düşünür olan Kropotkin’e yüzümüzü dönmemizle sonuçlanıyor.
Kalemi kuvvetli bir bilim insanı olduğu kadar önemli bir politik ajitatör ve eylem insanı olan Kropotkin’in düşünceleriyle uyumlu pratikleri, yazdığı yazılara da yansıyor. Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra artan gençlik hareketlerini ve günümüzde toplumsal hareketlerin halihazırda en dinamik kesimlerinden biri olan gençlik mücadelesini göz önünde bulundurursak, Kropotkin’in belki de içinden geçtiğimiz günleri öngörürcesine 1880’de yazdığı, -bilimsel toplumsal analizleri de içinde barındıran ajitatif metni- “Gençliğe Çağrı” büyük bir önem kazanıyor.
Gençlik mücadelesinin yaratıcı özelliği ile anarşist hareketin yaratıcı ve dönüştürücü doğal özelliğinin yakından ilişkili olduğunu iddia etmemizi sağlayacak bir metin olarak Gençliğe Çağrı bugün, biriken ve giderek büyüyen sorunlara karşı mücadeleye çağrıyı yinelediği ve mücadelenin yolunun tam ve doğru bir şekilde belirlemek gerektiğini anlatması sebebiyle önemli hale geliyor.
Kropotkin’i ve çağrısı anlamak için yayınladığımız bu yazıda doğal olarak Kropotkin’i, yaşamını, düşüncelerini, Kropotkin’in yazı dilini, çevirisini, kullandığı kavramları ve metnin edebi yönünün yanı sıra, çağrıda değindiği önemli noktaları da ele alacağız.
Evrimci Bir Devrimci Anarşist: P.A. Kropotkin’in Yaşamı
Kısaca aktaracak olursak, 1842-1921 yılları arasında yaşamış devrimci anarşist Kropotkin coğrafya, biyoloji, etik ve jeoloji alanlarında çalışmalar yapmış, devrimci anarşist düşünür ve bir eylem insanı.
Kropotkin, Rusya’da, soylu bir ailenin oğlu olarak doğdu. Soylu çocukların yetiştiği okuldan sonra Çar I. Nikola’nın dikkatini çekerek askeri akademiye girdi. Ardından Çar II. Alexander’ın 1863’teki Polonya Ayaklanması’nı bastırması üzerine çarlık düzenine karşı ilk eleştirileri başladı. Rus narodnik hareketinden olan Herzen’den etkilendi.
Kropotkin askeri okula hiçbir zaman ilgi duymadı. Askeri derslerden ziyade fizik, kimya, matematik ve coğrafya dersleriyle ilgilenerek kendisini bu yönde geliştirdi. Bu sebeplerden kaynaklı 1862’de Sibirya’da görev yapmak istediğini söyleyerek oraya gitti.
Kropotkin kayıkla, vapurla, atla ve yaya olarak toplam 70.000 kilometre yol katetti. Adı sanı olmayan halkların devletten uzak bir ortamda karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma içinde yaşadıklarını fark etti. Devletin faaliyetinin toplumsal yaşamı desteklemekten ziyade engelleme olduğunu düşündü ve doğal afetlerin yoğunluğuna, çetin iklim koşulları ve yiyecek sıkıntısına rağmen küçük topluluklarda yaşayan insanların birbirleriyle gerçekleştirdiği dayanışmanın şehir ve devlet otoritesinin olduğu alanlara göre çok daha fazla olduğunu deneyimledi. Eklem bacaklılardan insanlara toplumsal anlamda iç içe ve uyumlu yaşayan, birbirleriyle dayanışma içinde olan toplulukların hayatta kalmaya yatkın olduğunu, barış içinde yaşadıklarını ve gelişkin etik değerlerinin olduğunu gördü.
Sadece evrime ve beşeri coğrafyaya yönelmedi, Alexander von Humboldt’un yanlış gösterdiği dağ kuşaklarını düzeltti ve Rus Coğrafya Derneği başta olmak üzere çeşitli dergilerde yazılar yayımladı.
Fiziksel coğrafyayı ve beşeri coğrafyayı birlikte analiz etme fırsatı bulduğu yolculuğu, “Geçmişte üzerine titrediğim devlet disiplinine olan inancımı Sibirya’da kaybettim. Artık anarşist olmaya hazırdım.” sözünün alt yapısı oluştu.
1867’de ordudan ayrılarak St. Petersburg’a dönen Kropotkin, Coğrafya Topluluğu için çalışmalar yaptı. Bu dönemde pek çok konuda okumalar yaparak kendini geliştirdi.
Paris Komünü’nün haberini aldığında heyecanlanan Kropotkin, Komün hakkında “Bu bir toplumsal devrimin habercisi; gelecek devrimlerin başlangıç noktası” diyerek Avrupa’ya gitmeyi düşündü. 1872’de, insanlar dünyanın her yerinde adaletsizliklerle karşı karşıyayken ve halklar mücadele ediyorken bilim yapmanın lüks olduğunu, doğrudan politik mücadele içerisinde olmanın gerekliliğini düşünüp Avrupa’ya geçti. Özgürlükçü sosyalistlerin, anarşistlerin Avrupa’daki hareket noktası haline gelmeye başlayan İsviçre’deki Jura Federasyonu’nu ziyaret edip, onlarla yakınlaştı. “Saat yapımcıları ile bir hafta geçirdikten sonra görüşlerim berraklaştı. Artık bir anarşisttim.” diyerek Jura Federasyonu’nun politik görüşlerinden, örgütlü ve anarşist pratiklerinden etkilendiğini belirtti.
Jura macerasının ardından Kropotkin, Rusya’ya, memleketine politik mücadele vermek için geri döndü. Narodnik hareketlerle tanıştı, 1873’te ilk politik bildirisini yazdı. Politik faaliyetler gerçekleştirdiği için 1874’te tutuklandı. Okumalarına hapishanede zor da olsa devam etmeyi başardı. Hapishanede geçirdiği seneler boyunca deneyimledikleri, onun hapishanelere ve cezalandırma sistemine karşı nefretini oluşturdu.
1876’da hapishane hastanesinde iken yoldaşlarının desteği ile kaçtı. Onun bu kaçışı Tomasello’nun Erdemin Kökenleri adlı kitabında mükemmel bir karşılıklı yardımlaşma örneği olarak anlatıldı.
Hapishaneden kaçırıldıktan sonra İskoçya, İngiltere ve oradan da İsviçre’ye geçti, 5 yıl burada mücadele etti. İsviçre’de kaldığı süreçte kendisi gibi devrimci anarşist bir coğrafyacı Reclus ile tanıştı. Onunla coğrafya çalışmaları yaptı. Reclus için ayrıca parantez açmak gerekir çünkü Reclus Paris Komünü’nde bizzat yer almış, devrimci hareketin içinde mücadele vermiş biri ve toplumsal ekoloji kavramının ve alanının oluşmasında önemli bir etkiye sahip toplumsal coğrafya kavramını ve anlayışını ortaya koymuş; insanın doğanın bir parçası olduğunu anlatan önemli bir coğrafyacıydı. Reclus’nün Nouvelle Géographie Universelle (Yeni Evrensel Coğrafya) adlı eserinin Sibirya ve Rusya Asyası’nı konu alan altıncı cildine İsviçre’de geçirdiği yıllarda Kropotkin’in de çok büyük katkısı oldu. Kropotkin’le Reclus’nün radikal coğrafya geleneğine olan katkısı, son dönemdeki canlanmaya kadar hep göz ardı edildi.
Kropotkin 1879’da Le Revolte (İsyan) gazetesinin kurulmasına katkı sağladı. 1882’de İkinci Enternasyonal’e katılmak üzereyken, Lyon’da yakalanıp tutuklandı. Dayanışma gösterdiği kadar önemli dayanışmalar da gören Kropotkin’e bir başka büyük dayanışma yine hapishanedeyken geldi. 1885’de hapishanede yazdığı yazıların yoldaşları tarafından bir araya getirilmesi sonucu Bir İsyancının Sözleri kitabı yayınlandı. Geliri Kropotkin’e dayanışma olarak gönderildi.
Rusya ve Fransa’daki hapishane günlerinden sonra hapishane ve ceza sistemini eleştiren Rus ve Fransız Hapishaneleri’nde kitabını yazdı. Modern hapishane sisteminin kritiğini, hapishanelerin rehabilite etmekten çok insanları kapatarak suçu yeniden ürettiğini Foucault’dan yıllar önce dile getirdi.
1886’da Victor Hugo ve evrim konusunda en çok tartıştığı Spencer gibi ünlü yazar ve düşünürlerin de içinde olduğu büyük toplumsal baskı nedeniyle serbest bırakıldı.
1886’da Londra’ya yerleşen Kropotkin, bu dönemde yüzlerce makale yazdı, bilimsel çalışmalarıyla giderek ün kazandı. Kraliyet Coğrafya Derneği’nin verdiği ziyafette kralın şerefine kadeh kaldırmadı, yine bu yıllarda Cambridge Üniversitesi coğrafya profesörlüğü ünvanını reddetti.
Eylemle propagandanın doğrudan bir eylemcisi değildi; daha çok “Tek bir gözü kara eylem koca devi zangır zangır titretmeye yetiyorsa; birlikte, umudu ete kemiğe büründürür gibi bir araya geldiğimizde, neden dizlerinin üzerine çökertmeyelim ki?” şeklinde düşünüyordu.
Fakat kralların, başkanların, imparatorların anarşistlerin suikastleri eylemleri yoluyla öldürülmeleri eylemlerine cephe de almadı. “Bireyler suçlu görülemezler. Çünkü dehşet verici koşullar, onları bu eylemlere sürükledi” dedi.
Devrim fikrinin yaşam bulması gerektiğine inanıyordu, devrimi evrim kadar insan toplumunun doğasına uygun buluyordu.
1890’ların sonuna doğru okyanusun ötesine geçti; Kanada ve ABD’de birçok konferans verdi, konuşmalar gerçekleştirdi. Bu dönem Kropotkin’in düşünsel anlamda büyük gelişimler gösterdiği, kitaplar yazdığı, dünyanın dört bir yanında değer gördüğü yıllar oldu.
Nasıl ki Kropotkin askerlik mesleğini bırakmış, Sibirya’dan dönmüş, orada edindiği deneyimler çerçevesinde kendisini geliştirdiği, bilimsel çalışmalar yaptığı esnada dünyada vuku bulan devrimci, büyük toplumsal dönüşümlerden etkinerek o hareketlere destek vermek için yaptığı çalışmalarını bıraktıysa; 1917’de de Rusya’da bir devrim olduğuna dair haberler aldığında da hiç düşünmeden yeteneğini, devrimin hizmetine sunmak için memleketinin yolunu tuttu. Fakat Rusya’ya büyük bir heyecanla gelen Kropotkin’in karşılaştığı devrim, umduğu gibi değildi. Gerçekleşen devrimin gidişatıyla ilgili olarak Lenin’le görüşmesine, defalarca ona taleplerini ve kaygılarını dile getirdiği mektuplar yazmasına rağmen görüşleri dikkate alınmadı.
Kropotkin Şubat 1921’de Rusya’da, -yaşlılığının da etkisiyle çabaları yetersiz kalınca bilimsel çalışmalarına devam ederken- Etik kitabını yazdığı süreçte yaşamını yitirdi. Kitabın ikinci cildi tamamlanamadan kaldı. Kropotkin’in cenaze töreni ise anarşistlerin Rusya’da kalabalık olarak yaptığı son eylem oldu. Bu tören sadece ünlü bir devrimci anarşiste son veda değil aynı zamanda devrimci dahi olsa tüm iktidarların yozlaşacağına ve devrime ihanet edeceğine yönelik büyük anarşist ilkenin bir kez daha haykırıldığı ve tüm iktidarlara karşı mücadelenin bitmeyeceğini gösteren büyük bir gövde gösterisiydi. Bu dönemden sonra da kimi anarşistler baskı altında tutuldu, hapishanelere gönderildi; kimileri de katledildi.
Kropotkin’in Önemli Eserleri
Yaşamını yitirse de yazdıklarıyla devrimci anarşist hareketler ve toplumsal eleştirel düşünceler tarihine nefes vermeye devam edecek olan Kropotkin’i, düşünceleriyle de anlamak gerekmektedir. Yaşamı boyunca farklı dillerde, yüzlerce makale ve birçok önemli kitap yazan Kropotkin’in temel düşüncelerini anlamada etkili olacak birkaç kitabından bahsetmek yeterli olacak diye düşünüyoruz.
Ekmeğin Fethi: Le Revolte dergisinde yayınlanan makalelerden ortaya çıkan Ekmeğin Fethi kitabı, anarşist komünizm ilkeleri üzerine bir toplumsal devrimin nasıl gerçekleştirileceğinin taslağını çizmeye çalışmaktadır. Uzmanlaşmaya, emeğin ücretlendirilmesine, kafa ve kol emeği ayrımının yapılmasına karşı “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” ilkesini anlatmaya çalışılmıştır.
Tarlalar Fabrikalar Atölyeler: Bu kitapta Kropotkin üretim sürecinin desantralize edildiği bir biçim ve mekansallık kurgulamıştır. Ona göre merkeziyetçi üretimin sorunlarına karşı her bir birimin kendine yeter çeşitlenmiş üretimi, gereksiz pek çok harcamanın önüne geçecek ve herkes için gerçek “refah” ve “zenginlik” böylece yaşam bulacaktır.
Karşılıklı Yardımlaşma: Kropotkin’in ünlü bir evrimci ve bilim insanı olarak görülmesinde etkili olan Karşılıklı Yardımlaşma, eklem bacaklılardan modern insan toplumuna tüm topluluklar ve toplumlar içindeki ilişkinin doğasına inerek önemli tartışmalar açmıştır. Kropotkin’den önce hayvanlar arası karşılıklı yardımlaşma fikrini Goethe ve Kessler ileri sürse de bu fikrin tam ve detaylı bir şekilde ortaya çıkarılıp sistematikleştirilmesi Kropotkin ile olur. Kropotkin, Darwin’e karşı olarak değil evrim teorisinde bulunan “en güçlü şekilde adapte olan hayatta kalır” ilkesindeki güçlü olmayı “karşılıklı yardımlaşabilen türler” olarak yorumlamaktadır. Ayrıca bu teoride türlerin gelişimini sağlayan faktörün daha çok karşılıklı yardımlaşma olduğuna inanan Kropotkin, en toplumsal türün hayatta kalmasının daha mümkün olduğunu savunmaktadır. Evrimin en önemli faktörü olarak karşılıklı yardımlaşma teorisi, devletsizliği savunan anarşist düşüncelerin toplumsal yaşamın hangi ilkeler çerçevesinde ve nasıl örgütleneceğine dair en önemli dayanaklarından birisidir.
Etik: Karşılıklı yardımlaşma, toplumsallık ve adalet kavramlarından hareketle geliştirdiği gerçekçi, yeni bir ahlak felsefesi anlatımını yaptığı kitapta Kropotkin, evrimsel süreçte edindiğimiz toplumsal ilişki kurma yetimizi ahlaki davranışımızın kökeni olarak ilan etmektedir. Ve tümüyle bizi bu ilişki kurma biçimine iten doğanın, ilk etik öğretmemiz olduğunu söylemektedir. Toplumsal yaşamın bir türün fiziksel ve zihinsel gelişiminin yanı sıra etik alanında da gelişimine fırsat yaratacağını açıklamaktadır. Fakat bu anlayışıyla Kropotkin bundan önce yapılan toplumsal ahlak tanımlamalarının da dışına çıkmaktadır: “Ahlakçıların hep uygulamak istedikleri o hakkı reddediyoruz, tek tek bireyleri bir ideal adına sakatlamayı.”
Kropotkin’in Günümüzdeki Önemi
Anarşizmin bilimsel temellendirmelerle ilişkili bir toplumsal dönüşüm teorisi olarak görülmesinde katkıları olan Kropotkin’in, doğayı ve toplumları incelerken önemli bilgi sistematikleri kurduğunu iddia etmek yerinde olacaktır. Doğanın ve toplumun gelişimini, evrimini ele alırken ve bilim yaparkenki determinist olmayan, bütünsel bakış açısı hala canlı ve geçerliliği olan düşüncelerinin varlığının nedenidir.
Bugün Kropotkin’in düşüncelerinin yeniden önem kazanmasının ve özellikle sosyal bilimlerde yeniden canlanmasının nedeni de bahsettiğimiz yöntemsel özelliğinden kaynaklanmaktadır. Devletli komünizme dair öngörülerinde ortaya çıkan sonuçlar onun siyasi öngörülerini sağlamlaştırırken, karşılıklı yardımlaşmanın güçlü ilkeleri antropolojiden radikal coğrafyaya, davranışsal psikolojiden etiğe pek çok alandaki bilimsel öngörüleri ve tezlerinin de canlı ve geçerli olduğunu kanıtlamıştır.
Kısacası Kropotkin mekanı, doğayı, coğrafyayı ve insan toplumunu beraber incelerken dikkate alınması gereken bir konumdadır.
Anarşist antropoloji ve arkeoloji geleneğinin “otorite uygulanmasıyla düşmüş olan toplumların ahlaki düzeyini yükseltmek için özgür komünizm kurumlarına olan inancımızı tarihten alıyoruz.” şeklindeki söylemleri bu alanda Kropotkin’in ismini geçerli kılıyorsa, Tomasello’nun “İnsan Ahlakının Doğal Tarihi” ve Mat Ridley’in “Erdemin Kökenleri” kitaplarındaki Kropotkin referansları da günümüzdeki davranışsal psikoloji ve insan bilimlerindeki Kropotkin etkisini bizlere göstermektedir. Ayrıca Simon Springer gibi günümüz anarşist coğrafyacıların da radikal coğrafya alanında Kropotkin ve Reclus’e yönelik referansları bu alanda da Kropotkin’i hatırlatmakta, onu güncel tartışmalara cevap verir olduğunu göstermektedir.
Bu coğrafyacılar Kropotkin’in “Coğrafya Nasıl Olmalıdır?” makalesindeki öngörüyü, geçerli ve güçlü söylemle yöntemi bize hatırlatmaktadır: “Coğrafya, insanlık için değeri olan duyguları yaratma yollarını sağlayan bir bilim olmalı; ırkçılığa, savaşa ve baskılara karşı mücadele etmeli; cehalet, haddini bilmezlik ve egoizmden doğan yalanları dağıtabilmelidir”.
Metne Geçmeden Önce: “Çeviren İhanet Edendir” –
Kropotkin’in Gençliğe Çağrı metnini daha iyi anlayabilmek için metnin daha önce Türkçe’ye yapılan çevirisi ve metnin dilini ele almak istedik.
“Traduttore Traditore”
İtalyanca konuşulan coğrafyalardan doğan bu söz, bugün bütün dillerde kendi anlamını var etmiştir.
Dil, en basit tabiriyle iletişimimizi sağlayan ve düşüncelerimizi, duygularımızı, hislerimizi karşı tarafa aktarmamızı sağlayan araçtır. Her düşünür, ideoloji, topluluk vs. dile ve içindeki kelimelere ayrı anlamlar yükler; haliyle kelimeleri ve dili dönüştürür. Bu sebeple çok fazla kavramı veya kavramları kendi anlamlarını aşarak kullanan düşünürlerin eserlerini çevirmek zahmetli ve zor bir süreçtir. Çünkü bu çevirileri yapabilmek için, çevirmenin kendi diline ve kaynağın diline hakim olmasının yanı sıra düşünürün dönüştürdüğü, yeniden anlam verdiği veya ürettiği kavramlara da aşina olması gerekir.
Yaşadığımız coğrafyada konuştuğumuz dile çevrilen çoğu anarşist eser, bu yetkinliklerden uzak bir şekilde çevrilmiştir. Kropotkin’in Gençliğe Çağrı’sı da ne yazık ki bir istisna değildir. Anarşist metinlere özgü ayrı bir çeviri sıkıntısı da şuradan gelmektedir; çoğunlukla eski otoriter sosyalizm destekçisi marksistlerin askeri darbe sonrası anarşizmi “keşfetmesi” ile başlatılan çeviri süreçlerinde, eski alışkanlıklarından ve kelime dağarcıklarından vazgeçmemeleridir. Bu hem anlamda kayma hem anarşistlerin kullandığı kavramları bilerek veya bilmeyerek tahrip etmeleri anlamına gelir.
Metnin çevirisinde gördüğümüz ve öne çıkan sıkıntıları iki ayrı kategoriye ayırabiliriz: Teknik ve içerik.
Teknik anlamda söylenecek şeylerin başında metnin dili geliyor. Çevirinin dili sürekli salınıyor, öz türkçe felsefi kavram kullanımından –bulunç bunun en öne çıkan örneklerindendi- hemen sonra Osmanlıca sayılabilecek kavramlar gözü ve kulağı tırmalıyor -eşhaş kelimesi-. Metnin diliyle ilgili bir diğer sıkıntı ise Fransızca’nın uzun cümle kurmaya elverişli yapısını Türkçe’nin uzun cümle yapısına uyarlanmadan direkt olarak çevrilmesidir.
Orijinal metinde olan bir cümlenin de Türkçe’ye çevrilirken “unutulduğunu” hatırlatmamız gerekiyor. Hem cümle yapısı hem kelime seçimleri tutarsız ve Türkçe’ye uyumsuz olduğundan, aslında çok sade ve heyecan dolu bir metin yerini okuması oldukça zor bir metne bırakmış.
Öncelikle metinde sıklıkla geçen “ruh” ve “yürek” sözcüklerinin iyi anlaşılabilmesi, metnin hakkıyla okunabilmesi için gerekli. Kropotkin’in kullandığı ruh kavramı, felsefede sıklıkla kullanılan, Hegelci bir “ruh” değildir. Kropotkin’in “ruh” kavramı, Aydınlanmacıların “akıl” kavramına benzer ve onu aşar. Her şeyi anlamlandırabilen “akıl”, Kropotkin’de düşüncenin soluk ışığından kurtularak, taraf seçme özelliğini/zorunluluğunu da kendine katarak “ruh”a dönüşür. Yürek ise coğrafyamızda da hakim olan anlamıyla yani cesaret ve tutkuyla eşdeğer kullanılmıştır.
Metnin yazıldığı dönemde “sosyalizm” kavramı henüz Marksistler tarafından işgal edilmemişti. Devrimler tarihinde görülen, Kronştadt’ın insan onuruna sığmayacak şekilde bastırılması, Mahnovist Kara Ordu’nun Kızıl Ordu tarafından arkasından vurulması, İberya devriminde bütün dünya faşistlerinin desteklediği Franco karşısında SSCB’nin tutumu gibi olayların hiçbiri henüz yaşanmamıştı. O zamanlar sosyalizm, içindeki bütün hatlarıyla toplumcu mücadeleyi anlatmak için kullanılıyordu. Kropotkin de bu hatları kabaca otoriter ve özgürlükçü olarak ikiye ayırırsak, sosyalizmi “özgürlükçü sosyalizm”i anlatmak için kullanıyor. Özgürlükçü sosyalizm, bugün hâlâ özellikle Avrupa kıtasında anarşizm ile eş anlamlı kullanılıyor. Metindeki sosyalizm gördüğünüz her yerin üstünü çizip yerine anarşizm yazıp okuyabilirsiniz, herhangi bir anlam karmaşası olmayacaktır.
Metinde vurgusu yapılsa da önemli kavramlardan biri olan “adalet”i tekrar etmekte fayda var. Adalet, günümüzde sıkça kullanılan hatta partilerin isimlerinde yer alan “adalet”ten farklıdır. Kropotkin’in “adalet”i, yasal olanla alakalı değildir. Çoğu zaman yasallık, adaletin değil tam tersine adaletsizliğin temelini oluşturur. Buradaki adalet, yasal olan değil insanın doğasına uygun olarak meşru olandır. Metinden örneklendirirsek yasa aksini söylese de grev yapan işçilerin yanında durmak adalettir.
Bahsedeceğimiz en son kavram, Kropotkin’in en önemli eserlerinden biri olan Ekmeğin Fethi’nin merkezini oluşturacak kadar değerli olan “ekmek”. Ekmek kavramını anlamak için tıpkı sosyalizm kavramı gibi o dönemin koşullarına hakim olmak gerekir. İş sahibi ve sağlıklı bir işçi kanını ve kemiğini verdiği işinden kazandığı parayla –ki çoğu zaman bu para ya geç gelir ya da gelmez- ailesini doyuramıyor. Ekmek o yüzden temel gıda malzemesi olarak bu aileleri hayatta tutmaya yarayan besinleri. Temel anlamının yanında “ekmek” karnının doyması, barınabilmek, korkmadan ve gelecekten endişe etmeden yaşamayı sağlayacak nesnel koşullar bütünü için de kullanılıyor.
Gençliğe Çağrı
Kropotkin, Gençliğe Çağrı metnini 1880 yılında kaleme alır. Kropotkin’in çok da genç olmadığı bir yaştan bahsediyorsak da onun, çağrısında yaşlı bir kişinin kendinden gençlere nasihat edermişçesine konuşmadığını baştan söylemek gerekir. Aksine, metni okuyan herkesin anlayacağı üzere Kropotkin gençlere seslenirken kendisi de gençtir ve bir gencin yüreğinde taşıdığı heyecanla başlar sözlerine. Bunu, okuduğumuz her bir cümlede görebilir, hatta hissedebiliriz. Ancak “Gençliğe Çağrı” yalnızca bizlerde uyandırdığı hislerle de sınırlı kalmaz, aynı zamanda Kropotkin’in yaşadığı döneme dair gözlemleriyle bezenen ve yüzyılı aşkın süredir geçerliliğini koruyan teorik bir metindir; çağrıya kulak vermenin bir önemi de buradadır. İçinde bulunduğu yüzyılı sarsmış birçok teorinin bile çöktüğü günümüzde “Gençliğe Çağrı” tespitlerdeki tutarlılığıyla ve sorun edindiği şeye ürettiği çözümlerle karşımızda durmaktadır.
Bu Çağrı Neden Gençliğe?
1800’lerin dünyasında “çağrı”nın önemli bir yeri vardır. Halkın ezildikçe ezildiği, ezenlerin ise ezilenlerin sırtından geçindiği bir yüzyılın sonunda devrimci mücadele dünyanın dört bir yanında yükselir ve devrimciler bütün ezilenleri, özellikle de işçileri, ezenler karşısında örgütlenmeye çağırır.
Kropotkin’in kaleme aldığı çağrı ise kendi yüzyılı içinde bile farklı bir karakter taşımaktadır. Kropotkin tüm ezilenlerin sesinden yükselen çağrıyı o dönem ezilmişliğiyle göz önünde olmayan, farklı bir kategori olarak pek görülmeyen gençlere yapmıştır. Çağrının neden gençlere yapıldığı ise metnin girişinde kendisini açık eder: “On sekiz ya da yirmi yaşında olduğunuzu, öğreniminizi ya da çıraklığınızı tamamladığınızı ve hayata henüz başlayacağınızı farz ediyorum. Sizi bastırmak için uydurulan batıl inançlardan arınmış bir aklınızın olduğunu, şeytandan korkmadığınızı, rahiplerin ve devlet adamlarının yalanlarını, boş laflarını dikkate almadığınızı varsayıyorum… Daha bu yaşta ne pahasına olursa olsun sadece kendi sefasını düşünen ve çürümekte olan toplumun yitip giden ürünleri olan züppelerden biri olmadığınızı, tersine yüreğinizi tam da olması gereken yere koyduğunuzu varsayıyor; bu nedenle sizinle konuşuyorum.”
Bu kısımda yer alan bir ifade önemlidir: “hayata henüz başlamak.” Kropotkin’in çağrısı gençleredir çünkü gençler devletin, patronların, dinin yalanlarıyla henüz çürütülmemiştir. Ancak aynı zamanda genç hayatın öyle bir noktasında durmaktadır ki bu nokta bir yol ayrımı anlamına gelir; ya kendisinden önce çürüyenler gibi yalanların bir parçası olarak, kendi çıkarlarını korumak adına ahlaki olarak çürüyecek ya da ne olursa olsun yaşamı boyunca karşılaştığı bütün yol ayrımlarında şimdi yaptığı gibi “adaletli” olanı seçecektir.
Kropotkin, yine metnin girişinde, “…yaşlılar (yürekte ve ruhta yaşlılar elbette) kendilerine hiçbir şey söylemeyecek bu satırlarla boş yere gözlerini yormaksızın bu kitabı bir yana bıraksınlar.” dediğinde de kastettiği ayrım budur. Kropotkin’in çağrısı yol ayrımında çürümeyi seçmiş, seçtiği yolda yürürken umutsuzluğa kapılarak “böyle gelmiş böyle gider”cilere değildir; çünkü onlar adaletsizlikleri görmemek için kendilerini kandırdıkları yalanlarla bu çağrıya da bir kılıf bulur ve yaşamlarını sürdürürler. Ona göre bu sözlerin ancak, ruhta ve yürekte genç olanlar için bir anlamı olabilir.
Kropotkin’in Düşüncesinde Yol Ayrımı
Çağrı metninin dayandığı temel, Kropotkin’in birçok kitabında bahsettiği temel düşüncelerden ayrı değildir. Hatta onlarla bütünlüklü halde düşünülünce esas anlamı ortaya çıkar.
Kropotkin, insanlık tarihinin iki farklı eğilimle şekillendiğini düşünür: Özgürlükçülük ve otoriteryenlik. Bu eğilim, yalnızca şartları belirleyen iktidarlar tarafından değil, kendi şartlarını oluşturma etkisine sahip bireyler tarafından da belirlenir. Metinden hareketle, bir meslek özgürlükçü eğilimle de otoriter eğilimle de gerçekleştirilebilmektedir. Kişi, elinde bulunan bir aracı adaleti sağlamak için de kullanabilir, adaletsizliği yol açmak için de… Kropotkin çağrı boyunca iyi bir edebiyatçı gibi betimlediği 1880’in sokaklarında ve evlerinde bu iki eğilim arasında bir karara varmak üzere şu soruyla karşımıza çıkar: “Pekâlâ, ne yapacaksınız?”
Pekala, Ne Yapacaksınız?
Gençliğe çağrı, iki farklı yaşamın içinde doğmuş çocukların gençlik dönemlerine dair varsayımlarla yazılır. İlki kendi ilgilerine, yeteneklerine yoğunlaşabileceği bir öğrenim görmüş, burjuva bir anne-babanın çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve bulunduğu yol ayrımında sistemde “kafa emeği”ni icra edecek gençler. İkincisiyse yaşamını sürdürebilme gayesi sebebiyle hiçbir zaman kendisinin ilgilerine ve yeteneklerine yoğunlaşamamış, çocukluğundan itibaren hep çalışmak zorunda kalmış, işçi anne-babanın çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve bulunduğu yol ayrımında sistemde “kol emeği”ni icra edecek gençler. Kropotkin birbirinin zıt kutuplarında, birbirinden apayrı görünen iki yaşamı aynı soruda bir araya getirir.
Metin boyunca farklı sokaklarda, farklı üniformaların içinde, farklı uğraşlar arasında buluruz kendimizi. Kropotkin varsayımlar üzerine kurduğu örneklendirmeleri iyi bir betimlemeyle, dönemin toplumsal yapısına ve ruhuna ayna tutacak şekilde yazmıştır.
İlk varsayımı doktorlar üzerinedir. Diyelim ki doktorsunuz… “Günün birinde iş tulumlu bir adam, bir hastayı görmeniz için sizin yanınıza gelecek ve sizi -karşılıklı komşuların gelip geçenin başları üzerinden neredeyse el ele değebildikleri- o daracık sokaklardan birine götürecek. Işığı titrek bir lambayla aydınlanan boğucu bir ortama gireceksiniz. Oldukça pis haldeki iki, üç, dört, beş kat merdiven çıktıktan sonra hasta kadını, soğuk ve karanlık bir odada, kirli bir paçavranın kapladığı bir paletin üstünde uzanmış halde bulacaksınız. Soluk, morarmış çocuklar ince giysilerinin içinde titreyerek oturuyor, gözlerini dört açmış bakıyorlar. Kadının eşi, hayatı boyunca ne olursa olsun günde on iki on üç saat çalışmış, son üç aydırsa işsiz.”
Paragrafın devamında betimlenen ev karşımıza “Peki şimdi ne yapacaksın?” sorusuyla çıkar. Bu sorunun nedeni ise açıktır. Hasta kadının hastalık sebebi yaşadığı yoksul hayattır ve muhtemelen yapılacak herhangi bir teşhis, önerilecek herhangi bir ilaç, yazılacak herhangi bir reçete onu sağlığına asla kavuşturamaz. Onu hasta eden şartlar var olduğu sürece, hastalık da var olacaktır. Üstelik bu ev, bir doktor için gittiği birçok evden yalnızca birisidir. Yoksulların hastalıklarına şahit olduğu gibi zenginlerin de “milyonda bir görülen” hastalıklarına şahit olacak ve bu iki yaşam arasındaki adaletsizliği gözlerini bağlamadıysa fark edecektir.
Bir başka varsayım, hukukçular içindir. Diyelim ki hukukçusunuz: “İşte bir diğer olay… Günün birinde adamın biri Paris’te bir kasabın çevresinde dolanıp durmakta. Derken bifteği kaptığı gibi kaçmaya koyulur. Lakin adam yakalanır, sorgulanır. İşsiz biri olduğu ve ailesinin dört gündür yiyecek hiçbir şeyinin olmadığı öğrenilir. Kasaptan adamı bırakması ve şikâyetçi olmaması istenir; ne var ki kasap ille de adaletin tecellisini ister. İşsiz hakkında dava açılır ve işsiz 6 ay hapse mahkûm edilir. Ne yaparsınız ki şu kör Themis bunu böyle istiyor işte. Ve bilinciniz -benzeri mahkumiyetlere her gün karar verildiğini görerek- bu topluma ve bu yasaya karşı isyan etmeyecek, öyle mi?!”
Bu örnek Kropotkin’in bu bölümde verdiği üç örnekten biridir. Örneklerin her birinde genç hukukçuya yasanın adalet demek olmadığını göstermeye çalışır. Aksine devletin ve hukukun her zaman güçlü olanı koruduğunu, adaletsizlik demek olduğunu gözler önüne serer. Gerçekten de verdiği her bir örnekte yasanın suçlu ilan ettiği kimseler, ezilenler olur. Köylü ve toprak ağasının çatışmasında köylü, işçi ve patronun çatışmasında işçi, işsiz ve zengin çatışmasında işsiz olmuştur. Kropotkin’e göre bunlar bir tesadüf değildir elbette. Genç bir hukukçunun karşısındaki soru onun seçeceği yolu belirleyecektir: Peki şimdi ne yapacaksın?
Yasanın adalet demek olmadığını görürken, yasaları çiğnemek pahasına -bu mesleği edinirken söylediğin gibi- “adaletin” peşinden mi gideceksin? Yoksa adaletsiz olduğunu bildiğin halde herkes gibi yasalara uyarak ezilenlere “suçlu” olduklarını mı anlatacaksın?
Benzer şekilde mühendislere de seslenir Kropotkin. Bir demiryolu yapımını örnek verir, kendimizi bütün enerjimizle o yol çalışmasının içinde bir parça olarak buluruz. Ancak yol çalışması bittiğinde demiryolundan geçen araçların devletin silahlarını taşıdığını, savaş araçlarının geçmesi için yolu yaptığımızı görmüş oluruz.
Kropotkin’in varsayımda bulunduğu bu üç alan diğer alanlardan bir yönüyle farklı denebilir. Çünkü tıp ve hukuk, ezilenlerin yaşamında doğrudan yeri olan iki alandır. Mühendislik ise ezilenlerin yaşam alanlarını yok ederek ezenler için yaşam alanı var edebilmektedir. Buraların içine girildiğinde ezen ile ezilen arasındaki adaletsizliğin nasıl da sürüp gittiği gözler önündedir. Ancak sonraki iki varsayımında durum farklılaşır. Ezilenlerin yaşamına doğrudan teması olmayan iki alandaki gençlere seslenir Kropotkin. Bu alanlardan ilki bilim, ikincisi sanattır. İlk olarak genç bilim insanına seslenerek, ustaca bir benzetmeyle, ona ne için bu alanda çalışmayı seçtiğini sorar: “Gökbilimci, fizikçi ve kimyacı gibi kendimizi saf bilime verelim. Bunlar sadece gelecek nesiller için verimli işlerdir. Bu, doğanın gizemlerinin incelenmesinin ve düşünsel yeteneklerimizin kullanılmasının bize verecekleri -kuşkusuz çok büyük- bir haz olmayacak mı düpedüz?.. O zaman ben de yaşamını hoşça geçirmek gayesiyle bilimi kendine iş edinen bilgini, bir ayyaştan, o da doğrudan hazzı aramaktan başka bir şey yapmayan ve bunu şarap kadehinde bulan bir sarhoştan neyin ayırdığını soracağım size… Bilge, hazlarının kaynağını kuşkusuz daha iyi seçmiş, zira kaynağı ona daha yoğun ve uzun süreli hazlar sağlıyor, hepsi bu! Her ikisi de, bilge de ayyaş da, aynı bencil amacı, kişisel haz amacını güdüyorlar.”
Bu benzetme, Kropotkin’in alaycı tavrını da ortaya koyar. Metni okurken onun genç birisi için fazlaca acımasız bir üslubu olduğunu düşünürüz. Öyle ki bilimi uğraş edinmiş bir gençle ayyaşı aynı kefeye koyması bizi rahatsız edebilir. Burada Kropotkin’in bunu özellikle tercih ettiğini söylemek yerindedir. Acımasız şekilde alaya aldığı, hatta küçümsediği, sivri biçimde eleştirdiği şey bencillik ve iki yüzlülüktür. Ona göre adaletsizliği yaratanlar yalnızca kendi çıkarları ve hayatı peşinde koşanlardır. Onlar, gördükleri adaletsizlikleri görmemek için kendilerini safsatalarla kandıranlardır. Benzetmenin hemen ardından konuşmayı farklı yönde sürdürür: “Fakat hayır, istediğiniz bu bencil yaşam değil. Bilim için çalışmaktan insanlık için çalışmayı anlıyorsunuz.” der.
Bununla da kalmaz, Kropotkin’in düşüncesinde yalnızca kişinin “iyi” bir amaçla yola koyulmuş olması yetmemektedir. Aynı zamanda içinde bulunulan durumun da sorgulanması ve ondaki “kötü” yanların da ortaya konması gerekir. Kropotkin’e göre insanlığa hizmet etmek için bilimle uğraşmaya kalkışan her kimse, yalnızca kendisini kandırmakla yetinmiş olacaktır. Bilim insanının önünde sorular ardışık olarak sıralanır. Yüce bir istekle hizmet ettiğimiz “insanlık” nedir?
Kropotkin insanlığa hizmet için bilimle uğraşacak gençlere cevabı vermekte gecikmez. Bilim çevrelerinde pek kabul gören, meşhur “insanlık” dedikleri şey, gerçekte toplumun onda birinden başka bir şey değildir. Çünkü sistem öyle bir haldedir ki bilgiye ulaşmak, bilgi üretmek, bilgiyi işlemek yalnızca bir grup azınlığın eline kalmıştır. Üstelik bu azınlığın ürettiği hiçbir bilgi, ezilenlerin yaşamında daha fazla sömürü dışında bir anlam da taşımaz. Kropotkin bu bölümde çok fazla örnek verir ve dahası etrafına dikkatlice bakan herkes için örneklerin sınırsız olduğunu söyler. Bilginin herkes için erişilemez olduğunu görmemek için gözlerimizin bağlanmış olması gerekir.
“Peki öyleyse ne yapacaksın?” sorusu tekrar karşımıza çıkmış olur. Bilgi üretmemekte midir çözüm? Kropotkin yine cevabı vermekte hızlı davranır: “Şu anda söz konusu olan, bilimsel gerçekleri ve keşifleri üst üste yığıp biriktirmek değil artık. Önemli olan, bilim tarafından kazandırılmış gerçekleri yaymak, onları hayata geçirmek ve onlardan ortak bir alan oluşturmaktır her şeyden önce. Önemli olan, bunu herkesin, bütün insanlığın onları özümsemeye ve uygulamaya yetenekli hale geleceği biçimde yapmaktır, bilim artık bir lüks olmaktan çıkmalı ve herkesin yaşamının bir temeli haline gelmelidir. Adalet bunu böyle gerektiriyor.”
Bilim insanlarıyla benzer bir yerden ele aldığı “sanatçı” varsayımına geçelim. Diyelim ki sanatçısınız: Kropotkin sanatı ele alırken onda bulunan ruha dikkat çeker. Bu ruh, yaratıcı ruhtur ve özgürdür. Sanatçı ise bu özgür ve yaratıcı eylemi gerçekleştirmesi yönüyle ondaki özellikleri barındırır. Ancak sanat, bayağılaşmakta ve yozlaşmaktadır. Sadece kendisi değil, sanatçı da bu yozlaşmanın ve bayağılaşmanın kurbanı olur. Özgür olmayan bir toplumda, özgür olmayan bir sanatçının, sanatını özgürce gerçekleştirmesi de beklenemez. Kropotkin onlara da şöyle seslenir: “…Fakat yüreğiniz insanlığınkiyle beraber çarpıyorsa ve gerçek bir şair olarak yaşamı duymak için bir kulağınız varsa o zaman çevrenizde dalga dalga kabaran şu acılar okyanusunun karşısında … duracak ve güzelin, soylunun kısacası yaşamın gelecek uğruna, insanlık ve adalet uğruna mücadele edenlerin yani ezilenlerin yanında saf tutacaksınız!”
Düşüncede ve Eylemde Tutarlı Olmak
Kropotkin doktorlara, hukukçulara, mühendislere, bilim insanlarına, sanatçılara seslenirken her bir uğraş için farklı örneklerle karşılaşmış olsak da hepsinin birbiriyle kurduğu teması görmek, çağrıyı anlamak için faydalıdır. “Gençliğe Çağrı” daha çok toplumdan bireye doğru şekillenen, yönelen bir metindir. Toplumsal ilişki biçimleri, sistemler, adaletsizlikler, yozlaşma gözlemlenmiş ve bireyin tüm bunlar içinde nasıl bir konumda kendisini var edeceği tartışılıyordur. Ancak hem örneklerin birbiriyle temas kurduğu hem de Kropotkin’in dikkat çektiği bir nokta daha vardır: Düşüncede ve eylemde tutarlılık.
Kropotkin bu noktayı, bireyle alakalı bir mesele olarak karşımıza koyar. Dikkatle okunduğunda “Pekala, ne yapacaksın?” sorusu da yalnızca toplum içinde bireyin nasıl konumlanacağına dair bir soru olmaktan çıkar. “Birey olarak kendini nasıl tamamlayacaksın?” sorusuna yakınlaşır.
Kropotkin’in düşüncesinde birey bütünlüklü olmalıdır. Bu bütünlüğün sağlanması ise bireyin düşündüğü şekilde eylemesiyle mümkündür. Her bir örnekte Kropotkin gençlere adaletsizliğin açığa çıktığı yerleri işaret etmiştir, haliyle metni okuyan bir genç artık adaletsizlikleri fark eder durumdadır. Çünkü yaşanan bir durumu adaletsiz olarak nitelemek, onun adaletsiz olduğuna karar vermiş olmak, bu şekilde düşünmüş olmak demektir. Bu, bir tür lanetlenmedir denilebilir. Çünkü bireyin zihninde yer eden bu düşünce ona yönelik bir eylemde bulunmasını da gerektirir. Bu eylem hiç değilse, adaletsizliğin “kötü” olduğunu varsayan bir zihnin adaletsizlik yapmamasındadır, adaletli olmasındadır.
Bu tabi ki kolay değildir. Kropotkin’e göre safsatalarla kendisini kandırmış, kendi çıkarları peşinde koşan hiç kimse bu bütünlüğe erişememektedir. Ancak bu, aynı zamanda, herkesin istediğinde gerçekleştirebileceği bir bütünlüktür. Yalnızca istemek ve göze almak gerekir. Bu yolun kolay olmadığının, düşünce ve eylemde tutarlı olanların devlet tarafından nasıl da tehlike olarak görüldüğünün o da farkındadır. Bunu en iyi şekilde, öğretmen varsayımıyla anlatabiliriz: “Herkes için yaygın, geniş ve insanca eğitim isteyecek, ama bunun bugünkü koşullarda ne okulda ne okul dışında olanaksız olduğunu görerek burjuva toplumun bizzat temellerine saldıracak, bu temelleri eleştireceksiniz. O zaman bakanlık tarafından açığa alınmış olacağınızdan, okulu terk edecek ve gelip aramıza katılacaksınız; bizimle birlikte bilginin çekiciliğini, insanlığın olması gereken halini ve ne olabileceğini, yetişkin ama sizden daha az bilgili insanlara anlatacaksınız. Bugünkü düzenin eşit, dayanışma ve özgürlük yönünde eksiksiz dönüşümünde sosyalistlerle birlikte çalışmaya başlayacaksınız.”
Eylemin Düşünceyle Uyumlu Olduğu Bir İş
Kropotkin metnin bu kısmına kadar halen cevaplanmamış bir soru olduğunu bilir. Bu soru, çağrıya kulak vermekle beraber nasıl bir yol izleyeceğini bilmeyen kişinin sorusudur. Haklı da bir sorudur. Çünkü Kropotkin buraya kadar, bugüne dek görmediğimiz, görsek dahi üzerine kafa yormadığımız, kendimizi bir parçası olarak görmediğimiz “adaletsizlik”i açıkça ortaya koymakla yetinir. Bireyin düşüncede ve eylemde bütünlüklü olması bile karşılaşacağı zorluklarla beraber düşünüldüğünde bazılarımız için oldukça soyut kalabilir. Bu noktada Kropotkin lafı fazla uzatmaya niyeti olmadığını belirterek “eylemin düşünceyle uyumlu olduğu bir iş” önerir bizlere. Bu iş, tabi ki devrimci olmakla tamamlanabilir. Metnin devamında devrimci olmanın adaletsizlikler karşısında adaletin safını tutmak; iktidarın karşısına halk olarak dikilmek ve iktidarı yok etmek anlamına geldiğini görürüz.
Halkın Gençlerine
Kropotkin, “halk” üzerinde özellikle durur. “Bir avuç insansınız” diyerek göz korkutmaya, inanç kırmaya çalışanlara ve umutlarıyla yola çıkmış genç devrimcilere hatırlatır: “Bize, bir avuç olduğumuzu, hedeflediğimiz bu devasa amaca ulaşmak için haddinden fazla zayıf olduğumuzu söylemek için gelmeyin. Bizi, adaletsizlikler yüzünden acı çekenleri bir sayalım bakalım kaç kişiyiz… Başkaları için çalışan ve has buğdayı efendilere bırakmak için yulaf ekmeği yiyip yulaf çorbası içen biz köylüler milyonlarca canız; halk denen olguyu tek başımıza oluşturacak kadar kalabalığız. Yırtık pırtık kıyafet giyinmek için ipekli kumaşları ve yumuşacık kadifeleri dokuyan biz işçiler de çok kalabalığız, fabrika düdükleri kısa bir mola yapmamıza izin verdiklerinde uğuldayan bir deniz misali meydanları ve sokakları sel gibi istila edip dolduruyoruz. Sopa zoruyla güdülen biz askerlere; subaylarının göğüslerini nişanlarla süslemek, omuzlarına bir iki yıldız, bir iki apolet daha eklemek için mermilere hedef olan bizlere, bugüne kadar hep kardeşlerine kıymış olan biz şu zavallı aptallara da bize emreden birkaç omzu kalabalığın bet benizlerinin attığını görmek için onlardan yüzümüzü çevirmemiz, silahlarımızı da onlara çevirmemiz yetecektir. Acı çeken ve hakaret edilen bizler, hepimiz, çok büyük bir topluluğuz. Her şeyi yutacak, sularına gömecek bir iradeye sahip olduğumuz andan itibaren adaletin gerçekleşmesi için kısa bir zaman yeter bize.”
Ve son bölümde halkın gençlerine seslenir. Halkın gençleri, “Gençliğe Çağrı”da seslenilen iki genç grubundan biridir. Kropotkin, diğer bölümün aksine bu bölümü çok uzatmaya gerek görmediğini belirtir. Çünkü halkın gençlerine -halkın gençleri, hayatı boyunca çalışmak zorunda kalmış ezilenlerdir- adaletsizlikleri göstermeye ihtiyaç yoktur. Onlar ki bu adaletsizlikler içinde çocukluğunu geçirmiş ve adaletsizliği yaşamışlardır. Çalıştığı işte, oynadığı oyunda, giydiği elbiselerde, insanlarla kurduğu ilişkilerde… Adaletsizliğin ne olduğunu iyi bilirler. Kropotkin onlara yalnız bir şey için seslenmek ister: Cesaret! Halkın gençlerinin ihtiyacı olan, ailesinin ve kendisinin katlanmak zorunda olduğu yoksulluk ve sömürü sisteminden kurtulmak için cesaret etmesidir. Bu cesaret ise ancak kendisi gibi milyonlarca ezilenin olduğunu görmekle mümkündür.
Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 52. sayısında yayınlanmıştır.
Gençliğe Çağrı
Bugün gençlerle konuşmak istiyorum… Yani yaşlılar (yürekçe ve ruhça yaşlılar elbette) kendilerine hiçbir şey söylemeyecek bu satırlarla boş yere gözlerini yormaksızın bu kitabı bir yana bıraksınlar.
On sekiz ya da yirmi yaşında olduğunuzu, öğreniminizi ya da çıraklığınızı tamamladığınızı ve hayata henüz başlayacağınızı farz ediyorum. Sizi bastırmak için uydurulan batıl inançlardan arınmış bir aklınızın olduğunu, şeytandan korkmadığınızı, rahiplerin ve devlet adamlarının yalanlarını, boş laflarını dikkate almadığınızı varsayıyorum. Dahası geniş paçalı pantolonlarıyla kaldırımları arşınlayan, daha bu yaşta ne pahasına olursa olsun sadece kendi sefasını düşünen ve çürümekte olan toplumun yitip giden ürünleri olan züppelerden biri olmadığınızı, tersine yüreğinizi tam da olması gereken yere koyduğunuzu varsayıyor; bu nedenle sizinle konuşuyorum.
Karşınızda duran ilk soruyu biliyorum: “Ben ne olacağım?” Bunu kendinize defalarca sordunuz. Yani, yalnızca gençken anlayabildiğimiz gibi, bir meslek için eğitim almak veya bir bilim dalında yıllar süren çalışma -unutulmamalıdır ki bu çalışmaların bedeli toplum tarafından ödenir- gencin kendisinden bir sömürü aracı yaratmak için yapılmaz ve yine yalnızca gençken anlaşıldığı gibi birisi kendi zekâsını, yeteneklerini, bilgeliğini bugün sefalet ve cahillik içinde yüzen topluma yardım etmek için kullanmayı hayal etmiyorsa bunun tek sebebi kötülük eğilimi tarafından çürütülmüş ve yozlaşmış olmasıdır.
Siz bunu düşlemiş olanlardansınız değil mi? Pekâlâ, düşünüzün gerçek olması için ne yapacaksınız peki?
Hangi koşullarda doğduğunuzu bilmiyorum. Belki şanslıydınız, bilimsel bir öğrenim gördünüz; doktor, avukat, yazar ya da bilim insanı olacaksınız. Bu durumda geniş bir faaliyet alanı açılıyor önünüze; engin bilgiler ve sınanmış yeteneklerle atılıyorsunuz hayata. Ya da bilimsel bilgileri temel öğrenim sırasında edinilen pek az bilgiyle sınırlı ama günümüz emekçileri tarafından yürütülen zorlu çalışma yaşamını yakından tanıma üstünlüğüne zorlu çalışma yaşamını yakından tanıma üstünlüğüne sahip dürüst bir zanaatkârsınız.
Daha sonra ikincisine dönmek üzere ilk varsayım üzerinde duruyor ve bilimsel bir eğitim aldığınızı kabul ediyorum. Tutun ki bir doktor olacaksınız…
Günün birinde iş tulumlu bir adam bir hastayı görmeniz için sizin yanınıza gelecek ve sizi -karşılıklı komşuların gelip geçenin başları üzerinden neredeyse el ele değebildikleri- o daracık sokaklardan birine götürecek. Işığı titrek bir lambayla aydınlanan boğucu bir ortama gireceksiniz. Oldukça pis haldeki iki, üç, dört, beş kat merdiven çıktıktan sonra hasta kadını, soğuk ve karanlık bir odada, kirli bir paçavranın kapladığı bir paletin üstünde uzanmış halde bulacaksınız. Soluk, morarmış çocuklar ince giysilerinin içinde titreyerek oturuyor, gözlerini dört açmış bakıyorlar. Kadının eşi, hayatı boyunca ne olursa olsun günde on iki on üç saat çalışmış, son üç aydırsa işsiz. İşsiz kalmak onun mesleğinde nadir rastlanır bir durum değil; bu, her sene periyodik biçimde yaşanan bir şey. Ama eskiden, adamın işsiz kaldığı zamanlarda eşi günde on beş peni için temizlik işlerine gidiyor, belki de senin gömleklerini yıkıyordu. Şimdi ise iki aydır yatalak durumda ve ailesine tüm bu sefalet içinde bakmaya çalışıyor.
Peki söyleyin doktor bey, bu hastalığın sebebi ve tedavisi nedir? Sebebi genel bir kansızlık mıdır? Yoksa yetersiz beslenme ya da temiz hava alamamak mı? Tedavi olarak belki de her gün bir biftek, biraz temiz hava ve havalandırılmış, ışıklandırılmış bir oda önereceksiniz ona. Ne kadar da ironik değil mi? Eğer bunları yapabiliyor olsaydı, zaten sizin tavsiyeleriniz olmadan da yapardı.
İyi yürekli, açık sözlü ve dürüstseniz eğer, bu aile pek çok şey anlatacaktır size. Duvarın öte yanında yüreğinizi sızlatarak ciğeri parçalanırcasına öksüren şu kadının yoksul bir ütücü olduğunu, bir alt kattaki çocukların kaç gündür ateşler içinde yattığını, zemin kattaki çamaşırcı kadının, onun da baharı göremeyeceğini, yandaki binada durumun daha da kötü olduğunu söyleyecektir size.
Bütün bu hastalara ne diyeceksiniz? İyi beslenme, hava değişikliği ve daha az yorucu iş mi? Bunları söyleyebilmeyi isterdiniz ama söyleme cüretini gösteremiyor ve oradan paramparça bir yürekle lanet okuyarak çıkıyorsunuz.
Ertesi gün bir doktor arkadaşınız üniformalı bir uşağın, bu kez şatafatlı bir faytonla onu almaya geldiğini size anlattığında, siz hala şu yoksul harabelerinin sakinlerini düşünmektesiniz. Bu kez hasta, zengin bir konakta yaşayan bir kadın. Tüm yaşamını süslenip püslenmeye, ziyaretlere, dansa ve şu kaba saba kocasıyla yaptığı tartışmalara harcamış ve uykusuz geceler yüzünden yorgun düşmüş bir kadın. Ve arkadaşınız bu durumda ona daha az aptalca bir yaşam, kabızlığa daha az yol açan bir beslenme, açık havada gezintiler, ruhsal dinginlik ve -bir dereceye kadar üretici çalışmanın yerini tutması amacıyla- biraz da egzersiz yapmasını önermiş.
Bu hastalardan biri, ömrü boyunca hep yetersiz beslendiği, doyasıya yiyemediği ve asla yeterince dinlenmediği için ölecek; diğeri de yaşamı boyunca çalışma nedir asla bilmediği için yavaş yavaş çürüyüp gidecek.
Her şeyi kanıksayan, en isyan ettirici olaylar karşısında bile hafif bir iç geçirme ve bir bardak birayla rahatlayan şu ruhsuz mizaçlılardan biriyseniz eğer, o zaman giderek bu aykırılıklara alışacak ve -canavarlar gibi- tek bir düşünceniz, kendinizi asla yoksullar arasında bulmamak gayesiyle keyfine düşkünlerin saflarına kapağı atmak gibi bir düşünceniz olacak sadece. Yok eğer bir yüreğiniz varsa, her duygu sizde iradi bir tavır alışa dönüşüyorsa, içinizdeki canavar akıllı varlığı öldürmemişse, günün birinde şunları söyleyerek döneceksiniz evinize o zaman: “Hayır, bu adaletsiz. Bu, böyle sürüp gidemez. Mesele hastalıkları tedavi etmek değil ama onları öngörüp engellemek gerek. Azıcık refah ve düşünsel gelişme, hastaların ve hastalıkların yarısını listelerimizden silip atmaya yeter. İlaçlar cehennemin dibine! Temiz hava, iyi beslenme, daha az aptallaştırıcı bir iş… İşe bunlardan başlamak gerek. Bunlar olmaksızın şu tıp mesleğinin tümü sadece bir aldatmaca, şarlatanlık.”
İşte o gün sosyalizmi anlayacaksınız. Onu yakından tanımak isteyeceksiniz ve eğer özgecilik sizin için anlamsız bir sözcük değilse, eğer doğa bilimcinin sıkı tümevarımını toplumsal sorunun incelenmesine uygularsanız, sonunda kendinizi saflarımızda bulacak ve bizim gibi toplumsal devrim için çalışacaksınız.
***
Belki de şöyle diyeceksiniz: “Pratik cehennemin dibine! Gökbilimci, fizikçi ve kimyacı gibi kendimizi saf bilime verelim. Bunlar sadece gelecek nesiller için verimli işlerdir. Bu, doğanın gizemlerinin incelenmesinin ve düşünsel yeteneklerimizin kullanılmasının bize verecekleri -kuşkusuz çok büyük- bir haz olmayacak mı düpedüz?” O zaman ben de yaşamını hoşça geçirmek gayesiyle bilimi kendine iş edinen bilgini, bir ayyaştan, o da doğrudan hazzı aramaktan başka bir şey yapmayan ve bunu şarap kadehinde bulan bir sarhoştan neyin ayırdığını soracağım size… Bilge, hazlarının kaynağını kuşkusuz daha iyi seçmiş, zira kaynağı ona daha yoğun ve uzun süreli hazlar sağlıyor, hepsi bu! Her ikisi de, bilge de ayyaş da, aynı bencil amacı, kişisel haz amacını güdüyorlar.
Fakat hayır, istediğiniz bu bencil yaşam değil. Bilim için çalışmaktan insanlık için çalışmayı anlıyorsunuz. Ve araştırmalarınızın seçiminde izleyeceğiniz yolu bu düşünce sayesinde buluyorsunuz.
Boş bir kuruntu! Peki kim kendini ilk kez bilime verdiğinde bu kuruntuyu beslemedi ki!
Ama gerçekten insanlığı düşünüyorsanız, bu yoldan sapmalarınızda hedeflediğiniz insanlıksa, o zaman karşınıza çok büyük bir itiraz dikilecek… Zira -yeter ki adil bir ruha sahip olun- bugünkü toplumda bilimin yalnızca bir lüks konusu olduğunu, bazı kesimlerin yaşamını daha hoş kılmaya yaradığını ve insanlığın hemen hemen tamamı için kesinlikle erişilmez olarak kaldığını fark edeceksiniz.
Gerçekte bilim, bir yüzyılı aşkın bir süre önce evrenin oluşumuna ilişkin sağlam bilgiler ortaya koydu, ama bu bilgilere sahip olanların ya da gerçekten bilimsel bir eleştirel ruha sahip olanların sayısı ne ki! Barbarlara yaraşır önyargıları ve hurafeleri benimseyen dolayısıyla dinci sahtekârların elinde oyuncak hizmeti görmeye açık yüzlerce milyonun arasında görünmez olarak kalan… Bilemediniz birkaç bin kişi.
Ya da bilimin insanların maddi ve manevi sağlığının akılcı temellerini hazırlamak üzere yaptıklarına bir göz atalım yalnızca… Bilim, vücudumuzun sağlığını korumak amacıyla nasıl yaşamamız ve yerleşim yerlerimizi nasıl iyi durumda tutmamız gerektiğini söylüyor size, anlıksal ve manevi mutluluğun yolunu gösteriyor. Fakat bu iki yolda da gerçekleştirilmiş olan o devasa çalışmanın hepsi anlamsız olarak kalmıyor mu? Peki, bu niye? Çünkü bilim, bugün sadece bir avuç ayrıcalıklı sınıf için var. Çünkü toplumu sadece iki sınıfa, ücretliler ve sermaye sahipleri sınıflarına bölen toplumsal eşitsizlik, akılcı yaşam koşulları üzerine olan bilgileri insanlığın onda dokuzu için bir alay durumuna düşürüyor.
Size daha fazla örnek verebilirim ama kısa keseceğim. Kararmış tozlu camları ışığı güpegündüz ancak belli belirsiz geçiren şu Faust muayenehanenizden çıkın ve şöyle bir bakın çevrenize, her adımında bu düşünceyi destekleyen kanıtları bizzat bulacaksınız.
Şu anda söz konusu olan, bilimsel gerçekleri ve keşifleri üst üste yığıp biriktirmek değil artık. Önemli olan, bilim tarafından kazandırılmış gerçekleri yaymak, onları hayata geçirmek ve onlardan ortak bir alan oluşturmaktır her şeyden önce. Önemli olan, bunu herkesin, bütün insanlığın onları özümsemeye ve uygulamaya yetenekli hale geleceği biçimde yapmaktır, bilim artık bir lüks olmaktan çıkmalı ve herkesin yaşamının bir temeli haline gelmelidir. Adalet bunu böyle gerektiriyor.
Daha da ileri gidiyor, bilimin de çıkarının bu yönde olduğunu söylüyorum. Bilim yalnızca, yeni hakikatleri kabul etmeye hazır bir temel bulunduğunda gerçek biçimde ilerleme gösterebilir. Isının mekanik eşdeğeri teorisi, son yüzyılda Hirn ve Clausius’un bugün formüle ettiği terimlerle ileri sürülmüş olmasına rağmen; fizik bilgisi, bu teoriyi kabul edebilen bir topluluk yaratabilecek biçimde genişleyene kadar seksen yıl boyunca akademik kayıtlarda gömülü kaldı. Dede Erasmus Darwin’in (1731-1802) türlerin değişebilirliğine ilişkin düşüncelerinin torunu Charles Robert Darwin (1809-1882) ağzında olumlu biçimde ifadelerini bulmaları ve akademisyen bilgeler tarafından kabul edilebilmeleri için tam üç kuşağın geçmesi gerekmişti -tabi o zaman bile kamuoyu baskısı olmazsa olmazdı-. Bilge her zaman, şair veya ressam gibi, içinde hareket ettiği ve bir şeyler öğrettiği toplumun bir ürünüdür.
Ama, eğer bu düşünceler kafanıza yattıysa; bugün bilgenin, bilimsel gerçeklerle tıka basa şiştiği için kınandığı ve geriye kalan insanların beş, on asır öncesiyle aynı kaldığı -yani köleler ve makineler halinde, sabit gerçeklere hâkim olmaktan aciz halde olduğu- bu düzene radikal bir değişiklik getirmenin her şeyden önemli olduğunu anlayacaksınız. Ve engin, içten, insancıl ve derin bilimsel gerçeklerle iç içe olduğun gün, saf bilime olan ilginizi kaybedeceksiniz. Bu dönüşümü gerçekleştirmenin yollarını bulmak için çalışmaya başlayacak ve eğer gözlemlerinize, bilimsel araştırmalarında rehber edindiğiniz tarafsızlığı getirecek olursanız sosyalizmi kabul etmek zorunda kalacak; safsatalara son verecek ve aramıza katılacaksınız. Hazları için çalışmaktan bıkmış ve bundan payını almış bu küçük grup içinde, bilgini ve bağlılığını ezilenlerin hizmetine sunacaksınız.
Ve şundan emin olun, duygularının ve eylemlerinin gerçek uyumuyla elde edeceğiniz başarmışlık hissiyatını bir defa yaşadığınızda, daha önce kendinizde varlığını hayal dahi edemeyeceğiniz bir güç hissedeceksiniz. Ne zaman ki bir gün gelmesi için çalıştığınız değişim gerçekleşecek, o zaman kolektif bilimsel çalışmalardan yeni bir güç doğacak ve enerjilerinizi hizmete adamak için gelen güçlü emekçilerin yardımıyla bilim, bugünkü uğraşları, acemilerin çalışmaları olduğunu düşündürtecek biçimde güçlü bir adım atmış olacak.
O zaman bilimden zevk alacaksınız, bu zevk herkesin zevki olacak.
II
Hukuk eğitimini bitirmiş ve baroda avukatlığa hazırlanıyorsanız eğer, siz de gelecekteki etkinliğiniz için kuruntuya kapılıyor olabilirsiniz… Yani sizin özgecilik nedir bildiğinizi varsayıyorum. Belki şöyle düşünüyorsunuz: “Yaşamını dur durak bilmeksizin ve amansızca tüm adaletsizliklere karşı adamak; yüce adaletin ifadesi yasanın her zaman egemen olmasına çalışmak, hangi gönül eğilimi bundan daha güzel olabilir ki!” Ve seçtiğiniz bu eğilimde kendinize tümüyle güvenerek atılıyorsunuz hayata.
Eh madem öyle, o zaman adli vaka kayıtlarını rastgele açalım ve toplumun bu konuda size söylediklerini görelim…
İşte zengin bir toprak sahibi, üzerinde anlaştıkları kirayı ödemeyen kiracı bir köylünün toprağından çıkarılmasını istiyor. Yasal bakış açısından tereddüde mahal yok. Bu köylü kirasını ödemediği için söz konusu toprağı terk etmek zorunda. Ama olguları yakından incelersek ve şunları görürüz… Toprak sahibi topladığı kiraları hep neşeli törenlerde har vurup harman savuruyor, köylü de durmadan çalışıyor. Mülk sahibi, topraklarının verimini arttırmak için hiçbir şey yapmamış. Ama şu son yıllarda o çevrede bir demiryolunun döşenmesiyle, köyler arası yeni yolların açılmasıyla, civardaki bataklıkların kurutulmasıyla ve ekilmemiş boş bayırların tarıma açılmasıyla bölge topraklarının kazandıkları fiyat artışları sayesinde topraklarının değeri beş yıl içerisinde yine de üç kat artmış. Toprakların bu fiyat artışını kazanmalarında büyükçe payı olmuş olan köylü de bu yeni durumda varını yoğunu yitirdiği, tüccarların eline düşüp gırtlağına kadar borca battığı için artık toprak sahibine ödeme yapamıyor. Her zaman mülk sahibinden yana olan yasa bu konuda açık: Toprak sahibine hak veriyor. Peki siz, hukuki varsayımların içinizdeki adalet duygusunu henüz öldürmediği siz, bu durumda ne yapacaksınız? Bu çiftçinin, yasanın emrettiği gibi düpedüz dışarı atılmasını mı ya da toprak sahibinin bu çiftçinin çalışmasından kaynaklanan fiyat artışı payını -dürüstlüğün ve adaletin size dayattığı gibi- ona iade edilmesini mi isteyeceksiniz? Hangi tarafta yer alacaksınız? Yasadan yana ama adalete karşı mı? Yoksa adaletten yana ama bu durumda yasaya karşı mı?
Veya işçiler 15 gün önceden haber vermeksizin patronlarına karşı greve başladıklarında, hangi yanda saf tutacaksınız? Yasadan, bir başka deyişle bir kriz döneminden istifade ederek ekstrem karlar elde eden patrondan (son zamanlardaki davalara bir göz atın) ya da yasaya karşı ama söz konusu dönem boyunca 2,5 frank ücret alan, karılarının ve çocuklarının eriyip tükendiklerini gören işçilerden yana mı? Dürüstlüğü mü, yoksa bu dürüstlük gereği akşam karnını bir güzel doyurmuş olanla karnını doyurabilmek için emeğini satan arasında, güçlü ile zayıf arasında var olduğu söylenen bir sözleşmenin sözleşme olmadığı savını mı destekleyeceksiniz?
İşte bir diğer olay… Günün birinde adamın biri Paris’te bir kasabın çevresinde dolanıp durmakta. Derken bifteği kaptığı gibi kaçmaya koyulur. Lakin adam yakalanır, sorgulanır. İşsiz biri olduğu ve ailesinin dört gündür yiyecek hiçbir şeyinin olmadığı öğrenilir. Kasaptan adamı bırakması ve şikâyetçi olmaması istenir, ne var ki kasap ille de adaletin tecellisini ister. İşsiz hakkında dava açılır ve işsiz 6 ay hapse mahkûm edilir. Ne yaparsınız ki şu kör Themis bunu böyle istiyor işte. Ve bilinciniz -benzeri mahkumiyetlere her gün karar verildiğini görerek- bu topluma ve bu yasaya karşı isyan etmeyecek, öyle mi?!
Ya da çocukluğundan beri hakarete uğrayıp hırpalanmış, tek bir sevgi sözcüğü işitmeksizin büyümüş ve sonunda birkaç kuruşunu almak için komşusunu öldürmüş olan şu adama karşı -suçludan ziyade bir hasta olduğunu ve bu suçun her hâlükârda dönüp dolaşıp toplum tarafından yeniden üretildiğini bildiğinizde- yasanın uygulanmasını, adamın giyotine gönderilmesini yahut -daha kötüsü- yirmi yıl hapse atılmasını mı isteyeceksiniz?
Bir kızgınlık ve öfke anında çalıştıkları fabrikayı kundaklayıp ateşe veren o dokumacıların zindana atılmalarını mı, taçlı bir katile silahlı suikast düzenleyen adamın gemiden bozma hapishaneye hapsedilmesini mi, geleceğin bayrağını barikatların üstüne diken o isyancı halkların kurşuna dizilmelerini mi isteyeceksiniz? Hayır, bin kez hayır!
Şayet size öğretilenleri yinelemek yerine düşünürseniz, eğer yasayı analiz ederseniz, en güçlü olanın isteği olan temelini ve de kanlı tarihiyle insanlığa miras bırakılan tüm baskıların kutsanması olan özünü gizlemek maksadıyla çevrelendiği şu hukuki varsayım sislerinden onu çıkartıp açıkça ortaya koyarsanız; bu yasadan son derece iğrenecek, onu küçümseyeceksiniz. Yazılı yasanın kölesi olarak kalmanın, bilincin her gün yasayla karşıtlığa girmesi ve onunla pazarlık etmesi olduğunu anlayacaksınız. Yasayla bulunç arasındaki bu mücadele sürüp gidemeyeceği için gelenekten vazgeçecek ve iktisadi, siyasi, toplumsal tüm haksızlıkların ortadan kaldırılmasında bizimle birlikte yürüyeceksiniz. İşte o zaman sosyalist olacaksınız, işte o zaman devrimci olacaksınız.
***
Ya siz, bilimin sanayiye uygulanmasıyla emekçilerin yazgısını iyileştirme düşünü kuran siz genç mühendisler… Sadece acıların yolunuzu gözlüyor olması ne üzücü bir düş kırıklığı! Uçurumların yanı başından yılankavi kıvrımlarla gidecek ve granit devlerin bağrını delip geçerek doğa tarafından ayrılmış iki coğrafyayı birbirine bağlayacak bir demir yolu tasarımına aklınızı genç ve taze gücünü veriyorsunuz. Ne var ki bir kez işe koyulduktan sonra, şu karanlık tünelde yoksunluk ve hastalıklar yüzünden tabur tabur işçinin kırılıp gittiğini; diğerlerinin de ceplerinde ancak birkaç kuruş ve kuşkusuz ciğerlerinde verem mikropları taşıyarak evlerine döndüklerini; yolunuzun her metre ilerleyişiyle belirlenen (alçak bir cimriliğin sonuçları olan) insan cesetleri görüyorsunuz. Ve nihayet bu yol bir kez bittikten sonra, işgalcilerin top ve cephanelerini taşıma yoluna dönüştüğünü görüyorsunuz…
Gençliğinizi üretimi basitleştirecek, kolaylaştıracak bir buluşa adamışsınız ve onca çabadan, nice uykusuz geceden sonra bu değerli buluş, işte nihayet ellerinizde. Onu uygulamaya koyuyor ve sonucun beklentilerinizi bile aştığını görüyorsunuz. Ama -bu buluş nedeniyle- on bin, yirmi bin işçi sokağa atılacak; çoğu çocuk olmak üzere geriye kalanlar da birer makine parçasına dönüştürülecek! Üç, dört belki on kadar patron (bu buluşunuz sayesinde) servet üstüne servet yığacak ve silme dolu bardaklarla şampanya içecekler. Bu muydu hayal ettiğiniz?
En sonunda yeni endüstriyel ilerlemeleri inceliyor ve terzinin şu dikiş makinesinin keşfinden hiçbir şey, kesinlikle hiçbir şey kazanmadığını; Gothard tüneli (İsviçre) işçisinin -elmas uçlu büyük delicilere rağmen- antikilostoma (iplilksi bir ince bağırsak kurdunun yol açtığı kansızlık hastalığı) yüzünden öldüğünü, duvarcı ustasının ve yevmiyeci amelenin Giffard asansörlerinin yanında -önceden olduğu gibi- işsiz kaldıklarını görüyorsunuz… Ve eğer bu toplumsal meseleleri -sizi teknik sorunlarınıza yönlendirmiş olan- o aynı bağımsız düşünüşle müzakere ederseniz özel mülkiyet ve ücret sistemi altında her yeni buluşun emekçinin -refahını birazcık yükseltse bile- köleliğini daha bir derinleştiği, işi daha aptallaştırıcı kıldığı, işsizlik dönemlerini daha sıklaştırdığını ve krizleri daha şiddetlendirdiği sonucuna; bütün hazları zaten kendine mal etmiş olanın da her yeni buluştan gerçekten yararlanan tek kişi olduğu sonucuna varmanız kaçınılmaz olacak.
Bir kez bu sonuca vardıktan sonra, bu durumda ne yapacaksınız? Ya çok bilmişlikle bilincinizi susturmaya başlayacak, ardından günün birinde gençliğinizin o dürüst hayallerine yol verecek ve hazlara sahip olma hakkını vereni kendiniz için ele geçirmeye çalışacaksınız ki, o zaman sömürücülerin safına geçmiş olacaksınız. Ya da yüreğiniz varsa, kendinize şunları söyleyeceksiniz: “Hayır yeni buluşlar yapmanın zamanı değil şimdi! Önce üretim biçimini değiştirmeye çalışalım; özel mülkiyet ortadan kaldırıldığında, o zaman her yeni bireysel ilerleme insanlığın tümünün yararına olacak ve bugün makineye dönüşmüş ama o zaman düşünen insanlara dönüşen emekçiler, el emeği süreçlerinin incelenmesi ve uygulanmasıyla desteklenen sezgilerini sanayiye uyguladıklarında teknik ilerleme, bugün hayal etmeye bile cesaret edemediğimizi elli yılda gerçekleştirecek bir atılım, bir gelişme gösterecek.”
Ya ilkokul öğretmeni için, mesleğini sıkıcı bir iş olarak değil ama sevinç dolu gülücüklerinin arasında neşeli yumurcaklarla çevrili, onların canlı bakışları altında kendini rahat hisseden ve bu küçücük kafalarda -gençliğinde bizzat beslediği- insani düşünceleri uyandırmaya çalışan öğretmen için ne demeli?
Sizi sık sık üzgün görüyor ve kaşlarınızı çattıran, canınızı sıkanın da ne olduğunu biliyorum: Şimdilik Latincede biraz geri olan, ama -doğrudur- daha az iyi yürekli olmayan en sevimli öğrenciniz coşkuyla Guillaume Tell efsanesini anlatıyor ve çakmak çakmak gözleriyle bütün zorbaları (tiranları) hemen oracıkta hançerlemek ister gibiydi… Schiller’in şu tutkulu dizelerini hararetle okuyordu:
Köle zincirlerini koparıp attığında,
Bu özgür insanın karşısında korkma!
Ama eve döndüğünde annesi, babası ve amcası, rahip efendiye ve kır bekçisine karşı saygıda kusur ettiği için onu fena halde azarladılar: Bir saat boyunca “İhtiyatlı ol, otoritelere saygı duy, itaat et” nutukları çektiler. O kadar ki sonunda “Bu Dünyada İşini Yoluna Koyma Sanatı”nı okumak üzere Schiller’i bir yana bıraktı.
Ve sonra, daha dün, en iyi öğrencilerinizin yoldan çıktıkları, iğrençleştikleri söylendi size: Biri durmadan apoletlerini düşünüyormuş; diğeri de patronuyla birlikte işçilerin zaten düşük ücretlerini tırtıklıyormuş. Ve bu genç insanlara onca umut bağlamış olan siz, şimdilerde yaşam ve ideal arasında var olan üzücü çelişkiyi düşünmektesiniz.
Hala bunu düşünmektesiniz! Ama öyle tahmin ediyorum ki üst üste böylesi düş kırıklıkları yaşadıktan sonra iki yıl içinde gözde yazarlarınızı bir yana bırakacak ve “G. Tell kesinlikle çok dürüst bir babaydı, fakat netice itibariyle biraz kaçık bir baba; şiirin -özellikle bütün gün bileşik faiz hesaplarının kurallarını öğrettikten sonra -akşamları ocak başında tadına doyum olmaz, ne var ki şu şair beyler hep bulutlarda gezinip duruyor ve mısralarının ne yaşamla ne de müfettiş beyin gelecek denetimiyle en ufak bir ilgileri yok” demeye varacaksınız sonunda.
Ya da gençlik düşleriniz olgun adamın kesin inancı haline gelecek… Herkes için yaygın, geniş ve insanca eğitim isteyecek, ama bunun bugünkü koşullarda ne okulda ne okul dışında olanaksız olduğunu görerek burjuva toplumun bizzat temellerine saldıracak, bu temelleri eleştireceksiniz. O zaman bakanlık tarafından açığa alınmış olacağınızdan, okulu terk edecek ve gelip aramıza katılacaksınız; bizimle birlikte bilginin çekiciliğini, insanlığın olması gereken halini ve ne olabileceğini, yetişkin ama sizden daha az bilgili insanlara anlatacaksınız. Bugünkü düzenin eşit, dayanışma ve özgürlük yönünde eksiksiz dönüşümünde sosyalistlerle birlikte çalışmaya başlayacaksınız.
Ve son olarak siz… Sanatçı, heykeltıraş, şair, müzik erbabı genç insanlar, ustalarınızdan bazılarını etkilemiş olan o olağanüstü ateşin bugün sizde (sizde ve sizinkilerde) artık yanmadığını görmüyor musunuz? Sanatın ne derece yavanlaştığını, bayağılaştığını, yeteneksizliğin ve niteliksizliğin hüküm sürdüğünü görmüyor musunuz?
Peki başka türlü olabilir mi? İlkçağ dünyasını yeniden bulmuş ve -Rönesans döneminin eserlerini yaratmış olan- doğa kaynaklarından yeniden güç almış olmanın o sevinci, günümüz sanatı için artık mevcut değil; devrimci düşünce şu ana kadar bu sevinci dargın, soğuk bıraktı. Bugün yaratıcı fikir yokluğu nedeni ile bitki yaprağındaki bir çiy damlacığının renkli fotoğrafını çekmeye, bir ineğin but kaslarını aynen resmetmeye ya da hoppa bir kadının süslü odası, bir lağımın boğucu pisliğini -düzyazı veya koşuk biçimde- inceden inceye betimlenmeye çalışıldığında… Bu sevincin gerçeklikle bulunmuş olduğuna inanılıyor.
İyi de “eğer böyleyse ne yapmalı” diyeceksiniz…
Sahip olduğunuzu söylediğiniz o kutsal ateş her ne kadar son derece “isli bir ateş” olsa da bu durumda siz yine önceden yapmış olduğunuz gibi davranmaya devam edecek ve sanatınızı da bir dükkân sahiplerinin salonlarını süsleme mesleğine, İtalyan operalarının tanıtım kitapçıklarını hazırlama işine veya sarı çizmeli Mehmet Ağa’ya sanatın ne olduğunu anlatan yazı dizileri yazmaya dönüşüp yozlaşacak; aranızdan çoğu bu uğursuz bayırı, bu alçalışı görüp zaten şimdiden hızla inmekte.
Fakat yüreğiniz insanlığınkiyle beraber çarpıyorsa ve gerçek bir şair olarak yaşamı duymak için bir kulağınız varsa o zaman çevrenizde dalga dalga kabaran şu acılar okyanusunun karşısında, açlıktan kırım kırım kırılan, cesetleri maden ocaklarında üst üste yığılan şu insanlar, barikatların dibinde yığın yığın yerde yatan şu parçalanmış cesetler ve Sibirya’nın karlarına olan o sürgün kafileleri karşısında; başlayan en son kavganın, yenilerin acıları ve yenenlerin şölenleri, korkaklığa karşı savaşan kahramanların, alçaklıkla mücadele içindeki coşkunluğun karşısında duracak ve güzelin, soylunun kısacası yaşamın gelecek uğruna, insanlık ve adalet uğruna mücadele edenlerin yani ezilenlerin yanında saf tutacaksınız!
***
Nihayet sözümü kesiyor ve soruyorsunuz. Peki, söylesenize eğer şu soyut bilim bir lüksse ve tıbbi uygulama da aldatıcı bir görünüşse; eğer yasa bir adaletsizlik, teknik buluşlar da bir sömürü aracıysa; okulun, uygulayıcının bilgeliğiyle çatışarak, yenik düştüğü doğruysa; devrimci düşünceye sahip olmayan sanat yozlaşmaktan başka bir şey yapamazsa… Bu durumda benim için ne kalır geriye?
Pekâlâ size yanıtım şöyle:
En yüksek derecede çekici olan muazzam bir iş, eylemlerin vicdanla tam olarak uyumlu olacağı bir iş, en asil, en güçlü doğaları eğitebilecek bir iş.
Hangi iş mi? Söyleyeceğim…
III
Ya sürekli biçimde vicdanınızdan ödünler verecek ve günün birinde kendinize şunları söyleyeceksiniz: “Yeter ki tüm hazlara sahip olabileyim ve -insanlar bunu yapmama elverecek derecede aptal oldukları sürece- bu hazlardan yararlanabileyim. Gebersin insanlık!” Ya da sosyalistlerle aynı safta yer alacak ve toplumun eksiksiz dönüşümünde onlarla çalışacağım. Yaptığımız tahlilin zorunlu sonucu işte böyle. Elverir ki etrafında olup biten üzerinde dürüstçe düşünsün, burjuva eğitiminin ve kendisini çevreleyenlerin çıkarcı görüşlerinin kulağına fısıldadıkları safsataların bahane olduklarını azıcık anlasın… Bütün düşünen insanların kaçınılmaz olarak varacakları mantıklı sonuç işte bu olacak. Bu sonuç bir kez elde edildikten, benimsendikten sonra “Ne yapmalı?” sorusu da doğal olarak kendiliğinden çıkar ortaya. Yanıtı kolay…
Şu içinde bulunduğumuz ve halkın eğitimsiz kaba saba bir yığından başka bir şey olmadığını söylemenin âdet olduğu o ortamdan çıkın ve halka doğru gidin yalnızca, yanıt kendiliğinden çıkar ortaya…
Her tarafta, Almanya’da olduğu gibi Fransa’da da Birleşik Devletler’de olduğu gibi İtalya’da da ayrıcalıklıların ve ezilenlerin olduğu her yerde işçi sınıfı içinde devasa bir çalışmanın, amacı kapitalist feodalite tarafından zorla dayatılan köleliklere ebediyen son vermek ve eşitlik ile adalet koşulları üzerine kurulu bir toplumun temellerini atmak olan bir çalışmanın, gerçekleştirildiğini göreceksiniz. On sekizinci yüzyıl toprak kölelerinin söyledikleri, Slav köylülerinin hala tekrar ettikleri ezgisi yüreğinizi sızlatan o türkülerden biriyle şikâyetlerini dile getirmek, artık bugün halka yetmiyor; bütün engellere rağmen ne yaptığının bilincinde olarak çalışıyor.
Düşüncesi, yaşamın -insanlığın dörtte üçü için bir bahtsızlık, bir felaket olmak yerine- herkes için bir mutluluk olması ereğiyle yapılması söz konusu olanı anlamaya çalışıyor sürekli olarak. Sosyolojinin en çetin sorunlarını ele alıyor ve onları sağduyusuyla, gözlemci ruhuyla ve zorlu tecrübeleriyle çözmeye çalışıyor. Kendisi gibi yoksul olan diğerleriyle uyuşmak için gruplaşmaya, örgütlenmeye çalışıyor. Küçük aidatlar sayesinde güçlükle ayakta tutulan derneklerde görev alıyor; sınırlara rağmen uyuşup anlaşmaya çalışıyor ve halklar arasında savaşların imkânsız hale geleceği günleri, tumturaklı nutuklar çeken şu insan severlerden daha iyi hazırlıyor. Kardeşlerinin yaptıklarını öğrenmek için, onları daha iyi tanımak için düşünceleri geliştirmek ve o düşünceleri yaymak üzere işçi yayınlarını destekliyor (ama nice yoksunluklar ve nice çabalar pahasına!). Ve nihayet günü geldiğinde ayaklanıp barikatların taşlarını kanıyla kızıla boyayarak birtakım özgürlüklerin -daha sonra zenginlerin ve güçlülerin onları kendisine karşı çevirmek maksadıyla ayrıcalıkları içinde bozmayı, yozlaştırmayı bilecekleri özgürlüklerin- fethine girişir.
Ne bitmek bilmez çaba! Ne kadar kalıcı bir mücadele! Bazen -yorgunluğun, yozlaşmanın ve açılan davaların neden olduğu- firarlar nedeniyle oluşmuş bir boşluğu kapatmak için bazense açılan yaylım ateşi ve soğuk kanlı kasaplığın sonucu olarak dağılmış bir cepheyi yeniden toparlamakla uğraşan, kendini sürekli tekrar eden bir zahmet! Başka bir zaman ise toplu katliamlarla mahvolmuş çalışmaların yeniden oluşturulmaya çalışılması…
Gazeteler, topluma bilgi kırıntılarını zorla aktarmaya çalışan, kendini uykudan ve yiyecekten mahrum kılmış insanlar sayesinde ayakta duruyor; ajitasyon, yaşamın gerekliliklerini elde etmek için gereken miktardan yarı yarıya düşülmek suretiyle sürdürülüyor ve tüm bunlar, efendilerinin “işçisinin, kölesinin sosyalistlerle ilişkili olduğunu” öğrenmesinin ardından ailelerini sefalet altında görecekleri korkusuyla gerçekleşiyor.
Eğer halkın arasına girerseniz işte bunları göreceksiniz. Ve dur durak bilmeyen mücadelede kimi zaman engellerin ağırlığı altında yenik düşen işçi, şunları boşuna sormadı kendine: “Bizim sırtımızdan öğrenim görmüş olan bu genç insanlar, öğrenimleri boyunca kendilerini beslediğimiz, giydirip kuşattığımız, yükümüzün ağırlığı altında ve boş mideyle kendileri için şu evleri, o akademi binalarını, o müzeleri inşa ettiğimiz, okuma olanağımızın bile olmadığı o güzelim kitapları kendileri için bastığımız o pek solgun yüzlü gençler şimdi nerede? İnsanlığa hizmetin bilimine sahip olduğunu söyleyen ama kendileri için insanlığın ender bulunan bir tırtıl türü kadar bile değer taşımadığı şu profesörler nerede? Özgürlükten söz eden ama bizimkini asla savunmayan o insanlar şimdi nerede? İki gözü iki çeşme halktan söz eden ve işlerimizde bize yardım etmek üzere hiçbir zaman bizimle birlikte olmamış olan şu yazar tayfası, o ozanlar, o ressamlar… tek kelimeyle şu riyakarlar sürüsü şimdi nerede?”
Kimileri alçak aldırışsızlıkları içinde hoşnut, çok sayıdaki diğerleri de “ayak takımı”nı küçümseyip hor görürler ve olur da ayrıcalıklarına dokunmaya cüret ederlerse bu “serseriler takımını”nın üzerine yürümeye hazırdırlar.
Bazen bir gencin barikatları ve savaş davullarını düşlemek ve heyecan aramak için meydanlara çıktığı ama bu barikat yolunun uzun, çalışmanın pek zahmetli olduğunu ve bu yolda elde edeceği defne yapraklı zafer tacının pek dikenli olduğunu fark eder etmez, halkın davasını terk ettiği de olur. Genellikle bunlar, ilk girişimlerinde başarısızlığa uğradıktan sonra halkın beğenisini elde etmeye, kapmaya çalışan fakat daha sonra -bizzat öğrettikleri ilkeleri bu halk uygulamaya kalkışır kalkışmaz- ona karşı esip gürleyecek, verip veriştireceklerin başında gelen ve gözleri yüksekte olan doyumsuz kişilerdir ve olur da şu “kalabalık ayak takımı” “öncülerinin” yani bizzat şu doyumsuzların işaretinden önce kıpırdamaya yeltenirse bu öncülerin topları bizzat işçilere karşı çevirtmeleri pekala mümkün.
Ve bütün bunlara çok sayıda insan tarafından yapılan hakaretleri, kibirli hor görmeleri ve alçakça iftiraları da ekleyin… Böylece halkın, toplumsal gelişiminde ona yardım etmesinin karşılığında burjuva gençlikten aldığı her şey işte önümüzde.
***
Ve bundan sonra, bütün genç insanlar halkın giriştiği bu devasa işte ona yardım etmek üzere enerjilerinin, zekâlarının ve yeteneklerinin tüm gücünü uygulama olanağı bulacaklarken ve her şey yapılmayı beklerken… Hâlâ “Ne yapmalı?” diye soracaksınız bir de?
Sizler, katıksız bilim yanlıları, şayet sosyalizmin ilkelerini kavramışsanız, geliyorum diyen devrimin tüm menzilini anladıysanız eğer… Bütün bilimin, onu bu yeni ilkelerle uyumlu hale getirmek üzere onarılmayı, yeniden kurulmayı beklediğini; bu alanda bir devrim, önemi 18. yüzyılda bilimlerde gerçekleştirilmiş olanı alabildiğine geçmek zorunda olan bir devrim gerçekleştirmenin söz konusu olduğunu görmüyor musunuz? Günümüzde kralların, önemli insanların ve parlâmenterlerin yüceliği konusunda “kabul gören bir masal” olan tarihin; halkçı görüş açısından, insanlığın gelişmesinde halklar tarafından gerçekleştirilen emek bakış açısından, tümüyle yeniden gözden geçirilmeyi beklediğini ve bugün kapitalist sömürüye adanan toplumsal iktisadın -temel ilkelerinde olduğu kadar sayısız uygulamalarında da- yeniden düzenlenmesi gerektiğini; antropolojinin, sosyolojinin ve etiğin tümü ile değiştirilip düzeltilmeyi beklediklerini; doğal bilimlerin, bizzat onların da -doğal olayların kavranmalarının biçimi ve sergilenme yöntemleri konusunda- derin bir değişikliğe tâbi olmak zorunda olduklarını anlamıyor musunuz? Madem anlıyorsunuz, yapın o zaman! Bilgilerinizi, ışığınızı haklı bir davanın hizmetine koyun öyleyse! Ama özellikle yüzyıllardır süre gelen şu önyargılara mücadelede -o sıkı mantığınızla- daha iyi bir örgütlemenin temellerinin sentez yoluyla hazırlanmasında yardıma gelin bize; gerçek bilimsel inceleme yürekliliğini düşünme biçimlerimize uygulamayı öğretin bize; özellikle de yaşamımızın gerçeğin zaferi uğruna nasıl adanacağını -özünüzün sözünüzün bir olduğunu kanıtlayarak- gösterin bizlere.
Zor deneyimler tarafından kendisine sosyalizm kavratılan siz, doktor, insanlığın -bugünkü yaşama ve çalışma koşullarında kalırsa- bozulmaya ve yozlaşmaya doğru gittiğini; insanlığın yüzde doksan dokuzu bilimin gereklerine kesinlikle karşıt koşullarda yaşadığı sürece şu ilâçların hastalıklar karşısında güçsüz kalacaklarını; ortadan kaldırılması gerekenin hastalık nedenleri olduğunu ve bu nedenleri yok etmek için gerekenleri bizlere bugün, yarın, her gün ve her vesileyle söylemekten bıkmayın. Öyleyse gerçek bir doktor sıfatıyla, şu çürüme yolundaki toplumun anatomisini iciğine ciciğine kadar incelemek üzere neşterinizle gelin akılcı bir yaşam tarzının ne olması gerektiğini ve ne olabileceğini söyleyin bizlere; bütün gövdeye yayılıp onu zehirleme olasılığı durumunda kangren olmuş bir azanın kesilip atılması karşısında eli kolu bağlı kalınmadığını -gerçek bir hekim sıfatıyla- bir kez daha yineleyin bizlere.
Bilimin sanayiye [üretici hünerlere] uygulanmasına çalışmış olan siz, genç mühendis, gelin de bize şu buluşlarınızın sonucunun ne olduğunu anlatın açık yüreklilikle; geleceğe doğru yüreklice atılmaya cesaret edemeyenlere, daha şimdiden edinilmiş bilgilerin yeni keşifleri bağırlarında taşıdıklarını, daha iyi koşullarda üretici hünerlerin nerelere ulaşabileceğini, her ne kadar durmadan üretimini arttırmak için üretmişse de insanoğlunun daha neler üretebileceğini… İnsanoğlunun görebilmelerini, fark edebilmelerini sağlayın. Uzun lâfın kısası sezgilerinizin, mücadeleci ruhunuzun ve örgütleme yeteneklerinizin katkısını sömürücülerin hizmetine koymak yerine halka taşıyın.
Şairler, ressamlar, heykeltıraşlar, müzisyenler… Sizler, gerçek görevinizi ve bizzat sanatın önemini [yararlarını] anladıysanız eğer, o zaman gelin kaleminizi, fırçanızı, kazı kaleminizi devrimin hizmetine koyun: İmge dolu rengârenk tarzınızda ya da çarpıcı tablolarınızda halkların zalimlerine karşı yürüttükleri devlere yaraşır mücadelelerini anlatın bize; atalarımıza ilham kaynağı olan o devrimci solukla genç yürekleri tutuşturun; eşlerden birinin mücadelesinin, eğer yaşamını büyük toplumsal kurtuluş mücadelesine adıyorsa, güzel bir şey olduğunu anlatın diğer eşe; bugünkü yaşamda çirkin olanı gösterin halka ve bu çirkinliğin nedenlerini apaçık anlamamızı sağlayın; akılcı bir yaşamın, her adımda mevcut toplumsal düzenin saçmalıklarına ve iğrençliklerine çarpılmayacaksa şayet, ne olabileceğini anlatın bize.
Ve nihayet, bilgi ve yetenek sahibi sizler, hepiniz, yürekliyseniz şayet, o zaman siz ve arkadaşlarınız gelin bilgi ve yeteneklerinizi onlara en fazla gereksinim duyanların hizmetine koyun. Ve eğer gelirseniz, egemenler olarak değil ama mücadele yoldaşları sıfatıyla geleceğinizi; yönetmek için değil ama yeni bir çevreye ilham vermek üzere geleceğinizi; öğretmek için gelmekten ziyade halkların özlemlerini kavramak, bu özlemleri dile getirmek için, daha sonra ara vermeksizin, sürekli biçimde ve gençliğin olanca coşkusuyla çalışmak üzere geleceğinizi bilin… O zaman, ancak o zaman eşsiz, dolu dolu bir hayat yaşayacağınızı bilin. Bu yolda gerçekleşen çabalarınızdan her birinin bolca ürün vereceğini; gerçekleştirdiğiniz işler ve bilincinizin buyrukları arasında kurulan o uyum duygusunun size -bizzat benliğinizde var olabileceklerini aklınızdan bile geçirmediğiniz- güçler vereceğini göreceksiniz. Halkın bağrında gerçek için, adalet için, eşitlik için yürütülen bir mücadele… Hayatta bundan daha güzel ne bulacaksınız?
IV
Yaşamın önlerine çıkaracağı açmaz karşısında -eğer cesur ve samimiyseler- gelip sosyalistlerle aynı safta yer almaya ve toplumsal devrim davasını onlarla beraber kucaklamaya zorlanacaklarını şu hali vakti yerinde olan sınıfların genç insanlarına göstermem için üç uzun bölüm gerekti. Oysa bu gerçek, burjuva ortamın etkisine maruz bu genç insanların yalnızca mücadele edilmesi gereken safsatalardan, yenilmeleri gereken ön yargılardan ve bir yana itilmeleri gereken şu çıkarcı itirazlardan söz ederken o denli basit yine de!
Halkın gençleri, sizlerle konuşurken lafı pek uzatmamak benim için kolay… Yeter ki düşünme ve tutarlı davranmaya cesaretiniz olsun, bizzat olayların gücü sizleri sosyalist olmaya itiyor. Aslında çağdaş sosyalizm, halkın derinliklerinden çıktı bizzat. Eğer burjuva saflardan gelen birkaç düşünür ona bilimin onayını ve felsefenin desteğini getirmeye gelmişlerse, ortaya koydukları fikirlerin temeli gene de halkın kolektif ruhunun bir ürünü. Ve bu hazırlık çalışmasına katkılarını veren kimi yazarlar, işçiler arasında çoktandır ortaya çıkmış olan özlemlerin ifadesini bulmaktan başka bir şey mi yaptılar sanki?
O halde emekçi halkın saflarını terk etmek ve kendini sosyalizmin başarısına adamamak, kendi çıkarlarını bilmemektir. Kendi davanı ve tarihsel görevini yadsımaktır.
Bir kış günü, henüz çocukken, iç karartıcı bir havada oynamak amacıyla sokağa indiğiniz günleri anımsıyor musunuz? İncecik giysilerinizden geçen soğuk, omuzlarınızı bıçak gibi kesiyor ve yırtık ayakkabılarınıza çamur doluyordu. Size kibirli bir havayla bakan şu tombul ve sıkı giyimli çocukları uzaktan görür görmez, iki dirhem bir çekirdek bu çocukların ne akılca ne sağduyu bakımından ne de gözü peklik açısından size ve arkadaşlarınıza denk olmadıklarını daha o zaman gayet iyi anlıyordunuz. Lakin daha sonra berbat bir atölyeye kapanarak sabahın beşinden altısından itibaren gürültülü bir makinenin yanında günde on iki saat boyunca ayakta durmak ve bizzat kendiniz de bir makine gibi her gün ve uzun yıllar boyunca başında bulunduğunuz bu makinenin acımasız çalışma hızını, devinimini izlemek zorunda kaldığınızda; onlar, şu diğerleri, bu sırada ortaöğrenim kurumlarında, yüksekokullarda, üniversitelerde rahatça öğrenim görmeye gidiyorlardı. Ve şimdi, sizden daha az akıllı ama daha öğrenimli ve şefleriniz olan bu aynı çocuklar, yaşamın bütün hoşluklarından, uygarlığın tüm nimetlerinden istifade ediyorlar. Ya siz? Sizi bekleyen ne?
Birkaç metre karelik bir yerde beş altı insanla tıka basa dolu, yıllardan ziyade sıkıntıların yaşlandırdığı yaşam tarafından yorulmuş annenizin size yemek niyetine hepsi hepsi biraz ekmek, biraz patates ve alay edercesine kahve denilen içecek bir şeyler verdiği, gündemden düşmeyen hep o aynı soruyu, yarınki ekmek parasını, ertesi gün de ev sahibine ödenecek kirayı nasıl bulacağınızı dalgınca kendinize sorduğunuz, loş ve rutubetli küçük bir eve giriyorsunuz.
Eh… Ne diyelim, annenizin ve babanızın otuz, kırk sene boyunca sürdürdükleri o aynı yoksul yaşamı sizin de sürdürmeniz gerekecek! Refahın, bilgeliğin ve sanatın tüm hazlarını birkaç kişiye sunmak ve bir parça ekmeğin sürekli kaygısını da kendine ayırmak üzere, ömrü boyunca çalışmak mı? Bir avuç tembele tüm yararları ve kolaylıkları sağlamak için… Yaşamı böylesine güzel kılan her şeyden ebediyen vazgeçmek mi? Ve günün birinde işsizlik çıkıp gelinceye kadar iş uğruna kendini yıpratmak ve -eğer sefalet değilse- sadece güçlük ve sıkıntı çekmek mi? Hayattan arzuladığınız bu mu?
***
Belki kaderinize boyun eğeceksiniz. Bu durumda bir çıkış göremeyerek kendinize şunları söyleyeceksiniz: “Bütün kuşaklar aynı kadere maruz kaldı ve hiçbir şeyi değiştiremeyecek olan ben de buna katlanmak zorundayım! O halde çalışalım ve elimizden geldiğince iyi kötü yaşamaya çabalayalım.”
Pekâlâ! Ama o zaman yaşam, sizi aydınlatmayı bizzat üstlenecek…
Bir gün eskiden olduğu gibi gelip geçici olmayan ama tüm sanayiyi birden çökertecek, binlerce emekçiyi sefalete düşürecek, aileleri kırıp geçirecek şu krizlerden biri gelip kapıya dayanacak ve diğerleri gibi siz de bu felakete karşı mücadele edeceksiniz. Ölenlere aldırmayan yaşam şu gamsızlar sürüsünü ışıl ışıl kentlerin sokaklarında dolaştırırken, karınızın, çocuğunuzun ve arkadaşınızın yoksunluk nedeniyle nasıl yavaş yavaş eridiklerini, tedavi yokluğu ve açlık yüzünden gözle görülür derecede zayıfladıklarını ve sonunda pis bir döşekte sönüp gittiklerini göreceksiniz. O zaman bu toplumun ne kadar isyan ettirici olduğunu anlayacak, krizin nedenlerini düşünecek ve aklınız binlerce insanı bir avuç tembelin açgözlülüğüne maruz bırakan bu büyük haksızlığı derinlemesine araştıracak, bugünkü toplumun baştan ayağa değiştirilmesi gerektiğini söyleyen sosyalistlerin haklı olduklarını anlayacaksınız.
Bir başka gün patronunuz servetini bir o kadar çoğaltmak maksadıyla ücretlerde yeni bir indirim yoluyla sizden birkaç kuruş daha aşırmaya çalıştığında, buna karşı çıkacaksınız ama o sizi küstahça şöyle yanıtlayacak: “Eğer bu ücrete çalışmak istemiyorsan, git çayırda yayıl!” Bu durumda patronunuzun sizi sadece bir koyun gibi kırkmaya çalışmadığını, üstelik sizi aşağı bir ırk, ayak takımı olarak gördüğünü ve sizi ücret sayesinde pençeleri arasında tutmakla yetinmediğini, dahası sizden her bakımdan bir köle yaratmaya da can attığını göreceksiniz. O zaman ya bağrınıza taş basacak, el etek öpüp insani saygı duygusundan vazgeçecek ve her türden aşağılamalara maruz kalacaksınız ya da kan beyninize sıçrayacak, aldırmayıp üzerinde durmadığınız bu düşüşten (aşağılanmadan) nefret edecek, karşılık vereceksiniz ve bu durumda sokağa atılmış olarak “İsyan et! Bütün köleliklerin nedeni olduğu için iktisadi köleliğe karşı isyan et!” diyen sosyalistlerin haklı olduğunu anlayacaksın. O zaman sosyalistler arasındaki yerinizi alacaksınız gelecek ve iktisadi, siyasi, toplumsal tüm köleliklerin yok edilmesinde onlarla birlikte çalışacaksınız.
Günün birinde, eskiden gizlisi saklısı olmayan bakışlarını, salını salını yürüyüşünü ve coşkulu konuşmasını o denli sevdiğiniz genç kızın öyküsünü öğreneceksiniz. Yıllar yılı yoksulluğa karşı mücadele ettikten sonra koca kente gitmek üzere köyünü terk etmiş ve yaşam mücadelesinin orada zor olacağını ama en azından ekmeğini dürüstçe kazanacağını biliyormuş. Pekâlâ, şimdi kaderinin ne olduğunu biliyorsunuz işte. Bir burjuva oğlanın gönlünü çalmaya çalıştığı bu genç kız, onun güzel laflarıyla kendini tuzağa kaptırmış ve -bir yıl sonra kucağında bir çocukla terk edildiğini görmek üzere- gençlik ateşiyle kendini teslim etmiş ona. Cesaretini hiç yitirmeyerek mücadele etmeye ara vermemiş, lakin açlığa ve soğuğa karşı yürütülen bu dengesiz mücadelede yenik düştüğünü ve sonunda bilmem hangi hastanede son nefesini verdiğini öğrendiğinizde ne yapacaksınız? Ya rahatsız edici bu anının tümünden şöyle aptalca bir bahaneyle kurtulmaya çalışacaksınız: “Bu ne ilk ne de sonuncu!” diyecek ve bir akşam kahvenin birinde diğer hödüklerle birlikte bu genç kadının anısına çirkin laflarla kara çalacaksınız; ya da bu anı yüreğinizi alt üst edecek ve suçunu haykırmak amacıyla şu kadın avcısı adiyi bulmaya çalışacaksınız. Daha sonra her gün tekrarlanan bu olayların nedenlerini düşünecek ve toplumun -bir yanda sefiller öte yanda tembeller, ağzı laf yapan ve canavarca hevesli fırsatçılar halinde ikiye bölünmüş olarak kaldığı sürece bu tür olayların bitmeyeceğini anlayacaksınız, insanları bölen bu uçurumu kapatmaya zamanının geldiğini anlayacak ve sosyalistlerin safındaki yerinizi almak üzere acele edeceksiniz.
***
Siz, kadınlar, bu öykü karşısında duygusuz, soğuk mu kalacaksınız? Eteğinize yapışan şu çocuğun sarı saçlarını okşayarak, eğer bu toplumsal durum değişmezse, yolunuzu gözleyen yazgıyı hiç düşünmeyecek misiniz? Dahası küçük bacınızın, çocuklarınızın alnına da yazılı bu aynı geleceği asla düşünmeyecek misiniz? Kızlarınızın, bir lokma ekmek bulmaktan başka tasası olmayan, meyhaneden başka eğlence bilmeyen babanız gibi onların da sömürülmeyi bekleyen bir sermaye olmalarını ister misiniz? Kocanızın ve oğlunuzun yazgılarının her zaman önlerine ilk çıkan şahsa, babasından işletilecek bir sermayeyi miras olarak devralmış bir şahsa bağlı kalmasını ister miydiniz? Hep patronun köleleri (savaşlarda) güçlülerin kurbanlık koyunları, varsılların tarlaları için gübrelik süprüntüler olarak kalmalarını ister misiniz?
Hayır, bin kere hayır! Bağırıp çağırarak bir grev başlatan kocalarınızın sonunda büyük burjuvalar tarafından mağrur bir havayla dayatılanı, büyük bir saygıyla kabul ettiklerini öğrendiğinizde kanınızın öfkeden köpürdüğünü biliyorum! Bir halk isyanı sırasında göğüslerini ilk saflarda askerlerin süngülerine karşı siper eden o İspanyol kadınlara hayranlık duyduğunuzu biliyorum! Bir gün -hapiste yatan bir sosyaliste hakaret etmekte sakınca görmeyen- şu sefih zorbanın göğsüne yağlı bir kurşun sıkan o kadının adını saygıyla yad ettiğinizi de. Dahası Paris’te halktan kadınların yiğitlikte “erkekleri” yüreklendirmek amacıyla bir bomba ve şarapnel yağmuru altında toplandıklarını okuduğunuzda yüreğinizin hızla çarptığını da.
Bunları biliyorum ve bu yüzdendir ki sizin de sonunda geleceğin fethi uğruna çalışanlara katılmaya geleceğinizden kuşku duymuyorum.
***
İşçi, köylü, memur ya da asker, erkek veya kadın, samimi genç insanlar, siz hepiniz haklarınızı anlayacak ve bizimle olacaksınız; köleliği tümüyle yok eden, tüm zincirleri kıran, eski geleneklerle bağları koparıp atan ve bütün insanlığa yeni ufuklar açan devrimi, insan topluluklarında gerçek eşitliği, gerçek özgürlüğü, herkes için çalışmayı, herkes için çabalarının ürünlerinden alabildiğine yararlanmayı ve tüm yeteneklerin alabildiğine kullanımını nihayet gerçekleştirmeye gelecek devrimi hazırlamak amacıyla gelip kardeşlerinizle birlikte çalışacaksınız.
Bize, bir avuç olduğumuzu, hedeflediğimiz bu devasa amaca ulaşmak için haddinden fazla zayıf olduğumuzu söylemek için gelmeyin.
Bizi, adaletsizlikler yüzünden acı çekenleri bir sayalım bakalım kaç kişiyiz… Başkaları için çalışan ve has buğdayı efendilere bırakmak için yulaf ekmeği yiyip yulaf çorbası içen biz köylüler milyonlarca canız; halk denen olguyu tek başımıza oluşturacak kadar kalabalığız. Yırtık pırtık kıyafet giyinmek için ipekli kumaşları ve yumuşacık kadifeleri dokuyan biz işçiler de çok kalabalığız, fabrika düdükleri kısa bir mola yapmamıza izin verdiklerinde uğuldayan bir deniz misali meydanları ve sokakları sel gibi istila edip dolduruyoruz. Sopa zoruyla güdülen biz askerlere; subaylarının göğüslerini nişanlarla süslemek, omuzlarına bir iki yıldız, bir iki apolet daha eklemek için mermilere hedef olan bizlere, bugüne kadar hep kardeşlerine kıymış olan biz şu zavallı aptallara da bize emreden birkaç omzu kalabalığın bet benizlerinin attığını görmek için onlardan yüzümüzü çevirmemiz, silahlarımızı da onlara çevirmemiz yetecektir. Acı çeken ve hakaret edilen bizler, hepimiz, çok büyük bir topluluğuz. Her şeyi yutacak, sularına gömecek bir iradeye sahip olduğumuz andan itibaren adaletin gerçekleşmesi için kısa bir zaman yeter bize.
İngilizce ve Fransızca’dan yapılmış çevirilerin Anarşist Gençlik tarafından gözden geçirilmiş halidir.
Orjinal ingilizce hali, 20 Mart 1880’de Le Révolté’de yayınlanan fransızca orjinaline dayanarak 1895’de Freedom Broşürü olarak yayınlandı
(sayı 2, London, W. Reeves).
I. Komünün Sosyalist Evrim İçindeki Yeri
II. Komün Nasıl Gerçek Amacını Farkedemedi ve Yine de Bu Amacı Dünyanın Önüde Koydu
III. Komünün Modern Sosyalizm Açısından Öğrettikleri
Çevirenin Notu: Çevirenin metine yaptığı
eklemeler, açıklamalar vb,
[…] ile gösterilmiştir.
I. KOMÜNÜN SOSYALİST EVRİM İÇİNDEKİ YERİ
18 Mart 1871’de Paris halkı nefret edilen ve tiksinilen hükümete karşı ayaklandı, şehrin kendisine ait bağımsız özgür bir şehir olduğunu ilan etti.
Merkezi iktidarın bu düşürülüşü devrimin bilinen dekorları olmaksızın, silah patlamadan, barikatların üstüne kan dökülmeksizin gerçekleşti. Silahlanmış halk sokaklara döküldüğü zaman yöneticiler kaçıştılar, askeri birlikler şehri boşalttılar, devlet görevlileri taşıyabilecekleri herşeyi yanlarına alarak aceleyle Versailles’e çekildiler. Hükümet, aynen bahar meltemindeki durgun bir su birikintisi gibi buharlaştı, ve ondokuzuncu yüzyılın azametli şehri Paris, neredeyse çocuklarının tek bir damla kanı bile dökülmeden kendisini kirleten bu pislikten arınmış buldu.
Başarılan bu değişim, halkların kölelikten özgürlüğe [doğru] yürüşünü sağlayan uzun devrimler dizisini başlatan yeni bir çağı açtı. “Paris Komünü” adı altında, geleceğin devrimlerinin başlangıç noktası olacak yeni bir düşünceyi doğurdu.
Her zaman olduğu üzere, bu verimli düşünce bazı bireylerin zekalarının, bazı filozofların görüşlerinin bir ürünü değildi; kolektif ruhtan doğmuş, tüm topluluğun kalbinden yükselmişti. Ancak ilk başta belirsizdi, ve ilk harekete geçenler ve onun için hayatını verenler ona bizim bugün gördüğümüz gözle bakmıyorlardı; açılışını yaptıkları bu devrimin boyutunun ve uygulamaya çalıştıkları yeni ilkenin doğurganlığının farkında değildiler. Ancak uygulamaya başladıkları zaman, onun gelecekteki hali üstlerine doğmaya başladı. Ancak sonradan, yeni ilke ayrıntısıyla düşünüldükten sonra, belirli ve kesin bir hale büründü; adaletinin ve sonuçlarının önemi tüm açıklığıyla görüldü.
Komün’den önceki beş altı yıl boyunca, Uluslararası İşçi Birliği’nin yaygın ve hızlı büyümesiyle sosyalizm yeni bir yönelime girmişti. Avrupa işçileri yerel ve genel kongrelerde biraraya geliyor ve daha önce hiç yapmadıkları bir şekilde toplumsal sorun konusunda birbirlerinin önerilerini dinliyorlardı. Toplumsal devrimin kaçınılmaz olduğunu düşünen ve bunun hazırlıklarını yapmakla yoğun bir şekilde meşgul olanlar arasında, herşeyin ötesinde bir sorunun cevap beklediği görüşü giderek ağırlık kazanıyordu. “Sanayinin bugünkü gelişimi toplumuzu büyük bir ekonomik devrime zorlayacaktır; bu devrim özel mülkiyeti ortadan kaldıracak, daha önceki nesillerin biriktirmiş olduğu sermayeyi herkesin kullanımına sunacaktır; ancak, ekonomik sistemimizdeki bu değişikliklere hangi politik kümelenme en uygun gelir?” (01).
“Kümelenme yanlızca ulusal olmamalıdır”, Uluslararası İşçi Birliği’nin cevabıydı; “bu tüm suni sınır ve sınır çizgilerinin ötesine geçmelidir”. Ve kısa zamanda bu muazzam düşünce halkın kalbinde yer edindi ve çabucak zihinlere kazındı. Her türden gericilerin birleşik çabalarıyla hep kovalanmış olsa da, o zamandan beri bununla beraber hala yaşıyor, ve ayaklanan halkın sesi onun gelişimi önündeki engelleri erittiği zaman, daha önce olduğundan çok daha güçlü bir şekilde yeniden canlanacak.
Ancak bu engin birliğin bileşiminde bulunması gereken parçaların ne olduğu hala keşfedilmeyi beklemektedir.
Bu soruya iki cevap verilmiştir; her biri farklı düşünce akımlarının ifadesidir. Birisi halk devleti demektedir; ötekisi ise anarşi demektedir.
Alman sosyalistleri, devletin tüm birikmiş refahı sahiplenmesi ve bunu işçi birliklerine devretmesi gerektiğini savunuyorlar; dahası, [devlet] üretim ve değişimi örgütlemeli, ve toplumun yaşamını ve faaliyetlerini umumiyetle gözetlemelidir.
Onlara karşısında, devrimci deneyim bakımından güçlü olan Latin kökenli sosyalistler, böyle bir devletin varolabilmesinin bir mucize olacağı; ama olsa bile, bunun tiranlıkların en kötüsü olacağı cevabını veriyorlar. Onlar bu çok güçlü ve hayırsever devlet idealinin basitçe geçmişten kopya edilmiş olduğunu söylerler; ve onu yeni bir ideal ile karşılarlar: anarşi, yani devletin tamamen ortadan kaldırılması, üretici ve tüketici halk gruplarının özgür federasyonları sayesinde basitten karmaşığa doğru olan bir toplumsal örgütlenme.
Kısa zaman zarfında anarşinin halk devletiyle amaçlanandan çok daha iyi bir örgütlenme ortaya koyduğu, daha liberal bir akla sahip devlet sosyalistleri tarafından bile kabul edildi. Ancak onlar, anarşist idealin şimdiden kendimizi meşgul edemeyeceğimiz kadar uzakta olduğunu söylüyorlar.
Aynı zamanda, başlangıç noktasını açık bir şekilde göstermek ve görüşlerini somutlaştırmak üzere, halkın arasında gerçekte mevcut olan eğilimlerce nasıl desteklendiği belirtmek üzere; anarşist kuramın bir tür kısa, açık ifade tarzına, basit ve pratik olan bir formüle ihtiyacı vardır. Sınırları ve oldukça birbirinden bağımsız devletleri ne olursa olsun, işçi sendikalarının ve tüketici gruplarının federasyonu [terimi] oldukça belirsiz gözükmektedir; ve dahası, bunun sonsuz çeşitlilikteki insan gereksinimlerini tam anlamıyla karşılamayacağını görmek de kolaydır. Daha açık, daha kolay kavranabilecek, güncel yaşamın gerçeklikleri üzerinde daha sağlam temelleri olan bir formül isteniyor.
Eğer sorun sadece bir kuramın en iyi şekilde nasıl ayrıntılarıyla hazırlanacağı olsaydı, söylemeliyiz ki; kuramlar, kuramlar olarak o kadar da önemli değilllerdir. Ancak yeni düşünce açık, kesin bir ifade biçimi bulmadığı sürece, varoldukları biçimleriyle doğal bir şekilde gelişmedikleri sürece; [bu yeni düşünce] insanların zihinlerinde yer edinemez, onları belirleyici bir mücadeleye girmek üzere esinlendiremez. İnsanlar, –lafın gelişi, başlama noktasına ulaştıklarında [kullandıkları] bir atlama tahtası gibi– onlara hizmet edecek bazı olumlu ve açıkça belirlenmiş bir düşünce olmadan, kendilerini bilinmez bir şeyin içine atmazlar.
Bu başlama noktası konusunda, [insanlar] bizzat yaşamın kendisi tarafından oraya getirilmeliler.
Paris tam beş ay boyunca Alman kuşatmacıları tarafından izole edilmişti; bu beş ay boyunca, [Paris] kendi yaşamsal kaynaklarına dayanmak zorundaydı ve sahip olduğu engin ekonomik, entelektüel ve ahlaki gücü öğrendi. Kendi sahip olduğu inisiyatif gücünün pırıltısını yakalamış ve bunun ne anlama geldiğini kavramıştı. [Paris], aynı zamanda iktidarı ele geçiren geveze takımının ne Fransa’nın savunmasını ne de içsel gelişmesini nasıl örgütleyeceğine dair hiçbir fikri olmadığını da görüyordu. Kudretli şehrin aklının her türden ifadesiyle, merkezi hükümetin amaçlarının çatışma içinde olduğunu görmüştü. En nihayet, büyük felaketlere karşı korumak veya hızlı bir devrimin yolunu düzleştirmek için, herhangi bir hükümetin iktidarsız olması gerektiğinin farkına vardı. Kuşatma sırasında, aylakları terbiyesiz bir lüks içinde eğleşirken, savunmacıları ve işçileri en dehşetli yoksunlukların acısını çekiyordu; ve merkezi hükümet sayesinde bu skandalları sona erdirmek için yapılan bütün girişimlerin başarısız kaldığını gördü. Halkın her özgür bir hareket alanı isteği, hükümetin prangalarını ağırlaştırmasıyla sonuçlandı. Tabiatıyla bu, Paris’in kendisini, kendi duvarları içerisinde yurttaşlarının arzularını yerine getirebilecek bağımsız bir komün yapma düşüncesini doğurdu.
1871 Komünü bir ilk teşebbüsten başka bir şey değildir. Büyük bir savaşın ardından el ele verip halkı ezmeye hazır iki ordunun arasında [sıkışmış bir halde] başlayan [komün], hiç tereddüt etmeden ekonomik devrim yolunda ilerlemeye cesaret etti. O, ne cesaretle kendisini sosyalist olduğunu söyledi, ne de sermayeye el koyulması ve emeğin örgütlenmesi doğrultusunda ilerledi. O hatta şehrin genel kaynak stoğunu bile almadı.
O, ne de devlet geleneğinden ve temsili hükümet geleneğinden koptu. Komünlerin bağımsız ve özgür federasyonunu ilan etmeksizin kutladığı, basitten karmaşığa doğru olan örgütlenmeyi, Komün içinde etkin kılmak için dahi çabalamadı.
Yine de şurası açık ki, Paris Komünü birkaç ay daha yaşayabilmiş olsaydı eğer, olayların dayatmasıyla kaçınılmaz olarak bu iki devrime doğru yönelecekti. Sınırlı bir monarşiden cumhuriyete geçmek için, Fransız orta sınıfının birlikte dört yıl (1789’dan 1793’e kadar) harcamak zorunda kaldıklarını unutmayalım. Öyleyse, Paris halkının anarşist bir komünle çapulcuların hükümeti arasındaki boşluğu bir zıplayışta geçmemesine şaşmamız gerekmez mi? Ancak yine aklımız da bulunduralım ki, hiç değilse Fransa ve İspanya’nın komünal olacağı bir sonraki devrim, Versailles askerlerinin katliamı sonucunda yarım kaldığı yerden Paris Komünü’nün eserini sürdürecektir.
Komün yenildi, ve halk boynundaki gevşek yönetici boyunduruğunu salladığı zaman, orta sınıfın hissettiği korkunun intikamını nasıl aldığını biz hepimiz gayet iyi biliyoruz. Bu, modern toplumumuzda aslında iki sınıfın olduğunu kanıtlamaktadır; bir tarafta, çalışan ve ürettiğinin yarısından fazlasını mülk tekellerine veren ve yine de efendilerinin ona karşı yaptıklarını hafifçe geçiştiren bir insan; öte tarafta ise, bir aylak, bir çapulcu, kölesinden nefret eden, bir oyunmuşçasına onu öldürmeye hazır, mülkiyeti tehdit edilir edilmez en yabanıl içgüdüleriyle harekete geçen birisi.
Versailles hükümeti, Paris halkını içeri hapsedip onların tüm çıkış yollarını da kapadıktan sonra, askerlerini onlar üstüne salıverdi; “kurtlar ve yavruları” işini yaptıklarını bana açıkça söyleyen, alkol ve kışla hayatıyla vahşileşmiş askerler. Halka şöyle denildi:
“Ne yaparsanız yapın, yok edileceksiniz! Ellerinizde silahlarla ele geçerseniz, ölüm! Onları kullanırsanız, ölüm! Affedilmeyi dilerseniz, ölüm! Ne tarafa dönerseniz dönün, sağa, sola, ileri, geri; ölüm! Sizler sadece yasadışı değilsiniz, sizler insanlık dışısınız. Ne yaşınız, ne de cinsiyetiniz sizi ve sizleri kurtarabilir. Öleceksiniz, ama önce eşinizin, kız kardeşinizin, annenizin, oğul ve kızlarınızın ve hatta kundaktaki bebelerinizin can çekişmesini göreceksiniz! Gözlerinizin önünde yaralanmış birisi ambulanstan çıkarılacak ve süngülerle delik deşik edilecek veya tüfek dipçiğiyle yere yıkılacak. Kırık bacağı ya da kanayan koluyla yerlerde sürüklenecek; acı çeken, inleyen bir süprüntü yığını gibi bir hendeğin içine fırlatılacak. Ölüm! Ölüm! Ölüm!” (02)
Ve bu çılgın ayini, bu ceset yığınlarını, bu toptan imhayı; adice intikamlar, dokuz uçlu kırbaçlarla kamçılamalar, gemi ambarlarının demirleri, gardiyanların tokatları ve aşağılamaları; yarı bir kıtlık, gaddarlığın tam saf bir hali takip etti. Halk bu iğrenç hareketleri unutabilir mi?
Yıkılmış ama fethedilememiş Komün, günümüzde yeniden doğuyor. O artık, güzel bir mucizenin umuduna sarılarak uyuyan yenilenlerin düşü değildir. Hayır!, bugünün “komünü” ayaklarımızın altında gümbürdeyen devrimin görünen ve belirli amacı haline geliyor. Bu düşünce kitlelerin içine yerleşiyor, onlara birleştirici bir soluk katıyor. Komün içinde toplumsal devrimi yeşertme; orta-sınıfın alçak sömürü sistemini son erdirme; halkı devletin saltanatından kurtarma; insan ırkının evrimindeki yeni bir özgürlük, eşitlik ve dayanışma çağını kutlama görevinde, bugünkü kuşağa güveniyoruz.
II. KOMÜN NASIL GERÇEK AMACINI FARKEDEMEDİ
VE YİNE DE BU AMACI DÜNYANIN ÖNÜNE KOYDU
Paris halkının imparatorluğun düşüşüyle kendini iktidara yerleştiren hain hükümeti yıktığı günden bugüne on yıl geçti; uygar dünyanın ezilen kitleleri, nasıl hala karşı konulamaz bir şekilde 1871 hareketine çekiliyorlar? Paris Komünü’nün temsil ettiği düşünce, her topraktan, her milletten işçiler için niye bu kadar çekicidir?
Cevabı basit. 1871 devrimi herşeyden önce bir halk devrimiydi. Halkın kendisi tarafından yapılmıştır, kitlelerin ortasında kendiliğinden doğmuştur; ve kendilerini onun savunucuları, kahramanları, onun şehitleri olarak bulan büyük bir halk kitlesi içinde olmuştur. Bu, orta sınıfın asla affedemeyeceği kadar ‘aşağı’ olması nedeniyledir yanlızca. Ve aynı zamanda onun hareketli ruhu toplumsal bir devrim düşüncesiydi; kesinlikle belirsiz, belki de bilinçsizce; ama yüzyılların mücadelelerinin ardından elde etmek için çabalamaya değer, tüm insanlar için gerçek özgürlük ve gerçek eşitlik. En aşağı halk katmanlarının haklarını elde etmek için yürüdüğü bir devrim.
Bu devrimin içerdiği manayı değiştirmek, onu Paris’in bağımsızlığını yeniden kazanmak ve böylece de Fransa içinde küçük bir devletçik oluşturmak için yapılmış basit bir çaba olarak göstermek amacıyla pekçok girişim yapılmıştır ve yapılmaktadır. Ama hiçbir şey bundan daha fazla gerçek dışı olamaz. Paris kendini Fransa’dan izole etmeye çalışmadı –onu silah gücü ile zaptetmekten daha fazlaa değil; bir manastırdaki rahibe gibi kendisini onun duvarları içine kapatmakla ilgilenmedi; manastır hayatının kısıtlı ruhundan esinlenmedi. O bağımsızlığını ilan etmişse, o merkezi iktidarın müdehalesini engellemeye çalışmışsa, bunun sebebi bu bağımsızlıkta geleceğin örgütlenmesinin temellerini sakince tasarlamanın ve kendi içinde bir toplumsal devrim geliştirmenin yollarını görmüş olmasıdır; tüm üretim ve değişim sistemini adalet temeline oturtarak tamamen dönüştürecek; insanları eşitlik temelinde ele alarak insan ilişkilerini tamamen düzenleyecek; toplumsal ahlakımızı eşitlik ve dayanışma temellerinde yeniden oluşturacak bir devrim. O zaman, komünal bağımsızlık bir araç olacaktır Paris halkı için; toplumsal devrim ise amaçları olacaktır.
Ve 18 Mart devrimi doğal akışına kavuşabilseydi eğer, Paris halkı Versailles’li suikastçilerce parça parça kesilmeseydi, bu amaca ulaşılabilirdi. Açık, belirgin bir düşünce bulmak; devrimi başarmak için nelerin gerekli olduğunu bütün dünyaca anlaşılır ve birkaç sözcükle özetlenebilir kılmak; işte bu gerçekten de Paris halkının bağımsızlıklarının ilk günlerinden itibaren uğraştıkları bir şeydi. Ancak büyük bir düşünce, devrim dönemlerinde tasarlanması ve yayılması ne kadar hızlı olursa olsun, bir gün içinde filizlenmez. Gelişmek, kitlelerin arasında yayılmak, kendini eyleme dönüştürmek için daima belli bir zamana ihtiyacı vardır; ve bu sefer Paris Komünü başarısız oldu. Daha önce gözlemlediğimiz üzere, sosyalizmin on yıl önce bir değişim dönemine girmesi nedeniyle başarısız olmuştur büyük ölçüde. 1848’in otoriter ve yarı-dinsel komünizmi günümüzün pratik, özgür düşünen akılları ile örtüşmüyor. Ücret sistemi ve kolektif mülkiyeti birlikte bir boyunduruk gibi vurmaya teşebbüs eden kolektivizm, anlaşılmaz, cazibesiz ve pratik uygulamanın güçlükleriyle dolu idi. Özgür komünizm, [yani] anarşist komünizm daha yeni yeni işçilerin zihninde yer ediniyordu ve hükümet tapıcılarının saldırılarını provoke etmeye nadiren cesaret ediyordu. Zihinler kararsızdı. Görüşlerinde hiçbir belirgin amaca sahip olmayan sosyalistler, ellerini özel mülkiyete uzatmaya cesaret edemediler; bir yüzyıllık çabaların çoğunu anlamsız kılan bir argümanla kendilerini kandırdılar: “İlk önce zaferi garantileyelim, sonrasında neler yapılabileceğine bakalım”.
Zaferi kazan! Sanki mülkiyete dokunmadan özgür bir komün oluşturmanın bir yolu varmış gibi! Sanki halkın büyük bir kısmının, devrimin herkese maddi, manevi ve entelektüel gönenç [ferahlık, zenginlik] sağlayacağını görerek devrimin zaferiyle doğrudan ilgilenmediği koşullar altında, düşmanı yenmenin bir yolu varmış gibi.
Aynı şey hükümet ilkesi söz konusu olduğunda da gerçekleşti. Paris halkı, özgür Komünü ilan ederek, devletin çöküşü demek olan temel anarşist ilkeyi açıklamıştı.
Ve yine, merkezi hükümetin komünlerin kendi aralarındaki ilişkileri düzenlemek için oldukça gereksiz olduğunu kabul ediyorsak eğer, bunun her komünü oluşturan grupların karşılıklı ilişkilerini düzenlemek için bir gereklilik olduğunu neden kabul edelim ki? Ve birçok şehri ilgilendiren faaliyetlerin ortak bir anlayışta buluşması meselesini ilgili komünlerin özgür inisiyatifine bırakıyorsak eğer, bu inisiyatifi neden tek bir komünü oluşturan gruplara tanımayı reddedelim ki? Komünün içindeki bir hükümet, [komünün] dışındaki bir hükümetten daha mantıklı değildir.
Ancak, birçok hükümeti devirmiş olan Paris halkı, 1871’de hükümetsel sistemin bizzat kendisine karşı bir ayaklanmaya ilk defa teşebbüs ediyordu; sonuçta da, [Paris halkı] hükümetlerin fetiş tapınıcılarının büyüsü altına girmeye ve [onların] kendi [hükümetlerini] kurmalarına imkan verdi. Sonuç tarihin konusudur. Paris sadık oğullarını belediye binalarına [meclis toplantılarına] gönderdi. Orada, eski kağıtların ortasına gömülüp kalarak; içgüdüleri onları halkın arasında olmaya ve onlar için faaliyet göstermeye teşvik ederken, yönetmek zorunda kalarak; eyleme geçmek gerekliyken tartışmak; hiçbir taviz vermemek en iyi politika iken taviz vermek zorunda kalarak; ve en nihayetinde de ancak kitlelerle iletişim içinde olmalarından kaynaklanan esini kaybederek; kendilerinin giderek etkisizleştiğini gördüler. –Devrimci aydınlık ve ateşin merkezi olan– halktan kopmaları sonucunda felç olmuş bir halde, kendileri de halk inisiyatifini felç ettiler. Prusya silahlarının altında doğmuş ve geçiş döneminin çocuğu olan Paris Komünü, yok olmaya mahkumdu. Ancak gayet halkçı karakteriyle yeni bir devrimler dizisini başlattı; düşünceleriyle toplumsal devrimin habercisiydi. Verdiği dersler öğrenildi ve Fransa bir kere daha ayaklanan komünlerle kaplandığında, halk kendilerini hükümete tabii kılmayacak ve hükümetin devrimci tedbirleri başlatmasını beklemeyecektir. Kendilerini yiyip yutan asalaklardan kendilerini kurtardıklarında, anarşist komünizmin ilkeleri doğrultusunda paylaşmak üzere tüm toplumsal refahın sahipliğini üstlenecekler. Ve mülkiyeti, hükümeti ve devleti tamamen kaldırdıklarında, yaşamın gösterdiği gerekliliklere göre özgürce kendilerini örgütleyecekler. Zincirlerini kırarak, putlarını devirerek; ne efendiyi ne de köleyi bilmeksizin; özgürlüğün fethine doğru yürüyüşümüzü aydınlatan ilk kurtuluş girişimlerini kanları pahasına ve acı çekerek yapan asil şehitlerimize hürmet göstererek, insanlık daha iyi bir geleceğe doğru yürüyecek.
III. KOMÜNÜN MODERN SOSYALİZM AÇISINDAN ÖĞRETTİKLERİ
18 Mart günü, sosyalist bir grubun varolduğu hemen hemen tüm şehirlerde düzenlenen halk toplantıları, yanlızca bunların emek ordusunun düzenlediği gösteriler olması nedeniyle değil, aynı zamanda da her iki dünyadaki sosyalistlerin duygularını ölçmek için fırsat sunmuş olduğu için dikkate değerdir. Bu herhangi bir oylama sisteminden daha iyi olabilecek bir “anket yapma” olanağıdır, çünkü istekler seçime yönelik parti taktiklerinden etkilenmeden biçimlendirilebilir. İşçiler, basitçe Paris proletaryasının kahramanlıklarını övmek ya da Mayıs katliamlarının intikamını almak çağrısıyla toplanmamışlardı. Cesur Paris mücadelesinin anıları ile kendilerini tazelerlerken, onlar daha ileri gittiler ve gelmekte olan devrimin 1871 komününden ne gibi dersler çıkarrması gerektiğini tartıştılar. Komünün hataların neler olduğunu sorguladılar; bunu, hatalara sebep olan kişileri eleştirmek için yapmadılar, bunu işçi örgütleri arasında hakim olan mülkiyet ve otorite [yetke] hakkındaki önyargıların devrimci fikirlerin patlamasını ve bunun sonucunda dünya için bir fener ışığı olması gelişimini nasıl engellediğini ortaya çıkarmak için yaptılar.
1871 dersleri, eski önyargılarını kırmalarını sağlayarak ve kendi devrimlerinin nasıl bir şey olacağı hakkında daha açık ve daha basit bir algılama ortaya çıkararak, her ülkenin işçisinin faydasına oldu.
Komünlerin bir sonraki yükselişi sadece bir “komünal” hareket olmayacaktır. Hala ilkin bağımsız, yerel olarak özyönetimli organların kurulması gerektiğini ve bunların kendi yerellikleri içinde ekonomik reformlar yapmaya çalışmaları gerektiğini savunanlar; en azından Fransa’da, popüler ortamın daha ileri gelişmesiyle desteklendiler. Bir sonraki devrimin komünleri, doğrudan sosyalist devrimci eylemle –özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla–, kendi bağımsızlıklarını ilan edecekler ve kuracaklar. Devrimci durum olgunlaştığında, ki bu her an gerçekleşebilir; ve hükümetler halklar tarafından süpürüldüğünde, ancak devlet korumasıyla varlığını sürdürebilen orta sınıf kampı karmaşaya sevk edildiğinde; ayaklanan halk, olağanüstü hikmete sahip yeni hükümet kararnamelerini, birkaç parça ekonomik reformu beklemeyecektir.
Toplumsal sermayeyi elinde tutanları mülksüzleştirmek için –işçilerin bizzat kendileri tarafından yapılmadıkça zorunlu bir şekilde ölü bir metin olarak kalacak– bir kararname beklemeyeceklerdir. Derhal müdehale edeceklerdir ve hiç gecikmeden kullanmaya başlayarak kendi haklarını tesis edeceklerdir. İşi devam ettirmek için işyerlerinde kendiliklerinden örgütleneceklerdir; ancak artık ürettikleri, işverene en çok kâr sağlayan değil, kitleler tarafından istenilen şeyler olacaktır. Kulübelerini [ing. hovel, ahır gibi ev] zenginlerin evlerindeki sağlıklı konutlarla değiştirecekler; şehirlerde biriktirilen refahı derhal kullanıma açmak için kendiliklerinden örgütlenecekler; adeta orta sınıf tarafından kendilerinden hiç çalınmamışçasına [bu refahın] sahipliliğini üstleneceklerdir.
İşçilere şantaj yapan sanayi baronları defedilir edilmez, [üretimi] engelleyen kapanlardan kurtularak, [üretimi] öldüren spekülasyonlar ve düzensizleştiren karmaşa sona erdilerek; özgür emeğin sağladığı itkinin etkisi altında olan hareketin gereksinimlerine göre [üretimi] dönüştürürerek, üretim devam edecektir. Tarihçi Michelet, “Fransa’da insanlar, 1793’te toprağın soyluların elinden alınmasından sonraki kadar asla çalışmadılar” diyor. İnsanlar, emeğin özgür ve işçinin ürettiği herşeyin bütün komünün gönencinin kaynağı olduğu zamanki kadar çalışmadılar asla. Son zamanlarda çeşitli toplumsal refah türleri arasında ayrım yapma girişimleri yapıldı; ve sosyalist parti bu sorun konusunda bölündü. (Aslında basitçe anti-otoriter komünizm olan) eski Enternasyonal’in kolektivizmi yerine bir tür dogmatik kolektivizm kuramı koymaya çalışan bugünkü kolektivistler, üretim için kullanılan sermaye ile yaşamın gereksinimlerini karşılayan refah arasında bir ayrım oluşturmaya çalışıyorlar. Bir tarafta makinalar, fabrikalar, hammaddeler, iletişim araçları ve toprak; öte tarafa ise meskenler, mamül ürünler, giyim, metalar. Bu sosyalizm okulunun profesörlerine göre, ilk kısım kolektif mülkiyet altında olmalı, ikincisi ise özel mülkiyette kalmaya devam etmeli.
Bu ayrımı oluşturma girişimleri yapılmakta, ancak genel anlayış bundan daha iyisini yapıyor; bunu hayali ve kurulması imkansız bir şey olarak görüyor. Kuramsal olarak kısırdır ve pratik hayatta başarısız olur. İşçiler, başımızı soktuğumuz evin, yaktığımız kömür ve gazın, yaşamını sürdürmek için insan makinasının tükettiği yakıtın, yaşamak için gereken giyimin, öğrenmek için okuduğumuz kitabın, hatta eğlencenin, tüm bunların varoluşumuzun birer bileşeni olduğunun; makinalar, mamüller, hammaddeler ve diğer çalışma aletleri gibi bunların hepsinin de başarılı bir üretim, ve insanlığın ileriye doğru gelişimi için gerekli olduklarının farkındadır. İşçiler, bu tip bir refah konusunda özel mülkiyete izin vermenin eşitsizliğin, baskının, sömürünün devam etmesi demek olacağı; kısmi mülksüzleştirmenin sonuçlarını başından sakatlayacağı sonucuna varıyorlar. Onlar, kuramsal kolektivizmin yollarına çektiği çitlerin üzerinden aşarak, anti-otoriterliğin en basit ve en pratik biçimine dosdoğru ilerliyorlar.
Devrimci işçiler, toplantılarında tüm toplumsal refah üzerindeki haklarını ve yeniden üretim nesnelerinde olduğu gibi tüketim nesneleri üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılmasının gerekliliğini, bilhassa ifade ediyorlar. Bir konuşmacı “devrim gününde, şehirlerde biriktirilen tüm refahı ele geçirmeli ve ortak kullanıma açmalıyız” diyor, ve toplantıdakiler tam ittifakla bu bildiriyi onaylıyordu. “Bırakalım her birimiz yığından [ing. pile, servet] ihtiyacı olanı alsın; dışarıda çıplaklık ve yoksulluk varken, şehrimizin dükkanlarında depolarda tutulan ve herkesi giydirmeye yetecek kadar elbise var. Hatta herkesin kendi istediğine göre seçebileceği, yeterince lüks şey de vardır”.
Fransa’daki ve başka yerlerdeki komünü anma toplantılarında söylenenleri değerlendirerek, işçiler, gelmekte olan devrimin anarşist komünizmi ve üretimin özgürce yeniden düzenlenmesini başlatacağını zihinlerine yerleştirdiler. Bu iki nokta hallolmuş gözüküyor, ve bu bağlamda bir sonraki devrimin komünleri geleceğe yönelik ilerlemenin yolunu temizlemek için cömertçe kanlarını döken öncellerinin hatalarını tekrarlamayacaklardır.
Ancak, üstünde henüz bir görüş birliği sağlanamayan –her ne kadar [çözüme] çok yakın olunsa da–, hiç de daha az önemsiz olmayan, üçüncü bir nokta var. Bu hükümet problemidir.
Çok iyi bilindiği üzere, bu nokta yüzünden tamamen bölünmüş Sosyalist parti içinde iki kesim bulunmaktadır. Birisi, “devrimin daha ilk günü” der, “en yüksek iktidarı ele geçirecek bir hükümet kurmalıyız. Güçlü, iktidar sahibi, kararlı bir hükümet şuna buna karar vererek, ve herkesi emirlerine uymaya zorlayarak, devrimi gerçekleştirecektir”.
“Sefilce bir aldanış!” der ötekisi. “Kendiliğinden bir ulusu yönetmeyi üstlenen her merkezi hükümet kesinlikle devrim önünde bir engeldir. Birbiriyle mutlak şekilde uyuşmayan unsurlardan oluşmak zorundadır, ve bizzat hükümet olarak özü muhafakazarlıktır. Bu, geri durumdaki komünleri devrimin rüzgarıyla esinlendirmeksizin, ilerlemeye hazır komünlerdeki devrimi geriletmekten başka bir şey yapmayacaktır. Aynısı ayaklanmakta olan bir komün için de geçerlidir. Komünal hükümet ya halihazırda tamamlanmış gerçekleri teyit edecektir, ve ardından işe yaramaz ve tehlikeli bir makina parçası haline gelecektir; ya da gerçekten de tutarlı olacaklarsa eğer, halkın kendisi tarafından özgürce geliştirilmesi gereken şeyler hakkında kurallar yapmaya girişmek arzusunda olacaktır. [Halkın] zincirlerini kırdığı, önünde yeni ve engin ufuklar açıldığını gördüğü zaman, toplumsal organizmada filizlenecek o yaratıcı güçle toplumun yeni ortak yaşam biçimlerini geliştirmesini gerektiğinde; [hükümet] kuramlar uygulayacaktır. Halkın arasında kalmaya devam etseylerdi kendilerinin yapabilecekleri şeylerin hiçbirisini yapmayarak; kendilerini bakanlık bürolarına kapatmak ve kendilerini boş tartışmalara kaptırmak yerine, yeni bir örgütlenme içinde [halkla] birlikte çalışmayarak; iktidardaki insanlar bu patlamayı engelleyeceklerdir. Devrimci hükümet bir engel ve bir tehlike haline gelecektir; iyiliğe kudreti olmayan, kötülük için korkunç [kudretli}; peki, [hükümetin] faydası ne?”.
Bu argüman ne kadar doğal ve adil olsa da, varolan pekçok büyük önyargının, mülkiyet ve teoloji [ilahiyat] dinleriyle yan yana duran hükümet dinini sürdürmekten çıkarı olanların itibar ettikleri şeylerin karşısındadır.
Bu önyargı, üçü arasındaki bu sonuncusu hala varolmakta; ve gerileme belirtileri gösterse de gelmekte olan devrimin karşısında bir tehlike oluşturmakta. “Hükümetin emirlerini beklemeden kendi işimizi kendimiz halledeceğiz; kendilerini rahipler, mülk sahipleri veya yöneticiler olarak bize dayatmaya çalışanları çiğneyip geçeceğiz” demeye başladı işçiler. Anarşist kesimin hükümet tapıcığıyla gayretle çarpışmaya devam etmesini, ve kendisinin bir iktidar mücadelesine çekilmesine veya ayartılmasına asla izin vermemesini umut etmeliyiz. Devrimin öncesindeki yıllarda, hükümet taraftarı önyargının halkı yanlış bir yola çekemeyecek kadar sarsılabileceğini umut etmeliyiz.
Bir sonraki devrimin komünleri; devleti yıkmakla ve parlamento idaresi yerine özgür federasyonu geçirmekle kalmayacaktır, komünün kendi içindeki parlamenter yönetimini de terk edecektir. Diğer şehir ve köylerdeki gibi, amaçlarına ulaşmak için komünal bir parlamento aracığılıyla değil, doğrudan federe hale gelecek özgür işçi gruplarının [gerçekleştireceği] özgür gıda arzı ve üretimi örgütlenmesine güveneceklerdir.
Komünün dışında anarşist oldukları gibi içinde de anarşist olacaklardır; ve ancak böylece yenilginin dehşetinden, gericiliğin öfkesinden sakınacaklardır.
Çeviri: Anarşist Bakış
]]>Tarih boyunca pratikten gelişen birçok olay ve durum karşısında, birçok farklı düşünce ortaya çıkmıştır. Bu düşünceler kimi zaman sahiplenilmiş, kimi zaman ise bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde çarptırılmıştır. Bu düşünsel aşamalar, tarihsel süreç içerisinde ortaklaşmalara ve ayrışmalara da neden olmuştur.
Anarşist yoldaşlardan Pyotr Kropotkin’in de imzacıları arasında olan ve 1916 yılında yayımlanan Onaltılar Manifestosu, işte tam da böyle bir aşamayı yaratmıştır. 1. Dünya Savaşı’na karşı kaleme alınan bu manifesto, yanlış yorumlanmasıyla, anarşist düşünürler arasında bir tartışma yaratmıştır. 1. Dünya Savaşı’nın başlamasından tam iki yıl sonra kaleme alınan bu manifesto, başta Kropotkin olmak üzere, 15 anarşist yoldaşın imzasıyla yayılanmış ve geniş çevrelerde yankı bulmuştur.
Onaltılar Manifestosu açık ve net bir şekilde devletlerarası başlatılan ve halkların katliamıyla sonuçlanacak 1. Dünya Savaşı’na karşı olunduğu ve bu savaşın ancak devletlerin terörüne karşı direnerek sonlandırılabileceğini belirtilse de, dönemin kimi anarşist düşünürleri tarafından farklı yorumlanmıştır.
Manifestoya karşı “Cenevre Anarşist-Komünistler Grubu” adıyla, imzacıları arasında Alexander Berkman, Emma Goldman, Errico Malatesta gibi anarşist yoldaşların da bulunduğu bir eleştiri yayımlanmış ve Onaltılar Manifestosu’na ağır eleştiriler getirilmiştir. Kropotkin’in militarist, savaş yanlısı gibi ithamlarla eleştirildiği bu metin, anarşist düşünürler arasında da tartışma konusu olmuştur.
Kropotkin, Onaltılar Manifestosu’nda Alman işgalci kuvvetlerin saldırılarının, yaratılmak istenen devletsiz, sınırsız ve özgür dünya önündeki en büyük tehdit olduğunu ve bu tehdide karşı direniş göstermenin önemini vurgularken aynı zamanda Alman devletine karşı savaşın, tüm devletlere karşı verilen bir savaş olduğunu söylemiş, anarşistlerin var olan bu savaşa karşı direniş göstermesinin, bütünlüklü olarak devlet terörüne karşı bir direniş olduğunu açıklamıştır.
Tıpkı Bakunin’in yaptığı gibi, Kropotkin’in de Alman devletinin ve Alman faşizmin geçmişte olduğu gibi tekrar durdurulması gerektiğini bu yüzden anarşistlerin de savaşa girmelerini, bunun kaçınılmaz bir gerçek olduğunu söylediği Onaltılar Manifestosu, işte tam da bu noktada “Kropotkin’in savaş çağırıcılığı” iddiasıyla, birçok anarşistin hedefinde olmuştur.
Günümüzde ekonomik ve siyasi çıkarlara bağlı olarak savaş dengelerinin değiştiğini göz önünde bulundurursak, Alman devletinin de 1. Dünya Savaşı planıyla aynı kaygıyı güderek birçok coğrafyayı işgal edeceğini ve halkları katledeceğini görmek çok da zor değil.
Onaltılar Manifestosu’nun üzerine ilerletilen tartışmaların, içinde bulunduğumuz coğrafyanın anarşist mücadelesine de katkıda bulunacağını düşünerek, ilk kez Türkçe’ye çeviriyoruz. Anarşizm tarihi içerisinde bir tartışma konusu olan bu manifestonun, 1. Dünya Savaşı’na karşı geliştirilen anarşist perspektifi ve yazıldığı dönemde yarattığı etkiyi dikkate alarak yayımladığımız bu çeviriyle birlikte, “Anarşizmin Teori ve Pratik Tartışmaları” yazı dizimizi de başlatmış oluyoruz.
ONALTILAR MANİFESTOSU – Pyotr Alexeyevich Kropotkin
Her yerden sesler, bir an önce barışın sağlanabilmesi için yükseliyor. Yeterince kan döküldüğünü, yeterince yıkım olduğunu ve her koşulda bunun bitmesi gerektiği söyleniliyor. Bizler herkesten çok ve uzun süredir, gazetelerimizde, halkların aralarındaki savaşa ve imparatorluğun ya da cumhuriyetçiliğin maskesi altında gülünç duruma düşen militarizme karşıyız. Ayrıca tartışılan barış esasları, Avrupalı işçiler tarafından evrensel bir kongre sonrası belirlenseydi memnun olurduk. Üstelik Alman halkı Ağustos 1914’te topraklarını korumak için hareket edildiğine inanmış olsa bile, bu halkın aslında fetih savaşları için aldatılmış olduklarını fark etmeleri için zamanları vardı.
Aslında Alman işçilerin gruplarında en az çalışan Almanlar, çok veya az ilerlemiş olanlar, şimdi anlamak zorundalardır ki Fransa’nın, Belçika’nın ve Rusya’nın bu istila planları çok önceden hazırlanmıştır ve eğer savaş 1875, 1886, 1911 ya da 1913’te patlak vermediyse bunun nedeni uluslararası ilişkilerin daha elverişli olmaması ve de askeri güçlerin Almanya’ya yeterince zafer vaat edememesidir ( tamamlanacak olan stratejik hatlar, Kiel Kanalı’nın genişletilmesi, mükemmelleştirilmesi gereken büyük kuşatma topları). Ve şimdi, yirmi aylık savaş sürecinin ve korkunç kayıpların ardından, Alman ordularının istilalarının savunulacak olmadığı görülmelidir. Daha bile önemli olarak farkında olunmalıdır ki, fethedilen yerlere katılıp katılmamayı dile getirmek, her bölgenin halkına düşmektedir (Fransa, Avusturya-Macaristan yenilgisi sonrasında, 1859’da farkına varmıştır).
Eğer Alman işçiler durumu bizim anladığımız ve zaten zayıf bir azınlık olan sosyal demokratların anladığı gibi anlamaya başlasalardı, barışla ilgili tartışmaların başlayabilmesi adına ortak bir zemin bulunabilirdi. Fakat ilhak etmeyi kesinlikle reddettiklerini bildirmeleri ya da onayladıklarını bildirmeleri; böylece istilacı ülkeler üzerinde vergi alma hakkından vazgeçmeleri, istilacıların komşu ülkelere verdiği maddi zararı Alman devletinin ödeme zorunluluğunun farkına varmaları ve ticaret anlaşması adı altında ekonomik bağımlılığı zorla kabul ettirmek istememelilerdir. Ne yazık ki günümüze kadar Alman halkında bir uyanış belirtisi göremiyoruz.
Zimmerwald Konferansı hakkında konuştuk fakat bu konferansta eksik olan temel, Alman işçilerin tanıtımıydı. Yaşamın Almanya’da pahalı olmasından kaynaklı birçok ayaklanma olayları görmekteyiz. Ama bu ayaklanmaların büyük savaşlarla sürelerini etkilemeden paralellik gösterdiğini unutuyoruz.
Bu zamanlarda Alman hükümeti tarafından alınan hükümler, yeni saldırıların ilkbahar dönüşüne hazırlandığını kanıtlamaktadır. Ama nasıl ki müttefiklerin ilkbaharda yeni ordularla, yeni ekipmanlarla, öncelere göre daha güçlü toplarla karşı koyacağını bildiğinden, müttefik halkların arasında geçimsizlik ekmeye çalışmaktadır. Ve bu amaçla savaşın kendisi kadar eski bir araç kullanmakta, yalnızca orduların ve ordu sahiplerinin karşı koyabileceği gelecek barış söylentilerini yaymaktadır. Bülow ve sekreterleri İsviçre’de kaldıkları son günlerde, bu uygulamaya tabii tutulmuştur.
Ama hangi koşullar altında barışın bitirilmesini öneriyor?
Neue Zuercher Zeitung’a göre -ki buna resmi gazete olan Nord-deutsche Zeitung da karşı çıkmıyor- Belçika’nın büyük bir kısmı boşaltılacak, ama bir şartla: Ağustos 1914’te olduğu gibi Alman askerlerinin geçişinin engellenmeyeceğine dair sözler verilmesi gerekiyor. Peki, bu sözler ne olacak? Belçika’daki kömür madenleri? Kongo? Kimse söylemiyor. Ama yıllık büyük bir katkıda bulunulması, şimdiden arz ediliyor. Fransa’da fethedilen topraklar geri verilecek ki buna Lorraine’in Fransızca konuşulan kısmı da dâhil. Ama karşılığında, Fransa, 18 milyarlık Rus borçlarını Alman devletine aktaracak. Bu 18 milyarlık “katkı”yı Fransız tarım ve endüstri işçileri geri ödemek durumunda kalacak, çünkü sonuçta vergileri onlar ödüyor. Kendi emekleriyle oldukça zengin bir hale getirdikleri on bölüm için 18 milyar verilecek, ama bu bölümler kendilerine harap edilmiş bir şekilde geri verilecek.
Almanya’da barışın koşullarıyla ilgili ne düşünüldüğüne gelecek olursak, bir olgu kesin: Burjuva basını ülkeyi, Belçika ve Kuzey Fransa’nın bazı kesimlerinin topraklarına katılacağı fikrine hazırlıyor. Ve Almanya’da bu fikre karşı çıkma kapasitesine ait herhangi bir güç yok. Bu “fetih”e karşı ses çıkarması gereken işçiler bunu yapmıyor. Sendikalı işçiler kendilerinin emperyalist ateşi tarafından yönetilmesine izin verirken, hükümetin barışla ilgili kararları üstünde herhangi bir etkiye sahip olmak için fazla zayıf olan sosyal demokrat partisi -bütün bir kitleyi temsil etse dahi- kendisini bu konuda ikiye ayrılmış buluyor ve partinin çoğunluğu hükümeti destekliyor. Alman İmparatorluğu, 18 aydır ordularının Paris’ten 90 kilometre uzakta olduğunun bilinci ve yeni fetihler hayal eden Alman halkının desteğiyle birlikte neden çoktan yapılan fetihlerden bir çıkar elde edemeyeceğini göremiyor. Kendisini istediği zaman Fransa’ya saldırabilmesi, kolonilerini ve öbür bölgelerini alabilmesi ve direnişinden artık korkmamasını sağlayacak yeni silahları alabilmesi için yeni milyarlarını kullanabileceği barış koşullarını dikte edecek kudrette buluyor.
Şu noktada barıştan bahsetmek, tam anlamıyla Alman devletinin, Bülow’un ve ajanlarının oyununa alet olmak olur. Bize gelince, biz kesinlikle bazı yoldaşlarımızın Almanya’nın kaderini yönetenlerin barışçıl eğilimlerine dair sahip olduğu illüzyonları paylaşmayı reddediyoruz. Biz tehlikenin direk yüzüne bakmayı tercih ediyoruz ve bu tehlikeyi engellemek için ne yapabileceğimizi araştırıyoruz. Tehlikeyi görmezden gelmek, onu arttırmak demektir.
Alman saldırısının yalnızca kurtuluşa dair ümitlerimize karşı bir tehdit olmakla kalmayıp, bütün insan evrimine karşı da bir tehdit olduğunun fazlasıyla farkındayız. Bundan ötürüdür ki bizler, anarşistler, anti-militaristler, savaş düşmanları, barışın ve kardeşliğin tutkulu savunucuları olarak direnişten yanayız ve bu yüzdendir ki kendimizi, kendi kaderimizi, halkın geri kalanından ayırmak zorunda hissetmedik. Bu halkın müdafaasını kendi ellerine alıp ilgilenmesini görmeyi tercih ettiğimiz gerçeği üstünde durmanın, gerekli olmadığı kanısındayız. Bunun imkânsız olmasıyla beraber, değiştirilemeyecek olanın acısını çekmek dışında yapılabilecek bir şey yoktu. Ve savaşanlarla birlikte iddia ediyoruz ki, Alman halkı en mantıklı kavramlar olan hak ve adalete geri dönerek Pangermanist politik hâkimiyetin projelerinin enstrümanı olmayı reddetmediği sürece, barış söz konusu bile olamaz. Şüphesiz, savaşa, cinayetlere rağmen, bizler enternasyonalist olduğumuzu ve halkların birleşimi ile sınırların yok olmasını istediğimizi unutmuyoruz. Ama biz halkların (Alman halkı dâhil) uzlaşmasını istediğimizden ötürüdür ki, özgürlüğe dair tüm ümitlerimizin mahvoluşunu temsil edecek bir saldırgana karşı direnmeleri gerektiğini düşünüyoruz.
45 yıl boyunca Avrupa’yı uçsuz bucaksız ve sağlamlaştırılmış bir kamp haline getiren bir parti kendi koşullarını dikte edebiliyorken, barıştan bahsetmek bizlerin yapabileceği en büyük hata olur. Direnmek ve onun planlarını alaşağı etmek, aklı yerinde olan Alman halkına yolu açmak ve bu partiden kurtulmasını sağlamak için gerekli olanları tedarik etmektir. Alman yoldaşlarımız bilsinler ki, bu iki taraf için de avantajlı olan tek sonuçtur ve bizler kendileriyle işbirliği yapmak için hazırız.
28 Şubat 1916
Olaylardan sonra yayımlanan bu bildiri, Fransa ve yabancı basında yayınlanacağından dolayı ancak on beş yoldaşımız bu bildiriyi onaylamıştır: Christian Cornelissen, Henri Fuss, Jean Grave, Jacques Guérin, Pierre Kropotkine, A. Laisant. F. Le Lève (Lorient), Charles Malato, Jules Moineau (Liège), A. Orfila, Hussein Dey (Cezayir), M. Pierrot, Paul Reclus, Richard (Cezayir), Tchikawa (Japonya), W. Tcherkesoff.
Furkan Çelik & İrem Taştan
Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 20. sayısında yayımlanmıştır.
]]>Etrafınızda, bu gibi tedbirlerin Orta Çağ’ın ve din savaşlarının en berbat dönemlerine geri dönüşü temsil ettiğini, ve komünist ilkeler
temelinde geleceğin toplumunu yaratmak için bunları savunanların [bu işe] layık olmayan insanlar olduğunu yoldaşlarınıza hatırlatacak ve onlara anlatacak hiç kimse yok mu gerçekten? Komünizmin geleceğine önem veren birisi bu gibi tedbirlere başvuramaz.
Bir rehinenin ne demek olduğunu kimsenin size açıklamamış olması mümkündür. Rehine, herhangi bir suç işlememişken hapse atılmış kişi demektir. Onun hayatını kullanarak düşmana şantaj yapmak için tutulur. “Eğer içimizden birisini öldürürseniz, biz de sizden birisini
öldürürüz.” Ancak bu, birisini her sabah idam sehpasına çıkarıp, ardından geri indirmek ve ona “Biraz bekle, bugün değil…” demekle aynı şey değil midir?
Ve bunun rehineler ve onların aileleri için işkencenin yeniden başlaması demek olduğunu yoldaşlarınız anlamıyor mu?
Bana iktidardaki insanların kolay bir yaşamlarının olmadığından bahsetmeyeceğinizi umarım. Bugünlerde, suikast ihtimalini “mesleki bir risk” olarak değerlendirenlere krallar arasında bile rastlanıyor.
Ve devrimciler hayatlarını tehdit eden mahkemeler önünde kendilerini savunmanın sorumluluğunu üstlenirler. Louise Michele bu yolu seçti. Veya [devrimciler] Malatesta ve Voltairine de Cleyre gibi yargılanmayı reddederler.
Krallar ve papalar bile rehine almak gibi barbarca kendini savunma araçlarını reddetmiştirler. Yeni bir yaşamın önderleri [apostles,
havarileri] ve yeni bir toplumsal düzenin mimarları, düşmalara karşı böylesi bir savunma aracına nasıl başvurabilirler?
Bu, komünist tecrübenizi başarısız olarak değerlendirdiğinizin, ve sizin için çok değerli olan bir sistemi değil de yalnızca {kendinizi}
kurtardığınızın bir işareti değil midir?
Yoldaşlarınız sizlerin, [yani] komünistlerin (işlediğiniz hatalara rağmen) gelecek için çalıştığını kavrayamıyor mu? Ve hiçbir durumda,
ilkel teröre fazlasıyla yakın eylemlerle çalışmanızı lekememeniz gerektiğini? Geçmişte devrimcilerin yaptığı bu eylemlerin yeni komünist çabaları çok güçleştirdiğini {bilmeniz gerekir}.
Aranızdaki en iyiler açısından, komünizmin geleceğinin kendi yaşamlarından daha değerli olduğuna inanıyorum. Ve bu geleceğe ilişkin
düşünceler, sizi bu gibi tedbirlerden vazgeçmeye zorlamalıdır.
Tüm ciddi eksikliklerine rağmen (sizin bildiğiniz gibi, ben de bunları iyi biliyorum), Ekim Devrimi büyük bir ilerlemeye yol açtı. Toplumsal bir devrimin –Batı Avrupa’daki insanların düşünmeye başladığının aksine– imkansız olmadığını gösterdi. Ve, bütün kusurlarına rağmen, geçmişe dönmeye yönelik girişimlerce yıpratılamayacak bir eşitlik doğrultusunda ilerlemeye devam ediyor.
Peki, o zaman neden devrim; asla sosyalizme veya komünizme özgü olmayan, ancak eski düzenin ve eski kargaşalıkların, sınırsız ve her şeyi tüketen otoritenin artıklarını temsil eden kusurlar yüzünden kendi tahribatına giden bir yola itiliyor?
P. Kropotkin
Dmitrov, 21 Aralık 1920
Çeviri: Anarşist Bakış
Kaynak: “Letter To Lenin”, 21 Aralık 1920, Anarchy Archives.
]]>Biliyorsunuzdur, tabii ki, bu çalışanların aldığı maaşla Dimitrov ilçesinde yaşamak tamamen imkansızdır. Bu (maaşla) bir kile [bush, 36 litrelik ölçü birimi] patates almak bile imkansızdır; kişisel deneyimlerimden bunu biliyorum. Karşılığında sabun ve tuz almak istiyorlar, ki bunların esamesi bile okunmuyor. Unun (fiyatı) yükseldiği için –tabii ki onu da bulabilirseniz–, sekiz libre [pound, 454 gramlık ölçü birimi] arpa ve beş libre buğday almak imkansızdır. Kısacası, erzak yardımı olmaksızın çalışanlar gerçek bir kıtlığa mahkumdurlar.
Bu arada, böylesi [yüksek] fiyatların yanısıra, posta ve telegraf çalışanlarının Moskova Posta ve Telegraf Tedarik Merkezi’nden aldıkları
yetersiz erzak yardımları (15 Ağustos 1918 tarihli kararnameye göre: bir çalışana verilmek üzere sekiz libre tutarında buğday, ve ailenin iş yapamaz durumdaki üyelerine beş libre tutarında buğday) iki aydır zaten verilmemektedir. Yerel tedarik merkezleri ellerindeki erzakları dağıtamamaktadır, ve çalışanların (Dmitrov ilçesinde 125 kişi) Moskova’ya yaptıkları başvuruya bir yanıt gelmemiştir. Bir ay önce çalışanlardan birisi kişisel olarak size yazmış, ancak şu ana kadar hiçbir yanıt almamıştır.
Bu çalışanların gerçekten de umutsuz olan durumlarının tanıklığını yapmayı bir görev olarak addediyorum. Çoğunluk gerçek anlamda açlık çekiyor. Bu yüzlerinden açıkça anlaşılıyor. Çoğu nereye gideceklerini bilmeden evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor. Ve bu arada, işlerini özenle yerine getirdiklerini samimiyetle söyleyebilirim; işlerini kavradılar ve bu işçileri kaybetmek yerel hayatın hiçbir şekilde çıkarına olmayacaktır.
Diğer bölümlerde çalışan Sovyet çalışanlarının hepsinin aynı çaresiz durum içinde olduğunu eklemek istiyorum.
Sonuçta, genel duruma dair bir şeyler söylemekten kaçınamayacağım. Büyük bir merkezde –Moskova’da– yaşarken, ülkenin gerçek koşullarını bilmek imkansızdır. Bir kimsenin mevcut deneyimler hakkındaki gerçeği bilmesi için, güncel yaşamla, gereksinimler ve talihsizliklerle, –yetişkinlerin ve çocukların [çektiği] açlıkla, ucuz bir kerosen lamba edinmek için bürolar arasında gidilip gelinmesiyle, vb. ile yakın ilişki içinde olacağı illerde yaşaması gerekir.
Bu sınavlardan başarıyla çıkmamız için bir yol vardır. Daha normal günlük yaşam koşullarına geçişte aceleci olunmalıdır. Uzun süre böyle gidemeyiz, ve kanlı bir felakete doğru gidiyoruz. Bizim için zaruri olan müttefiklerin lokomotifleri, Rus arpasının, kendirinin, keteninin, hayvan derisinin ve diğer şeylerin ihracatı, halka yardımcı olmayacaktır.
Bir şey su götürmezdir. Parti diktatörlüğü kapitalist sisteme darbe indirmek için uygun bir araç olsa bile (ki bundan fazlasıyla şüpheliyim), bu yeni bir sosyalist sistemin yaratılması için zararlıdır. Gerekli olan şey yerel kurumlar, yerel kuvvetlerdir; ancak bunlar
yoktur, hiçbir yerde. Bunun yerine, insan ne yana dönerse dönsün, gerçek yaşam hakkında hiçbir şey bilmeyen, kendisini binlerce hayata ve ilçelerin tahrip olmasına mal olan en ağır hataların [tekrar tekrar] işlenmesine adamış kişilerle karşılaşıyor.
Yakacak odun arzını ele alınız, veya aynı amaçla baharlık tohumluklara bakınız…
Yerel kuvvetlerin katılımı olmaksızın, köylü ve işçilerin kendilerini tabandan örgütlemeleri olmaksızın, yeni bir yaşam kurmak imkansızdır.
Sovyetlerin tam da bu tabandan yükselen örgütlenmeler oluşturma işlevini yerine getirmiş olması beklenirdi. Ancak Rusya halihazırda yalnızca ismen var olan bir Sovyetler Cumhuriyeti haline gelmiştir. “Parti”, yani genellikle yeni gelenlerin doluşması (ideolojik komünistler daha çok şehir merkezlerindedir) ve halkın idaresini ele geçirmesi, bu umut verici kurumun –sovyetlerin– etkisini ve yapıcı enerjisini halihazırda tahrip etmiştir. Şu durumda, Rusya’da yönetimde olanlar sovyetler değil parti komiteleridir. Ve onların örgütlenmesi bürokratik örgütlenmenin kusurlarından muzdariptir.
Bugünkü düzensizlikten kurtulmak için, Rusya, görüşümce yeni bir yaşamın yaratılmasında bir etken olabilecek, yerel güçlerin yaratıcı
niteliklerine geri dönmelidir. Ve bu yolun gerekli olduğu ne kadar erken erken fark edilirse, o kadar iyi olacaktır. İnsanların o zaman (yeni) toplumsal yaşam biçimlerini kabullenmesi çok daha olası olacaktır. Eğer bugünkü durum sürerse, “sosyalizm” kelimesinin bizzat kendisi bir küfre dönüşecektir. Jakobenlerin kırk yıllık yönetiminin ardından Fransa’da “eşitlik” kavramının başına gelen şey buydu.
Yoldaşça selamlarımla,
P. Kropotkin
Dmitrov, 4 Mayıs 1920
Çeviri: Anarşist Bakış
Kaynak: “Letter To Lenin”, 4 Mart 1920, Anarchy Archives.
]]>Çevirenin Notu: Çevirenin metine yaptığı eklemeler, açıklamalar vb, […] ile gösterilmiştir.
Bana Batı dünyası işçilerine bir mesajım olup olmadığı soruldu. Şüphesiz Rusya’da gerçekte olanlardan öğrenilecek pekçok şey var. Hepsinden bahsetmek mesajın uzun olmasına neden olacağı için, sadece temel noktaları ortaya koyacağım.
İlk olarak, uygar dünyanın işçileri ve diğer sınıflardan dostları, hükümetlerini Rusya’ya –açık veya örtülü olarak– silahlı müdahale etme fikrinden tamamen caydırmalıdırlar. Rusya şu anda, İngiltere’de 1639-48 ve Fransa’da 1789-94 dönemlerinde yaşananlar ölçüsünde ve [onlara] eş değerde bir devrim yaşamaktadır. Tüm uluslar İngiltere, Prusya, Avusturya ve Rusya’nın Fransa Devrimi sırasında oynadığı utanç verici rolü oynamayı reddetmelidirler.
Bunun da ötesinde, –tüm üretken işlerin, teknik yetilerin ve bilimsel bilginin tamamen komünal olacağı bir toplum inşa etmeye uğraşan– Rus Devriminin mücadele etmekte olan partilerin uğraşıları sırasında ortaya çıkan basit bir raslantı [kaza] olmadığı, herkesin aklında yer etmelidir. Bu neredeyse bir yüzyılı bulan; Robert Owen, Saint Simon ve Fourier’in zamanlarından beri [yapılan] sosyalist ve komünist propaganda tarafından hazırlanmıştır. Ve her ne kadar tek parti diktatörlüğü aracılığıyla yeni bir toplumsal sistem yerleştirme çabası başarısızlığa mahkum olsa da; devrimin [sağladığı] işçi hakları, onun [işçi sınıfının] toplumdaki haklı yeri ve her bir yurttaşın görevleri [gibi] yeni kavramları halihazırda günlük yaşantımıza dahil olmuşlardır, –ve bunlar sürecektir.
Sadece işçiler değil, uygar dünyanın tüm ilerici güçleri devrim düşmanlarına karşı şimdiye kadar verilmekte olan desteği sona erdirmelidirler. Bolşevik hükümetin yöntemlerinde karşı çıkılacak hiç bir şey olmaması nedeni ile değil. Hiç de bu nedenle değil! Ama yabancı silahlı güçlerin müdahaleleri zorunlu olarak hükümetin diktatöryal eğilimlerini güçlendirmekte, ve [Rusya’nın] yaşamının yenilenmesinde hükümetten bağımsız olarak Rusya’ya yardım etmeye hazır olan Rusların çabalarını felce uğratmaktadır.
Parti diktatörlüğündeki içsel şeytanlıklar, bu partinin iktidarını devam ettirmesine yol açan savaş koşullarınca daha da ağırlaştırılmaktadır. Bu savaş hali, hayatın her ayrıntısını kontrol [etme yetisini] hükümetin ellerinde merkezleştiren, [böylece de] ülkenin sıradan faaliyetlerinin büyük bir kısmının durmasına neden olan diktatörce yöntemlerin kuvvetlendirilmesi için bahane oldu. Tüm sefaletimizin yabancı müdahalesinden kaynaklandığı bahanesi sayesinde, devlet komünizmine özgü şeytanlıklar on kat artmıştır.
Yine eklemeliyim ki eğer Müttefik askeri müdahaleleri devam ederse, bu Rusya’da Batı uluslarına karşı –bir gün gelecekteki çatışmalarda kullanılacak– katı duygular oluşturacaktır. Bu katılık devamlı gelişmektedir.
Kısacası, Avrupa uluslarının Rus ulusu ile doğrudan ilişkiler geliştirmesinin zamanı gelmiştir. Bu bakış açısından, sizlerin –tüm uluslardan işçi sınıfının ve ilerici unsurların– söyleyecek sözleriniz olmalı.
Genel soru üzerine bir kaç kelime daha. Avrupalı ve Amerikan ulusları ile Rus ulusu arasındaki ilişkilerin tekrar kurulması, Rus ulusunun Çarlık İmparatorluğunu oluşturan uluslar üzerinde üstünlük kurması demek değildir. Emperyalist Rusya ölmüştür ve tekrar dirilmeyecektir. Bu farklı bölgelerin [illerin, eyaletlerin] geleceği büyük bir federasyonda yatmaktadır. Bu federasyonun çeşitli parçalarının doğal arazileri [toprak sınırları] oldukça belirgindir –en azından Rus tarihi ve etnografisi ile haşır neşir olan bizler için. Rus İmparatorluğunun doğal olarak ayrı [bulunan] parçalarını merkezi bir kontrol altında yeniden birleştirme çabaları başarısızlığa mahkumdur. Bu nedenle, Batı uluslarının eski Rusya İmparatorluğunun her parçasının bağımsızlık hakkını tanımaları uygun olacaktır.
Benim görüşüm bu gelişmenin devam edeceği yönündedir. Bu federasyonun her bir parçasının [bizzat] kendisinin kırsal komünlerin ve özgür şehirlerin federasyonundan oluşacağı zamanın geldiğini görüyorum. Ve Batı Avrupa’nın belli kısımlarının da yakın zaman içinde aynı yolu izleyeceğine inanıyorum.
Bugünkü ekonomik ve siyasal durumumuza gelince, büyük İngiliz ve Fransız devrimlerinin devamı olan Rus devrimi, Fransız devriminin “gerçekte eşitlik”, yani ekonomik eşitlik olarak adlandırılanı başaramadan durduğu noktaya ulaşmaya çalışmaktadır.
Ne yazık ki, Rusya’daki bu çabalar güçlü bir şekilde merkezileşmiş parti diktatörlüğü altında yapılmaktadır. Bu çaba Baboeuf’un aşırı merkeziyetçi ve Jakoben davranışının aynısıdır. Parti diktatörlüğünün demir yasası altında aşırı merkezileşmiş bir devlet komünizmi temelinde komünist bir cumhuriyet kurma çabasının, kendi görüşümce başarısızlığa mahkum olacağını tüm samimiyetimle söylemek zorundayım. Her ne kadar insanlar eski rejimden bıkmış ve yeni yöneticilerin deneylerine hiç bir aktif direniş göstermiyor olsa da, Rusya’da biz komünizmin nasıl uygulanmaması [gerektiğini] öğreniyoruz.
Sovyetler, yani ilk defa 1905 devrimci kalkışması sırasında tasarlanan ve Çarlık defedilir edilmez 1917 devrimiyle derhal uygulamaya geçirilen işçi ve köylü konseyleri –ülkenin ekonomik ve siyasi hayatının bu tip konseyler tarafından kontrol edilmesi– fikri büyük bir fikirdir. Daha da ötesinde, bu konseylerin kendi çabalarıyla ulusal refahın üretiminde gerçek bir yeri olanlardan oluşması gerektiği ortaya çıkar.
Ama ülke parti diktatörlüğünce yönetildiği sürece, işçi ve köylü konseyleri açıktır ki tüm önemlerini kaybetmektedirler. Böylece, daha önceleri kral tarafından toplantıya çağrılan ve çok güçlü olan kraliyet konseyiyle [ing royal council] mücadele etmek zorunda kalan “Devletler Konseyi”nin [ing. States General] oynadığı pasif role indirgenmişlerdir.
Basın özgürlüğünün var olmadığı durumda, işçi konseyleri de özgürlüklerini ve gerekliliklerini kaybederler, ve –savaş durumunda olmamız bahanesiyle– iki yıldır bu haldeyiz. Ama fazlası var. Seçimler serbest seçim kampanyasıyla yapılmadığında ve seçimler parti diktatörlüğünün baskısı altında yürütüldüğünde, işçi ve köylü konseyleri tüm önemlerini yitirirler. Gayet tabii ki, bilinen mazaret eski rejimle mücadele etmek için diktatörlüğün kaçınılmaz olduğudur. Ama bu durum açıkça geriye doğru bir adımdır, çünkü devrim yeni bir ekonomik temel üzerinde yeni bir toplumun kurulmasını amaçlamıştı. Bu yeni sistemin ölüm fermanı demektir.
Zaten zayıf düşmüş bir hükümetin devrilmesinin yöntemleri eski ve modern tarihte gayet iyi bilinmektedir. Ama esinlenilecek örnekler olmadan yeni yaşam biçimleri, özellikle de yeni üretim ve değişim biçimleri yaratmak gerektiğinde; herşeyin yeni baştan inşaa edilmesi gerektiğinde; bir hükümet tüm vatandaşlarını bir lambayla ve hatta onu yakmak için kibritle donatmayı üstlenirse, bu durumda sınırsız sayıdaki resmi görevliyle bile bunu yapamaz –bu hükümet giderek cansıkıcı [başbelası,ing. becomes a nuisance] bir hale gelir. Bu ulusal bir anayol üzerinde, fırtına tarafından devrilen bir ağacı satmak için kırk resmi görevlinin yardımını gerektiren Fransız bürokrasisinin karşılaştırma olarak önemsiz kalacağı müthiş bir bürokrasi geliştirecektir. İşte Rusya’da öğrenmekte olduğumuz budur. Ve siz batılı işçilerin her türlü aracı kullanarak kaçınmanız gereken işte budur, çünkü siz gerçek bir toplumsal yeniden inşayla ilgilenmektesiniz. Toplumsal devrimin gerçek yaşamda nasıl işlediğini görmek için delegelerinizi buraya gönderiniz.
Toplumsal devrimin gerektirdiği pek çok yapıcı iş, bir kaç sosyalist ve anarşist elkitabındakinden daha önemli [olan] şeylerin yönlendirmesini gerektirse bile, [bu] merkezi bir hükümet tarafından yerine getirilemez. Bu kendi yerel koşullarında varolan ekonomik sorunların çeşitliliğini halledebilme yetisine sahip, yerel ve uzmanlaşmış güçler çoğunluğunun [kalabalığının] gönüllü işbirliğini, [onların] zekalarını ve bilgilerini gerektirecektir. Bu işbirliğini reddetmek ve herşeyi parti diktatörlerinin dehalarına terk etmek; şu anda olduğu üzere, sendikaları ve yerel kooperatif örgütlerini partinin bürokratik organlarına dönüştürerek, hayatımızın bağımsız merkezlerini yıkmak demektir. Bu devrimi başaramamanın, onun gerçekleşmesini imkansız yapmanın yoludur. Ve işte bu, bu tip yöntemlerin ödünç alınmasını [geçici olarak kullanılmak üzere alınmasını] savunmaya karşı sizi uyarmakta kendimi görevli hissetmemin nedenidir . . .
Yakın zamanda biten savaş tüm uygar dünya için yeni yaşam koşulları ortaya çıkarmıştır. Sosyalizm kesinlikle dikkate değer bir ilerleme gösterecektir; ve yerel özerklik ve özgür girişim üzerinde temellenen daha bağımsız bir yaşamın yeni biçimleri yaratılacaktır. Bunlar ya barışçıl bir şekilde veya devrimci araçlarla yaratılacaklardır.
Ama bu yeniden inşaanın başarısı, büyük ölçüde farklı insanlar arasındaki doğrudan işbirliği [kurulabilmesi] olasılığına bağlıdır. Bunu başarmak için, tüm ulusların işçi sınıflarının derhal birleşmesi ve tüm dünya işçilerinin büyük enternasyonali fikrinin tekrar canlandırılması gereklidir –ama bu İkinci ve Üçüncü Enternasyonallerde olduğu üzere, tek bir siyasi parti tarafından yönetilen bir birlik biçiminde olmamalıdır. Bu tip birliklerin var olması için şüphesiz pekçok sebep vardır; ama bunların [bu sebeplerin] ötesinde ve tüm bunları [bu sebepleri] biraraya getirecek [şekilde], dünya üretimini bugünkü kapitalizme tabii olmasından [kurtararak] dağıtmak [dağıtımını düzenlemek] üzere federe hale gelmiş, dünyanın tüm işçi örgütlerinin bir birliği olmalıdır.
NE YAPMALI?
Yaşadığımız devrim ayrı ayrı bireylerin çabalarının genel bir toplamı değildir; insan iradesinden bağımsız, bir doğal fenomen’in [ing. natural phenomenon, doğal olgu veya olay], Doğu Asya kıyılarında aniden ortaya çıkan tayfunlara benzeyen bir doğal bir fenomenin genel bir sonucudur.
Ayrı ayrı bireylerin ve hatta partilerin çalışmalarının sadece çölde birer kum tanesi, [kopan] yerel fırtınaların sadece birkaç dakikalık parçaları olduğu [bu] binlerce sebep [etken]; yeni baştan yapacak veya yıkıp geçecek, ve belki de hem yıkacak hem de yeni baştan yaratacak olan bu büyük felaketin, bu büyük doğal fenomenin biçimlenmesine katkıda bulunmuştur.
Tüm hepimiz bu büyük kaçınılmaz değişimi hazırladık. Ama aynı zamanda bu tüm daha önceki devrimler tarafından –1793, 1848 – 1871 [devrimleri tarafından]; tüm Jakobenlerin, sosyalistlerin yazıları tarafından; bilimin, sanayinin, sanatın ve diğerlerinin tüm başarıları tarafından hazırlanmıştır. Kısacası, aynen hava ve su taneciklerinin milyonlarcasının hareketleri sonucunda yüzlerce gemiyi batıran ve binlerce evi yıkan ani bir fırtınayı oluşturmasında olduğu gibi –nasıl ki bir depremde yeryüzünün sarsılması, binlerce küçük sarsıntı ve ayrı ayrı parçacıkların öncel hareketleri tarafından oluşturuluyorsa–; milyonlarca doğal neden [bu değişimin olmasına] katkıda bulunmuştur.
Genelde, insanlar olayları somut ve bütüncül bir şekilde görmezler. Apaçık tasarlanmış resimlerle düşünmektense kelimelerle düşünürler, ve devrimin ne olduğuna –ona [devrime] bugünkü biçimini veren milyonlarca nedene– dair hiç bir fikirleri olmaz; ve bu nedenle de devrimin kendi şahsiyetleri sayesinde ilerlemesinin önemini; ve kendileri, kendi dostları ve düşün arkadaşlarının bu müthiş karışıklıkta takınacakları tavrın önemini abartma eğilimindedirler. Ve şüphesiz ki, bu karışıklık tarafından harekete geçirilen yüzbinlerce gücün [yarattığı] girdapta, herhangi bir bireyin –ne kadar zeki ve tecrübeli olursa olsun– ne kadar güçsüz olduğunu anlamakta tamamen yetersizdirler.
Onlar bir deprem gibi, daha doğrusu bir tufan gibi olan bu tip bir doğal fenomenin bir defa başlamasıyla, ayrı ayrı bireylerin olayların gidişatı üzerinde herhangi bir etki oluşturmakta güçsüz kalacağını anlamamaktadırlar. Bir parti belki birşeyler yapabilir –genelde düşünüldüğünden çok daha az–, ve [partinin] etkisi –çok hafif de olsa– yaklaşmakta olan dalgaların yüzeyinde belki farkedilebilir. Ama büyük bir kütleyi vücuda getirmeyen küçük toplamlar şüphesiz ki kuvvetsizdirler –onların Gücü kesinlikle bir hiç’tirr.
Bir anarşist olan ben, kendimi işte bu durumda görüyorum. Ama Rusya’daki çok sayıdaki parti bile şu anda oldukça benzer bir durumdadır.
Daha öteye gideceğim; hükümette olan partinin [bizzat] kendisi de aynı konumdadır. Artık hükümet etmemektedir; [herşey] partinin yaratılmasına yardım eden, ama şu anda partinin kendisinden binlerce kez daha güçlü olan akım [cereyan, ing. current] tarafından sürüklenmektedir . . .
Peki öyleyse ne yapmalı?
Tam anlamı ile hazırladığımız yollardan ilerlemeyen, ama tam anlamı ile hazırlamak için de yeterince zamanımızın olmadığı bir devrimi yaşıyoruz. Şimdi ne yapmalı?
Devrimi engellemek? Saçma!
Çok geç. Devrim bizim çabalarımızı hiç dikkate almadan en az direncin olduğu yönde, kendi yolunda ilerleyecektir.
Şu anda Rus devrimi şu konumdadır. Dehşet saçmaktadır. Tüm ülkeyi harap etmektedir. Delice taşkınlığı içinde, insan hayatlarını yok etmektedir. İşte bu nedenle bu barışçıl bir ilerleme değil, bir devrimdir; çünkü neyi tahrip ettiğine ve nereye [doğru] gittiğine bakmadan tahrip ediyor.
Peki öyleyse? Öyleyse –kaçınılmaz bir şekilde reaksiyon ortaya çıkacaktır. Bu tarihin bir yasasıdır, ve bunun neden başka bir şekilde olamayacağını anlamak basittir. İnsanlar devrimin gelişme biçimini değiştirebileceğimizi tasavvur ediyorlar. Bu çocukça bir düştür. Devrim öyle bir güçtür ki onun büyümesi değiştirilemez. Ve nasılki her dalganın ardından [kumda] bir oyuk [açılması] kaçınılmazsa, nasılki heyecanlı bir faaliyetin ardından insanoğlunda kuvvetsizliğin [ortaya çıkması] kaçınılmazsa, reaksiyon da şüphesizki kaçınılmazdır.
Bu nedenle yapabileceğimiz tek şey, yaklaşmakta olan reaksiyonun taşkınlığını ve gücünü azaltmak için tüm enerjimizi kullanmaktır.
Ama çabalarımız nelerden oluşabilir?
Tutkularımızı ılımlandırmak –diğer yandaymışçasına mı? Kim bizi dinler ki? Bu rolü üstlenerek birşeyler yapabilecek diplomatlar olsa bile, bunun zamanı henüz gelmedi; ne bu taraf, ne de öbür taraf henüz onları dinlemeye hazır değil. Bir şeyi görüyorum; devrim kendini tamamıyle tükettikten sonra, her bir partideki yapıcı [inşa edici] çabayı yürütme yetisine sahip insanları biraraya toplamalıyız.
Çeviri: Anarşist Bakış
Dmitrov, Rusya, 28 Nisan 1919.
İlk İngilizce Basım:Labour Leader, 22 Temmuz 1920.
Kaynak: “Anarchy Archives” (Peter Kropotkin, Kropotkin’s Revolutionary Pamplets. Editör Roger N. Baldwin, Vanguard Press Inc., 1927).
Şu anda Avrupa tarafından sergilenen dehşetli manzara fazlasıyla acıklı, ancak bununla beraber de özellikle eğitici. Bir yanda diplomatlar ve saray mensupları, yaşlı kıtamızın havası barut kokmaya başladığında artış gösteren bir canlılıkla oraya buraya koşuşturuyorlar. Anlaşmanın fiyatını belirleyecek olan insan sığırlarının miktarı üstündeki pazarlıklarla ittifaklar yapılıyor, bozuluyor. “Meclisinizin bizi desteklemesi koşuluyla şu kadar milyon baş; onları beslemek için şu kadar hektar, yünlerinin ihraç edilmesi için şu limanlar.” Her biri rakiplerini pazarlarda aldatmak için dolap çeviriyor. Politik jargonda diplomasi denilen şey işte bu.
(NOT: Bu satırların yazıldığı zamandan beri Avrupa’daki politik durumun değişmiş olduğu iyi anlaşılsa da, aynı yargılar bugün de tamamen uygulanabilirdir.)
Diğer yanda ise, silahlı kuvvetlerin bitip tükenmeyen gelişimi. Her gün hemcinslerimizin daha etkili yok edilmesi için yapılan buluşları, yeni harcamaları, yeni kredileri, yeni vergileri işitiyoruz. Yaygaracı bir vatanseverlik, pervasız bir şövenizm; uluslararası kıskançlığı teşvik edilmesinin poltika ve gazetecilikte en karlı çizgi haline gelmesi. Çocukluk dönemi bundan müstesna değil: okul çağı çocukları saflara sokuluyorlar; Prusyalılardan, İngilizlerden veya Slavlardan nefret etmek üzere eğitiliyorlar; fişeklerle, erzaklarla ve diğer şeylerle dolu olan yük atlarına benzer bir şekilde yüklü bir halde erkeklik çağına geldiklerinde, bayrağının rengi ne olursa olsun, o anki hükümete körlemesine itaat etmeleri kafalarına kazınmıştır; ellerine tutuşturulmuş tüfeği alarak, borazan sesiyle hücuma geçmeleri, neden ve hangi amaç için [olduğunu] kendi kendilerine sormaksızın vahşi yamyamlar gibi sağda solda birbirini boğazlamaları öğretilir. İster önlerine açlık çeken Alman veya İtalyan çocukları çıksın, isterse kendi kardeşleri açlık yüzünden ayaklanmış olsun, borazanların sesiyle cinayetler başlamalıdır.
İdarecilerimizin ve öğretmenlerimizin tüm bilgeliklerinin sonucu işte budur! Bize ideal olarak sunabildikleri yegane şey işte bu; tam da bütün ülkelerde perişan halde bulunanlar sınırlar boyunca el ele vermeye başladıkları bir zamanda.
“Sosyalizmi istemiyor musunuz? Peki o zaman alın size Savaş –otuz, kırk yıl sürecek bir savaş–.” Böyle diyordu Herzen 1848’in ardından. Ve işte bize düşen savaş. Topların gümbürtüsü dünyanın her yerinde bir anlığına sessizse eğer, (savaşın ne için, hangi müttefiklerle veya hangi düşmana karşı, hangi ilkeler adına veya kimin çıkarına olacağını tek bir kişi bilmese dahi, –batılı ulusların genel bir kavgası [olan]– bir Avrupa savaşı yıllardır tehditkar olurken) bu [sessizlik] bir dinlenme arası, [savaşın] başka bir yerde çok şiddetli olarak yeniden başlaması için.
Geçmiş zamanlarda, savaş olduğu zaman insanlar en azından hangi nedenle birbirlerini öldürdüklerini bilirlerdi.
Şu veya bu kral bizimkilere hakaret etti –gelin, onları boğazlayalım.” “Şu veya bu iimparator bölgelerimizi bizden koparmak istiyor –yaşamlarımız pahasına, O En Ulu Hristiyan Majesteleri adına gelin bunları koruyalım.” İnsanlar kralları arasındaki kavgalarda dövüştüler. Bu aptalcaydı, ancak bu krallar sadece birkaç bin kişiyi [gönüllü olarak] askere alabiliyordu. Ama neden bugünlerde birbirlerinin boğazına sarılan binlerce kişiye sahibiz.
Kralların bugün savaş meselesinde hiçbir rolü yok. Victoria Rochefort’un boş laflarına karşı herhangi bir protesto göndermedi; İngilizler onun için intikam almayacaklar, ancak yine de iki yıl içinde Fransa ile İngiltere’nin Mısır’a egemen olmak için savaşa girmeyeceklerini tahmin edebilir misiniz? Doğu’da da durum benzer. Otokrat ve çirkin bir despot olan, kendisini büyük bir güç olarak gören Rusların Çarı, Petesburglu stokçular ve Moskovalı imalatçılar (bugünlerde kendilerini “vatanseverler” olarak isimlendiren çeteler) ona ordularını harekete geçirmesini söylemediği müddetçe, Andrassy ve Salisbury’nin tüm hakaretlerini parmağı bile kıpırdamadan sineye çekecektir.
İngiltere’de olduğu gibi Rusya’da da, Fransa’da olduğu gibi Almanya’da da, insanlar artık kralların keyfi için savaşmıyorlar; Finansal Ekselanslarının, Bay Rothschild’lerin, Scheneider ve Ortaklarının gelirlerini güvence altına almak ve [onların] servetlerini artırmak için, para piyasası ve fabrika lordlarını şişmanlatmak için dövüşüyorlar. Kralların çekişmesinin yerini burjuva kliklerinin çekişmesi aldı.
Hala “Güç Dengesi’nin bozulması” laflarını işiteceğimize şüphe yok. Ancak bu metafiziksel kavramı maddi gerçeklere tercüme edin; örneğin Almanya’nın “aşırı politik üstünlüğü” şu anda kendisini nasıl ortaya koyuyor, meselenin özünün basitçe uluslararası pazarlardaki ekonomik “üstünlük” olduğunu göreceksiniz. Almanya, Fransa, Rusya, İngiltere ve Avusturya’nın şu anda [uğruna] mücadele ettikleri şey askeri üstünlük değildir, ekonomik üstünlüktür; komşularına kendi mamüllerini, kendi gümrük tarifelerini dayatma hakkıdır; sanayide geri olan halkların kaynaklarını geliştirme hakkıdır; onların pazarlarındaki talebi karşılama bahanesiyle hiç demiryolu olmayan ülkelerdeki demiryollarının yapılması imtiyazını [ele geçirme], ticaretlerini canlandıracak bir limanın veya üretim fazlalarını emecek bölgelerin komşulardan zaman zaman çalınması hakkıdır.
Bugünlerde dövüştüğümüzde, bu Fabrika Krallarımızın yüzde otuz primini güvence altına almak, finans “Baronları”nın para piyasasındaki kontrollerini kuvvetlendirmek, maden ve demiryollarında hisseleri olanlar için fazi oranlarını yüksek tutumak içindir. Eğer tutarlı olacaksak, bayrağımızdaki aslanı altından bir boğayla, diğer amblemleri para çantalarıyla, ve krallıktan ödünç alınmış olan alay isimlerimizi Sanayi ve Finans Krallarının adlarıyla –“Üçüncü Rothschild”, “Onuncu Baring” gibi— değiştirmemiz gerekirdi. En azından kimin için öldürdüğümüzü bilirdik.
Yeni pazarların açılması, ürünlerin iyi, kötü yabancılara dayatılması bütün kıtamızda günümüz politikasının altını çizen ilkedir; ve ondokuzuncu yüzyıldaki savaşların gerçek sebebidir.
Onsekizinci yüzyılda ihracata yönelik olan yaygın bir üretim sistemini ilk başlatan ulus İngiltere idi. Proletarya şehirlere kümelendirildi, geliştirilmiş makinalara koşuldu, ve ambarlar pamuklu ve yünlü mal dağlarıyla doldurulmaya başlandı. Ancak bu mallar onları dokuyan yıpranmış zanaatkar için değildi. Ancak kendilerini ve ailelerini hayatta tutacak kadar kazanan, pamuk ve elbiseyi dokuyan [bu zanaatkarlar] ne satın alabilirlerdi ki? Böylece İngiltere’nin ticaret filoları (ortada hiçbir rakip olmadığı kesinken) Avrupa, Asya, Amerika kıtasında tüketici bulmak için okyanuslara harmanlamaya başladı. İmalatçı bölgelerde sefalet –en karanlık sefalet– yaygındı, ancak imallatçılar ve tüccarlar hızla zenginleştiler; kıta iktisatçıları ve onların teşvikçilerinin ülke insanlarının gidip aynı şeyi yapmalarına alkış tutmasının ortasında, yabancılardan sağlanan zenginlik az sayıda kişinin elinde birikti.
Ancak onsekizinci yüzyılın sonu gibi erken bir tarihte, Fransa da aynı gelişme aşamasına gelmekteydi. Orada da üretim ihracat amacıyla büyük ölçekte kendisini örgütlemekteydi. Devrim, iİktidar odağını başkasına devrederek, şehirleri kırsal halkla doldurarak, orta-sınıfı zenginleştirerek, bu ekonomik gelişmeye taze bir itki sağladı. Ardından İngiliz orta-sınıfı bu gelişmeden (Cumhuriyetin ilanına ve Paris’te dökülen kana göre çok daha fazla) korkuya kapıldı; aristokrasi ile birleşerek Avrupa pazarlarını İngiliz ürünlerine kapatmak tehdidini öne süren Fransız burjuvazisine karşı ölümüne savaş ilan etti.
Herkes savaşın nasıl sona erdiğini biliyor. Fransa yenildi, ancak pazarlardaki yerini kazandı. İki burjuvazi, Fransız ve İngiliz [burjuvazileri] bir anlığına dokunaklı bir ittifak bile kurdular; birbirlerini kızkardeşler olarak tanıdılar.
Ancak çok geçmeden Fransa hızla yol almaya başladı. İhracat amacıyla üretimin bir sonucu olarak Batı’dan Doğu’ya yayılmakta olan sanayinin gelişimini ve diğer ulusların da hızlanmasını dikkate almaksızın, [Fransa] kendisini nasıl olursa olsun yeni pazarlar bulmak zorunluluğu ile yü yüze buldu. Fransız orta-sınıfı faydalandığı çevreyi [halkayı] genişletmek istiyordu. [Fransız orta-sınıfı], Gaspçı’nın [III. Napolyon’un] Avrupa’yı ekonomik politikalarıyla uyumlu olmaya zorlayacak araçları bulacağı umuduyla üçüncü Napolyon tarafından güdülmeye onsekiz yıl boyunca boyun eğdi, ve ancak onun bu amaca hizmet edemeyeceğini anladığında terk etti onu.
Yeni bir ulus olan Almanya aynı ekonomik sistemi benimsemiştir. Kendi yerleşiklerini yerinden eden, şehirlerin açlıktan ölümle karşı karşıya kalanlarla tıka basa dolduğu, birkaç yıl içinde şehir nüfusunun ikiye katlandığı bir ülke var karşımızda yine. Mükemmel makinalarla donatılmış, teknik ve bilimsel eğitimin serbestçe yayılması ile desteklenen devasa bir sınai örgütlenme burada da (üreticilerin kullanımı için değil, ihraç edilmeleri için, efendilerinin zenginleşmesi için ayrılmış olan) ürünlerini yığınlaştırıyor. Sermaye birikir ve Asya’da, Afrika’da, Türkiye’de, Rusya’da karlı yatırımlar arar; Berlin’deki Borsa Paris’teki Borsa ile rekabet içinde yükselir –onu devre dışı bırakmayı amaçlar.
Ardından Alman burjuvazisinin tam kalbinden bir çığlık işitilir. Birlik, hangi bayrak altında olursa olsun (ve hatta Prusya [bayrağı altında] dahi); ortaya çıkan güç, bu sınıfın komşu devletlere ürünlerini ve gümrük tarifelerini dayatmasını, Baltık’ta (ve mümkünse Adriyatik’te) iyi limanların ele geçirmesini; yirmi yıldır tüm Avrupa’yı ticari yasaları saptamakla ve ticari anlaşmalar dayatmakla tehdit eden Fransa’nın askeri gücünün kırmasını sağlayacak olduktan sonra [birlik!].
1870 savaşı bir sonuçtu. Fransa artık pazarların müdiresi değildi; burada üstünlük kurmaya çalışan Almanya idi. O da, kazanmaya olan açlığıyla, sömürü alanını genişletme yönünde (sınai krizleri, finansal çöküntüleri, ekonomik yapısının temellerini kemiren belirsizlik ve sefaleti hepten önemsemeyerek) bitip tükenmez bir çabaya girişti. Afrika sahilleri, Korsika’nın hasadı, Polanya ovaları, Rusya’nın kıraç stepleri, Macaristan’ın “puszta”ları, Bulgaristan’ın güllerle kaplı vadileri, İspanya’nın ihmal edilmiş mirası olan buğulu ormanları, bunların hepsi Alman burjuvazisinin iştahını kabartıyordu. Öyle ki, sık sık kötü ekilen ovalardan, “büyük sanayi” şanına erişmemiş bu şehirlerden, fabrika artıklarıyla henüz kirlenmemiş bu nehirlerden geçerken, bu manzara karşısında Alman tüccarının kalbi kan ağlar. Onun düş gücü, bu nadasa bırakılmış ovalardan nasıl zengin altın hasadı yapmanın yollarını bulacağını, Başkent’in fabrikalarındaki karsız yerleri nasıl sıkı sıkıya çalıştıracağını resmeder. Kendi kendine bir gün “uygarlık” adına, yani “sömürü” adına, Doğu’da yeni bir evi olacağına yemin eder. Bu arada mallarını ve demiryollarını İtalya, Avusturya ve Rusya’ya dayatmak için elinden gelenin en iyisini yapacaktır.
Ancak bunlar da sırasıyla kendilerini komşularının vekaletinden kurtarıyorlar. Bunlar da yavaş yavaş “sınai” ülkelerin çevresine sokuluyorlar; ve bu küçük burjuvaziler kendi sıraları geldiğinde ihracat yoluyla zenginleşmeyi talep ediyorlar. Son birkaç yıl içinde Rusya ve İtalya sanayilerini geliştirmekte büyük adımlar attılar, ve köylüler hiçbir şey satın alamadıkları –en kara sefalete [mahkum oldukları]– için, burada da yine imalatçıların üretmeye çalıştıkları şeyler ihracat içindir.
Sonuç olarak, Rusya, İtalya ve Avusturya da pazarlar bulmak zorundadır; ve Avrupa’dakiler halihazırda zaten doldurulmuşken, (bir gün seçilen parsalar üstünde savaşa gidilmesi kesinken) Asya veya Afrika’ya dayanmak zorundadırlar.
Bu gibi durumda, onun yönelimini belirleyenlerce sanayiye dayatılan niteliğin gereksinimiyle oluşan hangi ittifaklar bağlayıcı olabilir ki? Almanya ile Rusya arasındaki ittifak tamamen geçici bir durumdur. Alexander ve William istedikleri kadar sıkça birbirlerini öpebilirler (Rusya’da gelişen burjuvazi, –aynen karşılık veren– Alman burjuvazisinden samimi olarak nefret edecektir. Rus Hükümeti ithalat vergilerini üçte bir artırdığında, Alman basınında yükselen kızgın haykırışları herkes hatırlayacaktır. “Rusya’ya karşı Savaş” –Alman orta-sınıfının ve ona bağımlı olan işçilerin bu haykırışı–, “1870’e göre bile daha popüler olacaktır.”
Şüphesiz, sosyalizm değil, savaşla karşılaşacaksınız. Eğer devrim bu akıl almaz ve aşağılık durumu sonlandıracak yolda olmasaydı, otuz ya da daha fazla yıl sürecek savaşlarla karşılaşacaktınız. Ancak gelin vaziyetin açıkça farkına varalım. Arabuluculuk, “güç dengesi”, mevcut orduların azaltılması, silahsızlanma; bunların hepsi iyi fikirlerdir, ancak pratikteki etkileri bir hiçtir. Yalnızca bir devrim (üretimdeki makina ve hammaddeleri, Toplum’un refahını üreticilerinin eline geri verdiğinde; üretimin dayandığı [halkın] gereksinimlerini sağlayacak şekilde üretim örgütlendiğinde) pazarlar için yaşanan bu çatışmalara bir son verebilir.
Birimiz hepimiz için ve hepimizin birimiz için emek harcadığında. İçten bir yakarışla barış için yalvaran, ancak dünyanın refahı üstüne üşüşen akbabaların aceliciliği yüzünden bunu elde edemeyen bir ulusun kalbine barışı getirecek tek tılsım işte budur.
Çeviri: Anarşist Bakış.
Kaynak: “War!”, 1916.
]]>Çevirenin Notu: Çevirenin metine yaptığı eklemeler, açıklamalar vb, […] ile gösterilmiştir.
Editör’ün Önsözü
Peter Kropotkin (1842-1921) zamanının önde gelen anarşist kuramcılarından birisiydi. Geleneksel köy komünlerinin doğrudan demokratik ve otoriter olmayan uygulamalarına hayran olsa da, hiç bir zaman küçük ve tecrit edilmiş (ing. isolated) edilmiş komünal deneyselciliği (ing. experimentalism) savunmadı. Çalışmalarını okuyanların bir çoğu, hem onun kendi döneminde, hem de (Kropotkin’in temel eserlerinin yeniden basıldığı ve etkili olduğu bir dönem olan) 1960’ların hippileri arasında bu tip komünler kurmak için ondan esinlendiler. Kropotkin bu tip girişimlerin ne başarılı olacağına, ne de daha geniş devrimci amaçlara ulaşmakta faydalı olacağına inanıyordu. Gençliğinde Güney Amerika’da bu tip bir girişimin içinde yer alan arkadaşı Elisee Reclus küçük komünal deneyimlere karşı daha da saldırgandı. 1960’lardaki hippi komünleri (hemen hemen hepsi çok kısa bir zaman içinde ortadan yok oldu) kurucularının bazılarının Kropotkin’i dikkatlice okumamaları üzücüdür. Yazık ki kendilerinden bir yüzyıl önceki bir çok anarşist, komünist ve sosyalistin yaptığı hataları aynen tekrar ettiler. Anarşist basında bugün bile küçük ve tecrit edilmiş küçük anarşist kolonileri destekleyenler bulunmaktadır. Yine Kropotkin hakkındaki pek çok değerlendirme, onun federe olmayan ve bağımsız köy-benzeri yerleşim tipi bir toplum bakışına sahip olduğunu, ve anarşist topluma ulaşmanın aracı olarak küçük komünal deneyimleri desteklediğini söyleyerek, Kropotkin’i yanlış yorumlamaktadırlar. Bir yüzyıldır basılmayan aşağıdaki konuşma ve iki “açık” mektup, duygusal olarak bu tip maceralara karşı çıkmasa da, Kropotkin’in onların başarısı hakkında oldukça kuşkulu olduğunu ve anarşist hareketin enerjisini tüketeceğine inandığını açıkça ortaya koymaktadır. Uyarılarının yanısıra, bu makaleler hala vahşi doğada küçük komünal deneyimler oluşturmakta ısrarlı olanlar için, ve belki de gelecekteki bir zamanda uzaya yerleşecekler için kullanışlı ve pratik tavsiyeler içermektedir.
Graham Purchase
—
Pek çok anarşist ve düşünür Komünizmin topluma sunabileceği büyük faydaları kabul etmekle birlikte, bu toplumsal örgütlenme biçimini bireyin özgürlüğü ve özgür gelişmesi için bir tehlike olarak nitelendirmektedir. Bu tehlike bir çok Komünist tarafından da farkedilmiştir; ve bir bütün olarak değerlendirirsek, çağımızın tüm çıplaklığı ile ortaya koyduğu bir başka büyük sorunla iç içe geçmektedir: bireyin toplumla olan ilişkisi. Bu sorunun önemli olduğu tartışma götürmez.
Sorun bir çok nedenle karmaşıklaşmaktadır. Komünizm hakkında konuşunca, bir çok insanın aklına bu yüzyılın ilk yarısında savunulan ve bazı komünlerde uygulanan, az ya da çok Hristiyan ve manastır tipi olan, ve her zamanda otoriter Komünizm gelmektedir. Bu topluluklar [cemaatler, ing. communities] aileyi bir model olarak kabul ederek, “insanı ıslah etmek için, büyük Komünist aileyi” oluşturmaya çalıştılar. Bu amaç doğrultusunda ortak çalışmanın yanısıra, aynen bir aile gibi iç içe yaşamayı ve mevcut uygarlıktan tecrit olmayı veya kopmayı savundular. Bu aslında her bir üyenin bütün özel hayatı da dahil olmak üzere, tüm “erkek kardeşlerin” ve “kız kardeşlerin” toptan birbirine karışmasından öte bir şey değildi.
Bunun yanısıra son üç ya da dört yüzyılda, farklı vesilelerle kurulan tecrit edilmiş komünler ile toplumsal devrime doğru yönelen bir toplumda ortaya çıkması muhtemel sayısız federe komünler arasındaki farklılıklara yeterince dikkat çekilmedi. Aslında konunun beş farklı yanı ayrı ayrı ele alınmalıdır:
1. Ortak üretim ve tüketim,
2. Ortak eviçi yaşam (bir arada yaşama: bunu bugünkü aile modelinin ardından [ardılı olarak] düzenlemek gereklimidir?),
3. Zamanımızın tecrit edilmiş komünleri,
4. Geleceğin federe komünleri, ve
5. Komünizm mecburen bireyselliği azaltır mı? Diğer bir deyişle, Komünist toplumda Birey.
Bu yüzyıl boyunca Sosyalizm adı altında, sosyalizmin hakim akımlarını şekillendiren Babeuf, St. Simon, Fourier, Robert Owen ve Proudhon ile başlayan; ve modern Sosyalizmin kurucularının fikirlerini popüler hale getiren ya da onları bilimsel bir temele oturtan (Fransız) Considerant, Pierre Lerous, Louis Blanc; (Alman) Marks, Engels; (Rus) Chernychevski, Bakunin gibi sayısız takipçileri ile devam eden, engin bir fikirler hareketi gerçekleşti.
Bu fikirler belirgin bir şekil alırken iki ana akımı ortaya çıkardılar: Otoriter Komünizm ve Anarşist Komünizm; ve yine bu ikisi arasında bir yol bulan Devlet Kapitalizmi, Kolektivizm, İşbirliği [ing. Co-operation] gibi ara okulları da ortaya çıkardılar; bunlar işçi kitleleri arasında, Sermaye’ye karşı mücadele [etmek] için tüm işçi kitlelerini sendikalarda örgütlemeye uğraşan, ve farklı uluslardan işçiler arasında sıkı bir münasebet kurulmasını sağlayarak giderek uluslararasılaşan görkemli işçi hareketlerini yarattılar. Bu büyük fikir ve eylem hareketleri sonucunda üç temel nokta kazanıldı, ve bunlar halihazırda kamusal bilincin içine büyük ölçüde işlemiştir:
1. eski serfliğin modern bir biçimi olan ücret sisteminin lağvedilmesi,
2. üretim araçlarındaki bireysel mülkiyetin lağvedilmesi,
3. birey ve toplumun, ekonomik köleliğin sürdürülmesine yardım eden siyasi makina’dan, yani Devlet’ten özgürleş[tiril]mesi.
“Emek banknotu”nu savunanlar, veya Brousse gibi “herkesin görevli [ing. functionaries] olmasını”, yani [herkesin] Devlet ya da komünün bir çalışanı olmasını arzulayanlar –bu önerilenlerden sadece bir kısmına taraftar olsalar dahi, [sadece bir kısmını savunmalarının nedeninin] Komünizme derhal ulaşma olasılığının olmadığını düşünmeleri olduğunu kabul ederler– dahil olmak üzere, herkes bu üç nokta üzerinde hemfikirdir. Onlar bunu kestirmeci [ing. expedient, sonuca kısa yoldan yönelen] olan, tavizler vererek bir uzlaşmaya varma olarak kabul ederler, ama onların amacı her zaman Komünizm olarak kalır. Ve Devlet bağlamında ise, Devletin, otoritenin ve hatta diktatörlüğün en şiddetli taraftarları bile, bugünkü sınıfların ortadan kalkmasıyla Devletin de sonunun geleceğini kabul ederler.
Böylece, Sosyalist hareketin [içindeki] kendi kısmımızın –Anarşist kısmın– önemini abartmadan, Sosyalizmin farklı kısımları arasında varolan tüm (herşeyden önce, az ya da çok, her kısmın eylem araçlarının devrimci karakterinden kaynaklanan bu) farklılıklara rağmen; kendi düşünürlerinin sözleri ile, tüm bu kısımların Sosyalist evrimin amacının Özgür Komünizme doğru bir evrim olduğununun ayırdında olduklarını söyleyebiliriz. Tüm diğer herşey, kendilerinin bilhassa itiraf ettikleri üzere, bu amaca ulaşmaktaki ara basamaklardır [ara aşamalardır,ing. stepping-stones].
Modern toplumun gelişiminin eğilimlerini incelemeden, bu ara basamakları tartışmak anlamsız olacaktır.
Tüm bu farklı eğilimler arasında, hepsinden ayrı olarak iki tanesi dikkatimizi çekmeyi hak ediyor. Bunlardan birisi modern üretimde her bir bireyin payının saptanmasının giderek güçleşmesidir. Endüstri ve tarım o kadar karmaşıklaştı ki, o kadar birbirleriyle iç içe geçti ki, [sonucunda] tüm endüstriler birbirine bağlı hale geldiler ve endüstri geliştikçe üreticiye [ürettiğininin doğrudan karşılığı olacak şekilde] ödeme [yapmak] da giderek imkansız hale geldi; parça başına ödemenin yerini ücret [maaş, aylık, vb.] ödenmesi aldı. Diğer yandan da ücretler giderek daha eşit hale geldi. Modern burjuva toplumunun sınıfsal temelde bölünmesi tabii ki devam etmektedir; ve daha az bir şeyler yaptıkça, daha çok kazanan bütün bir burjuva sınıfı vardır. İşçi sınıfı ise kendi içinde dört büyük bölüme ayrılmıştır:
1. kadınlar,
2. tarımsal işçiler,
3. niteliksiz işçiler, ve
4. nitelikli işçiler.
Bu bölünme dört farklı sömürü derecesini ifade etmektedir, ve [ortak olarak] bunlar burjuva örgütlenmesinin sonuçlarıdır.
Herkesin ticaret yapmayı öğrenebileceği ve kadının erkek tarafından, köylünün imalatçı tarafından sömürüsünün sona ereceği eşitler toplumunda bu sınıflar ortadan kalkacaktır. Ama bugün dahi, bu farklı sınıfların her birinin içinde ücretler giderek eşit hale gelmektedir. Bu ise [bizi] şu “sonu甑a götürür: “liman [işçisinin] günlük çalışması bir mücevhercininki ile aynı değerdedir”, ve [bu bir anlamda] Robert Owen’in tasavvur ettiği, gerekli metaların üretiminde harcanan saatler karşılığında ödenecek olan “emek banknotları”nı ortaya çıkarmıştır [gerçekleştirmiştir].
Fakat geçmişe dönüp bu yönde yapılan girişimlere bakacak olursak, Birleşik Amerika’daki birkaç bin çiftçi hariç olmak üzere, ilk defa yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarından itibaren Owen’in basmaya [piyasaya sürmeye] çalıştığı emek banknotlarının yaygınlaşmadığını görüyoruz. Bunun nedenleri başka yerlerde tartışıldı (“Ekmeğin Fethi” adlı kitabımın Ücret Sistemi kısmına bakınız).
Öte yandan Komünizme doğru eğilimli olan çok sayıda kısmi toplumsallaşma teşebbüsü görmekteyiz. Bu yüzyılda hemen hemen her yerde çok sayıda Komünist komün kuruldu, ve biliyoruz ki bunların içinde yüz ya da daha fazlası, az ya da çok Komünist idi. Burjuva toplumunda, ya bireyler arasında ya da belediye işlerinin toplumsallaşması bağlamında yapılmaya çalışılan bu sayısız girişimin neredeyse tümü Komünizm’in yönelimi ile aynıdır –[burada] demek istediğimiz Kısmi Komünizm.
Oteller, vapurlar, konaklama evleri girişimlerinin tümü bu doğrultuda burjuvazi tarafından üstlenilen girişimlerdir. Hiç kimsenin ne kadarını yediğinizi kontrol etmediği otellerde ya da vapurlarda, günlük olarak size ayrılan on ile elli tabak [yemek] arasında tercih yapma hakkına [olanağına] sahipsinizdir. Hatta bu örgütler uluslararası düzeydedir, ve size Fransa, Almanya, İsviçre, vs. [ülkelerdeki] yüzlerce otelde konaklama imkanı sunan (bir günlüğü 10 frank olan) kuponları Paris ya da Londra’dan ayrılmadan önce satın alabilirsiniz.
Burjuvazi, tüketim bağlamında bireyin sınırsız özgürlüğü ile iç içe geçmiş kısmi Komünizm’in yararlarını derinlemesine anlamıştır; ve ayrıca tahsil edilen pahalı ekstralar (şarap, özel daire gibi) hariç olmak üzere, tüm bu kurumlarda aylık sabit bir ödeme karşılığında barınabilir ve beslenebilirsiniz.
Yangın, hırsızlık ve kaza sigortaları (özellikle [yaşam] koşullarının denkliğinin tüm sakinlerden [ikamet edenlerden] eşit [miktarda] aidat kesilmesine olanak tanıdığı köylerde), küçük bir aileninin tüketimine denk olacak [miktardaki] balığı haftalığı 1 s.’nden sağlayan büyük bir ingiliz mağazaları düzeni, klüpler, hastalık sigortası için varolan sayısız topluluk, vb. 19. yüzyıl boyunca yaratılan [buna benzer] kurumlar yığını, bizim toplam tüketimimizin bir kısmı bağlamında komünizme doğru yönelen yaklaşımlardır.
Ve nihayetinde de, tüketimi toplumsallaştırmak doğrultusunda benzer girişimlerin giderek artan ölçüde yapıldığı belediyeler düzeyinde engin bir kurumlar silsilesi vardır (su, gaz, elektrik, işçi barınakları, sabit ücretli trenler, evler vb.).
Tüm bunlar halihazırda Komünizm değildir tabii ki. Bir hayli uzağındadır. Ama bu kurumların ilkesi, Komünizm ilkesinin bir kısmını içermektedir; gün başına (bugün para olarak, yarın emek olarak), şu ya da bu (lüks olanlar hariç) isteklerinizi karşılama hakkına sahipsinizdir.
Komünizmi talan eden [onunla ilgili bir şeyleri çağrıştıran, ama farklı olan] bunlar gerçek Komünizmden pek çok şekilde farklıdır, temel olarak aşağıdaki iki şekilde: (1) emek yerine para cinsinden ödeme [yapılması], (2) tüketicilerin işlerin yürütülmesinde söz sahibi olmaması. Ama eğer bu kurumların eğilimleri, yani fikirleri iyi anlaşılabilirse, bahsedilen birinci ilkeyi gözeten özel ya da kamusal girişimleri topluluklar içinde bugün dahi başlatmak pek güç olmayacaktır. Varsayalım ki 500 hektarlık bir alana, her biri bir bahçe ya da çeyrek hektarlık bir meyva bahçesi ile çevrili olan 200 tane kulübe [ing. cottage] kurulu olsun. Yönetim her kulübede oturanlara, gün başına beş tabaklık yemek ile [yemeği] evde hazırlamak için gereken ekmek, sebze, et, kahve arasında seçim yapma imkanı tanıyor olsun. Bunun karşılığında ise, yıllık olarak belirli bir miktar para ödemesi veya tüketicinin tercih ettiği bir bölümde (tarım, hayvan yetiştiriciliği, aşçılık, temizlik) belli bir zaman [süresince] çalışması talep edilsin. Bu gerekirse yarın bile gerçekleştirilebilir; ve girişken otel mal sahipleri tarafından bu tip çiftlik/otel/bahçe’nin halen kurulmamış olması konusunda düşünmeliyiz.
Hiç şüphesiz ki işte tam bu noktada, Komünistlerin genelde başarısız olduğu [söylenerek] ortak emeğe itiraz edilecektir. Ama bu itirazlar aslında geçersizdir. Başarısızlığın nedenleri başka yerlerde aranmalıdır.
İlk olarak hemen hemen tüm topluluklar bir dini coşkunluk dalgasıyla kurulmuştur. İnsanlardan temkinli [titiz] bir ahlakın gereklerine uymaları, Komünist yaşamla adeta tekrar yaratılmaya başlamaları, tüm emek ve boş zamanlarını topluluğa adamaları, tamamı ile topluluk için yaşamaları, “insanlığın öncüleri” olmaları istenmiştir.
Bunun anlamı ise basitçe rahipler gibi davranmak, ve insanlardan aslında olmadıkları bir şey olmalarını –hiç bir gerekliliği yokken– talep etmektir. Ancak bu yakın zamanlarda, bu vurgular olmadan, [çalışanların] sadece ekonomik amaçlarla –yani kendi kendilerini kapitalist sömürüden özgürleştirmek için– biraraya geldikleri Anarşistler işçiler tarafından kurulmuş olan topluluklar da vardır.
İkinci bir hata ise, topluluğu bir aile modelinin aynısı şekilde yönetme, onu “büyük bir aile” yapma arzusudur. Hepsi [birarada] aynı evin içinde yaşarlar ve böylece hep aynı “erkek ya da kızkardeşlerle” yüz yüze olmaya zorlanırlar. İki gerçek kardeşin bile aynı evde birarada yaşaması oldukça zordur, ve aile hayatı her zaman uyumlu değildir; işte bu nedenlerle, her bireye olabildiğince özgürlük ve ev hayatı sağlamayı denemenin yerine, tüm herkesi “büyük bir aile” [yaşamına] zorlamak büyük bir hatadır.
Bunun yanısıra küçük bir topluluk uzun ömürlü olamaz; yeni etkileşimlerin yoksunluğunda, hep birbirileriyle yüz yüze olmaya zorlanan “erkek ve kızkardeşler”in birbirlerinden nefret etmesiyle sonlanırlar. Ve eğer iki kişi basitçe birbirlerine rakip olmaları ya da birbirlerinlerinden hoşlanmamaları nedeni ile oluşan bir anlaşmazlık sonucu topluluğun dağılmasına yol açabiliyorsa, bu tip toplulukların yaşamlarının uzatılması [dağılmalarının suni olarak ertelenmesi] garip bir şey olacaktır –özellikle bugüne kadar kurulan topluluklarrın kendilerini yalıttıkları [düşünülecek olursa]. Kaçınılmaz olarak vardığımız sonuç 10, 20 veya 100 kişiden oluşan sıkı bir birliğin [ing. association] üç ya da dört yıldan fazla sürdürülemeyeceğidir. Hatta daha fazla sürmesi acıdır, çünkü bu [böyle bir durum] yanlızca herkesin bir bireyin etkisi altına girmiş olduğunu veya tümünün bireyselliklerini yitirdiğini ispatlamaktadır. Hem de üç, dört ya da beş yıl içinde topluluğun üyelerinin bir kısmının ayrılmayı isteyeceği kesinken, şu ya da bu sebeple bir topluluktan ayrılanların başka bir toplulupa girebilmeleri [ve] diğer yerlerden gelen yenilerinin bunların yerini alabilmeleri için, en az bir düzine veya daha fazla federe hale gelmiş cemaatler olmalarıdır. Aksi takdirde Komünist arı kovanı ya tamamen yok olur, veya (hemen hemen hepsinde olduğu üzere) bir bireyin –genelde “kardeşlerin” en üçkağıtçı olanının– eline düşer.
Sonuncu olarak, şimdiye kadar kurulan tüm topluluklar kendilerini toplumdan soyutlamışlardır; ama mücadele, mücadele hayatı faal bir adam için iyi donanmış bir masadan daha acil bir gereksinimdir. Bu dünyayı görme [tanıma], onun akımları ile [onunla] iç içe geçmek [karışmak], onun savaşlarına katılmak arzuları genç kuşaklar için zorunlu bir çağrıdır. İşte bu nedenle 18-20 yaşına gelmiş genç insanlar (Çaykovski’nin kendi deneyimi ile belirttiği gibi), toplumun tümünü kavramayan [yansıtmayan] topluluğu ister istemez terk ederler.
Tüm çeşitleri ile hükümetlerin bütün topluluklar için en ciddi engel olduğunu eklememize dahi gerek yok [aslında]. Buna en az veya (Young Icaria’da olduğu gibi) hiç maruz kalmayan [topluluklar] en başarılı olanlarıdır. Siyasi düşmanlıkların doğası itibariyle en vahşi alanlardan biri olduğu kolayca anlaşılabilen bir şeydir. Eğer siyasi hasımlarımızı her an görmeye zorlanmazsak, onlarla aynı şehirde yaşayabiliriz. Ama birbirimize her köşe başında rastladığımız küçük bir toplulukta yaşam nasıl mümkün olabilir. Siyasi muhalif çalışma odasına, atölyeye, dinlenme odasına girer ve yaşam imkansız bir hale gelir.
Öte yandan ortak [iyilik] için çalışmaya, yani Komünist üretim [için çalışmaya] inanmanın hayret verici şekilde başarılı olduğu ispatlanmıştır. Hiç bir ticari işletmede, Amerika ve Avrupa’da kurulan topluluklardaki kadar, emek toprağa değer katmamıştır. Aynen kapitalist girişimlerde olduğu gibi hesaplama hataları her yerde olabilir, ama kurumlar [ticari işletmeler] kurulduktan sonraki ilk beş yıl içinde bunların büyük bir kısmının iflas ettiği biliniyorken, bu ya da buna benzer herhangi bir şeyin Komünist topluluklarda olmadığı da kabul edilmelidir. İşte bu nedenle burjuva basını kurnazlık yaptığını sanarak, Anarşistlere kendi topluluklarını kurmak için bir ada vermeyi önerdiklerinde, tecrübemize dayanarak bu öneriyi kabul etmeye hazırız; tabii bu adanın örneğin bir Fransız adası (Paris) olması ve payımıza düşen toplumsal değerin saptanması koşulu ile. Ama ne Paris’i, ne de toplumsal refahtan payımıza düşeni vermeyeceklerini bildiğimiz için, bir gün bir tanesini ele geçirmemiz ve Toplumsal Bir Devrim yolu ile kendimizinkini [toplumsal refahtan bize düşen payı] almamız gerekecektir. Paris ve Barcelona buna oldukça yaklaşmıştı –ve o zamandan bu yana fikirler ilerleme gösterdi.
[Bu] ilerleme her şeyden önce izole edilmiş bir şehrin, ilan edilmiş bir Komünün varolmasının oldukça güç olduğunu görmemize olanak tanıyor. Bu nedenle Amerikan Sosyalistlerinin önerdiği gibi, ki bunda haklıydılar; bu girişim belli bir arazi [ing. territory] –örn. Batı Devletlerinden birinde, Idaho yaa da Ohio’da– üzerinde yapılmalıdır. Geleceğin Komünizm deneyimini tek bir şehrin sınırları içinde değil, yeterince geniş bir arazi üzerinde uygulamaya koymaya başlamalıyız.
Sık sık Devlet Komünizminin imkansız olduğunu gösterdik, yani bu konu üzerine durmak faydasızdır. Dahası bunun ispatı Devlete inananların, yani Sosyalist Devlet taraftarlarının bizzat kendilerinin Devlet Komünizmine inanmamalarıdır. Bunların bir kısmı kendilerini bugünün devlet erkini –Burjuva Devletini– ele geçirmekle meşgul etmekte; ve Sosyalist Devlet fikirlerinin, herkesin devletin bir aracı durumuna indirgendiği Devlet kapitalizminden ne farkı olduğunu açıklamak konusunda kendilerini bir nebze olsun sıkıntıya sokmamaktadırlar. Biz bunlara aslında amaçlarının bu olduğunu [yani Devlet kapitalizmi ile aynı olduğunu] söyleyince, [bundan] rahatsız olmaktalar; ama kurmaya çalıştıkları diğer toplumsal sistemi açıklamaya da hala yanaşmamaktalar. Yakın bir gelecekte toplumsal devrim olmasına imkan vermedikleri için, onların amacı bugünkü Burjuva Devleti içinde hükümette bir yer almaktır, ve bunun nerede sona ereceğine karar vermeyi ise geleceğe bırakırlar.
Geleceğin Sosyalist Devriminin ana hatlarını ortaya koymaya çalışanlarsa, tüm önerdiklerinin istatistik büroları kurmak olduğu noktasında eleştirilerimize maruz kalırlar. Ama bu aslında sadece sözcüklerle oynamaktır. Bunun da ötesinde bugün artık anlaşılmıştır ki, ortadaki tek istatiksel değerler, yaşlarının, işlerinin, toplumsal konumlarının, veya alıp-sattıklarının, ürettiklerinin ve tükettiklerinin listelerini bireylerin kendilerinin kaydettiği istatistiksel değerlerdir.
Ortaya konacak sorular genelde (bilim adamları ve istatistik topluluklarınca) [yürütülen] gönüllü ihtimama [oldukça ayrıntıları bir şekilde inceleme, ing. voluntary elaboration] dayanır, ve istatistik bürolarının halihazırdaki işleri soruların Dağıtılması, cevapların düzenlenerek, mekanik bir şekilde özetlenmesinden oluşmaktadır. Devleti, hükümeti bu işleve indirgemek, ve “hükümet” ile sadece bunun anlaşılması gerektiğini söylemek, (samimi olarak söyleniyorsa) onurlu bir geri çekilmeden başka bir şey değildir. Ve artık 30 yıl öncesinin Jakobenlerinin, diktatörlük ve sosyalist merkezileşme fikirlerinden tamamı ile vazgeçtiklerini de kabul etmeliyiz. Artık hiç kimse patates ya da pirinç üretimi ya da tüketiminin Berlin’deki Alman Halk Meclis (Volkstadt) tarafından düzenlenmesi gerektiğini söylemeye kalkışmıyor. Bu yavan şeyler artık söylenmiyor.
Komünist devlet kendi taraftarlarınca bile terk edilmiş bir Ütopya’dır, ve artık [bunun] ötesine geçmenin zamanıdır. Sorgulanması gereken çok daha önemli bir soru ise şudur: Yine Anarşist veya Özgür Komünizm de aslında bireysel özgürlüğün azaltılmasını ima eder mi, yoksa etmez mi?
İşin doğrusu, özgürlük hakkındaki tüm tartışmalarımızda, fikirlerimiz geçmiş yüzyılların serfliğinin ve dinsel baskıcılığının süregelen etkisiyle gölgelenmektedir.
İktisatçılar efendi ile (açlık tehlikesi altındaki) çalışanı arasında yapılan sözleşmeleri [kontratları] bir özgürlük ortamı olarak sunmuşlardır. Siyasetçiler [aslında] Devlet’in bir serfi ve vergi ödeyicisi durumuna gelen vatandaşın halihazırdaki durumunu [özgürlük olarak adlandırmışlardır]. Mill ve onun birçok takipçileri gibi en ileri ahlakçılar, diğerlerinin eşit [derecedeki] özgürlüklerini ihlal etme durumu hariç olmak üzere, hürriyeti [ing. liberty] herşeyi yapabilme hakkı olarak tanımlarlar. “Hak” kelimesinin geçmiş dönemlerden kalma, hiç ya da hemen hemen hiç [denebilecek] bir anlam ifade etmesinin yanısıra; Mill’in, Spencer ve birçok yazarın ve hatta bazı bireycil Anarşistlerin [hürriyet] tanımı, mahkemeleri ve kanuni cezaları, hatta ölüm cezalarını tekrar oluşturmalarına olanak tanımıştır –yani [onlar] takdire şayan bir şekilde eleştirdikleri devleti, kaçınılmaz bir şekilde tekrar işin içine katarlar. Yine özgür irade fikri de tüm bu uslamlamaların gerisinde saklıdır.
Eğer tüm bilinçsiz eylemleri bir kenara bırakıp, sadece (hukuki, dini ve ceza sistemlerinin etkilemeye çalıştıkları) önceden tasarlanmış eylemleri dikkate alırsak, bu çeşit eylemlerin her birinin insan beynindeki bazı tartışmalar tarafından öncellendiğini görürüz. Örneğin “Dışarıya çıkıp, yürüyüş yapacağım” [derken], bazısı [ise] “Hayır, bir arkadaşımla randevum var”, ya da “Bir işi bitirmeye söz verdim”, veyahut “Eşim ve çocuklarım evde kalmamdan memnun olacaklardır”, ya da “eğer işe gitmezsem, işimi kaybederim” diye düşünür.
Bu son fikir bir cezalandırma korkusunu ifade eder. İlk üç durumda, kişi sadece kendisiyle, sadakat (ing. loyalty) alışkanlığıyla, tutkularıyla [ing. sympathy] yüzleşmek zorundadır. Ve işte bütün fark burada yatmaktadır. Ceza korkusu ile belirli taahhütlerinden [ing. engagement] vazgeçmesi gerektiğini düşünmeye zorlanan insanın özgür bir insan olmadığını söyleyebiliriz. Ve biz insanlığın kendisini cezalandırılma korkusundan kurtabileceğini ve kurtarması gerektiğini; ve cezalandırılma korkusunun ve hatta suçlanma isteksizliğinin [suçlanmadan korkmanın] ortadan kalkacağı Anarşist bir toplumu kurabileceğini söylüyoruz. Biz bu ülküye doğru yürüyoruz. Ama biliyoruz ki kendimizi ne sadakat (sözlerimizi tutma) alışkanlıklarından, ne de tutkularımızdan (sevdiğimiz, üzmek ve hatta hayal kırıklığına uğratmak istemediğimiz kişilere acı çektirme korkusu) tamamı ile alıkoyabiliriz. Bu açıdan insan hiç bir zaman özgür değildir. Adasındaki Crusoe özgür değildi. Gemisini inşa etmeye, bahçesini ekmeye ya da kış için erzağını biriktirmeye başladığı anda, o hapsolmuş, [yaptığı] iş [ing. work] tarafından zaptedilmişti. Kendini [aylak] hissettiği ve mağarasında rahatça yan gelip yatmayı tercih edeceği bir anda, bir anlık tereddüt geçirmişse de mamafih işine devam etmiştir. Bir köpeğin, iki üç keçinin arkadaşlığına mahzar olduğu anda, ve herşeyden öte Cuma ile karşılaştıktan sonra, bu kelimelerin bazen tartışmalarda kullanıldığı anlamda, artık o mutlak olarak özgür değildi. Artık yükümlülükleri vardı, diğerlerinin çıkarlarını da gözetmek zorundaydı; artık o zaman zaman onda görmeyi umduğumuz mükemmel bir bireyci [ing.perfect individualist] değildi. Bir eş ve çocukları olduğu, kendisini eğittiği ya da diğerlerine (topluma) güvendiği anda; evcil bir hayvana sahip olduğu ve hatta belli saatlerde sulanması gereken bir meyva ağacına sahip olduğu anda –artık o andan itibaren–, zaman zaman özgür insan biçimi olarak tasvir edilen “hiçbir şeyi umursamayan”, “egoist”, “bireyci” [kavramlarının] dışına çıkmıştı. Ne Crusoe’nin adasında, ne de olası herhangi bir toplumda, bu [insan] biçimi varolabilir. İnsanlar, aralarındaki karşılıklı çıkar [ing. interest, fayda] ilişkilerinin kuruluşuna oranla diğer insanların çıkarlarını gözönüne alır ve alacaktır da; ve bu daha fazla böyle oldukça, diğerleri de kendi duygu ve arzularını daha fazla beyan edeceklerdir [olumlu bir şekilde ortaya koyacaklarıdır].
Böylece şu söyleyeceğimizden daha başka bir hürriyet tanımı bulamayız; toplumca uygulanabilecek cezalandırmanın korkusu (arkadaşımızdan kaynaklanması haricinde, bedeni sınırlamalar, açlık ve hatta sansür tehdidi) olmadan yapma [eyleme] imkanı.
Hürriyeti bu anlamda kavrayınca (bunun daha kapsamlı ve aynı zamanda daha gerçek bir tanımlaması bulunabileceği konusunda şüpheliyiz), Komünizmin bireysel hürriyeti azaltabileceğini, ve hatta tamamen yok edebileceğini söyleyebiliriz, ve pek çok Komünist komünde buna teşebbüs edilmiştir; ama bu [Komünizm] aynı zamanda hürriyeti ulaşabileceği azami sınırına da genişletebilir.
Bunların [üst paragrafta bahsedilen farklı sonuçların oluşması olasılıklarının] hepsi, birliğin [ing. asssociation] üstünde kurulduğu temel ilkelere dayanır. Bu köleliği içeren bir birlik biçimi değildir; Birliğin, az ya da çok, liberter tabiatını belirleyecek olan, birliğe [beraberimizde] getirdiğimiz bireysel hürriyet[-e dair] fikirlerdir.
Bu tüm birlik biçimleri için geçerlidir. İki bireyin aynı çatı altında birarada yaşaması her ikisinin de hürriyetine yol açabileceği gibi, birisinin diğerinin arzusu dahilinde köleleşmesine de yol açabilir. Aynı şey bahçe bakımı yapan veya gazete çıkaran bir aile’de de, iki kişinin işbirliğinde de geçerlidir. İster büyük isterse küçük birlikler olsun, her toplumsal kurum için bu geçerlidir. İşte bu nedenle onuncu, onbirinci ve onikinci yüzyıllarda, eşitler komünlerinin [ing. communes of equals], yani insanların eşit olduğu [komünlerin kurulduklarını] –ve dört yüzyıl sonra ise aynı komünün rahiip diktatörlüğünü talep ettiğini– görüyoruz. Özgürlük, müzakere yolu ile anlaşmazlıkları halletme ve federalizmi tam olarak uygulama silinip giderken; hakimler ve yasalar varlıklarını devam ettirdiler, Roma hukuku ve Devlet fikri hakim hale geldi; ve böylece de kölelik canlandı. Bugüne kadar denenmiş olan tüm toplumsal örgüt biçimleri ya da kurumları arasında, Komünizm –topluluğu ortaya çıkaran fikrin Hürriyet, Anarşi olması şartıyla– en azami miktarda bireysel hürriyeti sağlayandır.
Komünizm diğer kurumların gerçekleştiremediği tüm özgürlük ve baskı biçimlerini içinde barındırmaya muktedirdir. Herkesin örtük olarak [sorgusuz, sualsiz] baş rahiplerin emirlerine itaat ettiği bir manastır ortaya çıkarabileceği gibi; bireye tüm özgürlüğünü sağlayan, ancak ortakları [katılımcıları] beraber olmayı arzuladıkça varolan, hiç kimseye hiçbir şeyi dayatmayan; bireyin hürriyetini savunmaktan ziyade arzulayan, büyüten, tüm yönleriyle genişleten, tamamı ile özgür bir örgüt de ortaya çıkarabilir. Komünizm otoriter de (ki bu durumda topluluk çok geçmeden çürüyecektir) olabilir, Anarşist de olabilir. Aksine Devlet[-te] bu olamaz. [Devlet] ya otoriterdir, ya da Devlet olmayı sürdüremez.
Komünizm ekonomik özgürlüğü diğer birlik biçimlerinden daha iyi sağlar; çünkü günlük çalışmanın yerine az bir miktarda çalışma karşılığında refahı ve hatta lüksü bile sağlayabilir. Şu halde onaltı saatin on veya onbir saatini (sekiz saat uyuyarak) bilinçli bir hayat yaşayacağımız boş zaman olarak vermenin anlamı, bireysel hürriyeti binlerce yıldır insanlığın ideallerinden biri olan bir noktaya getirmektir [genişletmektir].
Bu bugün Komünist bir toplumda yapılabilir, insan en azından on saatlik bir boş zamanı kullanabilir. Bu insan üzerindeki köleliğin en ağır yüklerinden birinden kurtulmak demektir.
İnsanları eşitler olarak ilan etmek ve bir insanın başka bir insan tarafından idare edilmesini reddetmek başka bir şeydir; bireysel hürriyeti herhangi bir biçimdeki bir birliğin –hayali olarak bile– ortaya koymadığı bir derecede arttırmak başka bir şeydir. Bu ancak ilk adım atıldıktan sonra mümkün olabilir; [yani] insanın varoluşunun [yaşamasının] araçları güvence altına alındığı, ve onu sömürmek için lütfeden kimselere artık ne kas, ne de beyin [gücünü] satmaya mecbur kalmadığı bir zaman.
Son olarak [bir yandan] insanın daha önceki eğitimi ve öğreniminin olanaklı kılacağı işini değiştirme [fırsatı saklı olmak üzere]; meşguliyetlerin [yapılan işlerin] çeşitliliğini tüm ilerlemenin kökeni olarak kabul etmek, ve boş zamanında ise insanı tamamen serbest bırakacak şekilde örgütlenmek; yine kendi [kişisel] gerçek gelişimi için tüm yönlerdeki kapıları [ardına kadar] açık bulacak bireyin özgürleşmesini ifade eder.
Tüm geri kalan şeyler içinse, herşey topluluğun üstüne inşa edildiği ülkülere dayanır. Kendisini mutsuz hisseden ve bunu yüzüne yansıtanlara “kardeşler” tarafından şöyle hitap edildiği dini toplulukları bilmekteyiz: “Üzgünsün. Yine de mutlu bir görünüm takın, aksi takdirde erkek ve kız kardeşlerini hüzünlendireceksin”. Ve yine yedi üyesi olan ve birisinin [bir üyenin] bahçe bakımı, idare, ev bakımı ve alışveriş gibi dört ayrı komitede başkan olarak mutlak yetkilerle görev aldığı toplulukları biliyoruz. [Yine] “otoritenin suçluların”ca kurulan ya da işgal edilen (Mr. Lombrose’a tavsiye edilen özel bir çeşit) topluluklar olduğunu; ve dikkate değer sayıda bir topluluğun da, bireyin toplum tarafından içerilmesinin [özelliklerini yok ederek içerme, ing. absorption] çılgın destekleyicileri tarafından kurulduğunu biliyoruz. Ama bu insanlar Komünizmin değil, (özünde gayet otoriter olan) Hristiyanlığın ve Roma hukukunun, Devletin ürünleridirler.
Toplumun polissiz ve yargıçsız, Devlet fikri olmadan varolamayacağını savunan insanların bu temel fikri tüm hürriyete karşı süregelen bir tehlikedir, ve –her bir bireyin kesin hissesini hesaplamadan, tüketmek ve üretmekten oluşan– Komünizmin temel fikri değildir. Aksine bu [Komünizmin] fikri özgürlüğün ve özgürleşmenin fikridir.
Böylece şu sonuçlara varmış durumdayız: Bugüne kadarki Komünizm girişimleri başarısız olmuştur, çünkü:
– Topluluğu, basitçe ekonomik tüketim ve üretimin aracı olarak görmek yerine, dini nitelikteki güdülerle oluşturulmuşlardır,
– Kendilerini toplumdan soyutlamışlardır [izole etmişlerdir],
– Otoriter bir ruh ile şekillendirilmişlerdir,
– Federe olmak yerine izole edilmişlerdir,
– Mensuplarının emeğine o kadar ihtiyaç duymuşlardır ki, [üyelerine] boş zaman bırakmamışlardır,
– Bireyin olası en azami özgürlüğünü hedefleyecek [biçimler] yerine, babaerkil aile biçimini model olarak almışlardır.
Gayet ekonomik bir kurum olan Komünizm; bireye, başlatıcıya, belirginleşen geleneklere karşı isyan edene sağlanacak hürriyet miktarı hakkında herhangi bir şekilde bir ön kestirimde bulunmaz. Bu otoriter olabilir, ki bu durumda kaçınılmaz olarak topluluğun ölmesine yol açacaktır; ve bu liberter de olabilir, ki [bu] 15. yüzyılın genç şehirlerindeki kısmi komünizm [deneyimi] altında dahi, tamamı ile dinç olan genç bir uygarlığın ortaya çıkmasına, Avrupa’nın yeni baharına yol açmıştır.
Tek kalıcı Komünizm biçimi, [buna toplulukta birarada yaşayan] arkadaşlar arasındaki yakın ilişkinin neden olduğu [-nu gören], her çabanın bireyin hürriyetini tüm yönleri ile genişlettiği bir [Komünizmdir].
Bu koşullar altında, bu düşüncenin etkisi altında, halihazırda ona garanti edilen boş zaman miktarı ile arttırılmış olan bireyin hürriyeti, bugün olmakta olan belediye gazı, büyük mağazalarca yapılan evden eve yiyecek servisi, modern oteller, ya da çalışma zamanlarında arkadaşımız [olan] binlerce emekçi ile beraber çalışıyor olmamız gerçeğinden daha başka şekillerde kısıtlanamaz.
Amaç ve araç olarak Anarşiyle Komünizm mümkün hale gelir. Bu olmadan zorunlu olarak köleliktir ve yaşayamaz.
Çeviri: Anarşist Bakış
Kaynak: “Communism and Anarchy”
I
Sosyalizmin hükümetsiz sistemi [olan] anarşizmin ikili bir kökeni vardır. Özellikle ikinci yarısında olmak üzere, 19. yüzyılı ekonomik ve siyasi alanlarında tanımlayan iki düşünce hareketinden gelişmiştir. Tüm sosyalistlerle ortak olarak anarşistler toprak, sermaye ve makinalar üzerindeki özel mülkiyetin zamanını doldurduğunu; yani [artık] ortadan kalkmaya mahkum olduğunu; ve üretim için gerekli olan tüm şeylerin toplumun ortak mülkiyetinde olması gerektiğini ve [böyle] olacağını, ve [bunların] refahın üreticilerince ortaklaşa yönetileceklerini savunurlar. Ve siyasi radikalizmin ilerici temsilcilerinin çoğu ile ortak olarak [anarşistler], toplumun ideal siyasi örgütlenmesinin hükümetin fonksiyonlarının en aza indirgendiği; ve sayısız çeşitlilikteki bütün insan gereksinimlerini sağlamak amacıyla –özgürce– oluşturulmuş özgür grup ve federasyonlar yardımıyla [vasıtasıyla], bireyin insiyatifte bulunma ve faal olma hürriyetini tam anlamıyla eline geçirdiği bir durumda [olabileceğini] savunmaktadırlar.
Sosyalizm bağlamında, anarşistlerin çoğu onun nihai sonucuna ulaşırlar; yani ücret-sisteminin tamamen yadsınmasına ve komünizme. Siyasi örgütlenmeye referans olarak ise, radikal programın yukarıda bahsedilen kısmını daha da geliştirerek, hükümet işlevlerinin sıfıra indirgenmesinin –yani, hükümetsiz bir topluma, anarşiye– toplumun nihai hedefi olduğu sonucuna ulaşırlar. Bunun da ötesinde anarşistler toplumsal ve siyasi örgütlenme ideali böyleyken, bunun gelecek yüzyıllara ertelenmemesi gerektiğini savunurlar. Toplumsal örgütlenmemizde, sadece yukarıda [bahsedilen] ikili idealle uyumlu ve ona yakınlaşmayı sağlayacak olan değişiklikler yaşama şansı bulacaktır ve ortak refaha faydası olacaktır.
Anarşist düşünür tarafından izlenen yönteme gelince, ütopistler tarafından izlenenden tamamı ile farklıdır. Anarşist düşünür, kendi görüşüne göre insanlığın en büyük mutluluğunu gerçekleştirmenin en iyi koşullarını oluştururken, (“doğal haklar”, Devletin görevleri” ve benzeri) metafiziksel kavramlara başvurmaz. Aksine anarşist düşünür modern evrim felsefesinin yolunu takip eder. Şimdiki ve geçmişteki insan toplumlarını inceler; ve ne bir bütün olarak ne de ayrı ayrı bireyler olarak, onlara sahip olmadıkları üstün nitelikler atfetmeden; toplumu, bireylerin arzularıyla türlerin refahı için [gerekli] işbirliğini en iyi şekilde biraraya getirmenin [uyumlandırmanın] yollarını bulmaya çalışan organizmaların bir bütünü olarak değerlendirir. [Anarşist düşünür] toplumu inceleyerek, [toplumun] geçmişteki ve bugünkü eğilimlerini, giderek çoğalan entelektüel ve ekonomik gereksinimlerini ortaya çıkarmaya çalışır; ve idealinde yanlızca evrimin hangi yönde gittiğine işaret eder. [Anarşist düşünür], insan bütünlerinin gerçek arzu ve eğilimleriyle, bu eğilimlerin gerçekleşmesini engelleyen kazaları (bilgi noksanlığı, göçler, savaşlar, fetihler) birbirinden ayırt eder. Ve çoğu kez bilinçsizce olsa da, tarihimiz boyunca [ortaya çıkan] en mühim iki eğilimin şunlar olduğu sonucuna varır: ilk olarak, en sonunda farklı bireylerin ortak üretim sürecindeki paylarını birbirinden ayırt etmenin imkansız hale geleceği, bütün zenginliklerin üretimi için [kullanılan] emeğin bütünleşmesine doğru olan eğilim; ve ikinci olarak, hem kendisi hem de genelde toplum için faydalı olan tüm amaçlarının ilerlemesinde bireyin azami özgürlüğüne [ulaşma] eğilimi. Böylece anarşistin ideali, evrimin bir sonraki aşaması olarak tasarladığı şeylerin basit bir toplaması [haline gelir]. Bu artık bir inanç sorunu değildir; bilimsel bir tartışmanın sorunudur.
Aslında, bu yüzyılın en önde gelen özelliklerinden birisi sosyalizmin büyümesi ve sosyalist görüşlerin emekçi sınıflar arasında hızla yayılmasıdır. Başka türlü nasıl olabilirdi ki? Sonuçta en umutlu [iyimser] beklentilerin ötesine geçen bir refah birikimine yol açan, üretim güçlerimizin benzersiz ani bir artışına şahitlik yaptık. Ama ücret sistemimiz nedeniyle, –bilim adamlarının, yöneticilerin ve emekçilerin ortak çabalarının sonucu olan– refahtaki bu artış; büyük kısmı emekçiler üzerine düşmek üzere, büyük bir çoğunluk için sefaleti ve tüm herkes için yaşama [hayatta kalma] belirsizliğini çoğaltırken, refahın ise daha önce eşi benzeri görülmemiş bir şekilde sermaye sahiplerinin ellerinde birikmesine yol açtı. Durmaksızın iş arayan niteliksiz işçiler, hiç işitilmemiş bir sefaletin eşiğinde bulunuyor. Ve sürekli ve kaçınılmaz olan endüstrideki dalgalanmalar ve sermayenin kaprisleri sonucunda, devamlı olarak kovulma tehdidi altında kalan en iyi ücretli zanaatkarlar ve nitelikli işçi emeği bile, niteliksiz bir dilencinin [muhtaç olan, sefalet içinde yaşayan, ing. pauper] koşullarına indirgendi.
İnsan emeğinin ürününü şatafatlı ve boş lüks şeyler için çarçur eden modern bir milyonerle, sefil ve güvenli olmayan bir varoluşa mahkum edilen bir dilenci arasındaki uçurum bizzat toplumun birliğini –[toplumsal] yaşamın uyumunu– parçalayacak ve onun ileriye doğru gelişme sürecini tehlikeye düşürecek şekilde giderek genişlemektedir.
Aynı zamanda, işçiler modern endüstrinin refah üretici gücünün, refah üretiminde emek tarafından oynanan rolün, kendi örgütlenme kapasitelerinin daha fazla farkına vardıkça, [işçiler] toplumun bu şekilde iki sınıfa bölünmesine sabırla katlanmaya giderek daha az meyilli oluyorlar. Toplulukta yer alan tüm sınıflar gibi, oransal olarak [işçiler de] kamusal işlere daha canlı bir katılım gösteriyorlar ve bilgi kitleler arasında yayılıyor, eşitliğe olan özlemleri giderek güçleniyor; ve yeniden toplumsal yapılanma talepleri daha sesli bir hale geliyor. Artık daha fazla gözardı edilemezler. İşçi ürettiği zenginlikten kendi payına düşeni istiyor; o üretimin idaresinden kendi payına düşeni istiyor; ve o yanlızca bir miktar ek refah [ing. well-being] istememekte, aynı zamanda bilim ve sanatın yüksek eğlencesinden de tüm haklarını talep etmektedir. Daha önce yanlızca toplumsal reformcular tarafından dile getirilen bu talepler, bugün artık fabrikalarda ve tarlalarda çalışan, gün ve gün büyüyen bir azınlık tarafından yapılmaktadır. Ve böylece bizzat ayrıcalıklı sınıfların kendi içinde gün ve gün artan bir destek bulan [bu talepler], adalet duygularına da uyum sağlar. Sosyalizm böylece ondokuzuncu yüzyılın düşüncesi haline gelir; ve ne baskı ne de sahte-reformlar onun büyümesini engelleyemez.
Siyasi hakların çalışan sınıflara da sağlanmasına tabii ki fazlasıyla iyileşme umudu bağlanmıştır. Ama ekonomik ilişkilerdeki ilgili [karşılık gelen] değişimlerle desteklenmeyen bu tavizlerin aldatmaca olduğu kanıtlanmıştır. Bunlar işçi insanların büyük bir kısmının maddi koşullarını iyileştirmemiştir. Bu nedenle sosyalizmin düsturu [şudur]: “Siyasi özgürlüğün yegane güvenilir temeli olması nedeniyle ekonomik özgürlük”. Ve bugünkü ücret sistemi tüm kötü sonuçlarıyla birlikte değiştirilmeden kaldıkça, sosyalist düstur işçi insanlara esin kaynağı olmaya devam edecektir. Sosyalizm programını gerçekleştirene kadar büyümeye devam edecektir.
Ekonomik meselelerdeki bu büyük düşünce hareketinin hemen yanıbaşında; siyasi haklar, siyasi örgütlenme ve hükümet fonksiyonları bağlamlarında da benzer bir hareket sürmektedir. Hükümet, sermayenin [karşılaştığı] aynı eleştirilere maruz kalmıştır. Radikallerin büyük bir kısmı evrensel oy kullanma hakkını ve cumhuriyetçi kurumları siyasi aklın [ing. wisdom] en son sözü [ulaşacağı hedef] olarak görürken, pek azınca daha ileriye adım atılmıştır. Bizzat hükümetin işlevleri ve Devlet, aynen bireyle olan ilişkileri gibi daha keskin ve derin bir eleştiriye maruz kalmıştır. Geniş bir alanda denenmiş temsili hükümetin kusurları giderek daha fazla göze batmaktadır. Bu kusurların sadece birer rastlantı olmadığı, aksine sisteme içkin oldukları [sistemden kaynaklandıkları] giderek daha belirginleşmiştir. Parlamentonun ve onun icrasını yürüten kişilerin topluluğun sayısız işlerini halletmeyi becermekte, ve Devlet’in farklı unsurlarının çeşitli ve sıklıkla da birbirine zıt çıkarlarını uzlaştırmakta kifayetsiz [yetersiz] olduğu ispatlanmıştır. Seçimin ulusu temsil edebilecek ve haklarında kanuni düzenlemeler [yasalar] yapmak zorunda oldukları işleri idare edebilecek –parti ruhundan daha farklı [bir şekildeki]– kişileri bulup ortaya çıkaramadığı kanıtlanmıştır. Bu kusurlar o kadar çarpıcı bir hale gelmiştir ki, bizzat temsili sistem ilkelerinin kendileri eleştirilmiş ve adilliklerinden kuşkuya düşülmüştür.
Ve yine, bireyler arasındaki ekonomik ilişkilerin kapladığı uçsuz bucaksız alanı idare etmekte [hükümete] duydukları güven nedeniyle sosyalistler öne çıkarak hükümetin güçlerinin daha da arttırılmasını talep ettiklerinde, merkezi hükümetin tehlikeleri daha da dikkat çeker bir hale gelir. Burada sorulan soru, endüstri ve ticaretin idaresinde güven duyulan hükümetin hürriyet ve barış için devamlı bir tehlike olup olmayacağıdır, ve hatta onun iyi bir yönetici olup olamayacağıdır?
Bu yüzyılın ilk başlarında [yaşayan] sosyalistler bu sorunun [yarattığı] devasa güçlükleri tam anlamıyla kavrayamadılar. Ekonomik reformların bir gereği olarak kabullenmeye ikna olmuş bir halde, pekçoğu birey için özgürlük gereksinimini dikkate almadılar. Ve sosyalist anlamda reformları elde etmek maksadıyla, toplumu herhangi bir türdeki teokrasiye veya diktatörlüğe teslim etmeye hazır toplumsal reformcularımız var. Bu nedenle Britanya’da ve Anakıta’da [Avrupa’da] ilerici fikirlere sahip insanların siyasi radikaller ve sosyalistler olarak bölündüklerini gördük –birinciler bu ikincilere şüpheyle bakarlar; çünkü onları [sosyalistleri] uygar ulusların uzun mücadeleler sonucunda kazandıkları siyasi hürriyetler için birer tehlike görürler. Ve hatta tüm Avrupa’daki sosyalistlerin siyasi partilere dönüşüp, demokratik inançlarını beyan ettiklerinde bugün bile; refahın üretimi ve dağıtımı da dahil olmak üzere bütün toplumsal örgütlenmenin yönetiminin hükümete emanet edilmesi halinde, en tarafsız insanlar arasında bile –aynen otokrasinin herhangi bir biçiminde olduğu gibi– hürriyete karşı en büyük tehlike olacak Volksstaat veya “halk Devleti”ne dair oluşan korkular mevcutiyetini devam ettiriyor.
Ama son gelişmeler, bireyi Devlet’in kölesi rolüne indirgemeden, daha yüksek bir toplumsal örgütlenme biçiminin gerekliliğini ve olasıliğını gösteren yolu hazırlamıştır. Hükümetin kökenleri dikkatlice araştırılmış, ve onun tüm kutsal veya “toplumsal sözleşme” türevi gibi metafizik kavramları bir kenara bırakılmıştır; öyle gözüküyor ki, görece modern kökenli bir şeydir, ve çağlar boyunca toplumun artan bir şekilde ayrıcalıklı ve ayrıcalıksız sınıflara bölünmesine tamamen oransal olarak onun güçleri de çoğalmıştır. Yine temsili hükümet gerçek değerine –yani özgür bir siyasi örgütlenme idealine değil, otokrasiye karşı mücadeleye hizmet eden bir araca– indirgenmiştir. Devleti ilerlemenin önderi olarak kabul eden felsefe sistemi ise, Devlet’in müdehaleleriyle sınırlandırılmadıkça ilerlemenin azami derecede etkili olduğu daha belirgin hale geldikçe giderek daha fazla sarsılmaktadır. Böylece toplumsal yaşamdaki ileriye doğru gelişmelerin gücün ve düzenleme fonksiyonlarının hükümet edici yapının ellerinde daha fazla yoğunlaşması yönünde değil, aksine hem alansal hem de işlevsel merkezsizleşme [ing. decentralization] –hem faaliyetin alanı, hem de işlevlerinin tabiatına [özelliğine] göre kamu işlevlerinin kendi içinde bölünmesi– yönünde yattığı belirgin hale geldi; [yani] halihazırda hükümetin işlevleri olarak kabul edilen bütün işlevlerin özgürce oluşturulmuş grupların inisiyatifine terk edilmesi.
Bu düşünce akımı ifadesini sadece edebiyatta değil, sınırlı olmak üzere yaşamda da bulmuştur. Paris Komün ve akabinde –tarihsel ilginin oldukça üstünkörü geçiştiirdiği bir hareket olan– Cartagena Komünü tarihte yeni bir sayfa açmışlardır. Eğer biz bu hareketi sadece kendi içinde incelemeyip, komünal devrim sırasında kendini dışa vuran eğilimleri ve akıllarda geriye bıraktıklarını incelersek; gelecekte toplumsal gelişimlerinde daha ileri [düzeyde] olan insan yığınlarının bağımsız bir hayat başlatmaya çalışacaklarının; onların kendi görüşlerini yasa ve güç aracılığıyla empoze etmek veya kendilerini daima bir alaledelik-kuralı [ing. mediocracy-rule] demek olan çoğunluk-kuralına tabii kılmak yerine, ulusun daha geriye doğru olan sapaklarına [ing. more backward pares of nation] döndürmeye gayret edeceklerinin belirtilerini görebiliriz. Aynı zamanda, Komün’de [uygulanan] temsili hükümetin başarısızlığı, kendinden yönetimin [ing. self-government] ve kendinden idarenin [ing. self-administration] basitçe alansal bir anlamın ötesine geçirilmesinin gerektiğini göstermiştir. Etkili olabilmeleri için özgür topluluk içindeki yaşamın çeşitli işlevlerine de uygulanmaları gerekir. Hükümetin –aynen bir ulusta olduğu gibi bir şehirde de kusurlu olan temsili hükümetin– faaliyetlerinin sadece alansal olarak kısıtlanması işe yaramayacaktır. Yaşam bize hükümetsizlik taraftarı olan ve anarşist düşünceye yeni itkiler sağlayan işaretler sunmaktadır.
Anarşistler yukarıda bahsedilen ekonomik ve siyasi özgürlüğe doğru olan eğilimlerin her ikisinin de adilliğinin farkındadırlar, ve [bu ikisinin] tarihde bahsedilen mücadelelerin asıl özünü oluşturan eşitlik gereksiniminin bizzat kendisinin iki farklı görünümü [ifade bulması, ing. manifestation] olduğunun da farkındadırlar. Bu nedenle, sosyalistlerle ortak olarak anarşistler siyasi reformculara şöyle derler: “Toplum birbirine düşman iki sınıfa bölünmüş oldukça, ve ekonomik olarak emekçiler patronunun kölesi oldukça; siyasi eşitlik bağlamında hiçbir önemli reform yapılamaz ve hükümetin gücü kısıtlanamaz.” Ancak devlet[çi] sosyalistlere de şunu diyoruz: “Eş zamanlı olarak siyasi örgütlenmeyi kökten değiştirmedikçe, mülkiyetin varolan koşullarını değiştiremezsiniz. Hükümetin güçlerini kısıtlamalısınız ve parlamenter yönetimi reddetmelisiniz. Yaşamın her yeni ekonomik aşamasına yeni bir siyasi aşama karşılık gelir: mutlak monarşi serflik sistemine karşılık gelir. Temsili hükümet sermayenin yönetimine karşılık gelir. Ancak bunların her ikisi de sınıf yönetimidir. Ancak kapitalistlerle emekçiler arasındaki ayrımın ortadan kalktığı bir toplumda, bu tip bir hükümete gerek kalmayacaktır; bu [böyle bir hükümetin var olması] tarihsel bir hata, belalı bir şey olacaktır. Özgür işçilerin özgür örgütlere ihtiyacı olacaktır; ve bu da bireyin özerkliğini Devlet’in kapsayıcı müdahalesine kurban etmeden, özgür anlaşma ve özgür işbirliğinden başka bir temele sahip olamaz. Kapitalistin olmadığı bir sistem hükümetin olmadığı bir sistem demektir.”
Böylece insanın kapitalizmin tahakkümcü güçlerinden ve hükümetten kurtulması demek olan anarşizm sistemi, yüzyılımızı niteleyen iki güçlü düşünce akımını bir sentezi haline gelir.
Bu sonuçlara ulaşmakla, anarşizm evrim felsefesince ulaşılan sonuçlarla uyumlu olduğunu ispatlar. Evrim felsefesi örgütlenmelerin esnekliğini ortaya çıkararak, bize organizmaların yaşam koşullarına mükemmel uyum sağlayabildiklerini gösterdi; ve [yine] hem bütünün [ing. aggregate] çevresindekilere, hem de bütünün her bir parçasının özgür işbirliğinin gereklerine uyum göstermesinin kendini daha bütüncül [eksiksiz] olarak gerçekleştirdikçe, [bunun] bu gibi yetenekleri [ing. faculty] daha ileri [düzeyde] geliştirdiğini gösterdi. [Evrim felsefesi] –organik doğanın içinde– organizmalar bileeşik [ing. compound] bütünlerle daha fazla birleştikçe, ortak yaşam kapasitelerinin de oransal olarak giderek büyüdüğü durumu kavramamızı sağladı; ve böylece de toplumsal ahlakçıların insan doğasının mükemmelliğine dair zaten belirtmiş oldukları görüşleri daha da güçlendirdi. [Evrim felsefesi] var olmak [hayatta kalmak] için verilen uzun mücadelede, “en uygun olanların” [ing. the fittest] kendileri veya ataları bir anlık olarak en güçlü oldukları için zenginleşenler değil, entelektüel bilgisini refahın üretimi için gerekli bilgiyle birleştirenler olacağını bize gösterir.
“Var olmak için verilen mücadelenin” sadece bireyler arasında geçimlilik araçları üzerinde verilen bir mücadele şeklindeki kısıtlı anlamında algılanmaması gerektiğini; aksine, daha geniş bir anlamda, [yani çeşitli] türlerden bireylerin türlerin yaşaması için ve her bir tür için olası en büyük yaşam ve mutluluk toplamınının [elde edilmesi] için en iyi koşullara uyum sağlanması anlamında [algılanması gerektiğini] bize göstererek; [evrim felsefesi] toplumsal gereksinimlerden ve insanoğlunun alışkanlıklarından [yola çıkarak] ahlâk biliminin yasalarını ortaya koymamıza imkan verdi. Böylece insanı iyileştirmek için; yaşam tam tersi yönde işlemekteyken, toplumsal reformcuların insan doğasının ahlâki eğitimle iyileştirilmesi yerine yaşam koşullarının değiştirilmesi gerektiği şeklindeki görüşünü daha da güçlendirdi. Nihayet, insan toplumunu biyolojik bir bakış açısıyla inceleyerek, –anarşistlerin tarihi ve mevcut eğilimleri inceleyerek ulaştıkları– mümkün olan azami bireysel hürriyetle bütünlenen birleşik emeğin ve refahın toplumsallaşması çizgisinde bir ilerleme olacağı sonucuna ulaşıldı.
Uzun çağlar boyunca, insanın üretimini arttırmasına ve hatta devam ettirmesine imkan veren herşeye bir azınlık [ing. the few] tarafından el konuldu. Devamlı olarak artmakta olan nüfus için gerekli olması nedeniyle değerli olan toprak, topluluğun onu işlemesini engelleyebilecek bir azınlığa aittir. Değerini imalatçıların ve demiryolcuların isteklerinden, yapılan yoğun ticaretten ve nüfus yoğunluğundan alan –bir kuşağın emeğini simgesi olan– kömür madenleri, sermayelerini başka bir kullanıma yönlendirmeyi seçmeleri durumunda kömürün çıkarılmasını dahi durdurma hakkına sahip bir azınlığa aittir. Günümüz mükemmelliğini temsil eden –Lancashire dokumacılarının üç kuşağının emeği olan– dantel-makineleri [ing. lace-weaving machine] yine bir azınlığa aittir; ilk dantel-makinasını keşfeden dokumacının torunlarından birisi bu makinalardan birisini hareket ettirmek isterse, ona “Dokunma! Bu makina sana ait değil!” derler. Bugünkü yoğun nüfus, sanayi, ticaret ve trafik olmasa neredeyse tamamıyle bir demir yığınından başka bir şey olmayacak olan demiryolları da yine bir azınlığa –kendilerine ortaçağ krallarından daha fazlla yıllık gelir sağlayan demiryolunun nerede olduğunu bile bilmeyen seçkin hissedarlara– aittir. Ve eğer tünellerin kazılması sırasında ölen binlerce kişinin evlatları biraya gelip, hissedarlardan aş veya iş isteseler süngü ve kurşunlarla karşılanırlar.
Bu tip bir örgütlenmenin adil olduğunu söylemeye cüret edecek sofist kimdir? Ama adaletsiz olan şey insanoğlu için faydalı olamaz, [faydalı] değildir. Bu canavarca örgütlenmenin sonucunda, bir işçinin evladı çalışabilecekken [çalışma yetisine sahipken], emeğini gerçek değerinin altında bir miktara satmaya razı olmadıkça ne ekecek bir dönüm bir toprak, ne de çalıştırabileceği tek bir makina bulabilir. Onun babası veya dedesi toprağa su getirmek veya fabrikayı kurmak için azami kapasiteleriyle –ki hiç kimse de bundan daha fazlasını yapamaz– katkıda bulunmuşlardır, ama o [işçinin evladı] bir vahşiden daha yoksul olarak dünyaya gelir. Eğer tarıma yönelirse bir parça toprağı işlemesine müsade edilecektir, ama [kendi] ürününün bir kısmını toprak sahibine vermesi koşuluyla. Eğer sanayiye yönelirse çalışmasına izin verilecektir, ama ürettiği otuz şilinin on şilininin veya daha fazlasının makina sahibince cebe indirilmesi koşulu ile. Ürünün dörtte birini malikane beyine ödemedikçe toprağına hiç kimsenin yerleşmesine müsade etmeyen feodal baronlara veryansın ediyoruz, ama biz onların yaptıklarını yapmaya devam ediyoruz –onların sistemlerini daha da yaygınlaştırıyoruz. Biçimleri değişmiştir, ama özü aynı kalmıştır. Ve işçiler “özgür sözleşmeler” dediğimiz feodal koşulları kabul etmeye mahkum kalmaktadırlar, çünkü hiçbir yerde daha iyi koşulları bulamazlar. Her şeye birileri tarafından el konulmuştur; ya teklifi kabul edecektir ya da açlıktan ölecektir.
Bu koşullar nedeniyle üretimimiz yanlış bir yöne sapmıştır. Topluluğun gereksinimlerini dikkate almaz; tek amacı kapitalistlerin kârlarını çoğaltmaktır. Ve işte bu nedenle, sanayinin devamlı dalgalanmalarını, yaklaşık her on yılda bir düzenli olarak gerçekleşen krizleri; kanalizasyon kenarlarında büyüyen çocuklarının cezaevlerinin ve ıslah evlerinin [ing. workhouse] duayeni olmasına neden olacak, yüzbinlerce insanın tam bir sefalete itilmesine yol açacak işten atılmaları görürüz. İşçiler ürettikleri zenginlikleri ücretleriyle satın alamazken, sanayi başka yerlerde, diğer ulusların orta sınıfları içinde yeni pazarlar aramalıdır. Doğu’da, Afrika’da, her yerde pazarlar bulması gereklidir; ticatet vasıtasıyla Mısır’daki, Hindistan’daki, Kongo’daki serflerinin sayısını arttırması gerekir. Ama her yerde, aynı endüstriyel gelişme yoluna giren diğer uluslardan rakiplerle karşılaşılır. Ve savaşlar, sürekli savaşlar, dünya piyasalarının hakimiyeti için esinler –Doğu’nun sahip oldukları için yapılan savaşlar, denizlerin hakimiyeti için yapılan savaşlar, yabancı ticarete ağır vergiler koyabilme hakkı için yapılan savaşlar. Avrupa silahlarının gümbürtüsü hiç dinmez; zaman zaman tüm bir nesil boğazlanmıştır; ve Devletlerimizin gelirlerinin –ne güçlüklerle sağlandıklarını en iyi yoksulların bildiği gelirlerin– üçte birini silahlanmak amacıyla harcıyoruz.
Ve son olarak, refahı adalaletsizce paylaşmamız en acınacak etkisini ahlâk üzerinde gösterir. Ahlâk ilkelerimiz bize “komşunu kendin gibi sev” der; ama farz edelim ki bir çocuk bu ilkeyi takip ederek, paltosunu çıkarıp titremekte olan bir yoksula versin, [o zaman] annesi ona ahlâk ilkelerini doğrudan [kelime kelime] anlamlarıyla anlamaması gerektiğini söyleyecektir. Eğer onlara uyarak yaşarsa, çevresindeki sefaleti hafiflet[eme]den çıplak olarak ortada kalacaktır! Ahlâklılık ağızlara hoş gelir, ama fiiliyatta hiç de değil. Vaizlerimiz “çalışan dua ediyordur” derler, ve [ama] herkes diğerlerini kendisi için çalıştırmaya çabalar. “Asla yalan söyleme!” derler, [ama] siyaset bir büyük yalandır. Ve biz kendimiz ve çocuklarımızı bu iki yüzlü ahlâkla beraber yaşamaya, ve bu ikiyüzlülüğümüzü sofistlikle [ing. sofistry, safsatacılıkla] yatıştırmaya alıştırırız; ki bu bir riyakârlıktır. Riyakârlık ve sofistlik yaşantımızın bizzat ana temeli haline geliyor. Ama toplum bu tip bir ahlâkla yaşayamaz. Bu böyle devam edemez: değiştirilmelidir, değiştirilecektir.
Sorun artık sadece ekmek sorunu değildir. Bu tüm insani faaliyetlerin alanını kapsar. Ama en altında [yatan neden] toplumsal ekonomi sorunudur, ve şu sonuca ulaşıyoruz: Tüm [toplumun] ortak çabasıyla yaratılan üretim araçları ve toplumun bütün gereksinimlerinin karşılanması [için kullanılan] araçlar herkesin kullanımına açık olmalıdır. Üretim gereklerinin [araçlarının] özel mülkiyete [tabi] olması ne adildir, ne de yararlıdır. Tüm esinlenici güç refahın üreticileri ve tüketicileri olarak eşit değerlendirilmelidirler. Toplumun yüzyıllardır [yaşanan] savaşlar ve baskılarla yaratılan kötü koşulları düzeltmesinin [temizlemesinin, ing. seep out] tek yolu bu olacaktır. Bu, açığa vurulmamış olsa da insanlığın her zaman gerçek amacı olan eşitlik ve özgürlük yolunda ilerleme sağlamasının tek garantisi olacaktır.
II
Refahımızın ana kaynağı olan çabaların bileşimi hakkında yukarıda değinilen görüşler, anarşistlerin çoğunun neden komünizmi bireysel çabaların uygun bir şekilde telafi edilmesi [karşılığının ödenmesi] için tek adaletli çözüm olarak gördüklerini açıklar. Az bir miktar yerel ticaretle desteklenen tarımsal faaliyetlerle uğraşan ailelerin, yetiştirdikleri mısırı ve kendi dokudukları basit yünlü elbiseleri başka hiç kimsenin emeğini kullanmadan sadece kendi üretimleri olarak nitelendirebildikleri zamanlar vardı. O zaman bile bu tip görüşler pek doğru değildi: ortak çabayla temizlenen ormanlar ve inşa edilen yollar vardı; ve hatta halen pekçok köy topluluğunda olduğu üzere, bir aile devamlı suretle komünal yardıma gereksinim duyardı. Ama bugün her bir sanayi kolunun bir diğerini desteklediği, aşırı derecede iç içe geçmiş bir endüstri[yel yapı] ortadayken, artık bu tip bir bireyci bakış geçerli olamaz. Eğer bu ülkenin demir ticareti ve pamuk endüstrisi çok ileri bir gelişme düzeyine erişmişse; [bu], buna paralel olarak diğer binlerce endüstrinin –ister küçük isterse büyük olsun– büyümesi, demiryolları sistemlerinin yaygınlaşması, hem kalifiye mühendisler hem de işçi kümeleri arasında bilginin artması, üreticiler arasında yavaşça gelişen örgütlenme içinde belli bir talim [eğitim, deneyim} kazanılması, ve her şeyin ötesinde de binlerce mil uzakta yapılan şeyler sayesinde bizzat dünya ticaretinin büyümesi sayesindedir. Süveyş Kanalının kazılması sırasında kolera yüzünden veya St. Gothard Tünelinde “tünel-hastalığı” nedeniyle ölen İtalyanlar bu ülkenin zenginleşmesine, Manchester’daki bir dokuma tezgahının başında erken yaşta büyüyen Britanyalı bir genç kız kadar katkıda bulunmuşlardır; [keza] bu genç kızın katkısı makinelerimizde emek-tasarrufu sağlayıcı gelişmeler sağlayan mühendistenden aşağı değildir. Çevremizde biriken bu zenginlikler içinde her birinin tam payını [katkısını] nasıl hesaplarmış gibi davranabiliriz?
Bir demir lordunun yaratıcı dehasına veya organizasyon yeteneğine hayranlık duyabiliriz; ama şunun da farkına varmalıyız ki, Britanyalı işçiler, Britanyalı mühendisler ve güvenilir idareciler yerine Moğolistanlı çobanlarla veyahut Sibiryalı köylülerle ilgileniyor olsaydı, onun tüm dehası ve enerjisi burada gerçekleştirdiğinin [elde ettiği sonucun] onda birini bile gerçekleştiremezdi. Yerel sanayinin bir dalında güçlü bir itki [ilerleme] yaratma başarısı gösteren bir İngiliz milyonerine başarısının gerçek nedenleri hakkındaki görüşleri sorulmuş. Cevabı şuydu: “İlgili birim için daima doğru adamı aradım ve ona tam bir bağımsızlık sağladım –tabii kendim genel bir denetleyici [ing. supervision] konumundaydım. “Hiç bu tip adamları bulmakta başarısız olmadınız mı?” bir sonraki soruydu. “Asla.” “Ancak tanıttığınız yeni birimlerde bir takım yeni yaratıcılıklar arzuluyordunuz.” “Hiç şüphesiz, patentlerin alınması için binlerce [sterlin] harcadık.” Bence bu kısa konuşma başarılı sanayilerin idarecilerine milyonlar kazandırmasındaki “bireysel çabaların yeterince ödüllendirilmesi [ücretlerinin saptanması ve ödenmesi]” savunucularının bahsettikleri sınai girişimlerdeki gerçek durumu özetliyor. Bu, çabalarının gerçekte ne kadar “bireysel” olduğunu gösteriyor. Bir adamın yetilerinin tam anlamı ile göstermesini imkan veren, bazen ise bunu engelleyen binlerce koşulu bir kenara bırakırsak; eğer güvenilir idareciler ve yetenekli işçiler bulamasaydı ve yüzlerce yaratıcılık bu ülkedeki insanların zihinlerinin mekaniksel kabiliyetlerince harekete geçirilmeseydi, aynı işverenin aynı yetilerinin ne ölçüde aynı sonuçları meydana getirebileceği sorgulanabilirdi.
Anarşistler –kolektivistlerin inandığı bir görüş olan– zenginliklerin üretilmesi sırasında her bir kişinin harcadığı emek saatine orantılı olarak ödüllendirilmesinin ideal veya en azından ideale yaklaşan bir toplum olabileceği [görüşüne] katılmazlar. Burada her bir ticareti malın değişim değerinin onun üretimi için gerekli emek miktarıyla gerçekten de ölçülüyor olup olmadığı tartışmasına girmeden –bu konu için ayrı bir çalışma yapılmalıdır–; şunu söylemeliyiz ki, üretim için gerekli şeyleri [ing. necessitates, üretim araçları, hammadde, vb.] ortak mülk olarak nitelendiren bir toplumda kolektivist ideal basitçe gerçekleştirilemez bir şeydir. Bu tip bir toplumun ücret-sistemini toptan bir kenara bırakması zorunlu olacaktır. Kolektivist okulun yumuşatılmış bireyciliğiyle toprak ve makinelerin ortak [mülkiyet altında] olduğu kısmi komünizmin bir arada varolması –güçlü bir hükümet tarafından, zamanımızdakilerin hepsinden çok daha güçlü bir hükümet tarafından dayatılmadıkça– imkansız gözükmektedir. Bugünkü ücret[-sistemi] –üretim için gerekli olan şeylerin bir azınlığa tahsis edilmesine dayanarak büyüyen bir sistem olan– mevcut kapitalist üretimin gelişmesi için gerekli olan bir koşuldu; ve eğer para yerine [emek] saati cinsinden emek çekleri konularak işçilere ürettiğinin gerçek değerini [karşılığını] ödemeye teşebbüs edilse bile, bu fazla uzun ömürlü olamaz. Üretim için gerekli olan şeylerin ortak mülkiyet altında olması [demek], ortak üretimin meyvalarından da ortak faydalanmak demektir; biz toplumun eşitlikçi örgütlenmesinin ancak tüm ücret-sistemlerinin lağvedilmesi ile ortaya çıkabileceğini düşünüyoruz, ve [kişisel] kapasitesi ölçüsünde yapabildiğince ortak refaha katkıda bulunan herkes, gereksinimleri ölçüsünde en olası [azami] şekilde toplumun ortak stoğundan faydalanabilmelidir.
Biz sadece komünizmin arzulanır bir toplumsal durum olduğunu değil, [aynı zamanda da] her ne kadar bireyselliğin artmasıyla çelişkili görünüyor olsa da modern toplumun artan eğiliminin komünizme –özgür komünizme– doğru olduğunu savunuyorruz. Bireyselliğin (özellikle de son üçyüzyıldır) çoğalmasında gördüğümüz şey, bireyin sermayenin ve Devlet’in giderek artmakta olan güçlerinden kendisini kurtarmaya yönelik olan gayretidir. Ancak aynı zamanda, zamanımıza gelene kadar [bireyselliğin] bu büyümesiyle beraber, tüm tarih boyunca [yaşandığı üzere] refahın üreticilerinin eski kısmi komünizmi devam ettirme ve de uygun koşullar imkan verir vermez komünist ilkeleri yeni şekillerde tekrar uygulamaya sokma mücadelelerini görüyoruz. Onuncu, onbirinci ve onikinci yüzyılların komünleri kendi bağımsız yaşamlarını başlatır başlatmaz, hemen ardından ortak çalışmaya, ortak ticarete ve kısmi olarak da ortak tüketime bir genişlik kazandırdılar. Tüm bunlar kaybolup gitti. Aynı ilkelere dayanan yeni örgütlenmeler mümkün olan her yerde büyümekte asla başarısız olmazken; kırsal komün kavgaları eski özelliklerini korumak için zorlu bir mücadele veriyorlar, ve bunlar Doğu Avrupa, İsviçre ve hatta Fransa ile Almanya’daki yerlerini muhafaza etmekte başarılı da oluyorlar.
Her ne kadar yüzyılımızın ticari-üretimi tarafından egoist yönelimler kamusal akla enjekte edilse de, komünist eğilim sürekli bir şekilde kendisini tekrar tekrar öne çıkarıyor ve kamusal hayatın içinde kendi yolunu açıyor. Ücretli köprü kamusal köprünün karşısında ve paralı yol ücretsiz yolun karşısında yok olup gidiyor. Aynı ruh diğer binlerce kuruma da yayılıyor. Müzeler, ücretsiz kütüphaneler ve ücretsiz kamu okulları; parklar ve eğlence alanları; herkesin kullanımına açık kaldırım döşenmiş ve aydınlatılmış sokaklar; giderek artan bir eğilimle bireyin ne kadar kullandığını gözetmeden evlere dağıtılan su; halihazırda mevsimlik bilet veya sabit bir vergi uygulaması başlatılan tramvaylar ve demiryolları; bunların hepsi artık özel mülkiyetin sahası olmadığı zaman şüphesiz ki bu çizgide çok daha ileri gidilecektir: tüm bunlar daha sonraki gelişmelerin hangi yönde olmasının beklenmesi gerektiğini gösteren işaretlerdir.
Bu, bireyin isteklerinin, bireyin topluma geri verdiği [karşılık olarak ödediği] veya verebileceği hizmetlerin değerinin önüne konması [daha öncelikli olması] doğrultusundadır –toplumu bir bütün olarak düşünerek; öyleki her bir bireye [geri] verilen hizmetin tüm topluma sağlanan bir hizmet olduğu şekilde iyice iç içe geçerek birbirine bağlanmış [bir toplum]. Britanya Müzesindeki kütüphaneci okuyucuya topluma geri verdiği hizmetlerin neler olduğunu sormaz, sadece ihtiyaç duyduğu kitabı [okuyucuya] verir; ve bir bilim topluluğu sabit bir aidat karşılığında bahçe ve müzelerini ücretsiz olarak her üyesinin emrine sunar. Bir kurtarma gemisi tayfası, batan bir gemideki bir insanın kendi yaşamını riske atarak kurtarmaya değer olup olmadığını sorgulamaz; ve Mahkumlara Yardım Topluluğu [ing. Prisoners’ Aid Society] serbest kalacak bir mahkumun değerinin ne olduğunu sorgulamaz. Burada [sunulan] hizmete ihtiyacı olan kişiler vardır; onlar arkadaşlardır, ve bunun ötesinde başka bir hakka ihtiyaçları yoktur.
Ve bugün çok egoistçe [idare edilen] bu şehir kamusal bir felaket –varsayalım ki kuşatma altında olsun; örneğin 1871’deki Paris gibi ve [o zamanki] kuşatma altındayken yaşanan gıda isteği [sorunu] yaşanıyor [olsun]– tarafından ziyaret edilirse eğer; bu aynı şehir topluma geri verdikleri veya verebilecekleri hizmetler ne olursa olsun, gereksinimleri ilk karşılanacak olanların kadınlar ve çocuklar olacağını ortaklaşa [bir şekilde] karara bağlayabilir. Ve gösterdikleri kahramanlığın derecesi ne olursa olsun, şehrin fiili savunucularının bakımını üstlenecektir. Ancak bu eğilim halişhazırda zaten bugün mevcuttur, sanırım bunu hiç kimse inkâr etmeyecektir; ve insanlığın yaşamak için yürüttüğü zorlu mücadenin hafiflemesine orantılı olarak bu eğilim daha da güçlenecektir. Eğer tüm üretici güçlerimiz yaşamak için gerekli olan gıdaların stoklarını çoğaltmak için kullanılmış olsaydı, eğer mülkiyetin mevcut koşullarının düzenlenmesi –bugün refah üreticisi olmayan– üreticilerrin sayısını artırsaydı; ve eğer el emeği toplumdaki onurlu yerini tekrar kazansaydı, zaten mevcut olan komünist eğilimler [kendi] uygulama alanlarını derhal genişleteceklerdi.
Anarşistlerin pekçoğu, bunların tümünü ve özel mülkiyetin ortak mülkiyete nasıl dönüşeceği gibi meselenin daha pratik yanları [-nı dikkate alarak], bugünkü mülkiyet rejiminin dönüşümü başlar başlamaz toplum tarafından gerçekleştirelecek bir sonraki adımın komünist bir manada olacağını savunurlar. Bizler komünistiz. Ama bizim komünizmimiz otoriter okulun komünizmi değildir: bu anarşist komünizmdir, hükümetsiz komünizmdir, özgür komünizmdir. [Anarşist komünizm] tarihin doğuşundan beri insanlığın peşinde olduğu iki temel amacın sentezidir –[yani], ekonomik özgürlük ve siyasi özgürlük.
Anarşizmin hükümetin olmaması [hali] olduğunu zaten söylemiştim. Hepimiz biliyoruzki “anarşi” kelimesi bugünkü ifade tarzı içinde düzensizlikle eşanlamlı olarak da kullanılıyor. Ancak, türetilmiş olan “anarşi”nin [kelimesinin] bu [ikinci] anlamı en azından iki varsayımı içinde barındırmaktadır. İlk olarak, hükümetin olmadığı yerde düzensizliğin olduğunu ima eder; ve bunun da ötesinde güçlü hükümet ve güçlü polis nedeniyle bu düzenin daima faydalı olduğunu ima eder. Ancak bu her iki çıkarsama da ispatlanması gereken şeylerdir. Ne mutlu ki hükümetin işe karışmadığı pekçok insani etkinlik dalında bolca düzen –aslında uyum [harmoni] dememiz gerekli– bulunmaktadır. Düzenin faydalı etkilerine gelince; bu ülkedeki Protestanlar Luther tarafından yaratılan düzensizliğin her halükârda Papa saltanatı altındaki düzene tercih edilir olduğunu söylerken, Bourbonlar’ın Napoli’deki saltanatı türü bir düzen ise hiç şüphesiz ki Garibaldi tarafından başlatılan düzensizliğe kesinlikle tercih edilmeyecektir. Uyumun her zaman istenir bir şey olduğu fikrine herkes katılırken, düzen –ve özellikle de modern toplumlarımızda hüküm süren “düzen”– hakkında ise bu tip bir tam uzlaşma yoktur. Bundan dolayı, “anarşi” kelimesinin düzen olarak tanımlanan şeyin olumsuzlanması [yadsınması] olarak kullanılmasına hiçbir itirazımız yoktur.
Biz, düsturumuz anarşiyi hükümetin olmaması anlamında kabul ederek, insan topluluğunun belirgin bir eğilimini ifade etmeyi amaçlıyoruz. Tarihte insanlığın küçük kısımlarının yöneticilerinin erkini yıktığı ve kendi özgürlüklerini kendi ellerine aldıkları devirler, en büyük ekonomik ve entelektüel ilerlemelerin yaşandığı dönemlerdir. İster bu –işçilerin özgür birliklerinin özgür çalışmalarının [sonucu olan]– eşsiz abidelerinin hala aklın yeniden canlanmasının ve yurttaşlarının refah [düzeyinin] kanıtı olduğu özgür şehirlerin büyümesi olsun; isterse Reformasyon’u [16’ncı yüzyılda Protestan kiliselerin kurulmasıyla sonuçlanan dinsel devrim] doğuran o büyük hareket olsun; bireyin özgürlüğünün bir kısmını geri aldığı devirler, en büyük ilerlemelere tanıklık eden dönemlerdir. Ve uygar ulusların günümüzdeki gelişmelerini dikkatlice takip edecek olursak; hükümetin faaliyet alanını giderek daha fazla kısıtlamaya ve böylece de bireyin inisiyatifine daha fazla özgürlük tanımaya yönelik olan, belirgin ve devamlı [nitelikteki] bu büyüyen hareketi keşfetmekte zorlanmayacağız. Tüm hükümet biçimlerini denedikten sonra, ve çözümü olmayan “kolektiviteye itaat etmekten kaçınmadan bireyi kendine itaat etmeye zorlayabilecek” bir hükümete sahip olma sorununu çözümlemek için [onca] çabaladıktan sonra; artık insanlık bugün ne şekilde olursa olsun herhangi bir hükümetin zincirlerinden kendini kurtarmaya, ve örgütlenme gereksinimini aynı ortak amaçları hedefleyen bireyler arasındaki özgür anlayışla [ing. understanding, anlaşmayla] karşılamaya çalışıyor.
Özerklik [ing. Home Rule, bir bölgenin bağımsız olarak yönetilmesi, yerel bir birimin ikamet edenlerin kendisi tarafından yönetilmesi], en küçük mahalli birim veya gruplar için dahi giderek artan bir ihtiyaç haline geliyor. Özgür anlaşmalar hukuğun [yasanın] yerine geçiyor. Ve özgür işbirliği hükümetçe sağlanan muhafızlığın yerini alıyor. Hükümetin işlevleri olduğu varsayılan faaliyetler geçen iki yüz yıl içinde bir bir tartışılmaya başlandı; toplum az daha yönetildikçe daha iyi bir yöne doğru gidiyor. Bu doğrultuda gerçekleşen ilerlemeler ve hükümetlerin kendilerine atfedilen beklentileri gerçekleştirmekteki yetersizlikleri üzerine daha fazla çalıştıkça, insanlığın hükümetin işlevlerini durmadan kısıtlayarak en nihayetinde onu sonlandırmaya doğru yol aldığı sonucuna varıyoruz. Bireyin özgürlüğünün kendi sahip olduğu toplumsal alışkanlıklar ve herkesin hissedeceği komşularından [edinebileceği] işbirliği, destek ve sempati görme gereksinimi dışında hiçbir yasa, hiçbir bağ tarafından sınırlandırılmayacağı bir toplum halini şimdiden görebiliyoruz.
Tabii ki hükümetin olmadığı bir etik, en azından sermayenin olmadığı bir ekonomi kadar itiraza maruz kalacaktır. Zihinlerimiz allah vergisi hükümet işlevleri hakkında öylesine önyargılarla terbiye edilmiş ki, anarşist fikirler güvensizlikle karşılanmalıdır. Bebekliğimizden mezara kadar aldığımız tüm eğitim bizi hükümetin gerekliliği ve onun faydalı etkileri hakkkında terbiye etmeye yöneliktir. Felsefe sistemi bu görüşü desteklemek üzere özenle işlenmiştir; tarih bu açıdan yazılmıştır; hukuk kuramları da keza aynı amaçla elden ele dolaştırılmış ve öğretilmiştir. Tüm siyaset aynı ilkeye dayanır, tüm siyasetçiler kendisini desteklemelerini istedikleri insanlara şunu söyler: “Bana yönetsel güç ver ki; ben de seni günlük yaşamındaki güçlüklerden kurtarayım, kurtarabileyim”. Tüm eğitimimiz aynı öğretiyle doldurulmuştur. Herhangi bir sosyoloji, tarih, hukuk veya etik kitabını açabiliriz: her yerde hükümet, onun örgütlenmesi ve fiilleri o kadar öncelikli bir yer tutmaktadır ki, Devlet ve siyaset adamlarının her şey olduğunu varsaymayı kabullenerek büyürüz; büyük devlet adamlarından başka bir şey yoktur. Aynı öğreti her gün Medya’da tekrar edilip durulur. Tüm [gazete] sütunları parlamento tartışmalarının, siyasi şahsiyetlerin hareketlerin dakikalık kayıtlarıyla tıka basa doludur. Ve biz bu sütunları okurken, bu az sayıdaki kişinin önemi insanlığı gölgeleyecek derecede o kadar abartılmıştır ki, bu kişilerin ötesinde büyüyen ve ölen, mutluluk ve üzüntü içinde yaşayan, çalışan ve tüketen, düşünen ve yaratan devasa bir insan kitlesini sıklıkla unuturuz.
Ve yine de basılı yayınlardan günlük yaşantımıza geri döner ve olduğu haliyle topluma genel olarak bakarsak, hükümetin yaşamlarımızda oynadığı rolün ne kadar küçük olduğundan şaşkına döneriz. Milyonlarca insan hükümetle hiçbir ilişkisi olmadan yaşamakta ve ölmekte. Hergün milyonlarca işlem en küçük bir hükümet müdehalesi olmadan gerçekleşmektedir; ve anlaşma yapanların en ufak bir pazarlığı bozma niyetleri bile yoktur. Hatta hükümet tarafından kontrol edilmeyen (değişim veya kart borçları gibi) anlaşmalar belki de diğerlerinden daha iyi yerine getirilmektedir. Bir kimsenin sözünü tutma alışkanlığı, kendisine duyulan güveni kaybetmeme isteği, vakaların ezici bir çoğunluğunda anlaşmaya bağlı kalınması için oldukça yeterlidir. Yine de gerektiğinde onları zorlayacak bir hükümetin hala gerekli olduğu söylenebilir. Ama mahkeme önüne getirilmeyen sayısız vakadan bahsetmesek bile, ticaretle ufak da olsa bir aşinalığı olan herkes anlaşmalara uymak için güçlü bir itibar dürtüsü olmadan, ticaretin kendisinin nihayetinde imkansız hale geleceği ifadesini onaylayacaktır. Usulen markalanmış berbat ilaç çeşitleriyle müşterilerini zehirlerken en ufak bir vicdan azabı duymayan tüccar ve imalatçılar bile, onlar bile, ticari anlaşmalarına bağlı kalırlar. Zenginleşmenin temel güdü olduğu bir zamanda ticari dürüstlük gibi göreceli bir ahlâklılık bugünkü koşullarda bile var oluyorsa; bir kimsenin emeğinin ürünlerini çalmanın artık ekonomik hayatlarımızın temeli olmadığı bir zamanda aynı his daha da gelişecektir.
Yüzyılımızın bir başka çarpıcı özelliği yine hükümetsiz olma eğiliminin tarafındadır. Bu özel inisiyatif tarafından kaplanan alanının devamlı genişlemesi, ve yanlızca ve basitçe özgür anlaşmalardan kaynaklanan büyük örgütlerin yakın zamandaki büyümesidir. –Ayrı ayrı toplumların çabalarının bir birleşimi [olan demiryolları]– Avrupa Demiryolları Merkezi İdare Heyeti gibi bir [kurum] olmadan, birbirlerinden bağımsız olarak inşa edilmiş ve biraraya getirilmiş demiryolu hatları boyunca yolcu ve malların doğrudan taşınmasını sağlayan Avrupa demiryolu ağı, yanlızca anlaşma yoluyla becerilebilen [şeylerin] en çarpıcı örneğidir. Eğer elli yıl önce ayrı ayrı şirketler tarafından inşa edilen demiryollarının en nihayetinde bugünkü gibi bir mükemmel [demiryolu] ağı meydana getireceğini söyleseydi, kesinlikle aptal olarak değerlendirilirdi. Kendi çıkarları peşinde koşan çok sayıdaki şirketin, yönetsel yetkilerce donatılmış bir Avrupa Devletleri Uluslararası Anlaşması ile desteklenen bir Uluslararası Demiryolları İdare Heyeti [ing. International Board of Railways] olmadan anlaşmaya varamayacağı öne sürülecekti. Ama bu tip herhangi bir idare heyeti oluşturulmadı, ve yine de ortaya bir anlaşma çıktı. Hollanda gemi ve bot sahipleri birliği şimdi örgütlenmelerini Almanya nehirlerine ve hatta Baltık denizinin gemi ticaretine yönelik olarak genişletiyorlar. Fransa’da şu anda sayısız çeşitte imalatçı birlikleri ve sendikalar bulunuyor. Bu örgütlerin çoğunun sömürü için oluşturulmuş örgütler olduğu iddia edilirse, bu hiçbir şeyi ispatlamaz; çünkü eğer kendi egoistçe ve sıkça da küçük olan çıkarları peşindeki insanlar biraraya gelerek anlaşabiliyorlarsa, daha iyi esinlenmiş, diğer gruplarla daha yakın ilişkiler içinde olmaya zorlanan insanlar daha kolay ve daha iyi bir şekilde anlaşabileceklerdir.
Ama daha asil amaçlar için oluşturulmuş özgür örgütler de yok değildir. Yüzyılımızın en asil başarılarından birisi hiç şüphesiz ki Cankurtaran Sandalları Birliği’dir. Mütevazi başlangıcından beri, [bu birlik] otuzikibinden fazla insanın hayatını kurtarmıştır. Bu insanın en asil içgüdülerine çağrı yapmaktadır; içsel örgütlenmesi tamamıyla yerel komitelerin bağımsızlığı üstünde temellenirken, faaliyeti tamamıyla ortak bir amaca bağlılığa dayanır. Büyük ölçekte çalışan ve her biri geniş bir alanı kaplayan Hastaneler Birliği ve benzeri yüzlerce örgütten yine bu başlık altında bahsedilebilir. Ancak hükümetler ve onların amelleri hakkında her şeyi biliyorken, özgür işbirliğince başarılan sonuçlar hakkında neler biliyoruz? Hükümetlerin amellerini kaydetmek için binlerce cilt yazılmıştır; yasalara ilişkin en ufak düzenlemeler bile kaydedilir; iyi etkileri abartılır, kötü etkileri ise sessizlik içinde geçiştirilir. Ama iyi-niyetli kişilerin özgür işbirliği sayesinde başarılanların kaydını tutan kitap nerede? Aynı zamanda, yurttaşların sonsuz çeşitlilikteki değişken ihtiyaçlarını karşılamak üzere hergün yüzlerce topluluk kuruluyor. Tüm olası çalışma çeşitleri için topluluklarımız var –bazıları bütün bir tabii bilimler alanını kapsar, diğerleri daha dar özel dallarla sınırlıdır; jimnastik, stenografi, yazı çalışmaları, oyun ve her türden spor, hayatı destekleme bilimini geliştirme ve onu yok etme sanatını savunan topluluklar; felsefi ve endüstriyel, sanatsal ve sanat karşıtı; ciddi işler için ve sadece eğlence için–; kısacası, ortak bir amacın yerine getirilmesi için insanları biraraya getirmeden, [onların] yetilerini eyleme geçirdikleri tek bir eğilim bile yoktur. Her yıl eskileri [eski topluluklar] daha büyük birimlerde toplanırken, ulusal sınırların ötesinde federe hale gelirken ve bazı ortak işler için işbirliği yaparken; hergün yeni topluluklar kurulmaktadır.
Bu sayısız özgür oluşumun en çarpıcı özelliği, bunların devamlı surette daha önce Devlet’e ya da Belediye’ye [ait olan faaliyet] alanlarına doğru yayılmasıdır. Cenova Gölü kıyılarındaki bir İsviçre köyündeki bir aile, başka yerlerde yerel hükümetin işlevi olarak değerlendirilen şeyleri ona sağlayan düzinelerce farklı topluluğa dahil olmuştur. Kalıcı veya geçici amaçlarlarla [kurulmuş] bağımsız komünlerin özgür federasyonu İsviçre yaşamının tam temelinde yer alır; ve İsviçre’nin büyük bir kısmı yabancıların hayran kaldığı yol ve havuzlarını, bakımlı orman ve çayırlıklarını bu federasyonlara borçludur. Ve kısıtlı alanlarda Devletin yerine alan bu küçük toplulukların yanısıra, aynı şeyi çok daha geniş ölçeklerde yapan topluluklar görmüyor muyuz?
Son zamanlarda ortaya çıkan en dikkate değer topluluklardan birisi hiç şüphesiz ki Kızıl Haç Topluluğu’dur [ing. Red Cross Society]. Savaş alanlarında insanları boğazlamak hala Devlet’in görevidir; ama bu Devletlerin bizzat kendileri yaralılarının bakımını üstlenmediklerinin farkındadırlar: bu görevi büyük ölçüde özel inisiyatife terk ederler. Bundan yirmibeş yıl önce yaralıların bakımının özel topluluklara devredilebileceğini söylemeye cesaret edecek zavallı “Ütopistler”le ne kadar alay edilirdi! “Tehlikeli yerlere hiç kimse gitmez! Hastanelerin hepsi kendilerine ihtiyaç olmayan bir yerde toplanırdı! Ulusal rekabetler zavallı askerlerin hiçbir yardım almadan ölmesiyle sonuçlanırdı, ve benzerleri” –haykırılanlar bunlar olurdu. 1871 savaşı insan zekasına, bağlılığına ve iyi niyetine asla inanmayan bu peygamberlerin ne kadar keskin zekalı olduğunu gösterdi.
Bu gerçekler –o kadar çok ve o kadar sıradanlanmışlarki dikkate dahi almadan yanlarından geçip gideriz– bizce ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısının en göze çarpan özelliklerinden birisidir. Bahsettiğimiz bu organizmalar çok doğal bir şekilde ortaya çıktılar, çok hızlı bir şekilde yayıldılar ve çok kolay bir şekilde üzerlerinde görüş birliğine varıldı; onlar uygarlaşan insanın artan ihtiyaçlarının kaçınılmaz birer doğal sonuçlarıdırlar, ve böylece Devlet müdehalesinin yerini alacaklar, onlarda hayatımızın giderek büyüyen bir etmenini görmeliyiz. Modern süreç, daha önce ifa edilmesinde hükümete güvenilen ve çoğunlukla da hükümetin oldukça kötü bir performans sergilediği bütün bu faaliyetlerde hükümetin yerini alacak, özgür bireylerin özgür biraraya gelmesine doğru yönelen bir süreçtir gerçekten de.
Parlamenter idare ve temsili hükümeti birlikte ele alırsak, [bunlar] hızlı bir şekilde çürümekteler. Onların kusurlarını gösteren az sayıdaki filozof, ürkek bir şekilde sadece artmakta olan kamusal hoşnutsuzluğu özetlegelmişlerdir. Az sayıda kişiyi seçmenin, ve çoğu için tamamen ilgisiz oldukları konularda yasalar yapma görevinde onlara güvenmenin yalın bir şekilde aptalca olduğu giderek belirginleşiyor. Çoğunluk idaresinin herhangi bir diğer idare biçimi gibi kusurlu olduğu giderek anlaşılıyor; ve insanlık sırada bekleyen sorunları çözüme kavuşturmak üzere yeni kanallar arıyor ve buluyor. Posta Birliği, Birliğe bağlı tüm posta örgütleri için geçerli olacak yasaları yapmak üzere uluslararası bir posta parlamentosu falan seçmedi. Avrupa demiryolları, trenlerin çalışmasını ve uluslararası trafikten sağlanan gelirlerin paylaşımını düzenlemek üzere uluslararası bir demiryolu parlamentosu falan seçmedi. Ve Avrupa’nın Meteoroloji ve Coğrafya Toplulukları da, kutup istasyonlarını planlamak, veya coğrafik formasyonların hepsinin birbirinin aynısı olacak şekilde bölünmesi ve coğrafik haritaların birbirinin aynı olacak şekilde renklendirilmesi için ne bir meteoroloji, ne de bir coğrafya parlamentosu seçtiler. Onlar anlaşma araçları sayesinde çalışıyorlar. Beraberce karar birliğine varmak üzere kongrelere başvurdular; ancak kongrelere delegeleri gönderirken, onlara “İstediğiniz her konuda oy kullanın – Biz kesinlikle uyacağız” falan demediler. Sorunları ortaya koyarak, önce bunları kendi aralarında tartıştılar; belirli sorunları tartışmak üzere [konu hakkında] bilgili olan delegelerini kongrelere gönderdiler; ve onlar delegeler gönderdiler, idareciler değil. Delegeler ise kongrelerden ceplerinde yasalarla değil, anlaşma önerileriyle geri geldiler. İşte kamu çıkarıyla ilgili olan sorunlarla uğraşmanın yolu (bir hayli eski bir yol esasında) –[bu] temsili hükümetler aracılığıyla yasa yapmanın yolu değildir.
Temsili hükümet tarihsel misyonunu tamamlamıştır; [temsili hükümet] saray idaresine ölümcül bir darbe vurmuştur, ve tartışmalarıyla kamusal sorunlara dair kamusal ilgiyi uyandırmıştır. Ancak temsili hükümeti geleceğin sosyalist toplumununun hükümeti olarak görmek büyük bir hata olacaktır. Hayatın her ekonomik evresi, kendine özgü bir siyasal evreye tekabül eder; ve bizzat siyasi örgütlenmenin temellerinde [ekonomik değişimlere] karşılık düşen bir değişim olmadan, bugünkü ekonomik hayatın temellerine –özel mülkiyete– dokunmak imkansızdır. Yaşşamın kendisi değişimin hangi yönde yapılması gerektiğini zaten gösteriyor. [Bu değişimin yönü] devletin güçlerini artırmakta değildir; şu anda Devlet’in nitelikleri [üstlendiği şeyler] olarak düşünülen tüm dallarda özgür örgütlere ve özgür federasyonlara başvurmaktadır.
Bu yukarıda [bahsedilenlere] karşı yapılacak itirazlar önceden görülebilir. Tabii ki şöyle denilecektir: “Ama anlaşmalarına uymayanlara ne yapılacak? Çalışmaya eğilimli olmayanlar ne olacak? Toplumun yazılı yasalarını, veya –anarşist önermeler temelinde– yazılı olmayan geleneklerini ihlal edenler ne olacak? Anarşizm, daha ileri bir [seviyeye erişmiş] insanlık için iyi olabilir, –ancak zamanımızın insanı için [iyi] değildir”.
Herşeyden önce, iki çeşit anlaşma vardır: insanlığın özgürce yaptığı [anlaşmalar], –özgür bir şekilde rıza göstermeyle değil, anlaşmaya taraf olan iştirakçilerin herbirine eş derecede açık olan farklı şeyler arasında [yapılan] özgür bir seçimde olduğu gibi. Ve bir taraf tarafından diğerine dayatılan ve sırf kaçınılmaz bir gereklilik olduğu için [dayatılan taraf tarafından] kabul edilen zorla yapılmış [ing. enforced] anlaşma; aslında, bu hiçbir şekilde bir anlaşma bile değildir, –bu sadece kaçınılmaz bir gerekliliğe boyunn eğmektir. Ne üzücü ki, bugün anlaşma olarak nitelendirdiklerimizin büyük bir kısmı bu ikinci kategoriye düşmektedir. Bir işçi ürettiği değerin bir kısmının işveren tarafından adaletsiz bir şekilde alıkonduğunu gayet iyi bilerek işverene emeğini satıyorsa; önündeki altı ay için bile işinde kalacağına dair en ufak bir güvencesi bile yokken [emeğini] satıyorsa; bunu özgür bir sözleşme olarak adlandırmak hazin bir alaydır. Modern ekonomistler bunu özgür olarak adlandırabilir, ancak politik iktisadın babası –Adam Smith– asla bu yanlış yorumlamanın sorumlusu değildir. İnsanlığın dörtte üçü bahsedilen şekilde anlaşmalar yaptığı sürece; hem bu sözdeki anlaşmaları uygulatmak ve hem de bu durumu devam ettirmek üzere, zor [kullanımı] tabii ki gerekli olacaktır. Emekçilerin, bir azınlık tarafından adaletsiz bir şekilde el konulduğunu düşündüklerine sahip çıkmalarını engellemek için zor [kullanımı] –ve oldukça büyük bir güç [kullanımı]– gereklidir; ve yeni “uygar olmayan ulusları” devamlı olarak aynı koşullara tabi kılmak için zor [kullanımı] gereklidir.
Ama özgür bir şekilde taraf olunan anlaşmaları uygulatmak için zor [kullanımının] gerektiğini görmüyoruz. Cankurtaran sandalı mürettabatından olan ve birliği terk etmeyi tercih eden birisine ceza uygulandığı hiç duymamışızdır. Yoldaşlarının ona karşı yapacaklarının en fazlası, eğer büyük bir ihmal yüzünden suçluysa, muhtamelen onunla bir daha bir şey yapmayı reddetmeleri olacaktır. Keza bir sözlüğün hazırlanmasına katkıda bulunan birisine çalışmasındaki gecikme yüzünden, veya Garibaldi gönüllülerini savaş alanına süren jandarmalara bir ceza uygulandığını duymuş değiliz. Özgür anlaşmaların zorla uygulatılmaları gerekmez.
Eğer kimse sırf kaçınılmaz bir zorunluluk olan [emeğini satmaya] zorlanmazsa eğer, hiç kimsenin çalışmayacağı şeklinde sık sık tekrar edilen itiraza gelince; Rusya’daki serflerin kurtulmasından önce, ve keza Amerika’daki kölelerin kurtulmasından önce bunları yeterince işittik. Ve bunu olduğu gibi değeriyle takdir etme fırsatına yeterince sahip olduk. Bu nedenle, sadece nihayete ermiş gerçeklerle ikna edilebilecek olanları ikna etmeyi denemeyeceğiz. Mantık sahibi olanlara hitabense; eğer bu [emeğini satmak zorunlu olmazsa hiç kimsenin çalışmayacağı varsayımı], en düşük [gelişmişlik] düzeyindeki bir kısım insan için gerçekten de doğru olsa bile; veya olumsuz koşullara karşı mücadelelerindeki başarısızlıkları nedeniyle üzücü bir şekilde bazı küçük komünler için veya ayrı ayrı bireyler için gerçekten de doğru olsa bile; [bu] uygar ulusların çoğu için [geçerli] değildir. Bizim için, çalışmak bir alışkanlıktır, tembellik ise suni bir şeydir. Ancak tabii ki el emeği işçisi olmak demek, hayatı boyunca bir şeyin bir parçasını –örneğin toplu iğnenin başını– üretmek için günde on saat ve sıkça da daha fazla çalışmak zorunda olunması demekken; bir ailenin tüm gereksinimlerinin en dar anlamıyla kıt kanaat karşılanmasına yetecek bir ücret ödenmesi demekken; her an ertesi gün işten atılma tehdidi altında olmak demekken –ve sanayi krizlerinin ne kadar sıkça olduğunu ve neden oldukları sefaleti gayet iyi biliyoruz; yaşanan olayların büyük bir çoğunluğunda [olduğu üzere], eğer ıslah evlerinde olmazsa fakir[lere hizmet veren] kliniklerde erken ölmesi demekken; el emekçisi bir işçi demek, bizzat bu “eller”in emeği üzerinden yaşayanların gözünde hayat boyu aşağılık olma damgasını yemek demekken; bilim ve sanatın insana sunduğu bütün ulvi eğlencelerden vazgeçmek demekken; oh, işte o zaman herkesin –el emeği işçilerinin de tabii– tek bir rüyasının olmasına şaşmamak gerekir: diğer [insanların] kendisi için çalışacağı bir konuma sahip olmak.
–Çalışmak değil–, fazla çalışmak insan doğasına ters bir şeydir. –Herkesin iyiliği için çalışmak değil de–, bir azınlığın lüksünü temin etmek için fazla çalışmak. Çalışmak psikolojik bir gereksinim, birikmiş vücut enerjisini harcama gereksinimi, bizzat sağlık ve yaşam için gerekli olan bir gereksinim. Eğer şu anda birçok faydalı iş dalı gönülsüzce yapılmaktaysa, bunun tek nedeni bunların fazla çalışma anlamına gelmesidir veya yanlış bir şekilde örgütlenmiş olmalarıdır. Ama biliyoruz ki –yaşlı Franklin de biliyordu bunu–, eğer kendimizi üretken çalışmaya verecek olsak ve eğer şimdi israf ettiğimiz gibi üretken güçlerimizi israf etmesek; hergün dört saatlik faydalı bir çalışma, hali vakti yerinde bir orta-sınıf evin [sahip olduğu] refahın komforunu herkese sunmaya yeter de artar bile.
Elli yıldır tekrarlanmakta olan çocukça bir soruya gelecek olursak: “Hoş olmayan [arzulanmayan] işleri kim yapacak?”; bilginlerimizden hiçbirisinin, yaşamının sadece tek bir gününde bile bu sorunu ele almamış olmasından samimi olarak üzüntü duyuyorum. Eğer hala ortada gerçekten de hoş olmayan işler varsa, bunun tek sebebi bilim adamlarımızın bunu [bu işi] daha az [hoşa gitmeyecek] kılacak araçlar üzerinde düşünmeye aldırmamış olmasıdır. Bu [tip hoşa gitmeyen işleri] günlüğü birkaç peniden yapacak açlık çeken insanlar olduğu hep biliyorlardı.
Toplumun yasalarını ihlal edecek olanları cezalandırmak için hükümetin gerekeceğinin savunulduğu üçüncü –esas– itiraza gelince; kazayla da olsa bahsedilebileceklerden çok daha fazla söyleyecek şey var. Soruna daha fazla eğildikçe, [toplumun] bağrında [bu gibi] toplum karşıtı eylemlerin icra edilmesinden toplumun sorumlu olduğu; ve hiçbir cezalandırmanın, hapse atmanın, cellatın bu gibi eylemlerin sayısını azaltamayacağı sonucuna ulaşırız; [yani] toplumun bizzat kendisinin yeniden örgütlenmesinden daha kısıtlı hiçbir şey [bu gibi eylemlerin sayısını azaltamayacaktır]. Her yıl mahkemelerimizin önüne gelen olayların dörtte üçü, doğrudan veya dolaylı olarak, –insan doğasının sapıklığından [sapkınlığından] değil– refahın üretimi ve bölüşümü bağlamında bugünkü düzeni bozuk toplumsal durumdan kaynaklanmaktadır. Ayrı ayrı bireylerin toplum karşıtı eğilimlerinden kaynaklanan az sayıdaki toplum karşıtı eyleme gelince, hapishanelere ve hatta cellatlara başvurmakla bunların sayısını azaltamayız. Hapishanelerimizle onları çoğaltıyoruz, onları daha da kötü yapıyoruz. Detektiflerimizle, “kan bedeli”yle, infazlarımızla ve hapishanelerimizle; toplum içinde öylesine yalın tutkular ve alışkanlıklar yayıyoruz ki; bu kurumların etkilerinin tam anlamıyla farkına varan birisi toplumun ahlâğı koruma bahanesiyle yaptıklarından korkuya kapılacaktır. Başka çareler, çoktan beridir işaret edilen başka çareler aramalıyız.
Tabii ki şimdi, çocuğu için yiyecek ve kalacak bir yer arayan bir anne tam bir oburluğa has zerafetle dolu dükkanların önünden geçmek zorundayken; en göz kamaştırıcı ve küstah lüks şeyler, en berbat sefaletle yan yana sergilenirken; zengin bir adamın köpeği veya atı, bir madende veya bir tezgahta acınacak bir ücretle çalışan annelerin milyonları bulan çocuklarından çok daha iyi beslenirken; bir hanımfendinin her bir “mütevazi” gece elbisesi, sekiz aylık veya bir yıllık insan emeğine denk düşüyorken; bir başkasının harcanması pahasına zenginleşmek “yüksek sınıf”ın ilan edilmiş amacıyken; ve namuslu ile namussuz para kazanma yolları arasında hiçbir belirgin sınır yokken; işte o zaman, mevcut durumu devam ettirmenin tek yolu zor [kullanımı] olacaktır. Böylece de polis, hakim ve cellat orduları birer gerekli kurum haline gelir.
Ama eğer tüm çocuklarımız –tüm çocuklar bizim çocuklarımızdır– sağlam bir öğrenim ve eğitim alırlarsa –ve eğer biz bunu sağlayacak araçlara sahip olursak–; eğer her aile nezih bir evde yaşarsa –ve bunu mevcut yükselen üretim tempomuzla yapabilirlerse–; eğer her genç erkek ve kadın bir el sanatı öğrenirken aynı zamanda da bilimsel öğretim alırsa, ve el emeğiyle refah üretenler aşağılık timsali olarak düşünülmezse; eğer bir insan bir diğeriyle yakın ilişkiler içinde yaşarsa, ve şimdi bir azınlığın yaptırımı altında olan kamusal işler[in halledilmesi] için ilişkiler [daha da] geliştirirse; ve eğer daha yakın ilişkilerin sonucu olarak, komşularımızın zorluklarına ve acılarına karşı, daha önce akrabalarımızınkilere gösterdiğimiz gibi ilgi gösterirsek; işte o zaman polisleri, hakimleri, hapishaneleri ve infazları ayıklayıp bir kenara bırakmalıyız. Toplum karşıtı eylemler cezalandırılmayacaktır, kökünden halledilecektir [çözülecektir]. Az sayıdaki zıtlaşma arabulucular sayesinde kolayca çözümlenecek ve kararların uygulanmasında, bugün Çin’deki aile mahkemelerinin kararları uygulanmasında kullanılandan daha fazla bir zor [kullanımı] gerekmeyecektir.
Ve şimdi önemli bir soruyu ele almalıyız: bireylerin tam özgürlüğünü tanıyan yasaları olan ve bunu ilan eden bir toplumda ahlâk olacak mı; cevap açıktır. Kamusal ahlâk yasa ve dinden bağımsızdır, [onlardan] daha önce ortaya çıkmıştır. Bugüne kadar, ahlâk öğretileri dini öğretilerle ilişkilendirildi. Ancak dini öğretinin akıllarda bıraktığı etki son zamanlarda söndü, ve ahlâğın dinden çıkarsadığı yaptırımlar artık eskiden sahip olduğu güce sahip değil. Eski imana sahip şehirlerimizde milyonlar büyüyor. Bu, ahlâğı bir kenara fırlatmamız ve onu ilkel [biçimdeki] evrenin yaradılış kuramına yapıldığı gibi acı bir alaycılıkla davranmamız için bir neden mi?
Tabii ki hayır. Genel olarak kabul edilmiş belirli bir ahlâğı olmayan hiçbir toplum yoktur. Eğer herkes arkadaşlarını aldatmaya alışarak büyürse; eğer başkalarının sözlerine ya da söylediklerine asla güvenemezsek; eğer herkes arkadaşına, her türlü savaş yöntemini kullanmayı mübâh gördüğü bir düşmanmışçasına davranırsa; hiçbir toplum var olamaz. Ve dini inançlardaki çöküşe rağmen, ahlâk ilkelerinin sarsıntıya uğramadan kaldığını görüyoruz. Hatta dinsiz olan kişilerin bile mevcut ahlâk standartlarını yükseltmeye çalıştığını görüyoruz. Gerçek, ahlâk ilkelerinin dini inançlardan bağımsız olduğu, onları öncelediğidir [onlardan önce oluşmuşlardır]. İlkel Tchuktchilerin dini yoktu: sadece batıl inançları ve doğal kuvvetlere karşı [duydukları] korkuları vardı; ve yine de onların Hristiyanlar ve Budistlerce, Müslümanlar ve Yahudilerce öğretilen ahlâk ilkelerinin aynılarına sahip olduklarını görüyoruz. Bundan başka, bazı uygulamaları, bugünkü uygar toplumumuzda ortaya çıkandan daha ileri bir kabile ahlağı standartına sahip olduklarını ortaya koyuyor. Aslında her yeni din ahlak ilkelerini tek gerçek ahlâk stoğundan –insanların kabilelerde, şehirlerde veya uluslarda yaşamak üzere biraraya gelmeleri ile beraber gelişen ahlâk alışkanlıklarından– sağlar. Belirli bazı karşılıklı dayanışma ahlâki alışkanlıkları ve hatta ortak fayda çıkarına kendinden fedakârlık etmenin gelişmesine yol açmayan hiçbir hayvan topluluğu yoktur. Bu alışkanlıklar yaşama mücadesi içindeki türlerin refahı için gerekli olan koşullardır –türlerin korunması için verilen mücadelede bireylerin işbirliği, çokça bahsedilen yaşama araçları[na sahip olmak] için bireyler arasında [yaşanan] fiziksel mücadeleden çok daha önemli bir etmendir. Organik dünyada en “sıhhatli” olanlar, toplum içinde yaşamaya alışkın olarak gelişenlerdir; ve toplum içinde yaşamak ise mecburi olarak ahlâki alışkanlıkları ifade eder. İnsanoğlu söz konusu olunca, –uzun varoluşu boyunca [insanoğlu]– insan toplulukları var oldukça ortadan kaybolamayacak toplumsal alışkanlıklar, ahlâki alışkanlıklar nüvesinin içinde gelişmiştir.Ve bu nedenle güncel ekonomik ilişkilerimizin sonucunda şimdi işlemekte olanın aksi yöndeki etkilere rağmen, ahlâk alışkanlıklarımızın nüvesi var olmaya devam eder. Yasa ve din sadece onları açık bir şekilde ifade ederler ve yaptırımları sayesinde onları uygulatmaya çalışırlar.
Ahlâk kuramlarının çeşitleri ne olursa olsun, bunların hepsi üç ana kategori altında toplanabilir: dinsel ahlâk; faydacı ahlâk; bizzat toplum içinde yaşamanın gerekliliklerinden kaynaklanan ahlâk alışkınlıkları kuramı. Her dinsel ahlâk, emirlerini vahiylerden kaynaklanıyor göstererek kutsallaştırır; ve şimdiki ya da gelecekteki yaşamda ödül veya ceza vaadiyle öğretilerini zihinlere yerleştirmeye çalışır. Faydacı ahlâk ödül fikrini savunur, ancak bunu insanın kendisinde bulur. [Faydacı ahlâk] insanı hazları incelemeye, onları sınıflandırmaya ve en yoğun ve en sürekli olanlarına öncelik vermeye çağırır. Her ne kadar bir takım etkiler gösterdiyse de, bu sistemin insanoğlunun büyük bir kısmı tarafından fazlasıyla suni olarak değerlendirildiğini fark etmemiz gerekir. Ve en nihayetinde, –çeşitleri ne olursa olsun– üçüncü bir ahlâk sistemi ahlâki fiillerde –toplum içindeki yaşamında insanı en sağlıklı kılmakt en güçlü olan ahlâki fiillerde–, kardeşlerinin neşesiyle neşelenen, bazı kardeşleri acı çekerken acı çeken bir bireyin saf gereksinimini; toplum içindeki yaşam tarafından yavaşça işlenen ve mükemmelleştirilen bir alışkanlığı ve bir ikinci doğayı görür. Bu insanoğlunun ahlâğıdır; ve bu aynı zamanda anarşizmin ahlâğıdır.
İşte bunlar, çok kısa bir özet halinde, anarşizmin önde gelen ilkeleridir. Bunların her biri pekçok önyargıyı yaralar, ve yine bunların her biri bizzat insan topluluğunca sergilenen eğilimlerin incelenmesinden kaynaklanmıştır. Bunlardan her biri sonuçları açısından oldukça zengindir ve birçok güncel görüşün baştan aşağı revize edilmesini ima eder. Ve anarşizm yanlızca uzak bir geleceğe ilişkin anlayış değildir. Halihazırda, bireyin eylem alanı ne olursa olsun, [birey] ya anarşist ilkeler doğrultusunda veya zıttı bir çizgide davranabilir. Ve bu [anarşist ilkelerle uyumlu] doğrultuda yapılacakların hepsi, daha fazla gelişmenin geleceği bir doğrultuda yapılacaktır. Aksi doğrultuda yapılacakların tümü ise, insanlığı gitmeyeceği bir doğrultuda gitmeye zorlama teşebbüsü olacaktır.
“Anarşist Komünizm”e Ek Not:
Kropotkin’in mülkiyete devrimci bir şekilde el konulmasının ardından üretim ve bölüşümün örgütlenmesi yöntemlerine ilişkin yazdığı erken dönem yazıları, herkesin ihtiyacı olan kadarını alacağı ve yapabileceğini hissettiği kadar çalışacağı bir mal yeterliliği olduğu varsayımına dayanıyordu. Rus Devrimi deneyiminin ardındansa oldukça aksi bir sonuca ulaştı. Üretimin önündeki engelleri ve keza kapitalist dünyanın yoksulluğunu yeni bir temelde ele aldı, ve görüşlerindeki değişikliği 1919’da basılan İsyankarın Sözleri’nin [ing. Words of Rebel] Rus baskısında ifade etti. Üretimin örgütlenmesine dair yöntemi önceki öğretisinin izlerini takip eder, ama Rus Devrimi’nin ardından buna ilişkin açıklaması bunu daha da ilginç kılar. (R.N.B.)
Çeviri: Anarşist Bakış
Kaynak: “Anarchist Communism: Its Basis and Principles”, “Peter Kropotkin, Kropotkin’s Revolutionary Pamphlets”, Roger N. Baldwin (ed.) Vangaurd Press, 1927.