Advertise with Googlier.com Genel – Anarşizm.ORG https://anarsizm.org Anarşizmin Tarihi, Anarşizmin Örgütlü Tarihidir! Mon, 05 Oct 2026 12:06:53 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=7.1 https://anarsizm.org/wp-content/uploads/2017/08/logo-150x150.png Genel – Anarşizm.ORG https://anarsizm.org 32 32 Savaş Üzerine, Kōtoku Shūsui 1904. https://anarsizm.org/savas-uzerine-kotoku-shusui-1904/ Mon, 05 Oct 2026 12:06:53 +0000 https://anarsizm.org/?p=1636 Read more]]>                                                                                      

Japonya topraklarında Anarşizm mücadelesinin ilk militanlarından, anti-militarist Kōtoku Shūsui, 5 Ekim 1871’de Nakamura Şehri’nde doğdu, Heimin Shinbun adındaki gazeteyi çıkartırken, doğrudan eylem üzerine olan fikirleri sebebiyle o sırada geniş bir koalisyonu içeren Japonya Sosyalist Partisi’nden ihraç edildi, 1911’de birçok Anarşistle beraber, İmparator’a suikast düzenlemeyi planladıkları iddiasıyla egemen sınıf tarafından katledildiler. Pyotr Kropotkin’in ”Ekmeğin Fethi” adlı eserini Japonca’ya çeviren Shūsui, aynı zamanda birçok makalenin ve kitabın da yazarıydı!

 

Daha önce İngilizceye çevrilmemiş bu eseri, Japoncadan çevirerek savaşın her geçen gün yükseldiği bu günlerde size sunuyoruz.

 

 

Bizler savaşı ilelebet reddedeceğiz/bizler savaşı asla kabul etmeyeceğiz!

‘’Tüm zamanın ve mekanın kötülükleri tek bir yerde toplansaydı dahi bir meydan muharebesinin getirdiği zarardan daha fazla olamadı’’ 

Voltaire

‘’Savaş insan ahlakına, insanın varlığına ve bedenine verdiğinden daha fazla zarar verir’’   

Erasmus

Toplar ve ateşli silahlar zalim ve iğrenç/tiksinç araçlardır ve ben inanıyorum ki bunlar şeytanın doğrudan teşvikiyle ortaya çıkmıştır.

  Luther

 

Vakit gelmiştir. Hakikat uğruna, adalet uğruna, cennetin altındaki yeryüzü tüm canlıların refahı için savaşı önlemek için haykırmamız gereken vakit gelmiştir!

 

Heimin Shimbun’un kurulduğu gün ilan etmiştik ki; evrensel insan halklarının kardeşliğini tam anlamıyla hayata geçirebilmek adına, ırk ayrımları veya yönetim farklılıklarına bakmaksızın tüm dünyanın silahlanmayı tasfiye etmesi ve savaşı ortadan kaldırması acil bir zorunluluktur. 

 

Takip eden süreçte tüm enerjimizi yalnızca bu tek meseleye hasretme fırsatı bulamamış olsak da; çeşitli köşe ve bölümlerimizde vesile doğdukça bu ilkeyi açıklamak ve savunmak için nasıl çaba gösterdiğimizin, feraset sahibi okurlarımızca takdir edildiğine inanıyoruz.

 

Bugün ise Japonya ve Rusya arasındaki meselede; fitneciler hadiseleri körükleyerek durmaksızın halkı galeyana getirmekte, basiretsiz yöneticiler tedbiri elden bırakıp devleti tehlikenin içine sürüklemekte ve iki ülke arasındaki ayrışma ile anlaşmazlık günden güne daha da vahim bir hal almaktadır. Yalan üç kez tekrarlandığında gerçek sanılır misali(japoncasında farklı bir gönderme var), aklı başında olanlar dahi olmayanların peşine takılıp koşmaktan kendini alamamaktadır. Hadiselerin sürüklediği bu gidişatın, ne denli ölçülemez can pazarlarına ve kan gölüne yol açacağı ortadadır; tehlike had safhadadır.

 

Bunun da ötesinde yurttaşlarımızdan kimisi zaferin getireceği kibri düşlediği için, kimisi bu ortamdan fırsat bilip haksız kazanç sağlama peşinde olduğu için, kimisi de içindeki savaş hevesini tatmin etmek istediği için sabırsız bir çılgınlıkla seferberlik naraları atmakta, savaşı haykırmaktadır; bu sesler adeta şeytanın kükreyişini andırmaktadır. Bizler bu vaziyet karşısında yoldaşlarımızın sorumluluğunun ne denli ağırlaştığını derinden hissediyoruz. Savaşı durdurmak için olanca gücümüzle haykırmamızın vakti gelmiştir.

 

Bizler savaşı sonuna kadar reddediyoruz! Savaş ahlaki açıdan bakıldığında korkunç bir günahtır; siyasi açıdan bakıldığında korkunç bir zehirdir; iktisadi açıdan bakıldığında ise korkunç bir kayıptır. Toplumsal adalet onun yüzünden yıkılır, halkın refahı onun yüzünden ayaklar altına alınır. Bizler savaşı sonuna kadar reddetmek ve onun önlenmesini var gücümüzle haykırmak mecburiyetindeyiz!

 

Ah, hem yönetenlerin hem yönetilenlerin savaş için çılgına döndüğü, milletin çoğunun gözlerinin kör, kulaklarının sağır olduğu böylesi bir zamanda, tek başına savaşı durdurmak için haykırmanın, iki elle koca bir ırmağın akışını durdurmaya çalışmaktan daha güç olduğunu pekâlâ biliyoruz. Fakat bizler, hakikatin ve adaletin emrettiği doğrultuda inandığımızı söylemekten ve bunu haykırmaktan geri duramayız. Nitekim Heimin Shinbun’un bugün yayımlanan onuncu sayısının tüm sayfalarını bütünüyle bu gayeye adıyoruz.

 

Ah sevgili kardeşlerim! Artık özünüze dönün ve bu çılgınlıktan uyanın! Adım adım içine sürüklenmekte olduğunuz bu günahtan, bu zehirden ve bu yıkımdan kendinizi kurtarın.

 

Cennetin(Japonca Gök, Cennet ve İmparator aynı karakterleri kullanır. 天) getirdiği felaketlerden kaçınabiliriz, ancak kendi başımıza getirdiğimiz felaketlerden kaçınamayız. Savaş bir kere patlak verdiğinde, zafer veya yenilgiden bağımsız olarak, savaşı takip edenler sonsuz acı ve pişmanlık çekeceklerdir. Hakikat adına, adalet adına, cennetin altındaki tüm canlıların iyiliği adına, bu gecenin yarısı vicdanınıza danışın.

 

-Kotoku Shusui, 1904


]]>
Finlandiya’daki A-rhymä (A-Grubu) ile Söyleşi https://anarsizm.org/finlandiyadaki-a-rhyma-a-grubu-ile-soylesi/ Thu, 01 Oct 2026 16:52:48 +0000 https://anarsizm.org/?p=1633 Read more]]>

Finlandiya’da Helsinki’de Türkçesi ile Grup-A A-ryhmä adlı Anarşist örgütlenme ile Helsinki’deki mücadelelerini konuştuk, önemli bilgiler edindik. 

Anarşist Medya: Anarşist Medya ve farklı politik oluşumların çevrelerinde bulunan biri olarak, dünyanın dört bir yanındaki anarşistlerin mücadelelerini nasıl yürüttüklerini, süreçlerini nasıl örgütlediklerini çok merak ediyoruz. Sormak istediğimiz bir dizi soru var. Ayrıca Türkiye’deki anarşizm hakkında daha fazla şey öğrenmek isterseniz, başka bir görüşme yapmaktan ya da size bir metin göndermekten memnuniyet duyarım. Her şey anlaşılıyor mu, ses iyi mi?

İlk sorum şu: örgütünüzü, yerel bağlamınız hakkında hiçbir şey bilmeyen, benim gibi başka bir ülkeden bir yoldaşa tanıtır gibi nasıl tarif edersiniz?

A-ryhmä: Biz aslında küçük bir grubuz. A-ryhmä bir anarşist grup olarak kuruldu ve üniversiteye bağlı, tam olarak üniversiteye değil ama üniversitenin özerk öğrenci topluluğuna bağlı. Ama bu bizim için artık daha çok biçimsel bir şey, çünkü öğrenci hareketlerinde genellikle beş ya da on yılda bir olan uzun aralar var, bu aralarda üniversiteyle pek bir alışverişimiz olmuyor. Çoğumuz hiç öğrenci olmadı, ya da uzun zaman önce mezun olduk; hâlâ lisede olan üyelerimiz de var.

A-ryhmä: …kapitalizmde hareket ettirici gücün kapitalist sınıf değil, sermayenin kendisi olduğu düşünülür. Bir bakıma Bordiga’dan ilham alıyor. Size o metni sonra gönderebilirim; sanırım diğer çeviri size iyi bir fikir verecektir.

A-ryhmä: Bu program aslında ülke çapında bir anarşist örgüt kurma projesiydi. 2015-2018 arasında daha aktifti, ardından sadece Helsinki ve Oulu’da iki grup kaldı ve bunu askıya almaya karar verdik. Aslında üç grup vardı Helsinki, Tampere ve Turku bir de Oulu grubu; ama bu noktada Tampere grubu dağıldı, böylece uzun yıllar boyunca sadece iki grup kaldı. Yani örgüt uykuda gibiydi, ama şimdi […]

A-ryhmä: Biz eylemciyiz, yönelimimiz ağırlıklı olarak aktivist. Propaganda çalışması yapıyoruz, seminerler düzenliyoruz, ama yayıncılık yapmıyoruz mesela. Okuma çevrelerimiz var, ama kolay ulaşılabilir olmaya çalışıyoruz, büyük bir teorik yük ya da ortak strateji anlaşmaları olmadan. Sanırım anarşizmimizi siyasi olarak tanımlayan şey, açık bir grup olmamız ve eylemci olmamız.

A-ryhmä: Buna şunu da eklemek isterim: A-ryhmä’nin kendisi de yıllar içinde değişti ve uyum sağladı; farklı üyeleri tarafından farklı dönemlerde tanımlandı. Yaklaşık yedi yıldır üyeyim, bu yüzden değişimini gördüm. Çoğunlukla çalışma gruplarından oluşuyor. Tek bir örgüt değil; elbette bugünkü gibi genel toplantılarımız da var, ama genel toplantılarda sadece ortak genel işleri ele alıyoruz. Grubun asıl faaliyetlerinin çoğu, oldukça özerk işleyen bu çalışma gruplarında gerçekleşiyor ve bir çalışma grubunun üyesi olmak için A-ryhmä üyesi olmanıza bile gerek yok  bu da yirmi yıldır böyle.

Anarşist Medya: Kendinizi bir tür çalışma grupları ve anarşist inisiyatifler federasyonu olarak tanımladınız. Ama anarşist örgütlenme biçimlerine aşina olmayan birine yapınızı nasıl anlatırsınız? Gerçek mimari nedir? Kararlar nasıl alınıyor? Ortak bir stratejiniz var mı? Mandatanız, inisiyatiflerde delegeleriniz var mı, yoksa her şey herkese açık mı? Yani “biz” dediğinizde, “biz” kim oluyor?

A-ryhmä: Toplantılar üyelere açık, ama genellikle toplantılar herkese de açık sosyal medyada duyuruyoruz ve katılmak isteyen herkes gelebiliyor. Çok fazla bildiri ya da pozisyon metni yazmıyoruz; anarşist bir çizgi üzerine tartışan bir grup değiliz pek. Daha çok somut şeylere odaklanıyoruz: gösteriler, seminerler, bu tür şeyler. Sokaklarda görünür olmaya çalışıyoruz. Başka koalisyonlara katıldığımızda, özellikle Helsinki’de, delege modeli kullanıyoruz. Bağımsızlık Günü gösterilerini örgütleyen bir antifaşist koalisyon var, çünkü 6 Aralık Bağımsızlık Günü’nde her zaman bir faşist yürüyüş oluyor. Orada delegelerimiz var. Onu biz kurduk, ama şimdi içinde başka gruplar da aktif genelde antifaşist ya da daha otonom-Marksist eğilimli gruplar. Ayrıca Kürt dayanışma koordinasyonunda da bir delegemiz var, çünkü Finlandiya’da Kürtler örneğin İsveç’e göre çok daha az, ama yine de oldukça aktifler ve onlarla uzun süredir işbirliği yapıyoruz. Ve tabii ki, sürgündeki Rus gruplarla üçüncü bir koordinasyonumuz var. Onlar çoğunlukla demokratik, liberal bir yönelime sahip, ama biz anarşistler olarak onlarla da işbirliği yapıyoruz, çünkü Rusya’da bir şeyi değiştirmek için ortak bir zemin olması gerektiğini düşünüyoruz. Sınır dışı edilmeden önce on yıldan uzun süre Moskova’da yaşadım. O yüzden hâlâ o bağlantıları sürdürüyorum. Helsinki’de Rusça konuşan bir anarşist grup vardı, ama artık dağıldı. Şimdi demokratlarla çalışıyoruz.

Anarşist Medya: Üçüncü sorum birleşik bir soru: emek, konut, göçmenler, antifaşizm, feminizm, ekoloji gibi her büyük çalışma alanı için pratikte katılımınız nasıl görünüyor?

A-ryhmä: Değişiyor, çünkü grubumuz çok büyük değil. Resmî olarak 30’dan fazla üyemiz vardı, ama hepsinin hiç aktif olduğunu sanmıyorum. Bazen sadece bir gösteriye gidip müdahale ediyoruz bazen bayrakla, bazen bayraksız, duruma göre. Bazen bir koalisyona katılıyoruz, bazen de koalisyon bizim inisiyatifimizle ortaya çıkıyor: örneğin bu Putin-karşıtı koordinasyonu biz başlattık. Şimdi de Rus muhaliflerin, mültecilerin ve LGBT bireylerin sınır dışı edilmesine karşı bir kampanya başlattık, çünkü birçoğuna sınır dışı kararları çıkarılıyor. Bunu da biz başlattık. Ayrıca bir önceki sol hükümete karşı bir koalisyon başlatmaya çalıştık, çünkü o hükümette de çok fazla sorun vardı. Ve bu antifaşist koordinasyonu da biz başlattık. Ama tabii, örneğin büyük bir Filistin hareketi vardı, orada büyük bir müdahale yapamadık, çünkü zaten çok başka insan da katılıyordu, belki de gerek de yoktu. Yani sadece bu gösterilere katıldık ve sosyal medyamızda duyurduk. Yani elimizdeki çaba ve kaynağa bağlı, ama sanırım büyüklüğümüzü düşününce bazı alanlarda etki yaratıyoruz.

A-ryhmä: Örneğin en fazla iki düzine aktif üyemiz olmasına rağmen, olaya bağlı olarak binlerce insanı harekete geçirebiliyoruz. 2023’te hayır, 2025’te, geçen yıl bir hafta içi günü başbakanın konutunun önünde bir yemek kuyruğu örgütlemeyi başardık ve 300 kişi topladık; şehir merkezinden epey uzak bir yer olmasına rağmen. Çok dikkat çektik ve Food Not Bombs gibi birkaç grubu yemek sağlamak için örgütlemeyi başardık, kendimiz de biraz yemek pişirdik, propaganda dağıttık ve buna benzer şeyler yaptık. Her 1 Mayıs’ta da harekete geçiyoruz bazen kendi blokumuzu, bazen de başkalarını kendi bloklarını oluşturmaya teşvik ederek. Bu yıl kendi blokumuzu örgütledik. Her zaman bir anarşist blok oldu; yıla göre 100 ile birkaç yüz kişi arasında değişiyor. Bazen, daha fazla dikkat çekebilecek özel bir konumuz olduğunda birkaç yıl önce diğer resmi partilerin izlediği güzergâhı takip etmeyen ayrı bir yürüyüş örgütledik. Ondan tamamen ayrı gerçek bir gösteri düzenlemeye çalıştık. Ve tabii Helsinki’de Nazilerin de olduğu Bağımsızlık Günü var. […] Geçen Aralık’ta yaklaşık iki buçuk üç bin kişi katıldı, buna karşılık Naziler katılımlarını biraz artırarak yaklaşık 700’e çıkardılar. Polis her yıl şehir dışından takviye getirmek zorunda kalıyor, yani bizi ciddiye aldıklarını söyleyebilirim. Geçen yıl aynı taktiği üç kez kullandığımız için bizi engellemeyi başardılar, kalabalığın içinden geçmek için atlı polis bile getirmek zorunda kaldılar. Yani bu anlamda grup, en azından harekete geçirebileceği ve yönlendirebileceği geniş bir aktif olmayan kitle etrafında toplayabiliyor.

A-ryhmä: Evet, tam bir “içeri gir-çık” örgütü gibiyiz: bir şey olduğunda insanlar geliyor, hiçbir şey olmadığında sadece birkaç militan kalıyor örgütte. Tıpkı bizim gibi: etrafımızda yağmur damlaları gibi toplanıyorlar.

Anarşist Medya: Şimdi daha ideolojik sorulara geçeceğim. Geniş anarşist gelenek içinde kendi özgün eğiliminizi ya da akımınızı nasıl tanımlarsınız? Çünkü Finlandiya’da tarihsel olarak bir anarşist gelenek olup olmadığından pek emin değilim Fin anarşizminde bir gelenek var mı? İçselleştirdiğiniz ya da reddettiğiniz, ya da dışarıdan kullanılan ama içeride kullanılmayan herhangi bir etiket var mı?

A-ryhmä: Aslında pek önemli değiller. Bir tür sentezcilik denebilir, ama bu etiketi kullanmıyoruz, çünkü çoğu zaman insanlara bir şey ifade etmiyor, sentezci anarşizmin ne olduğunu kimse bilmiyor. Ve mesela bireyciliğe ya da başka bir şeye karşı çok da bir ret söz konusu değil. Daha önce söylediğim gibi, bize en çok uyan etiketler açık grup ve eylemcilik. Çünkü bu bir tür pratik  diğer gruplardan oldukça farklı, kendine özgü bir pratik. Ama işçi hareketine pek müdahale etmedik, çünkü Finlandiya’da bu oldukça karmaşık: kurumsalcı bir model var ve azınlık ya da siyasi sendikalar yok, bütün eğilimler aynı sendikalarda. Elbette gidip anarşist bir pozisyondan seçilmeye çalışabilirsiniz, ve bazı bireyler gerçekten bunu yapıyor. Ama tepkiler… bazen mesela ulaşım grevleri oldu ve biz grev kırıcılara sabotaj yaptık.

A-ryhmä: Helsinki’de. Ama genel olarak sendikalar bu tür müdahalelere hep oldukça olumsuz tepki veriyor. Yani gelecekte böyle şeyler yapabiliriz, ama sendikaların içinde çalışabilmek için durumun ciddi biçimde değişmesi gerekir. Ve azınlık sendikaları yasal olarak pek mümkün değil  istediğiniz şeyi kendinize diyebilirsiniz elbette, ama çoğunluk sendikası olmadıkça sözleşme müzakeresi yapamazsınız. Tabii IWW yakın zamanda Finlandiya’da bir şube kurdu, yani belki bir şeyler değişebilir…

A-ryhmä: Aslında geleneğe dair kısaca: bahsettiğim gibi, burada doğrudan bir gelenek ya da miras çizgisi yok. Ama tabii geçmişte olmuş her türlü isyan, ayaklanma ya da benzeri harekete kendimizi bağlıyoruz. Örneğin 1918 iç savaşı: her 1 Mayıs’ta buradaki Helsinki’de “Kızıllar Anıtı”nda 1 Mayıs yürüyüşlerine katılmadan önce küçük bir tören düzenliyoruz. O dönemde daha radikal bir sosyal demokrat parti tarafından yönetilmiş olsa da, öte yandan o da o dönem için geniş bir koalisyondu. Sonra tabii daha geriye gidersek, 1905 olayları, ilk Rus devrimi dönemi; ardından 1906’da burada Finlandiya’da alevlenen olaylar; sonra baskı yıllarında yaşanan çeşitli yeraltı faaliyetleri. Ama ne kadar geriye gidersek, o kadar belirsizleşiyor. Yine de Fin tarihi boyunca ilham verici, özgürleştirici her türlü hareketi en azından kendimize mal etmeye çalışıyoruz.

Anarşist Medya: Sondan bir önceki sorum: diğer sol gruplarla bir ilişkiniz var mı ve onları nasıl görüyorsunuz? Finlandiya’da sol mücadele nasıl gidiyor?  Sosyal demokratlar, Stalinistler, Marksistler ve tabii anarşistler?

A-ryhmä: Şey, bu değişiyor… Sol İttifak partisinden bazı insanlarla da, ama fazla değil. Ama şimdi komünistlerle çalışmak neredeyse imkânsız hale gelmiş olabilir. Çin’den biraz para alıyorlar ve Ukrayna karşıtılar açıkça Ukrayna karşıtı değiller, bir bakıma her ikisine de karşılar, ama aynı zamanda militarizme de karşılar bir bakıma. Ama bu Çin bağlantısı yüzünden onlarla çalışmak imkânsız olabilir.

A-ryhmä: …hem parlamentarizme hem de sokaklara ihtiyacımız olduğuna karar verdik. Ama bu tür gruplar parti siyasetinin içinde kaybolma eğiliminde, bu yüzden beş yıl sonra bundan bir şey kalır mı bilmiyorum; belki de sadece seçimlere hazırlanıyorlardır. Ama göreceğiz. Biraz zor bir durumumuz var bir yandan dostane ama tam olarak da değil. Yani otonomistler ve Marksistlerle koalisyon kuruyoruz, ama aynı zamanda da […]

A-ryhmä: Ve Filistin dayanışma hareketi çok ısrarlıydı, ama aynı zamanda […]

Anarşist Medya: Normalde başka sorularım var, ama burada soramadıklarımı sonra göndereceğim.

A-ryhmä: Vaktimiz var.

Anarşist Medya: Diğer soru daha çok fiziksel bir soru. Örgütün elinde ya da erişiminde ne tür bir fiziksel altyapı var kütüphaneler, sosyal merkezler, kitapçılar, mutfaklar, arşivler, işgal evleri? Bu tür binalar nasıl finanse ediliyor, hukuki olarak nasıl elde tutuluyor, ve bu tasarrufları ne kadar kırılgan? Çünkü Türkiye’de bugünlerde bir mekân kurmaya çalışıyoruz.

A-ryhmä: Bahsettiğim gibi, resmi olarak üniversitenin bir parçası olarak, bir öğrenci grubu olarak işliyoruz, çoğumuz öğrenci olmasa da, bu yüzden genelde öğrenci birliğinin ortak alanlarını kullandık. Yaklaşık bir yıl önce, maliye bakanının dairesinin yakınına “siktir git” yazan bir pankart astığımız bir fotoğrafı yayımladık. Nerede yaşadığını bulduktan sonra. Resmî olarak hiçbir grup üyesi bu işe karışmamıştı, ama bu bir soruşturmayla sonuçlandı ve ortak alanlardan atıldık; altı ay boyunca yasaklandık. Öte yandan öğrenci birliği, birkaç yıl önce yaptığı aptalca gayrimenkul yatırımlarıyla kendini iflasa sürükledi, bu yüzden tüm tesislerini satmak zorunda kaldılar, şimdi sadece bir tanesi kaldı. Ama tabii her şeyi tek bir yere sıkıştırmak, her şeyin yeniden düzenlenmesi gerektiği anlamına geliyor, yani zaten çok da bir kayıp değil. Yani kütüphaneler üzerinden çalışıyoruz, bir de burada Helsinki’de birkaç otonom mekân var. Örneğin Kallio’da küçük bir mekân olan Lymy, ve Vallila’da yakın zamanda örgütlenen “Meidän Tila” (bizim mekânımız) diye “büyük mekân”. Ve tabii 2024’te büyük bir işgal dalgası vardı: küçük bir aktivist grup mekândan mekâna işgal ediyordu, bir öncekinden atıldıklarında bir sonraki yer zaten hazırdı. Bir bakıma sürekli devam eden bir protesto gibi. Bu yüzden en azından bir toplantıyı Meilahti malikânesinde düzenledik, çünkü uzun süre sonra ilk kez işgal edilmişti. 1740’lardan kalma bir bina, gerçekten güzel bir yer. Orada en az bir toplantı düzenledik. Yani nereye uyarsak, orada oluyoruz.

Anarşist Medya: Üniversite tesisleri dediniz öğrenci tesisleri mi, pardon?

A-ryhmä: Evet, öğrenci örgütleri.

Anarşist Medya: Üniversitede mi?

A-ryhmä: Evet. Üniversiteden bağımsız, ayrı bir kurum.

A-ryhmä: Ama esasen bir mekân edinecek kadar mali kaynağımız hiç olmadı. Ve bir mekânı işgal etmek de siyasi olarak biraz daha zorlaştı, çünkü bu artık siyasi bir müzakere gerektiriyor. Genellikle bu, şehrin gençlik yapısına bir şekilde entegre olmanız gerektiği anlamına geliyor bu Kuzey Avrupa’ya özgü bir şey. Sistem dışında herhangi bir varoluşa izin vermiyorlar, çünkü bu kurumsalcı, İskandinav-Avrupa işi.

A-ryhmä: Diğer şehirler: Tampere’de kendi kendini örgütleyen bir pub ve konser mekânı var, Turku’da ise bir kitap kafe. Helsinki’de de bir kitapçı var, ama sosyal merkez gibi bir şey yok  Helsinki’de gayrimenkul oldukça pahalı ve hareket bunu sürdürecek kadar büyük değil. Birkaç yıl önce bir tür sosyal merkez projesi vardı, ama sonunda tükendiler ve iç sorunlara düştüler. Sanırım daha çok kültürel bir mekândı, ama pratikte birçok anarşist buna dahil olmuştu. Ama bu tür bir sosyal mekân eksikliği… uzun yıllar boyunca bir sosyal mekân edinmenin stratejisi işgal etmekti, para ödemek değil, ama şimdi bazı insanlar giderek kiralamaya doğru kaymış durumda.

A-ryhmä: …içinde antifaşist spor salonu Meidän Gym’in de bulunduğu büyük mekân. Ve tabii otonom Marksist hareketler de var. Birçok hareket var, ama çok dağınıklar, çok parçalanmış durumdalar. Dört yıl önce şehir düzeyinde bir koalisyon kurma girişimleri oldu, ama ortak bir amaç bulamadıkları için sönümlendi.

A-ryhmä: Son 20 yılda, hatta yaklaşık 10 yıldır tek gerçekten başarılı, uzun vadeli sürdürülebilir işgal projesi işgal edilmiş sauna. Yasadışı inşa edilmiş bir sauna: tamamen kendi kendini örgütlüyor, herkes gidebiliyor ve herkes odun getirebiliyor. Şimdi aslında üç sauna var. Her zaman kalabalık oluyor ve bütün turistler oraya gidiyor. Yani sistem dışında var olmanın bir gerekliliğini savunmayı başaran tek şey buydu esasen. Başka hiçbir şeye izin verilmedi.

A-ryhmä: Evet, ama tabii sonradan resmi bir dernek kurmak zorunda kaldılar, bütün bürokrasiyle uğraştılar falan, ve belediye onlara o mekânı tahsis etti. Ama sanırım orijinal yerinde zaten göz yumulmuştu  hiçbir izin olmadan tamamen inşa edilmişti. Yani mümkün olan tek şey bu; İsveç’te bu bile mümkün olmazdı.

 

A-ryhmä: İspanyol yoldaşların da katılmasını bekliyorduk, ama görünüşe göre katılmadılar.

A-ryhmä: Anarşizme genel bakış oldukça garip. Kendimizi tuhaf bir yerde hissediyoruz sanki. Çünkü bir yandan insanlar görüşlerimize sempati duyuyor, ama “anarşi” kelimesini söylediğinizde bir sürü çağrışım devreye giriyor.

A-ryhmä: İnsanların bazı şeyleri “devlete son derece sadık” olarak tanımladığını duydum. Devlete bağlılık neredeyse bir din gibi, inanç gibi görmüşümdür. Kurumların statüsüne bir tür inanç: her şey yolunda, sadece tekneyi sallamayın. Sosyal demokrasi, herkesin ihtiyacı karşılanıyor, refah devleti, yani arkanıza yaslanabilirsiniz.

A-ryhmä: Bundan tam emin değilim aslında, çünkü tarihsel olarak epey büyük isyanlar da olmuştu, yani bu kadar basit değil. Sanırım daha çok bir tür konsensüs var […]

A-ryhmä: A-ryhmä hakkında bir yorumum şu: en azından dışarıdan insanların anlattığı kadarıyla, gerçekten açık gruplardan biri olduğu için, bir tür anarşist okulu gibi. Yaşam döngüsünden bahsettiniz ve ben de bunu kendim gördüm bir anarşist eylemcinin yaşam döngüsü en fazla birkaç yıl. Ama bu, anarşist olmayı bıraktıkları ya da liberalleştikleri ya da pasifleştikleri anlamına gelmiyor. Çoğunlukla başka gruplara geçiyorlar, ya da kendi gruplarını kuruyorlar, kendi inisiyatiflerini başlatıyorlar. En azından fark ettiğim şey, gösterilerde falan bu insanlarla karşılaşıp ne yaptıklarını duyduğumda, A-ryhmä’den başladıklarını, biraz ilham aldıklarını, bu işlerin nasıl yürüdüğüne dair biraz fikir edindiklerini görüyorum. Yani bir bakıma A-ryhmä’nin kendisinin ideolojik temelinin ne olduğunu düşünmek o kadar önemli değil, önemli olan ondan neyin büyüdüğü. Çünkü insanlar geliyor, sonra daha fazla fikir ve daha fazla momentumla devam ediyorlar, bu da tabii başka fikirlere yol açıyor. Ama A-ryhmä’den çıkanların hangi eğilimlere sahip olduğuna dair size istatistik veremem. Çıkış anketimiz yok.

A-ryhmä: Aslında derim ki çoğu insan liberal ya da pasif hale geliyor.

A-ryhmä: …genel olarak bulması zor, öyle hissediyorum. Yani bu gruba katılma motivasyonum, devlete inanmayan başka insanlarla konuşmaya ihtiyaç duymamdı.

Anarşist Medya: Bu çalışan strateji gibi, belki de üzerinde çalışılıyordur. Ama bu aynı zamanda sizi bir anarşizm okuluna da dönüştürüyor: insanlar geliyor, örgütte biraz inisiyatif alıyor, sonra ayrılıp belki kendi inisiyatiflerini kuruyorlar ya da başka bir siyasete katılıyorlar.

A-ryhmä: Evet, ama tabii bu, genel baskı düzeyinin düşük olması sayesinde mümkün. Elbette Fin polisi doğrudan eylem yaparsanız ilgileniyor, ama genel faaliyetlerimizle pek ilgilenmiyorlar.

A-ryhmä: Ayrıca bazı insanlar bunu stresli bulabiliyor, çünkü grup dinamiği her birkaç ayda bir değişiyor: yeni insanlar geliyor ve gidiyor, ve birkaç aylığına uzak kaldıysanız belki de kimseyi tanımıyor olabilirsiniz. Yani biraz zorlayıcı. Ama yine de başka bir seçeneğimiz olabileceğini sanmıyorum, çünkü çok fazla anarşist yok, bu yüzden harekete katılmayı olabildiğince kolay hale getirmemiz gerekiyor. Yoksa baskıya karşı, sonuçta sahip olduğunuz tek savunma yeterince insana sahip olmanız. Bir şehirde sadece 50 kişiniz varsa, ne kadar gizli olursanız olun fark etmez, çünkü sizi bulurlar. Aslında İngilizce Wikipedia’da ek bilgiler var. Doğrudan ilgili değil ama görünüşe göre çok fazla bilgi var, birileri bunu hazırlamış.

 

]]>
Tayfun Gönül – Vicdani Ret Röportajı https://anarsizm.org/tayfun-gonul-vicdani-ret-roportaji/ Fri, 15 May 2026 10:23:00 +0000 https://anarsizm.org/?p=1607 Read more]]> Hayata 30 Haziran 2012’de gözlerini yuman Anarşist, Doktor ve Türkiye’nin zorunlu askerlik politikalarına karşı ilk defa vicdani ret ilan eden Tayfun Gönül’ü, 15 Mayıs Dünya Vicdani Retçiler gününde tekrar saygıyla anıyoruz…

Tayfun Günül doktor. Onu Sokak’a zaman zaman yazdığı telif yazılardan hatırlayabilirsiniz. 32 yaşındaki Gönül, “Beni zorla askere almaları vicdan özgürlüğünün ihlalidir” savıyla devleti mahkemeye veriyor.

Askerliğe karşı tepkin ne zaman başladı?

Çocukluğumdan beri diyebilirim. Çünkü ben kendimi bildim bileli, var olan dünyadan çok, olması ge­reken üzerine düşündüm. Bir takım değer yargılarım var. Bunlar kendimi bildim bile­li vardı. Özgürlük gibi, adalet gibi, eşitlik gibi. Uzunca bir süre bu yargıları, mesela Müslümanlık içinde aradım. Birçok insan gibi.

Ortaokulda, kolejde okuyordum, kole­je gelenler hep üst orta sınıf ailelerinin ço­cuklarıydı. Orda hayat, din dışı düzenlen­mişti. O insanların yaşam tarzları öyleydi. Sahurda niye yemek çıkmıyor diye idareyle kavga ettiğimi hatırlıyorum.

O ruh hali bu­gün de devam ediyor. Hiçbir zaman disipli­ne uymadım. Her zaman başım disiplin ku­rulları ile derde girdi. Doğru bulmadığım bir şeye, kurallar böyledir diye uymadım, çoğu zaman sessiz de kalmadım.

Kaç yaşındasın?

Şu anda 32 yaşındayım. Birisinin bana emir vermesine çok tepki duyuyorum. Aynı şekilde başka birine bir şey emretmeye de çok zorlanıyorum. Gar­sondan çay istemeye bile. Genelde şiddete yatkın olmayan bir kişiliğim var.

Bugüne kadar askere gitmemeyi nasıl başardın?

Sonuna kadar yasal olanakları kullan­dım. Bakaya suçundan mahkemeye veril­dim. Mahkemeye gitmeyerek ve adresimi değiştirerek mahkemeyi uzattım. Bu arada paralı askerlik hakkı çıktı, iki yıl da böyle geçti.

Neden paralı askerlik yapmadın, üç ay­da kurtaracaktın?

Yaşamımda her zaman düşüncelerimle, davranışlarım arasında bu uyumu gözetmişimdir. Sonuçta benim askerliğe karşı çık­ma nedenim; askerliğin zor ve uzun olma­sından değil, çünkü ben bir doktorum, her­kes bilir ki doktorlar zaten sıradan erler gibi bir askerlik yapmazlar, hayli rahat geçer. Tam tersine askerlik yapmayı reddetmek, bir doktor için yaşamını daha zor koşullar­da sürdürmektir.

Benim karşı çıkışımın nedeni ahlaki. Bu açıdan paralı ya da parasız, uzun ya da kısa dönem benim için fark etmez. Orduya katılmak militarist aygıtın bir parçası olmak demektir. Bunun ahlaki sorumluluğunu üstlenmek istemiyo­rum.

Doktorum diyorsun ama doktorluk da yapmıyorsun?

Doktorluk yapmamamın birçok nedeni var. Bu nedenlerden biri şaşabilirsin belki ama militarizmle ilgili. Militarizm sadece orduyla sınırlı değil, toplumun bütün doku­larına, bütün kurumlarına yayılmış. Zaten bütün kurumlar oluşurken, iç işleyişlerinde kışla yönetmeliklerini örnek almışlar. Okul, hastane de buna dahil. (Foucault bu­nu ayrıntılarıyla gösteriyor.) Bunun en be­lirgin göstergelerinden biri beyaz önlüktür. Üniforma her yerde aynı işlevi görür, insan­ları tek tipleştirmek, kişiliksizleştirmek, salt işlevini yapan robotlar haline dönüştür­mek. Bana göre üniformanın rengi önemli değil. Haki ya da beyaz olabilir.

Biraz daha kendini anlatsana…

Erkek olarak iktidar doğmuş olmaktan başka, aslında eğitimim açısından da mutlu azınlık tabir edilen kesimdenim. Türki­ye’nin en iyi okullarında okudum. Ortaoku­lu, Kadıköy Anadolu Lisesi’nde, liseyi An­kara Fen Lisesi’nde, üniversiteyi Hacettepe Tıp Fakültesi’nde okudum.

Belki megalomanlık ediyorum ama, isteseydim seçkinle­rin arasında yerimi alabilirdim gibi geliyor. Ancak, yaşadığım ortamda her zaman eğre­ti durmuşumdur. Sonuçta devlet babanın onca para harcamasına rağmen ona nankör­lük edip hep kendi içinde bulunduğum ko­num dahil haksızlığa karşı değişik tepkiler göstermişimdir. İşi sonunda ihanete kadar vardırdım.

Hiç doktorluk yapmadın mı?

Yaptım. Aç kaldığımda kaçak gece nö­betleri tuttum. Bu arada, eski kitapçılık, ka­feterya işletmeciliği, çevirmenlik, dericilik, balıkçılık gibi çeşitli işlerde çalıştım. Şu sı­ralarda hasbel kader Sokak’a telif yazılar yazıyorum.

Pekiyi, siyasi kimliğin?

Lise yıllarından itibaren sosyalist hare­kete katıldım ve uzun bir sosyalist geçmi­şim var. Ama içinde olduğum yapıların da askeri olmadım. Hep çıbanbaşıydım. Daha sonra, sosyalizme eleştirel bakmaya başla­dım. Ve dünyayı değiştirmenin bilimsel yo­lu olamayacağı kanaatine vardım.

Fakat devrimci olmama yol açan sebepler aynen ortada duruyordu. Bireysel inisiyatiflere dayanan ahlaki yeni bir devrimciliği hem yaşamımda hem de düşünsel olarak tasarla­maya giriştim. Ve tarihi olarak bu olanağı anarşist gelenek içinde buldum. Kafanızda ne canlanır bilmiyorum ama kendimi anar­şist olarak tanımlıyorum.

Ne kadar ciddi konuşuyorsun Tayfun, kampanya nedeniyle mi?

Biraz öyle… Çünkü sözünü duyurabil­mek için biraz molla olup tumturaklı laflar etmen gerekiyor. Aksi takdirde sosyalistle­rimiz dahil hiç kimse seni ciddiye almıyor. Gülmenin bile teorik izdüşümünden söz et­mek zorundasın.

Yani anarşist olduğun için mi askerli­ğe hayır diyorsun? Anarşistlerden aske­re gitmeyen yok gibi.

Bir tür anarşizm yorumu diyelim. Tabii, anarşist olmanın koşullarından biri milita­rizmi olumsuzlamak. Ama bu konuda atı­lacak pratik adıma herkes kendisi karar ve­rir.

Benim için hayatta direnme noktaları var. Örneğin seçimlerde oy vermem. Polise ve mahkemeye başvurmam. Devleti yatak odama sokmam. Bütün bunlar direnme noktaları. Askere gitmemek de bunlardan biri. Aksine davransaydım, kendime olan saygımı yitirirdim. Kimileri için en iyi anarşist kendine olan saygısını yitirmiş anarşisttir, çünkü hiçbir işe yaramaz.

Ama yürütmek istediğin kampanya­nın anarşizmden öte pek çok insana hitap etmesi gerekmiyor mu?

Zaten manifesto öyle kaleme alınmıştır. Bence askere gitmek istemeyen herkesi kapsıyor.

Bu kampanya başını belaya sokmaya­cak mı?

Bu kararı vermeden önce bir yıl kadar dü­şündüm. Birçok arkadaşımın yaptığı gibi gözden uzak, kıyıda köşede durup askere gitmemek de vardı. Ancak ben yaşamın an­lamını hiçbir zaman salt kendi yaşantım üzerine kurmadım.

Dünyayı değiştirmek mücadelesiyle kendimce bir bağ kuramadı­ğım zaman, huzursuz oluyorum. Böylesi gizli saklı yaşamak bana onursuz geliyor. Bunun pratik sonuçlarının farkındayım.

Beni zorla askere alabilirler. Saçlarımı ke­sip elbise giydirebilirler. Ama hiçbir zaman emredersiniz komutanım dedirtemezler. Elime silah verip al bir düşman diye karşım­daki insanları öldürtemezler. Selam verdirtemezler. Yapabilecekleri en fazla şey, beni öldürmek.

Doğrusu ölüm beni korkutuyor ama, insan yaşamını nereye ka­dar ölüm korkusuna göre düzenleyebilir?

Bu kampanyadan ne bekliyorsun?

Bu kampanyanın yaratacağı etkileri as­lında ben de merak ediyorum. Türkiye Devleti Avrupa topluluğu ile ilişkilerinde bir de­mokratikleşme gösterisindedir. 141-142-163’ü bile inşallah 10 yıl içersinde kaldıra­caklar. Bence bu kampanya devletin bam beline basıyor. Ve tahammül sınırlarını zorluyor.

Öncelikle ne kadar hoşgörülü ol­duğunu göreceğiz. Daha sonra, toplumda 12 Eylül’ün onca tahribatından sonra, mili­tarizmin itibarının sarsılıp sarsılmadığı da somut olarak ortaya çıkacak. Ve en önemli­si, bir tabunun yıkılıp tartışılır kılınması­dır ki, örneğin Kürt sorunu da böylesi bir ta­buyken birileri bu meseleyi gündeme getirmeseydi, bugün bu kadar açıklıkla konuşu­labilir miydi? Pratik sonuçları açıkçası beni pek ilgi­lendirmiyor.

Somut olarak ne yapmayı düşünüyor­sun?

Öncelikle devleti mahkemeye verece­ğim. Biraz evvel, direnme noktalan olan bi­ri olarak mahkemelere başvurmadığımı söylemiştim.

Söylemek istediğim, pratik yarar umarak başvurmamaktı. Mahkeme­den hiçbir şey beklemiyorum, amacım ko­nunun tartışılmasını sağlamak.

Bir vicdan özgürlüğünden bahsediliyor. İnsanlar vic­dani kanaatlerine aykırı davranmaya zorlanamazlar deniyor. Beni zorla askere almak, vicdan özgürlüğünün ihlali değildir de ne­dir? Tabii, devletten özgürlüklere saygılı olmasını beklemiyorum ama bu kendileri­nin çözmek zorunda olduğu açık bir çelişki.

Kimlerden destek umuyorsun?

Öncelikle kadın hareketinden. Çünkü militarizm hiç tartışmasız bir erkek ideolojisidir. Militarizme karşı mücadele (bazı fe­ministler gene kendileri adına politika üret­tiğim için kızacaklar ama) kadın hareketi­nin asli meselelerinden biridir.

Ayrıca, bu­gün Kürt ulusuna karşı ilan edilmemiş bir iç savaş vardır. Ben nasıl erkek olmama rağ­men cinsiyetime ihanet ediyorsam, bu sa­vaşa katılmamakla kendi ulusal kimliğime de bir anlamda ihanet ediyorum.

Dolayısıy­la Kürt hareketinden destek bekliyorum. Özellikle merak ettiğim bir konu sosyalistlerin tutumu. Acaba, bir anarşisti destekle­yecek kadar “özgürlükçü” olabildiler mi?

Hemen söyleyeyim, bir sosyalist ülkede de yaşasaydım, aynı kampanyayı yürütürdüm. Benim için ordunun kızılı da sarısı da beya­zı da hepsi bir. Ayrıca, Müslümanların tu­tumlarını da merak ediyorum. Bana öyle geliyor ki inançlarında samimilerse, bu la­dini devlette askerlik yapmak onlara da ters geliyor olmalı. (IC)

Tayfun Günül’ün manifestosu:

Zorunlu Askerliğe Hayır

1990’ların dünyasında özgürlük arayışlarının giderek artacağı­nın ipuçları var. Özgürlük ve ta­bular, birbirleriyle asla bağdaşa­mayacak iki kavram. Yıkılması gereken tabuların başında da or­du ve militarizm geliyor.

Militarizm, bütün insan ilişkilerinde tahakkümü ve sistematik şiddeti meşru gören, olumlayan, toplumun bütün dokula­rına sinmiş bir hastalık. Bu yüzden insanlık özgürlük arayışında milita­rizmle hesaplaşmak zorunda.

Ordu, Türkiye’de bir tabu. Üstelik şimdiye kadar pek dokunulmaya ce­saret edilemeyen bir tabu. Hepimiz askeri marşlarla, cafcaflı bayram kutlamalarıyla büyüdük. Kendi tarihimi­zi, fetihçi, asker bir millet olduğumu­zu ve bunun erdemlerini vazeden, resmi tarihin ağzından öğrendik. Or­du, bütün politik çekişmelerin ötesin­de saygın bir konumdaydı.

12 Eylül’le birlikte ordunun bu ko­numu sarsıldı. Sivil politik güçler kendi açılarından militarizmi eleştir­meye başladılar. Kuşkusuz bu eleştiri ordunun darbe yapma geleneği ile sı­nırlıydı.

Ancak, artık ortada çok daha önemli bir gerçek var. Militarist de­ğerler, basında açıkça dile gelmese de, yer yer alay konusu olmaya başla­dı. Gençler artık geniş ölçüde askere gitmek istemiyor.

Askere gitmeyenin erkek sayılmadığı dönemler geride kalmak üzere. İnsanlar artık askerlikten kurtulma­nın yollan üzerinde ciddi ciddi kafa yoruyorlar.

Dünyanın bütün orduları, kendi varlık nedenlerini yurt savunması kavramının arkasına gizlenerek meşrulaştırırlar. Herkes savunmadaysa kim saldıracaktır, o za­man? Gerçek ise ordunun sistematik şiddet ve yok etme­ye yönelik bir örgütlenme olduğudur.

Her ne kadar güç dengeleri ve hükümet politikaları zaman zaman frenleyici olsa da her profesyonel askerin kafasında bir fatih olmak yatar. Bu yüzden, kalıcı bir dünya barışı orduların olduğu koşullarda mümkün değildir.

Savaş gerekçesiyle varlığını meşrulaştıran ordunun asıl işlevi ise “barış” dönemine ilişkindir. Ordu, bir ülke­deki statükoyu korumakla yükümlüdür her şeyden önce. Statüko ise, o toplumdaki tahakküm ilişkilerinin bütünü­dür.

Yönetenlerin yönetilenler, mülk sahiplerinin mülksüzler, erkeklerin kadınlar, egemen ulusun diğer uluslar üzerindeki tahakkümüdür statüko.

Ve en sonu ordu bir eğitim kurumudur. Herkese üni­forma giydirir, kişiliksizleştirir. Emirlere mutlak itaati öğ­retir. Kendi astlarına emretme yeteneği kazandırır. Var olan makinenin çarklarının dönmesi için kişiyi kendi yaşa­mından vazgeçecek ölçüde duygusuzlaştırır, mantıksızlaştırır, robotlaştırır. Otoritelerin tanımladığı bir “düşma­nı” yok etmeyi, farklı olana nefretle bakmayı öğretir.-

İnsanların özgürlük arayışı, “Ben devletim, canımın istediğini yaparım” demeyi giderek güç­leştiriyor.

Bir “vicdan hürriyeti” varsa, in­sanlar başkalarına doğrudan zarar ver­memek koşuluyla kendi vicdani kanaat­lerine aykırı davranmaya zorlanamazlarsa ve devletler de bu “hürriyeti” kabul et­mişlerse, artık kendi ordularını oluştur­manın “zorunlu askerlik hizmeti” dışın­da yollarını bulmak zorundalar.

Askerlik yapmanın, orduya katılmanın kişinin vicdani kanaatlerine aykırı oldu­ğu durumda hiçbir güç bu kişilere “zo­runlu askerlik” yükümlülüğünü dayata­maz.

Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaygınlaşan ve giderek insan hak­larının ayrılmaz bir parçası olan bu hakka “Vicdani red” hakkı diyoruz. Vicdani red hakkı doğal hukukun gereğidir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti imzaladığı İnsan ‘ Hakları Bildirgesiyle ve 1982 Anayasası ile bu hakkı zımnen kabul etmiştir.

Bu kabulünde samimiyse yapması gereken zorunlu askerliği öngören yasa ve yönetmeliklerini değiştirmektir. Kişinin vicdani kanaati çok değişik et­kenlerle oluşabilir. Örneğin kimileri Hıristiyan, Budist, Taoist, Yehova Şahidi olduğu için dini inancı gereği eline silah almayı ve askeri bir örgütte yer almayı reddebilir.

Yada din dışı bir nedenle, poli­tik olarak, şiddetin her türüne karşı bir pasifist, tahakkümün bütün biçimlerine ve kurumlaşmış şiddete karşı bir anarşist olabilir.

Kendini Allah’ın askeri sayan bir radikal Müslüman olabilir ve laik devlete “hizmet etmek istemevebilir. Veya burjuva ordusuna karşı çıkan bir devrimci sosyalist, egemen ulus ordusunu sömürgeci bir kuvvet olarak niteleyen bir başka ulusun bireyi olabilir.

Böylesi radikal politik ve dini inançları da olması gerek­mez. Ordunun varlığını gerekli ve yararlı gören, ancak kendi kişiliğinin askerlikle bağdaşmadığını ordunun pro­fesyonellerden oluşması gerektiğini düşünen bir liberal, bir sosyal demokrat hatta bir muhafazakâr olabilir.

Ayrıca, vicdani kanaat, tamamen pratik nedenlerden de kaynaklanabilir. Kişi belki sevgilisinden ayrılmak, ya da bilimsel kariyerine ara vermemek, kurduğu işi yarıda bırakmamak istiyordur.

Ve bütün bu insanlar, bu toplumda yaşamaktadır. Yok sayılamazlar. Türkiye Devleti şu anki uygulamasıyla bu insan­ları yok saymakta ve “zorunlu askerlik hizmetiyle” onları vicdani kanaatlerine aykırı davranmaya zorlamaktadır. Bu ağır bir insan haklan ihlalidir.

Benzer düşünenleri bu insan hakları ihlaline karşı di­renme hakkını kullanmaya çağırıyoruz. Kampanya­da bundan sonra bir yandan militarizmin teşhiriyle birlik­te askerlikle ilgili yasa ve yönetmelikleri değiştirmeye yö­nelirken diğer taraftan mağdurlar arasındaki somut daya­nışmayı yaratmaya ve geliştirmeye çalışacağız.

 

Tayfun Gönül 7/13 Ocak 1990 Haftalık Sokak Dergisi Röportajı

]]>
SABOTAJ – Émile Pouget https://anarsizm.org/sabotaj-emile-pouget/ Wed, 22 Apr 2026 16:26:45 +0000 https://anarsizm.org/?p=1594 Read more]]> Emile Pouget’in 1911 yılında kaleme aldığı L’Sabotage adlı eser, günümüzdeki işçi sınıfının mücadele yöntemlerinden birine ışık tutuyor. İşçilerin üretimden gelen güçlerini sadece iş bırakma, grev gibi; mücadelenin en yoğun halleriyle değil, günlük hayatta yapabilecekleri hak arayış mücadeleleri ile nasıl çeşitlendirebileceğine örnekler veren L’sabotage adlı eser aynı zamanda bu yöntemlerin tarihi örneklerini de göz önüne seriyor. İşçilerin devrimci hayal güçlerinin patronları ve sistemi hangi yöntemlerle haklayabileceğini gösteren bu eser, mücadelenin ne kadar çeşitlendirilebileceği, ileriki bir tarihte değil bugün nasıl insanlık yararına çalışabileceğimiz konusunda bize yol gösteriyor.

Émile Pouget, 1860 yılında Fransa’da doğdu. Genç yaşlardan itibaren işçi hareketi içinde yer aldı ve anarşist fikirlerin öne çıkan savunucularından biri haline geldi. Gazeteci, ajitatör ve örgütçü olarak özellikle işçi sınıfının doğrudan eylem gücünü savundu. Fransa’da sendikal mücadelenin yükseldiği dönemde, Confédération Générale du Travail içinde anarko-sendikalist çizginin en güçlü temsilcilerinden biri oldu ve reformist eğilimlere karşı mücadele etti. Çıkardığı gazete ve dergilerde grevi, boykotu, sabotajı ve tabandan örgütlenmeyi savundu. 1908’de yükselen grev dalgası ve toplumsal mücadeleler sırasında tutuklanarak hapse atıldı. Baskılar, davalar ve hapis cezaları onu yıldırmadı; yaşamı boyunca işçi sınıfının kurtuluşunun kendi örgütlü gücüyle mümkün olduğunu savunmayı sürdürdü. Émile Pouget, anarko-sendikalist hareketin en önemli isimlerinden biri olarak yalnızca Fransa’da değil, dünya işçi hareketi tarihinde de kalıcı bir iz bıraktı.


Çeviri: Anarsizm.Org 

“Sabotaj” sözcüğü, daha on beş yıl öncesine kadar argonun dışına çıkmamış bir tabirdi — tahta takunya imalatını değil, mecazi ve son derece anlamlı bir şekilde, “takunyayla çakılmış gibi” özensiz yapılan işi anlatırdı. O günden bu yana bambaşka bir şeye evrildi; toplumsal kavganın dilinde yerini aldı ve sendika dünyasındaki ilk vaftizini 1897’de, Toulouse Konfederal Kongresi’nde gördü.

Bu yeni misafir, işçi mahfillerinde hemen kucak açılarak karşılanmadı. Kimileri ona kuşkuyla baktı; kökeninin bayağılığını, anarşistliğini, bir de — tabii — ahlak dışılığını yüzüne vurdu.

Düşmanlığa yaklaşan bu güvensizliğe rağmen, sabotaj kendine yol açtı… hem de her çevrede.

Artık işçilerin gönlünü fethetmiş durumda. Üstelik bununla da kalmadı: Larousse Sözlüğü’ne  girmeye hak kazandı. Akademi’nin de — sözlüğündeki S harfine varmadan kendisi “sabote” edilmezse — “sabotaj” kelimesinin önünde şapka çıkarıp onu resmi külliyatına alacağına şüphe yok.

Ne var ki, işçi sınıfının sabotajı icra etmek için meslek kongrelerinin onayını beklediğini sanmak büyük hata olur. Her isyan biçimi gibi o da insanın insanı sömürmesi kadar eskidir.

Bir adam, hemcinsinin alın terinden nemalanmanın hain zerafetini keşfettiği gün, sömürülen de içgüdüsel olarak patronun istediğinden azını vermenin yollarını aramaya başlamıştır.

Bunu yaparken — tıpkı Mösyö Jourdain’in farkında bile olmadan nesir konuşması gibi — sömürülen adam sabotaj yapmış, bilmeden de olsa emekle sermayeyi birbirine düşüren o giderilemez çelişkiyi gözler önüne sermiştir.

Toplumu ikiye bölen bu bitmek bilmez kavganın kaçınılmaz sonucunu, bundan üç çeyrek asır önce, dahi Balzac apaçık ortaya koymuştu. Nucingen Bankası‘nda, 1831 Lyon ayaklanmalarının kanlı sahneleri vesilesiyle, sabotajın öyle keskin, öyle berrak bir tarifini vermiştir ki:

İşte — diyor Balzac. — Lyon meseleleri üzerine çok laf edildi; sokaklarda topla ezilen cumhuriyet üzerine — ama kimse işin aslını söylemedi. Cumhuriyet, ayaklanmaya el koymuştu, tıpkı bir isyancının ele geçirdiği tüfeğe sarılması gibi. Gerçeği size hem garip hem derin olarak anlatayım. Lyon ticareti merhametsiz bir ticarettir; sipariş gelmeden, ödeme kesinleşmeden bir arşın ipek bile dokutmaz. Sipariş kesildi mi işçi açından geberir; çalıştığında bile ancak sürünür, kürek mahkûmları ondan iyidir. Temmuz Devrimi’nin ardından sefalet dayanılmaz bir noktaya vardı ve CANUT*’lar bayrağı açtı: “Ya ekmek, ya ölüm!” — hükümetin üzerinde kafa yorması gereken bir çığlıktı bu. Lyon’daki pahalılığın ürünüydü. Lyon tiyatrolar dikip kendini başkent yapmak hevesindeydi; bunun bedeliyse saçma sapan gümrük vergileri oldu. Cumhuriyetçiler bu ekmek isyanının kokusunu aldılar, CANUT’ları örgütlediler; onlar da bir yanda savaşırken öte yanda hesap tuttular. Lyon’un da üç günü oldu, ama sonunda her şey yoluna girdi ve canut barakasına döndü. O güne dek dürüst olan canut, çile halinde tartılan ipeği kumaş olarak fazlasıyla iade ederdi; ama “dürüstlüğü kapı dışarı etti, tüccarların kendisini kazıkladığını düşündü ve parmaklarını yağladı: tartı tartıya geri verdi, ama yağın tuttuğu ipeğin karşılığını sattı” — ve ipek ticareti “yağlı kumaş”la doldu taştı; bu gidişat Lyon’un da, Fransız ipek ticaretinin de batmasına yol açabilirdi… Böylece kargaşalar, arşını kırk kuruşa “gros de Naples” kumaşı ortaya çıkardı…

*Canut, Lyon’daki ipek işçilerine verilen isim. 1831 yılında büyük bir işçi ayaklanması gerçekleştirmişlerdir.

Balzac, canut’ların sabotajının mağdurların bir misilleme eylemi olduğunun altını özenle çizer. Dokumacılıkta yağla ikame ettikleri “tıraş payı”nı satarak, gaddar imalatçılardan öç alıyorlardı… Croix-Rousse işçilerine ekmek yerine süngü yedireceğini vaat eden o imalatçılardan — ve sözlerini de fazlasıyla tuttular!

Ama sabotajın bir misilleme olmadığı bir durum olabilir mi? Gerçekten de her sabotaj eyleminin kökeninde, dolayısıyla ondan önce, bir sömürü eylemi yatmıyor mu?

Ve bu sömürü eylemi, hangi özel koşullarda tezahür ederse etsin, her türlü isyan hareketini — ne biçimde olursa olsun — doğurmuyor mu, hem de meşru kılmıyor mu?

Bu bizi başlangıçtaki iddiamıza geri getiriyor: sabotaj, insanın sömürülmesi kadar eskidir!

Üstelik sabotaj bizim sınırlarımıza hapsolmuş da değildir. Bugünkü kuramsal biçimiyle, bir İngiliz ithalatıdır aslında.

Sabotaj, Manş’ın ötesinde uzun zamandır biliniyor ve uygulanıyor; orada adı “Ca’Canny” ya da “Go Canny” — İskoç şivesinden gelen bir sözcük, en yakın çevirisi şöyle verilebilir: “Kendinizi yırtmayın.”

“Go Canny”nin ne denli ikna edici bir güce sahip olduğuna dair bir örneği bize Musée Social veriyor:

1889’da Glasgow’da bir grev patlak vermişti. Sendikalı liman işçileri saatlik on sentimlik bir zam talep etmişti. İşverenler reddetti ve grevdeki işçilerin yerine, büyük masraflarla, kırsal kesimden hatırı sayılır miktarda tarım işçisi getirtti. Liman işçileri yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldı ve eski ücretlerle çalışmaya razı oldu — yeter ki tarım işçileri gönderilsin. Tam işbaşı yapacakları sırada, genel sekreterleri onları topladı ve şöyle dedi:

“Bugün eski ücretlerle işe döneceksiniz. İşverenler, bizi birkaç hafta boyunca ikame eden tarım işçilerinin hizmetinden son derece memnun olduklarını defalarca söylediler. Biz de onları gördük; geminin güvertesinde yürümeyi bile bilmediklerini gördük, taşıdıkları malın yarısını yere düşürdüklerini gördük, kısacası ikisinin bir araya gelip bir tek bizim işimizi bile beceremediğini gördük. Ama işverenler bu adamların çalışmasından memnunmuş; öyleyse bize düşen aynısını sunmak ve ‘Ca’Canny’ uygulamaktır. Tarım işçileri nasıl çalıştıysa öyle çalışın. Yalnız, onlar arada bir denize düşüyorlardı; o kadarını yapmanıza gerek yok.”

Talimat harfiyen yerine getirildi ve iki üç gün boyunca liman işçileri “Ca’Canny” politikasını uyguladı. Bu sürenin sonunda işverenler genel sekreteri çağırtıp adamlara eskisi gibi çalışmalarını söylemesini istediler; karşılığında on sentimlik zammı kabul ediyorlardı…

Uygulama böyleydi. Şimdi sıra kuramda. Aşağıdaki pasaj, “Go Canny”nin halka tanıtılması için 1895 civarında yayımlanmış bir İngiliz broşüründen alınmıştır:

Beş franklık bir şapka almak istiyorsanız, beş frank ödemeniz gerekir. Dört frank ödemeye niyetliyseniz, daha düşük kalitede bir şapkaya razı olmanız gerekecektir. Şapka bir metadır.

Yarım düzine gömlek almak istiyorsanız — tanesi iki buçuk frank — on beş frank ödemeniz gerekir. On iki buçuk frank ödemeye niyetliyseniz, ancak beş gömlek alırsınız. Gömlek bir metadır.

İşverenler, emeğin ve ustalığın da tıpkı şapka ve gömlek gibi birer meta olduğunu ilan ediyorlar. “Pekâlâ,” diyoruz biz de, “sözünüzden tutarız.”

Eğer emek ve ustalık birer metaysa, bu metaların sahipleri de emeklerini ve ustalıklarını, tıpkı şapkacının şapkasını ya da gömlekçinin gömleğini satması gibi satma hakkına sahiptir.

Değere karşı değer verirler. Düşük fiyata düşük kalitede ya da daha az mal alırsınız.

İşçiye iyi bir ücret ödeyin, size emeğin ve ustalığın en iyisini sunsun. İşçiye yetersiz bir ücret ödeyin, artık en iyi kalitede ve en fazla miktarda işi talep etmeye hakkınız olmaz — tıpkı beş franklık bir şapkayı iki buçuk franga istemeye hakkınız olmadığı gibi.

“Go Canny” demek ki, “kötü ücrete kötü iş” formülünü sistematik biçimde hayata geçirmekten ibarettir. Ama bununla sınırlı değildir. Bu formülden, mantıksal bir sonuç olarak, patron açgözlülüğüyle çatışan işçi iradesinin türlü türlü tezahürleri doğar.

İngiltere’de daha 1889’da yaygınlaştırıldığını, sendikal örgütlerde savunulup uygulandığını gördüğümüz bu taktik, Manş’ı geçmekte gecikmeyecekti. Nitekim birkaç yıl sonra Fransız sendika çevrelerine sızmaya başladı.

Fransa’da sabotajın bilinçli ve kuramsal düzeyde ilk izine rastladığımız tarih 1895’tir. O sıralar Ulusal Demiryolu Sendikası, demiryolcuların sendikalaşma hakkını yasaklamayı hedefleyen bir yasa tasarısına — Merlin-Trarieux tasarısına — karşı mücadele yürütüyordu. Bu yasanın oylanmasına genel grevle karşılık verme meselesi gündeme geldi ve bu vesileyle, sendikanın genel sekreteri Guérard — bu sıfatla Merkez Federatif Birliği Kongresi’ne (Allemanist parti) delege olarak katılmıştı — kesin ve açık bir konuşma yaptı. Demiryolcuların sendikal özgürlüğü savunmak için hiçbir araçtan geri durmayacağını ilan etti; gerektiğinde kendilerine özgü yöntemlerle grevi etkili kılmayı bileceklerini söyledi ve becerikli, ucuz bir yönteme değindi: “… yerinde kullanıldığında iki kuruşluk bir maddeyle,” diye açıkladı, “bir lokomotifi çalışamaz hale getirmemiz mümkündür…”

Öngörülmedik ufuklar açan bu açık ve sert beyan, büyük gürültü kopardı; zaten bir demiryolu grevinin tehdidini kaygısız karşılamayan kapitalist ve hükümet çevrelerinde derin bir sarsıntı yarattı.

Ne var ki, Guérard’ın bu konuşmasıyla sabotaj meselesi ortaya konmuş olsa da, bundan sabotajın Fransa’ya ilk kez 23 Haziran 1895’te ayak bastığı sonucunu çıkarmak yanlış olur. O tarihten itibaren sendikal örgütlerde yaygınlaşmaya başlamıştır, ama bu, o güne dek bilinmediği anlamına gelmez.

Daha önceden bilindiğinin ve uygulandığının kanıtı olarak, telgraf tarihinin şanlı sayfalarında ünlü bir “macun” vakasını hatırlatmamız yeterli olacaktır:

1881 civarıydı. Merkez bürodaki telgrafçılar, gece mesai ücret tarifesinden hoşnutsuz, dönemin bakanı M. Ad. Cochery’ye bir dilekçe gönderdiler. Akşam hizmetinden sabah yediye kadar aldıkları beş frank yerine on frank talep ediyorlardı. İdarenin cevabını günlerce beklediler. Sonunda cevap bir türlü gelmedi; üstüne üstlük Merkez büro çalışanlarına yanıt bile verilmeyeceği bildirildi ve derinden derine bir huzursuzluk baş göstermeye başladı. Grev imkânsızdı; “macun”a başvuruldu.

Güzel bir sabah Paris, telgraf iletişiminden yoksun uyandı (telefon henüz kurulmamıştı). Dört beş gün bu hal devam etti. İdarenin üst kademe personeli, mühendisler, kalabalık gözetmen ve işçi ekipleriyle birlikte merkez büroya geldi; bütün hat kablolarını açtılar, lağım girişlerinden cihazlara kadar tek tek takip ettiler. Hiçbir şey bulamadılar.

Merkez büronun tarihine kazınan bu unutulmaz “macun”dan beş gün sonra, idareden bir duyuru geldi: bundan böyle gece hizmeti beş frank yerine on frank olarak tarifelendirilecekti. Başka bir şey istenmiyordu zaten. Ertesi sabah bütün hatlar sihirli bir değnek değmiş gibi yeniden çalışmaya başladı.

“Macun”un failleri hiçbir zaman tespit edilemedi; idare sebebini tahmin etmiş olsa da kullanılan yöntem her zaman bir sır olarak kaldı.

1895’ten itibaren artık düğmeye basılmıştır. O güne dek işçiler tarafından yalnızca bilinçsizce, içgüdüsel olarak uygulanan sabotaj — halk arasında yerleşen adıyla — kuramsal takdisini alacak ve sendikal örgütlerce kabul görmüş, onaylanmış, savunulmuş mücadele araçları arasında yerini alacaktır.

1897’de Toulouse’da toplanan Konfederal Kongre henüz açılmıştı.

Seine valisi M. de Selves, Belediye İşçileri Sendikası delegelerine bu kongreye katılmak için istedikleri izni reddetmişti. Seine Sendikalar Birliği buna itiraz ederek bu vetoyu — haklı olarak — sendikal özgürlüğe bir saldırı diye nitelendirdi.

Bu yasak kongrenin ilk oturumunda gündeme getirildi ve Seine valisini kınayan bir önerge sunuldu. Delegelerden biri — ki bu, elinizdeki çalışmanın yazarından başkası değildi — M. de Selves’in bir işçi kongresinin kınamasını ne kadar az umursadığını hatırlattı. Ve şunu ekledi:

“Benim görüşüm şu ki, salt protesto etmekle yetinmek yerine eyleme geçmek daha yerinde olur; yöneticilerin buyruklarına boyun eğip, keyfî kararlarını dikte ettiklerinde başı öne eğmek yerine, anında karşılık vermek çok daha etkili olacaktır. Bir tokada neden bir tekmeyle karşılık vermeyelim?…”

Açıklamalarımın, kongrenin görüşüne sunulacak bir mücadele taktiğinden kaynaklandığını izah ettim. Bu vesileyle, yoldaş Guérard’ın — akıllıca harcanacak on sentimlik cüzi bir meblağın, bir demiryolu işçisine, güçlü buharlı lokomotiflerle çekilen bir treni kalkamaz hale getirmeye yeteceğini — ilan ettiğinde kapitalist dünyanın nasıl bir heyecan ve korkuyla sarsıldığını hatırlattım.

Ardından, değindiğim bu devrimci taktiğin kongre boyunca tartışılacağını belirterek, sözlerimi aşağıdaki önergeyi sunarak bitirdim:

Kongre, hükümeti kınamanın gereksiz olduğunu kabul ederek — zira hükümet işçilerin dizginlerini sıkmakla zaten kendi rolünü oynamaktadır — belediye işçilerini, M. de Selves’i vetosuna karşılık ödüllendirmek üzere Paris Belediyesi hizmetlerinde yüz bin franklık hasar vermeye davet eder.

Bir bombaydı bu!… Ve etkisi gecikmedi. Öncelikle, birçok delege büyük bir şaşkınlığa düştü; önergenin bilerek abartılmış dilini ilk anda kavrayamadılar. İtirazlar yükseldi ve önerge gündemin olağan akışı içinde gömüldü. Ne önemi vardı! Hedeflenen amaca ulaşılmıştı: kongrenin dikkati uyanmış, tartışma açılmış, düşünce kışkırtılmıştı.

Nitekim birkaç gün sonra, Boykot ve Sabotaj Komisyonu’nun sendika meclisine sunduğu rapor, büyük ve coşkun bir sempatiyle karşılandı. Bu raporda komisyon, sabotajı tanımlayıp açıkladıktan ve savunduktan sonra şunu ekliyordu:

Bugüne kadar işçiler kendilerini devrimci olarak ortaya koydular; ancak çoğu zaman kuramsal düzlemde kaldılar: kurtuluş fikirlerinin yayılması için çalıştılar, insanın sömürülmesinin ortadan kaldırılacağı gelecekteki toplum tasarısının ana hatlarını çizmeye gayret ettiler.

Yalnız, gerekliliği tartışılmaz olan bu eğitim çabasının yanı sıra, kapitalist tecavüzlere karşı koymak ve patron dayatmalarını işçiler için mümkün mertebe hafifletmek adına neden hiçbir girişimde bulunulmadı?

Toplantılarımızda oturumlar hep “Yaşasın toplumsal devrim!” haykırışlarıyla kapanıyor, ama bu çığlıklar herhangi bir eyleme dönüşmek yerine havada kaybolup gidiyor.

Aynı şekilde, devrimci kararlılıklarını hep ilan eden kongrelerin, laflar düzleminden çıkıp eylem alanına geçmek için henüz pratik kararlar önermemiş olması üzücüdür.

Devrimci görünümlü silahlar arasında bugüne dek yalnızca grev savunulmuştur; kullanılan da, hâlâ her gün başvurulan da odur. Grevin ötesinde, kapitalistleri belli ölçüde köşeye sıkıştırabilecek başka araçların da mevcut olduğunu düşünüyoruz…

Bu araçlardan biri boykotajdır. Ancak komisyon, bunun sanayiciye, imalatçıya karşı etkisiz kaldığını tespit etmektedir. Dolayısıyla başka bir şey gereklidir. Bu başka şey, sabotajdır. Rapordan aktaralım:

Bu taktik, boykotaj gibi, bize İngiltere’den gelmektedir; orada işçilerin patronlara karşı sürdürdüğü mücadelede büyük hizmetler görmüştür. Orada “Go Canny” adıyla bilinir.

Bu vesileyle, merkezi Londra’da bulunan “Uluslararası Gemi Yükleyicileri Birliği”nin son zamanlarda yayımladığı çağrıyı aktarmayı yararlı buluyoruz:

“‘Go Canny’ nedir? Grev yerine işçilerin başvurduğu yeni bir taktiği ifade eden kısa ve kullanışlı bir sözcüktür.

İki İskoç bir arada yürürken biri fazla hızlı koşarsa, öteki der ki: ‘Yavaş yürü, acele etme.’

Beş franklık bir şapka almak isteyen kişi beş frank ödemelidir. Ama dört frank ödemeye niyetliyse, eh, daha düşük kalitede birini alır. Şapka bir ‘metadır’.

Tanesi iki frank olan altı gömlek almak isteyen kişi on iki frank ödemelidir. On frank öderse ancak beş gömlek alır. Gömlek de ‘piyasada satışa sunulmuş bir metadır’.

Üç franklık bir parça sığır eti almak isteyen bir ev kadını, üç frankı ödemek zorundadır. İki frank teklif ederse, kötü et verilir. Sığır eti de ‘piyasada satışa sunulmuş bir metadır’.

Pekâlâ, patronlar emeğin ve ustalığın da — tıpkı şapkalar, gömlekler ve sığır eti gibi — ‘piyasada satışa sunulmuş meta’ olduğunu ilan ediyorlar.

Mükemmel, diye karşılık veriyoruz, sözünüzden tutarız.

Eğer bunlar ‘meta’ ise, biz de tıpkı şapkacının şapkalarını, kasabın etini sattığı gibi satarız. Kötü fiyata kötü mal verirler. Biz de aynısını yaparız.

Patronların bizim hayırseverliğimize bel bağlamaya hakları yoktur. Taleplerimizi tartışmayı bile reddederlerse, eh, biz de ‘Go Canny’yi — bizi dinleyene dek ‘ağırdan alalım’ taktiğini — uygulamaya koyabiliriz.”

İşte “Go Canny”, yani sabotaj, böylece açıkça tanımlanmış oluyor: KÖTÜ ÜCRETE, KÖTÜ İŞ.

İngiliz yoldaşlarımızın uyguladığı bu tutumun Fransa’da da geçerli olduğuna inanıyoruz, zira toplumsal durumumuz İngiltere’deki kardeşlerimizinkiyle aynıdır.

Geriye sabotajın hangi biçimlerde uygulanması gerektiğini tanımlamak kalıyor.

Hepimiz biliyoruz ki sömürücü, köleliğimizi artırmak için genellikle, bugüne dek başvurulan tek araç olan kısmi grevle tecavüzlerine karşı koymanın en güç olduğu anı seçer.

Çarkın dişlilerine kapılan işçiler, grev yapamadıklarından, kapitalistin yeni dayatmalarına boyun eğerler.

“Sabotaj” ile durum bambaşkadır: işçiler direniş gösterebilirler; artık sermayenin tam insafına kalmış değillerdir; artık efendinin istediği gibi yoğurduğu yumuşak et değillerdir: erkekliklerini ortaya koyacak ve zalimine insan olduklarını kanıtlayacak bir araçları vardır.

Kaldı ki “sabotaj” göründüğü kadar yeni de değildir: işçiler onu bireysel olarak, yöntemsiz de olsa, her zaman uygulamışlardır.

İçgüdüsel olarak, patron dayatmalarını artırdığında üretimlerini hep yavaşlatmışlardır; tam olarak farkında olmadan, şu formülü uygulamışlardır: KÖTÜ ÜCRETE, KÖTÜ İŞ.

Ve şunu söyleyebiliriz ki, gündelik çalışmanın yerini parça başı çalışmanın aldığı bazı sektörlerde, bu değişikliğin nedenlerinden biri sabotajdı — o zamanlar günde mümkün olan en az işi vermekten ibaretti. Bu taktik, sistemsiz uygulanmasına rağmen zaten sonuç verdiyse, kapitalistler için sürekli bir tehdit haline geldiği gün neler vermez ki?

Ve sanmayın yoldaşlar, patronlar gündelik çalışmayı parça başı çalışmayla değiştirerek sabotajdan korunmuş oldular: bu taktik gündelik çalışmayla sınırlı değildir.

Sabotaj, parça başı çalışmada da uygulanabilir ve uygulanmalıdır. Ama burada tutum farklılaşır: üretimi kısmak işçinin ücretini kısmak demek olur; dolayısıyla sabotajı niceliğe değil niteliğe uygulaması gerekir. Ve o zaman işçi, emek gücünün alıcısına parasının karşılığından fazlasını vermemekle kalmayacak, üstelik onu, sermayenin süresiz yenilenmesini — işçi sınıfının sömürülmesinin temelini — sağlayan müşteri kitlesinden de vuracaktır. Bu yolla sömürücü, ya talepleri kabul ederek teslim olmak ya da üretim araçlarını biricik üreticilerin eline bırakmak zorunda kalacaktır.

İki durum sıklıkla karşımıza çıkar: parça başı işin evde, işçiye ait araç gereçlerle yapıldığı durum ve işin patronun mülkü olan fabrikada merkezileştirildiği durum.

Bu ikinci durumda, mala yönelik sabotajın yanına araç gerece yönelik sabotaj da eklenir.

Ve burada size, bundan üç yıl önce demiryolu işçilerinin belli bir maddeden iki kuruşlukla bir lokomotifi çalışamaz hale getirebileceği öğrenildiğinde burjuva dünyasında kopan heyecanı hatırlatmamız yeterlidir. Bu heyecan, bilinçli ve örgütlü işçilerin neler yapabileceğinin bir işaretidir.

“Boykotaj” ve onun vazgeçilmez tamamlayıcısı sabotajla elimizde etkili bir direniş silahı var; işçilerin bütünüyle kurtuluşa yetecek güce erişecekleri günü beklerken, kurbanı olduğumuz sömürüye göğüs germemizi sağlayacak bir silah.

Kapitalistler şunu bilsinler: işçi, makineye ancak makinenin bugün olduğu gibi düşman, ekmek hırsızı, işçi katili olmak yerine, işi kısaltan bir dost haline geldiği gün saygı gösterecektir.

Bu raporun sonuç bölümünde komisyon kongreye şu kararı önerdi:

Patronlarla işçiler arasında — ister patron dayatmalarından ister işçi inisiyatifinden kaynaklanan — bir çatışma patlak verdiğinde ve grevin ilgili işçilere sonuç veremeyeceği anlaşıldığında: işçiler az önce ortaya koyduğumuz ilkelerden esinlenerek “boykotaj” ya da “sabotaj”ı — veya ikisini birden — uygulasınlar.

Bu raporun okunuşu kongrenin oybirliğiyle alkışlarıyla karşılandı. Bu onaydan öte bir şeydi: tam bir coşkudur. Bütün delegeler fethedilmiş, heyecan içindeydi. Eleştirmek, hatta en küçük bir gözlem ya da itiraz sunmak için bile tek bir aykırı ses yükselmedi.

Kitap Federasyonu delegesi Hamelin, coşkusu en az olanlardan değildi. Savunulan taktiği açıkça onayladı ve bunu kesin ifadelerle dile getirdi; kongre tutanaklarının ancak soluk bir yansımasını verdiği şu sözlerle:

“Başarmak için her yol meşrudur,” diye ilan etti. “Şunu da ekleyeyim ki, başarıya ulaşmak için uygulanabilecek bir yığın yöntem var; maharetle yapıldığı sürece uygulanması kolaydır. Demek istediğim, yapılması gereken ama söylenmemesi gereken şeyler vardır. Anlıyorsunuz beni. Biliyorum, ayrıntıya girsem, şunu ya da bunu yapmaya hakkım olup olmadığı sorulabilir — ama yalnızca izin verilen şeyleri yapmaya devam edilirse hiçbir yere varılmaz. Devrimci yola girildiğinde, cesaretle girilmelidir; baş geçtikten sonra gövde de geçmelidir.”

Kitap Federasyonu delegesinin konuşmasını coşkun alkışlar karşıladı ve çeşitli hatipler birkaç onaylayıcı söz ekledikten sonra — tek bir karşıt söz söylenmeksizin — aşağıdaki önerge oybirliğiyle kabul edildi:

Toulouse Ticaret Çalışanları Sendikası, kongreyi raporun sonuçlarını alkışlarla oylamaya ve karşısına çıkacak ilk fırsatta uygulamaya davet eder.

Sabotajın vaftizi bundan daha övgü dolu olamazdı. Ve bu geçici bir başarı da değildi — bir meclis heyecanının sonucu olan bir saman alevi değildi — onu karşılayan oybirlikli sempati hiç eksilmedi.

Bir sonraki Konfederal Kongre, 1898’de Rennes’te toplandı ve yeni taktiğe onaylar esirgemedi. Tartışma sırasında onu onaylamak için söz alan hatipler arasında, diğerlerinin yanı sıra, bugün Paris milletvekili olan yurttaş Lauche’u anabiliriz: delegesi olduğu Seine Makine İşçileri Sendikası’nın boykotaj ve sabotaj konusunda Toulouse Kongresi’nde alınan kararlardan ne denli memnun kaldığını anlattı.

Aşçılar Federasyonu delegesi büyük bir başarı kazandı ve kongreyi, aşağıdaki gülünç sabotaj vakasını neşeyle anlatarak güldürdü: büyük bir Paris lokantasının aşçıları, patronlarından şikâyetçi olarak bütün gün ocaklar yanık halde yerlerinde kaldılar; ama müşteriler salonlara akın ettiğinde, tencerelerde kaynar suda “pişen” yalnızca tuğlalar vardı… restoranın duvar saatinin eşliğinde.

Tartışmayı kapatan rapordan — ki oybirliğiyle kabul edildi — şu pasajı aktarıyoruz:

… Komisyon, sabotajın yeni bir şey olmadığını belirtmek ister; kapitalistler çıkarlarına uygun düştüğünde her seferinde uygularlar; müteahhitler malzeme kalitesine ilişkin şartname maddelerini yerine getirmeyerek… ve sabotajı yalnızca malzemeye uygulamıyorlar: ücret kesintileri, proleterlerin karnı üzerinde bir sabotaj değil de nedir?

Üstelik eklemek gerekir ki, işçiler içgüdüsel olarak kapitalistlere üretimi yavaşlatarak, bilinçsizce sabotaj yaparak karşılık vermişlerdir. Ama arzu edilen şudur ki, işçiler sabotajın kendileri için yararlı bir direniş silahı olabileceğinin farkına varsınlar — hem uygulamasıyla hem de bilinçli olarak uygulanacağından korktukları gün işverenlere salacağı dehşetle. Ve şunu da ekleyelim ki, sabotaj tehdidi çoğu zaman sabotajın kendisi kadar yararlı sonuçlar verebilir.

Kongre bu taktiğin ayrıntısına giremez; bunlar yalnızca herkesin inisiyatifine ve mizacına bağlıdır ve sektörlerin çeşitliliğine tabidir. Biz yalnızca kuramı ortaya koyabilir ve sabotajın proleterlerin kapitalistlere karşı mücadele cephaneliğinde grevle aynı düzeyde yerini almasını, ve giderek toplumsal hareketin yöneliminin bireylerin doğrudan eylemi ve kişiliklerinin daha büyük bir bilincine doğru eğilim göstermesini dileyebiliriz…

Sabotaj üçüncü ve son kez bir kongrenin ateşinden geçti: 1900’de, Paris’te toplanan Konfederal Kongre’de.

O sıralar çalkantılı bir dönem yaşanıyordu. Ticaret Bakanı Millerand’ın etkisiyle, iktidarın ayartmalarından kaynaklanan bir sapma görülüyordu. Pek çok militan, bakancılığın yozlaştırıcı cazibesine kapılıyordu ve bazı sendika örgütleri, baskın çıkması halinde sendikal hareket için yıkıcı olacak bir “toplumsal barış” politikasına doğru sürükleniyordu. Bu, hareketin yıkılması ve ölümü olmasa bile, en azından bataklığa saplanması ve acze düşmesi anlamına gelirdi.

Sonraki yıllarda belirginleşecek olan devrimci sendikacılar ile reformcular arasındaki çatışma filizlenmeye başlıyordu. Bu iç çekişmenin ilk ve embriyonik tezahürü, sabotaj üzerindeki tartışma ve oylama oldu. Tartışma kısa sürdü. Birkaç hatip sabotaj lehine konuştuktan sonra onu mahkûm eden tek bir ses yükseldi: oturum başkanınınki. Başkanlık şerefine sahip olmasaydı “yoldaş Riom ve Beausoleil’in önerdiği sabotajla mücadele etmeyi kendine saklayacağını” beyan etti; ve sabotajı “işçilerin çıkarlarına yararlı olmaktan çok zararlı ve birçok işçinin onuruna aykırı” gördüğünü ekledi.

Bu sabotaj mahkûmiyetinin değerini takdir etmek için, birkaç hafta sonra, Millerand’ın torpiliyle rahat bir arpalık edinmenin bu kusursuz ve titiz ahlakçının “onuruna aykırı” gelmediğini gözlemlemek yeterli olacaktır. Sabotajın bağlı olduğu komisyonun raportörü, “sendika markası” üzerine çalışması nedeniyle seçilmişti ve sabotajın muhalifiydi. Dolayısıyla onu şu sözlerle tasfiye etti:

“Sabotaj hakkında bir çift söz söylemem gerekiyor. Bunu açık ve net söyleyeceğim. Bir sömürücüyü sabote etme cesaretini gösterenlere hayranım, hatta sabotaj hakkında anlatılan hikayelere çok kez güldüğümü de eklemeliyim; ama kendi payıma, bu iyi dostların yaptığını yapmaya cesaret edemezdim. O halde vardığım sonuç şudur: bir eylemi yapma cesaretim yoksa, bir başkasını buna kışkırtmak alçaklık olur. İtiraf edeyim ki, bakımıma emanet edilmiş bir aleti ya da herhangi bir şeyi tahrip etme eyleminde cesaretimi felç eden Allah korkusu değil, jandarma korkusudur! Sabotajın kaderini sizin iyi niyetinize bırakıyorum.”

Ancak kongre raportörün görüşlerini benimsemedi. Sabotaja bir “kader” biçti elbette, ama ona tavsiye edilenden farklı bir kader. Bu özel mesele üzerinde — sabotajın reddi ya da onayı — pusulalı oylama yapıldı ve şu sonuçları verdi:

Sabotaj lehine: 117 — Aleyhine: 76 — Boş pusulalar: 2

Bu kesin oylama, sabotajın kuramsal sızma ve olgunlaşma dönemini kapattı. O tarihten itibaren tartışmasız biçimde kabul görmüş, tanınmış ve benimsenmiş olan sabotaj, artık sendikal kongrelerde gündeme getirilmedi ve kapitalizme karşı mücadelede savunulan ve uygulanan araçlar arasında kesin yerini aldı.

Yukarıdaki oylamanın, 1900 Kongresi’nde verilmiş olmasının, sendikal örgütlerde gerçekleşecek ayrışmanın — devrimcileri bir kutba, reformcuları öbürüne yerleştirecek olan ayrışmanın — bir işareti olduğu dikkat çekicidir. Nitekim izleyen tüm Konfederal Kongrelerde, devrimcilerle reformcular karşı karşıya geldiğinde, devrimci çoğunluk hemen her zaman sabotaj oylamasındaki oranıyla aşağı yukarı aynı olacaktır — yani üçte ikilik bir çoğunluk, üçte birlik bir azınlığa karşı.

“EMEK” METASI

Yukarıdaki tarihsel açıklamada, İngilizce “Go Canny” ifadesiyle bilinen sabotajın, insan emeğinin bir meta olduğu yönündeki kapitalist anlayıştan türediğini gördük.

Bu tezi burjuva iktisatçıları birlikte savunurlar. Tıpkı bir buğday, et, balık ya da kümes hayvanı pazarı olduğu gibi, bir emek pazarı olduğunu ilan etmekte hemfikirdirler.

Bu kabul edildiğinde, kapitalistlerin pazarda buldukları “çalışma eti”ne, herhangi bir mal ya da hammadde satın alırken davrandıkları gibi davranmaları mantıklıdır: yani onu mümkün olan en düşük fiyata elde etmeye çalışırlar.

Öncüller göz önüne alındığında bu son derece olağandır. Burada arz ve talep kanununun tam ortasındayız.

Ancak daha az anlaşılır olan şudur: bu kapitalistler, kafalarında, ödedikleri ücretle orantılı bir miktar emek değil, ücretin düzeyinden bağımsız olarak işçinin verebileceği azami emeği almayı öngörürler. Tek kelimeyle, harcadıkları paraya denk bir miktar emek satın aldıklarını değil, işçinin özündeki emek gücünü satın aldıklarını iddia ederler: gerçekten de talep ettikleri, işçinin bütünüdür — bedeni ve kanı, dinçliği ve zekâsı.

İşverenler bu iddiayı öne sürerken, bu “emek gücü”nün düşünen, irade sahibi, direnmeye ve isyana muktedir bir varlığın ayrılmaz parçası olduğunu hesaba katmayı ihmal ederler.

Kuşkusuz, işçiler hizmetinde oldukları demir ve çelik makineler kadar bilinçsiz olsalardı ve onlar gibi yürek ve beyin yerine yalnızca bir kazan ya da bir dinamoları olsaydı, kapitalist dünyada her şey çok daha yolunda giderdi.

Ama öyle değil işte! İşçiler, mevcut düzende kendilerine dayatılan koşulların farkındadırlar ve bunlara katlanıyorlarsa, kendi rızalarıyla değildir. “Emek gücü”nün sahibi olduklarını bilirler ve patronun belli bir miktarını kiralamasına ve “tüketmesine” rıza gösterseler de, bu miktarın aldıkları ücretle az çok doğrudan orantılı olmasına çabalarlar. En bilinçsizler arasında bile, patronun boyunduruğuna haklılığını sorgulamadan boyun eğenler arasında bile, kapitalist iddialara karşı direnme dürtüsü sezgisel olarak fışkırır: hesapsızca harcamamaya meyillidirler.

İşverenler, işçilerin “emek güçlerini” tasarruf etme eğilimini fark etmemiş değillerdir. Bu yüzden bazıları, bundan doğan zararı, personeline bu kısıtlayıcı ihtiyatı unutturmak için rekabet duygusuna başvurarak ustaca bertaraf etmişlerdir.

Mesela inşaat müteahhitleri, özellikle Paris’te, 1906’dan beri — yani sektör işçilerinin güçlü sendikalarda örgütlenmeye başlamasından bu yana — tedavülden düşmekte olan bir uygulamayı yaygınlaştırmışlardı.

Bu uygulama, şantiyede arkadaşlarına tempo veren bir “iri yarı” adam tutmaktan ibarettir. Herkesten fazla “abanır”… ve onu takip etmek zorundasınızdır, yoksa geride kalanlar hor görülüp beceriksiz diye kapı önüne konma riskiyle karşı karşıyadır.

Böyle bir yöntem, bu müteahhitlerin işçilere, bir makine satın alırken yaptıkları pazarlıkla aynı mantıkla yaklaştığını açıkça gösterir. Makineyi, ona gömülü olan üretim işleviyle birlikte satın aldıkları gibi, işçiyi de belirli bir süreliğine bütünüyle edinmeyi iddia ettikleri bir üretim aracından ibaret görürler — oysa gerçekte onunla yalnızca organizmasının fiili emeğe dönüşen işlevi için sözleşme yaparlar. Patron-işçi ilişkilerinin temelindeki bu uyumsuzluk, mevcut çıkarların köklü karşıtlığını gözler önüne serer: üretim araçlarını elinde tutan sınıfın, sermayeden yoksun olup tek zenginliği emek gücü olan sınıfa karşı mücadelesi.

Ekonomik alanda işçilerle işverenler temas ettiği anda, onları iki karşıt kutba fırlatan ve dolayısıyla aralarındaki anlaşmaları her zaman istikrarsız ve geçici kılan bu uzlaşmaz çatışma kendini gösterir.

Aralarında, sözcüğün tam ve hakkaniyetli anlamıyla bir sözleşme asla yapılamaz. Sözleşme, tarafların eşitliğini, tam eylem özgürlüğünü gerektirir ve ayrıca karakteristik özelliklerinden biri, tüm imzacılar için bugünde olduğu kadar gelecekte de gerçek ve kişisel bir çıkar taşımasıdır.

Oysa bir işçi kollarını bir patrona sunduğunda, iki “sözleşme tarafı” eşit durumda olmaktan çok uzaktır. Yarınını güvence altına almanın baskısıyla — hatta açlıkla kıvranmıyorsa bile — işçi, işe alan kişinin sahip olduğu dingin eylem özgürlüğünden yoksundur. Üstelik emek kiralamasından elde ettiği kazanç yalnızca anlıktır; çünkü bugünkü geçimini orada bulsa da, bağlı kılındığı işin riskinin sağlığını, geleceğini tehlikeye atması nadir değildir.

Dolayısıyla patronlarla işçiler arasında sözleşme adını hak eden taahhütler yapılamaz. “İş sözleşmesi” diye adlandırılması kararlaştırılmış olan şey, sözleşmenin kendine özgü ve iki taraflı niteliklerini taşımaz; kelimenin dar anlamıyla tek taraflı bir sözleşmedir, yalnızca taraflardan birinin lehine — aslan payı sözleşmesi.

Bu tespitlerden çıkan sonuç şudur: emek pazarında, yüz yüze yalnızca sürekli çatışma halinde savaşanlar vardır; dolayısıyla aralarındaki tüm ilişkiler, tüm anlaşmalar ancak geçici olabilir, zira temelden sakattırlar — yalnızca hasımların az ya da çok güç ve direncine dayanırlar. Bu yüzden patronlarla işçiler arasında kalıcı bir uzlaşma, sözcüğün dürüst anlamıyla bir sözleşme asla yapılmaz — ve asla yapılamaz: aralarında yalnızca, düşmanlıkları bir süreliğine askıya alan, savaş eylemlerine anlık bir mola getiren ateşkesler vardır. Şiddetle çarpışan iki dünyadır bu: sermayenin dünyası, emeğin dünyası. Kuşkusuz birinden öbürüne sızmalar olabilir — ve olur; bir tür toplumsal kılcallık sayesinde, emek dünyasından sermaye dünyasına kaçkınlar geçer ve kökenlerini unutarak ya da inkâr ederek, benimsedikleri kastın en uzlaşmaz savunucuları arasında yerlerini alırlar. Ama savaşan ordulardaki bu dalgalanmalar, iki sınıfın çatışmasını çürütmez.

Her iki tarafta da söz konusu çıkarlar taban tabana zıttır ve bu karşıtlık, varoluşun dokusunu oluşturan her şeyde kendini gösterir. Demokratik nutukların altında, eşitliğin yalancı söyleminin altında, en yüzeysel inceleme bile burjuva ile proleter arasındaki derin uçurumları ortaya çıkarır: toplumsal koşullar, yaşam biçimleri, düşünme alışkanlıkları, özlemler, idealler… her şey! Her şey farklıdır!

SINIF AHLAKI

Az önce işçi sınıfıyla burjuva sınıfı arasında süregelen köklü ayrışmadan farklı bir ahlak anlayışının doğmasının anlaşılır olduğunu tespit ettik.

Gerçekten de, bir proleterle bir kapitalist arasında ahlak dışında hiçbir ortak şey bulunmaması en hafif tabirle tuhaf olurdu.

Nasıl yani! Bir sömürülenin eylem ve davranışları, sınıf düşmanının ölçütleriyle mi değerlendirilip yargılanmalı?

Bu düpedüz saçma olurdu!

Gerçek şudur ki, toplumda nasıl iki sınıf varsa, iki ahlak da vardır — kapitalistlerin ahlakı ve proleterlerin ahlakı.

Max Nordau şöyle yazar: “Doğal ya da zoolojik ahlak, dinlenmeyi en yüce erdem ilan eder ve insana çalışmayı ancak maddi varlığı için vazgeçilmez olduğu ölçüde arzu edilir ve şanlı gösterir. Ama sömürücüler bunda hesaplarını bulamaz. Çünkü onların çıkarı, kitlelerin kendileri için gerekenden fazla çalışmasını ve kendi ihtiyaçlarının gerektirdiğinden fazla üretmesini talep eder. Tam da bu üretim fazlasına el koymak isterler; bu amaçla doğal ahlakı ortadan kaldırıp bir başkasını icat ettiler — filozoflarına kurdurdukları, vaizlerine övdürdükleri, şairlerine türkü söylettikleri bir ahlak: buna göre tembellik bütün kötülüklerin anası, çalışma ise bir erdem, erdemlerin en güzeli olacaktı…”

Bu ahlakın yalnızca proleterlerin kullanımına mahsus olduğunu belirtmeye gerek yok; onu öven zenginler kendilerini ona tabi kılmaktan özenle kaçınırlar: tembellik yalnızca yoksullarda günah sayılır.

İşçilerin patronları uğruna durup dinlenmeden didinmesi gereken, üretim çabasındaki her gevşemenin, sömürücünün beklediği kârı azaltmaya yönelik her şeyin ahlaksız eylem sayıldığı, işte bu özel ahlakın buyruklarıdır.

Buna karşılık, yine bu sınıf ahlakına dayanılarak yüceltilen şeyler şunlardır: patron çıkarlarına bağlılık, en bunaltıcı ve en az ücretlendirilen işlere devam, “dürüst işçi”yi yaratan safdil titizlikler — kısacası, ücretliyi sermayenin boyunduruğuna dövme demir halkalardan daha sıkı ve daha güvenilir biçimde perçinleyen tüm düşünsel ve duygusal zincirler.

Köleleştirme eserini tamamlamak için insanın gururuna başvurulur: iyi kölenin tüm nitelikleri yüceltilir, göklere çıkarılır ve hatta bel kemiğinin esnekliği, tevekkül ruhu ve efendiye sadakatiyle sivrilmiş kaniş-işçilere ödüller — çalışma madalyası! — dağıtmak akıl edilmiştir.

İşçi sınıfı bu alçak ahlakla tepeden tırnağa, taşıp dökülene dek doyurulmuştur.

Doğumundan ölümüne kadar proleter ona yapışıp kalır: bu ahlakı, çoğu zaman anne memesinin yerini alan biberonun az çok hileli sütüyle emer; daha sonra “laik” okulda yine ustalıklı dozlarla aşılanır ve bu sinme, bin bir türlü yolla, toprak anaya verilip ebedi uykusuna dalana dek sürer.

Bu ahlaktan kaynaklanan zehirlenme o denli derin, o denli kalıcıdır ki, keskin zekalı, berrak ve sivri muhakemeli adamlar bile bulaşık kalırlar. Yurttaş Jaurès’in durumu böyledir; sabotajı mahkûm etmek için kapitalistlerin kullanımına yaratılmış bu etiğe başvurmuştur. 11 Mayıs 1907’de Parlamento’da sendikacılık üzerine açılan bir tartışmada şöyle diyordu:

“Ah! Söz konusu olan, sabotajın sistemli, yöntemli propagandasıysa, sizce içinde kendimize karşı bir hoşgörü barındıran bir iyimserlikle suçlanma pahasına, bunun çok ileri gitmesinden korkmuyorum. Bu, işçinin bütün doğasına ve bütün eğilimlerine aykırıdır…”

Ve çok ısrar ediyordu:

“Sabotaj,” diye ileri sürüyordu, “işçinin teknik değerine aykırıdır. İşçinin teknik değeri, onun gerçek zenginliğidir; işte bu yüzden sendikacılığın kuramcısı, metafizikçisi Sorel, sendikacılığa mümkün olan bütün araçlar tanınsa bile, kendine yasaklaması gereken birinin olduğunu ilan eder: işçideki o mesleki değeri — yalnızca bugünün güvencesiz zenginliği değil, yarının dünyasındaki egemenliğinin unvanı olan o değeri — küçük düşürme, aşağılama riskini taşıyan araç…”

Jaurès’in iddiaları, Sorel’in himayesine sığınsa bile, ne isterseniz odur — hatta metafizik — ama iktisadi bir gerçekliğin tespiti değildir.

Acaba nerede rastlamış, “bütün doğası ve bütün eğilimleri” kendisini, patronun dayattığı gülünç, sefil ya da iğrenç koşullara rağmen fiziksel ve entelektüel çabasının tamamını patrona vermeye iten işçilere?

Öte yandan bu hayali işçilerin “teknik değeri,” kurbanı oldukları utanmaz sömürüyü fark edip öncelikle bundan sıyrılmaya çalıştıkları, kaslarını ve beyinlerini yalnızca patronun kârına sınırsız bir yorgunluğa tabi kılmaya artık rıza göstermedikleri gün, nasıl tehlikeye girecek?

Bu işçiler neden — Jaurès’in deyişiyle — “gerçek zenginlikleri”ni oluşturan bu “teknik değeri” har vurup harman savursunlar, neden onu neredeyse bedavaya kapitaliste hediye etsinler? Patronat sunağında meleyen kuzanlar gibi kendilerini feda etmek yerine, savunmaları, mücadele etmeleri, “teknik değerleri”ni mümkün olan en yüksek fiyattan takdir etmeleri, “gerçek zenginlikleri”ni ancak en iyi — ya da en az kötü — koşullarda devretmeleri daha mantıklı değil mi?

Bu sorulara sosyalist hatip yanıt vermez; meseleyi derinleştirmemiştir. Sömürücülerin ahlakından ilham alan duygusal nitelikte tespitlerle yetinmiştir — Fransız işçilerini talepleri ve grevleri yüzünden kınayan, ulusal sanayiyi tehlikeye attıkları suçlamasını yönelten iktisatçıların geviş getirdikleri safsatalardan öte bir şey olmayan tespitler.

Yurttaş Jaurès’in muhakemesi aslında aynı türdendir; tek farkla ki vatanseverlik telini titretmek yerine proleterin onur duygusunu, gururunu, küçük şan hevesini alevlendirmeye, coşturmaya çabalamıştır.

Tezi, sınıf mücadelesinin açık inkârına varır; çünkü emekle sermaye arasındaki sürekli savaş halini hesaba katmaz.

Oysa sağduyu, patron düşman olduğuna göre işçinin ona pusu kurmakla açıktan savaşmak arasında bir sadakatsizlik farkı olmadığını telkin eder.

Dolayısıyla burjuva ahlakından ödünç alınan argümanların hiçbiri sabotajı — ve başka herhangi bir proleter taktiğini — değerlendirmek için geçerli değildir; aynı şekilde bu argümanların hiçbiri işçi sınıfının eylemlerini, davranışlarını, düşüncelerini ya da özlemlerini yargılamaya elverişli değildir.

Bütün bu noktalarda sağlıklı düşünmek isteniyorsa, kapitalist ahlaka değil, işçi yığınlarının bağrında her gün şekillenen ve toplumsal ilişkileri yeniden canlandırmaya yazgılı üretici ahlakından esinlenmek gerekir — çünkü yarının dünyasının ilişkilerini düzenleyecek olan odur.

SABOTAJ YÖNTEMLERI

Emek pazarı olan savaş alanında, savaşanların çekinmeden ve acımadan çarpıştığı yerde, eşit silahlarla karşılaştıklarından söz edilemeyeceğini gördük.

Kapitalist, hasmının darbelerine altın bir zırh çıkarır; savunma ve saldırıda zayıflığını bilen işçi ise bunu savaş hileleriyle telafi etmeye çalışır. Düşmanını cepheden vurmaktan aciz olan işçi, onu yanından — hayati noktasından: kasasından — vurmaya çalışır.

Proleterlerin durumu, yabancı istilaya direnmek isteyen ama düşmanla meydan muharebesinde boy ölçüşecek gücü olmayan bir halkın pusu ve gerilla savaşına atılmasına benzer. Büyük ordular için nahoş bir savaştır bu; öyle tüyler ürpertici ve öldürücüdür ki istilacılar çoğu zaman çetecileri savaşan taraf olarak tanımayı reddederler.

Düzenli orduların gerillaları lanetlemesi, kapitalistlerin sabotajdan duydukları dehşetten daha şaşırtıcı değildir.

Çünkü gerçekten de sabotaj, toplumsal savaşta gerilla savaşının ulusal savaşlardaki yeri ne ise odur: aynı duygulardan doğar, aynı zorunluluklara cevap verir ve işçi zihniyeti üzerinde aynı etkileri yaratır.

Gerilla savaşının bireysel cesareti, cüreti ve karar verme yetisini ne denli geliştirdiği bilinir; sabotaj için de aynısı söylenebilir: işçileri tetik tutar, yıkıcı bir uyuşukluğa gömülmelerini engeller ve sürekli, aralıksız eylem gerektirdiğinden, inisiyatif duygusunu geliştirme, kendi başına hareket etmeye alıştırma ve savaşkanlığı alevlendirme gibi mutlu sonuçlar doğurur.

Bu niteliklere işçinin büyük ihtiyacı vardır, çünkü patron ona, fethedilmiş topraklarda hareket eden istila ordularının gösterdiği vicdansızlıkla davranır: elinden geldiğince çapul eder!

Bu kapitalist açgözlülüğü, milyarder Rockefeller bile kınamıştır… onu hiç utanmadan uygulamaktan geri kalmamak kaydıyla.

“Bazı işverenlerin kusuru,” diye yazmıştır, “ödemeleri gereken tam tutarı ödememeleridir; o zaman işçi emeğini kısma eğilimine girer.”

Rockefeller’ın tespit ettiği bu emeği kısma eğilimi — patronlara yönelttiği kınamayla meşrulaştırıp haklı çıkardığı kısıtlama — sabotajın her işçinin aklına kendiliğinden gelen biçimidir: “işin yavaşlatılması.”

Deyim yerindeyse, sabotajın içgüdüsel ve ilkel biçimidir bu.

1908’de Amerika Birleşik Devletleri’nin Indiana eyaletindeki Beaford’da bir yüz kadar işçi, saatlik on iki kuruşluk bir ücret kesintisinin dayatıldığını öğrenince bu yönteme başvurmuştu. Tek kelime etmeden yakındaki bir atölyeye gidip küreklerini iki buçuk parmak kısalttırdılar.

Ardından şantiyeye dönüp patrona şu karşılığı verdiler: “Küçük ücrete, küçük kürek!”

Sabotajın bu biçimi yalnızca gündelikle çalışan işçiler için uygulanabilir. Parça başı çalışanların bu edilgen isyana başvuramayacağı aşikârdır — zira kendi ücretlerini sabote etmiş olurlar. Dolayısıyla başka araçlara yönelmeleri ve kaygılarının ürünün niceliğini değil niteliğini düşürmek olması gerekir.

Bu araçlara ilişkin olarak, Montpellier Emek Borsası Bülteni, 1900’ün ilk aylarında, Paris’teki Konfederal Kongre’den birkaç hafta önce yayımlanan bir makalede bir değerlendirme sunuyordu:

“Makinist iseniz,” diyordu makale, “iki kuruşluk herhangi bir tozla, hatta sadece kumla makinenizi durdurmak, işvereninize zaman kaybı ve pahalı bir tamir yüklemek son derece kolaydır. Marangoz ya da mobilyacıysanız, patron farkına varmadan bir mobilyayı hasara uğratmak ve böylece müşteri kaybettirmekten daha kolay ne olabilir? Bir terzi kolayca bir elbiseyi ya da kumaş parçasını bozabilir; bir yenilikçi tüccar, bir kumaşa ustaca kondurulan birkaç lekeyle onu yok pahasına sattırır; bakkal çırağı kötü ambalajla malı kırdırır — suç kim bilir kimindir, patron müşteriyi kaybeder. Yün, tuhafiye tüccarı vs., paketlenen mala serpilen birkaç damla aşındırıcıyla müşteriyi memnuniyetsiz bırakır; müşteri paketi iade edip kızar, yolda olmuş denilir… Sonuç, çoğu zaman müşteri kaybı. Toprak işçisi arada bir beceriksiz — yani becerikli — bir iyi kazma darbesi indirir ya da tarlanın ortasına bozuk tohum eker, vesaire…”

Yukarıda belirtildiği gibi sabotaj yöntemleri sonsuza dek çeşitlenebilir. Ancak ne olursa olsun, işçi militanların onlardan talep ettiği bir nitelik vardır: uygulamalarının tüketici üzerinde zararlı bir yansıması olmaması.

Sabotaj patrona saldırır — ister işin yavaşlatılmasıyla, ister üretilen malların satılamaz kılınmasıyla, ister üretim aracının hareketsiz bırakılması ya da kullanılamaz hale getirilmesiyle — ama tüketici bu sömürücüye karşı yürütülen savaştan zarar görmemelidir.

Sabotajın etkinliğine bir örnek, Parisli berberlerin yöntemli uygulamasıdır:

Kafa ovmaya alışkın olan berberler, şampuan sistemini patron dükkânlarının cephelerine de uygulamayı akıl ettiler. Öyle ki patron berberler için “badana” korkusu en ikna edici yaptırım haline geldi.

Esas olarak 1902’den Mayıs 1906’ya kadar uygulanan badana sayesinde berber işçileri salonların daha erken saatlerde kapanmasını elde ettiler ve yine badana korkusu sayesinde — haftalık dinlenme yasası oylanmadan önce — haftada bir gün dükkânların kapatılmasının yaygınlaşmasını çok hızlı biçimde sağladılar.

Badana şöyle yapılır: önceden boşaltılmış bir yumurta gibi herhangi bir kapta “badanacı” yakıcı bir madde saklar; sonra uygun saatte gider ve kabı içindekiyle birlikte inatçı patronun vitrininine fırlatır.

Bu “şampuan” dükkânın boyasını aşındırır ve aldığı dersten yararlanan patron daha uyumlu hale gelir.

Paris’te yaklaşık 2300 berber dükkânı vardır; badana kampanyası süresince bunların en az 2000’i bir kez — hatta birkaç kez — badanalanmıştır. Berberler Federasyonu’nun sendika organı L’Ouvrier coiffeur, badana yönteminin patronlara verdiği mali zararı yaklaşık 200.000 frank olarak tahmin etmiştir.

Berber işçileri yöntemlerinden son derece memnundurlar ve onu terk etmeye hiç niyetleri yoktur. Kendini kanıtlamıştır, derler ve ona her türlü yasal yaptırımdan üstün bir ahlaki düzeltme değeri atfederler.

Badana, tüm iyi sabotaj yöntemleri gibi patron kasasına saldırır; müşterilerin başının ondan korkacak bir şeyi yoktur.

İşçi militanlar, sabotajın patronu vurup tüketiciyi vurmaması gereken bu kendine özgü niteliği üzerinde çok ısrar ederler. Ancak, sabotajı esas olarak tüketiciler için tehlikeli göstererek tezlerini keyifle çarpıtan kapitalist basının önyargısını yenmek zorundadırlar.

Birkaç yıl önce gazetelerin kırık camlı ekmek hakkındaki dedikodularının yarattığı heyecan unutulmamıştır. Sendikacılar, ekmeğe kırık cam koymayı iğrenç, aptalca suç teşkil eden bir eylem olduğunu ve fırın işçilerinin böyle bir şeyi asla aklından bile geçirmediğini ilan etmek için çırpınıyorlardı. Oysa inkârlara ve yalanlamalara rağmen yalan yayılıyor, tekrarlanıyor ve doğal olarak, gazetelerinin bastığını İncil sözü sayan birçok insanı fırın işçilerine karşı düşman ediyordu.

Aslında bugüne kadar çeşitli fırıncı grevleri boyunca tespit edilen sabotaj, patron dükkânlarının, hamur teknelerinin ya da fırınların tahrip edilmesiyle sınırlı kalmıştır. Yenilmez ekmek yapıldıysa — yanmış ya da pişmemiş, tuzsuz ya da mayasız ekmek, ama üzerinde ısrar edelim, asla kırık camlı değil! — bundan zarar gören tüketiciler değildi ve olamazdı, yalnızca patronlardı.

Zira alıcıların, ekmek yerine midesiz ya da iğrenç bir karışımı kabul edecek kadar hamur gibi aptal olduklarını varsaymak gerekirdi… saman yiyecek kadar! Böyle bir durum olsaydı, belli ki bu kötü ekmeği tedarikçilerine iade eder ve yerine yenilebilir bir ürün talep ederlerdi.

Dolayısıyla kırık camlı ekmek, yalnızca fırın işçilerinin taleplerini gözden düşürmeye yönelik bir kapitalist argüman olarak akılda tutulmalıdır.

1907’de sendika hareketine karşı kışkırtma konusunda uzmanlaşmış bir gazetenin attığı “ördek” için de aynı şey söylenebilir: sabotaja meraklı bir eczane hazırlayıcısının, kaşe hazırlamak için reçete edilen masum ilaçların yerine striknin ve diğer şiddetli zehirleri koyduğunu anlatmıştı.

Yalandan — ve aynı zamanda saçmalıktan — ibaret olan bu hikâyeye karşı eczane hazırlayıcıları sendikası haklı olarak protesto etti.

Gerçekte, bir eczane hazırlayıcısı sabotaj niyetinde olsaydı, hastaları zehirlemeyi asla aklına getirmezdi… Bu, onları mezara gönderdikten sonra kendisini de ağır ceza mahkemesine çıkarır ve patronuna ciddi bir zarar vermezdi.

Kuşkusuz sabotajcı “ilaççı” başka türlü davranırdı. Eczacılık ürünlerini israf etmekle, cömertçe dağıtmakla yetinirdi; reçeteler için yaygın olarak kullanılan hileli ürünler yerine saf — ama çok pahalı — ürünleri de kullanabilirdi.

Bu son durumda, suç ortaklığından — patron sabotajına, asıl suç olan patronunkine katılımdan — kurtulmuş olurdu: doktor tarafından reçete edilen saf ürünler yerine düşük kaliteli, neredeyse etkisiz ürünler verme suçundan.

Eczacılık sabotajının hastaya yararlı olabileceğini ama asla — asla! — zararlı olamayacağını göstermek için daha fazla ısrar etmeye gerek yoktur.

Üstelik birçok sektörde — özellikle gıda sektöründe — işçi sabotajı benzer, tüketiciye yararlı sonuçlarla kendini gösterir.

Ve bir üzüntü dile getirilecekse, o da sabotajın işçi geleneklerimize daha fazla girmemiş olmasıdır. Gerçekten de üzücüdür ki, çoğu zaman işçiler, en iğrenç hilelere ortak olurlar ve Ceza Kanunu’nun mazur görebileceği ama yine de suç olmaktan çıkmayan eylemlerdeki sorumluluk paylarını taşırlar.

1908’de Aşçılar Sendikası’nın Paris halkına yaptığı — özü aşağıda aktarılan — çağrı, bu konuda birçok yorumdan daha fazlasını söyler:

“Geçen 1 Haziran’da, o sabah bir halk lokantasına yeni gelen bir baş aşçı, kendisine teslim edilen etin öyle bozulmuş olduğunu fark etti ki servis etmek tüketiciler için tehlike oluştururdu; bunu patrona bildirdi, patron yine de servis edilmesini dayattı; yapılmak istenen işten isyan eden işçi, müşterinin zehirlenmesine suç ortağı olmayı reddetti.

Patron, bu münasebetsiz dürüstlükten öfkelenerek, işçiyi kovarak ve halk lokantaları patron sendikası ‘La Parisienne’e ihbar ederek tekrar iş bulmasını engelleyerek intikam aldı. Buraya kadar olay yalnızca patronun bireysel ve alçakça bir eylemini ve bir işçinin vicdan eylemini ortaya koymaktadır; ama işin devamı, görüleceği üzere, öylesine skandal ve tehlikeli bir patron dayanışmasını gözler önüne sermektedir ki, bunu ifşa etmeyi zorunlu görüyoruz:

İşçi patron sendikasının iş bulma bürosuna tekrar başvurduğunda, büro görevlisi kendisine şunu beyan etti: gıdaların bozuk olup olmadığı onu, işçiyi, ilgilendirmez, sorumlu olan o değildir; kendisine para ödendiği sürece itaat etmekten başka bir şey yapmaması gerekir, eyleminin kabul edilemez olduğunu ve bundan böyle iş bulmak için onların bürosuna güvenemeyeceğini.”

Açlıktan gebermek ya da gerektiğinde zehirleme suç ortağı olmak — işte bu patron sendikasının işçilere dayattığı ikilem.

Öte yandan bu tavır, bozulmuş gıda satışını kınamak şöyle dursun, bu sendikanın bu eylemleri koruduğunu ve savunduğunu ve rahatça zehir dağıtma işini engelleyenleri nefretle takip ettiğini ortaya koymaktadır!

Paris’te, müşterilerine çürük et servis eden vicdansız lokantacı elbette tek örnek değildir. Ne var ki bu örneği izleme cesaretini gösteren aşçılar azdır.

Çünkü ne yazık ki, fazla vicdanlı olan bu işçiler ekmek kapılarını kaybetme — hatta boykot edilme! — riskini taşırlar. Bunlar da pek çok başı döndüren, pek çok iradeyi sarsıp pek çok isyanı dizginleyen düşüncelerdir.

İşte bu yüzden, halk lokantalarının ya da aristokrat lokantaların sırları bize çok az ifşa edilir.

Oysa tüketicinin, bugün gittiği lokantanın vitrininde sergilenen devasa sığır butlarının, yarın Hal’e taşınıp parçalanacak olan iştah açıcı etler olduğunu, söz konusu lokantada ise şüpheli etlerin satıldığını bilmesi faydalı olurdu.

Müşterinin, keyifle içtiği kerevit bisque çorbasının, dün kendisinin ya da başkalarının tabakta bıraktığı ıstakoz kabuklarından yapıldığını bilmesi de faydalı olurdu; kabuklarlar dikkatle kazınır, hâlâ yapışan et çıkarılır, havanda dövülür ve kırmızı boyayla pembe renk verilen bir sosla ince ince eritilir.

Şunu da bilmesi: kalkan balığı filetolarının fener balığı ya da morina ile “yapıldığını”; karaca filetolarının, cehennemi bir marinadla baharatlanmış sığır “dilim”i olduğunu; kümes hayvanlarının bayatlamış tadını gidermek ve “gençleştirmek” için içinde kızgın demir gezdirildiğini.

Ve daha: lokantanın bütün malzemesinin — kaşıklar, bardaklar, çatallar, tabaklar vs. — müşterilerin yemekten sonra bıraktıkları peçetelerle silindiğini; dolayısıyla tüberküloz, hatta frengi bulaşma olasılığını!

Liste uzun — ve ne denli mide bulandırıcı! — olurdu, dükkânlarının köşesine pusu kurmuş, müşterilerini soymakla yetinmeyip üstüne bir de zehirleyen açgözlü ve utanmaz tüccarların bütün “numaralarını” ve “oyunlarını” sıralamak gerekseydi.

Üstelik yöntemleri bilmek yetmez; bu suç teşkil eden usulleri alışkanlık edinmiş “saygıdeğer” kurumların hangileri olduğunu da bilmek gerekir. İşte bu yüzden, halk sağlığı adına, gıda işçilerinin patronlarının şişirilmiş itibarlarını sabote etmelerini ve bizi bu suçlulara karşı uyarmalarını dilemeliyiz.

Üstelik aşçılar için başka bir sabotaj çeşidi daha vardır: yemekleri mükemmel biçimde, gerekli tüm baharatlarla ve mutfak sanatının gerektirdiği tüm özenle hazırlamak; ya da porsiyon lokantalarında eli ağır ve cömert tutmak, müşterinin yararına.

Bütün bunlardan şu sonuç çıkar ki, mutfak işçileri için sabotaj tüketicinin çıkarıyla özdeşleşir — ister kusursuz ustaaşçılar olmayı akıl etsinler, ister bizi mutfaklarının pek iştah açıcı olmayan gizlerine inisiye etsinler.

Bazıları belki itiraz edecektir: bu son durumda aşçılar sabotaj yapmıyor, cesaretlendirilmeye layık bir mesleki dürüstlük ve sadakat örneği veriyorlardır.

Dikkat etsinler! Çok sabunlu, çok kaygan bir yokuşa giriyorlar ve uçuruma yuvarlanma riskleri var… yani mevcut toplumun kesin mahkûmiyetine.

Zira hilekârlık, tağşiş, aldatma, yalan, hırsızlık, dolandırıcılık kapitalist toplumun dokusudur; bunları ortadan kaldırmak onu öldürmekle eşdeğer olurdu… Yanılsamaya kapılmamalı: toplumsal ilişkilere, her düzeyde ve her alanda, katı bir dürüstlük, titiz bir iyi niyet yerleştirmeye kalkışıldığı gün, ne sanayi, ne ticaret, ne banka… hiçbir şey, hiçbir şey ayakta kalmazdı!

Oysa, patronun giriştiği tüm karanlık operasyonları yürütmek için tek başına hareket edemeyeceği aşikârdır; yardımcılara, suç ortaklarına ihtiyacı vardır… ve bunları işçilerinde, çalışanlarında bulur. Mantıksal olarak, çalışanlarını manevralarına — ama kârlarına değil — ortak eden patron, faaliyet dalı ne olursa olsun, onlardan çıkarlarına tam boyun eğme talep eder ve işletmesinin operasyonlarını ve eylemlerini değerlendirip yargılamalarını yasaklar; hileli, hatta suç teşkil eden nitelikteyse, bu onları ilgilendirmez. “Sorumlu olan onlar değildir… Kendilerine ödeme yapıldığı sürece itaat etmeleri yeterlidir…” — yukarıda sözü edilen “La Parisienne” görevlisinin son derece burjuvaca belirttiği gibi.

Bu tür safsatalar gereğince işçi kişiliğini çiğnemeli, duygularını bastırmalı ve bilinçsizce hareket etmelidir; verilen emirlere her itaatsizlik, meslek sırlarının her ihlali, tabi kılındığı en hafif tabirle ahlaksız uygulamaların her ifşası, patrona karşı bir ihanet eylemi teşkil eder.

Dolayısıyla, kör ve edilgen boyun eğmeyi reddederse, ortak edildiği alçaklıkları ifşa etmeye cüret ederse, işverene karşı ayaklanmış sayılır — çünkü ona karşı savaş eylemlerine girişmektedir — onu sabote etmektedir!

Üstelik bu bakış açısı yalnızca patronlara özgü değildir; işçi sendikaları da kapitalist çıkarlara zarar veren her ifşayı savaş eylemi — sabotaj eylemi — olarak yorumlar.

İnsanın sömürülmesini gedik açarak zayıflatmanın bu becerikli yolu özel bir isim bile almıştır: “açık ağız” yöntemiyle sabotaj.

İfade bundan daha anlamlı olamazdı. Gerçekten de pek çok servetin ancak, patron korsanlıklarına iştirak eden sömürülenlerin sessiz kalması sayesinde inşa edilebildiği kesindir. Onların suskunluğu olmasa, sömürücülerin işlerini yoluna koymaları güç, hatta imkânsız olurdu; işler yürüdüyse, müşteriler tuzaklarına düştüyse, kârları kartopu gibi büyüdüyse, ücretlilerinin sessizliği sayesindedir.

İşte, sanayi ve ticaret sarayının bu dilsizleri ağzı kapalı kalmaktan bıktılar. Konuşmak istiyorlar! Ve söyleyecekleri öyle ağır olacak ki, ifşaatları patronlarının etrafını boşaltacak, müşterileri ondan yüz çevirecek…

Zararsız ve şiddetten uzak biçimleriyle bile, birçok kapitalist için değerli bir donanımın kaba tahribatı kadar korkunç olabilen bu sabotaj taktiği, hatırı sayılır bir yaygınlaşma sürecindedir.

İnşaat işçilerinin, mimarı ya da ev yaptıran mal sahibini, müteahhidin emriyle ve kârına yaptırdığı yapı kusurları hakkında — yetersiz duvar kalınlıkları, kötü malzeme kullanımı, eksik boya katları vs. — bilgilendirirken başvurdukları da budur.

“Açık ağız,” metro işçileri tünellerin suç teşkil eden yapım kusurlarını gürültüyle ifşa ettiklerinde de;

“Açık ağız,” bakkal çırakları inatçı dükkânları talepleri kabule zorlamak için afişlerle ev kadınlarını mesleğin hile ve dolandırıcılıkları konusunda uyardıklarında da;

“Açık ağız,” eczane hazırlayıcılarının — akşam dokuzda kapanma mücadelesinde — umursamaz patronların hastalara yaptığı suçlu sabotajı ifşa eden afişleri de öyle.

Ve Banka ve Borsa çalışanlarının da başvurmaya karar verdikleri yine “açık ağız” uygulamasıdır. Geçen Temmuz’da yapılan genel kurulda bu çalışanların sendikası, patronlar sunulan taleplere kulak tıkarlarsa mesleki sessizliği bozma ve finans yuvalarında — hırsız inlerinde — olup biten her şeyi kamuoyuna açıklama tehdidi içeren bir karar aldı.

Burada bir soru ortaya çıkar:

Sabotajı ahlak adına kınayan titiz ve kılı kırk yaran ahlakçılar “açık ağız” hakkında ne diyecekler?

Lanetlerini ikisinden hangisine yöneltecekler?

Çalışanlarını kendi rezaletlerine ortak etmek, suçlarına ve cinayetlerine suç ortağı kılmak isteyen dolandırıcı, soyguncu, zehirleyici patronlara mı?

Yoksa sömürücünün kendilerinden talep ettiği sahtekârlıklara ve alçaklıklara karşı çıkarak, vicdanlarını özgürleştirip kamuoyunu ya da tüketicileri uyaran çalışanlara mı?

İşçi sınıfının şantiyeyi ya da atölyeyi terk etmeden uyguladığı sabotaj yöntemlerini inceledik; ancak sabotaj bu sınırlı eylemle kalmaz; grev durumunda güçlü bir yardımcı haline gelebilir — ve giderek daha çok gelmektedir.

Demir Kralı milyarder Carnegie şöyle yazmıştır:

“Geçimini sağlayan ücretini savunan bir adamdan, yerine bir başkasının getirilişini sakin sakin seyretmesini beklemek, fazla şey beklemektir.”

Sendikacıların durmadan söylediği, tekrarladığı, haykırdığı budur. Ama bilinir ki, duymak istemeyenlerden daha sağır yoktur… kapitalistler de öyle!

Milyarder Carnegie’nin bu düşüncesini, Parisli Fırıncılar Sendikası sekreteri yurttaş Bousquet, La Voix du Peuple‘deki bir makalesinde şöyle yorumlamıştır:

“Görebiliyoruz ki,” diye yazıyordu, “salt işin durdurulması bir grevin sonuç vermesi için yeterli değildir. Çatışmanın sonucu açısından, üretim araçlarının — yani fabrikanın, dokuma tezgâhının, madenin, fırının vs. donanımının — kendisinin de greve sokulması, yani çalışmaz hale getirilmesi gerekli, hatta kaçınılmazdır…

Dönekler işe gider. Makineleri, fırınları sapasağlam bulurlar — ve bu, üretim araçlarını sağlıklı halde bırakarak arkalarında kendi yenilgilerinin sebebini bırakan grevcilerin en büyük hatasıdır…

Oysa greve çıkıp makineleri ve aletleri olduğu gibi bırakmak, etkili bir mücadele için boşa harcanan zamandır. Zira patronlar, dönekler, ordu ve polis elinin altındayken makineleri çalıştıracaktır… ve grevin amacına ulaşılmayacaktır.

Grevden önceki ilk görev, çalışma araçlarını işlemez hale getirmektir. Bu işçi mücadelesinin alfabesidir. O zaman patron ile işçi arasında parti eşitlenir; çünkü o zaman gerçek anlamda bir iş durması yaşanır ve istenen sonuç — yani burjuva kampında hayatın durması — elde edilir.

Gıda sektöründe grev mi isteniyor?… Fırının tabanına birkaç litre gaz yağı ya da başka yağlı, kokulu bir madde dökmek yeter… Dönekler ya da askerler ekmek getirmeye kalksın bakalım. O ekmek yenmez, çünkü tuğlalar en az üç ay o kokunun esiri kalır ve ekmeğe sindirir. Sonuç: kullanılamaz fırın, yıkılması şart.

Metalürjide grev mi isteniyor?… Proletaryanın sömürüsünü sayan muazzam saatler olan bu makinelerin dişlilerine kum ya da zımpara… Bu kum makineleri patron ya da ustabaşından bile beter gıcırdatacak ve o demir dev, o iş yumurtlayan canavar acze düşecek — döneklerle birlikte…”

Aynı tezi, Batı-Devlet Demiryolları çalışanı yurttaş A. Renault, Demiryollarında Sendikacılık broşüründe işlemiştir; bu tez geçen Eylül’de, o koşullarda askeri mahkeme rolüne bürünen soruşturma kurulu tarafından görevden alınmasına mal olmuştur:

“Başarıdan emin olmak için,” diye açıklıyordu Renault, “demiryolu çalışanlarının çoğunluğu başlangıçta işi bırakmasa bile, burada tanımını vermeye gerek olmayan bir işin, grev ilanı anında tüm önemli merkezlerde aynı anda yapılması kaçınılmazdır. Bunun için, ne pahasına olursa olsun trenlerin çalışmasını engellemeye kararlı yoldaşlardan oluşan ekiplerin, şimdiden tüm gruplarda ve kritik noktalarda kurulmuş olması gerekir. Yoldaşlar profesyoneller arasından seçilmelidir — hizmetin çarklarını en iyi bilenlerden, hassas noktaları ve zayıf yerleri bulabilecek, aptalca yıkıma girmeden kesin vuruşu yapacak, etkili, doğru, enerjik olduğu kadar zeki eylemleriyle hizmetin işleyişi ve trenlerin yürümesi için vazgeçilmez malzemeyi tek hamlede birkaç günlüğüne kullanılamaz kılacak olanlardan. Bunu ciddi ciddi düşünmek gerekiyor. Sarı işçileri de, askerleri de hesaba katmak gerekiyor…”

Kol grevini makine greviyle ikiye katlamaktan ibaret olan bu taktik, alçak ve sığ saiklerden besleniyormuş gibi görünebilir. Hiç de öyle değil!

Bilinçli işçiler azınlık olduklarını bilirler ve yoldaşlarının sonuna kadar dayanacak inat ve enerjiden yoksun kalacağından korkarlar. O yüzden kitlenin kaçışını engellemek için geri dönüşü imkânsız kılarlar: arkalarından köprüleri atarlar.

Bunu, kapitalist güçlere fazlasıyla boyun eğen işçilerin elinden aleti alarak ve emeklerinin canlandırdığı makineyi felç ederek başarırlar. Böylece bilinçsizlerin ihanetini önler, zamansız işbaşı yaparak düşmanla uzlaşmalarını engellerler.

Bu taktiğin bir nedeni daha var: yurttaş Bousquet ve Renault’nun da belirttiği gibi, grevcilerin yalnızca döneklerden korkacağı yok; ordudan da çekinmeleri gerekir.

Zira grevcilerin yerine askeri iş gücü koymak gitgide yaygınlaşan bir kapitalist âdet haline gelmektedir. Fırıncı, elektrikçi ya da demiryolu işçisi grevi söz konusu olur olmaz, hükümet grevcileri askerlerle değiştirerek grevi boşa çıkarmaya, anlamsız ve amaçsız kılmaya hazırlanır.

Öyle ki, mesela elektrikçilerin yerine koymak için hükümet, elektrik üreten makinelerin işletilmesini ve cihazların kullanılmasını öğrettiği bir istihkâm birliği yetiştirmiştir; ilk grev belirtisinde elektrik sanayisi işçilerinin yerini almaya her an hazırdırlar.

Dolayısıyla, hükümetin niyetlerini bilen grevcilerin, işi bırakmadan önce bu askeri müdahaleyi imkânsız ve etkisiz kılarak bertaraf etmeyi ihmal ederlerse, daha baştan yenilmiş oldukları apaçık ortadadır.

Tehlikeyi öngören işçilerin, mücadeleye girerken buna uymamaları affedilmez olurdu. Ve uymaktan geri kalmayacaklardır!

Ama o zaman vandallıkla suçlanırlar; makineye saygısızlıkları kınanır, damgalanır. Bu eleştiriler, işçilerin amaçtan bağımsız, sistematik bir tahrip iradesi taşıması halinde haklı olurdu. Oysa durum bu değil! İşçiler makinelere saldırıyorsa, zevkten ya da meraktan değil, acil bir zorunluluk onları buna mecbur ettiği içindir.

Onlar için bir ölüm kalım meselesinin söz konusu olduğu unutulmamalıdır: makineleri durdurmazlarsa yenilgiye, umutlarının suya düşmesine giderler; sabote ederlerse büyük başarı şansları vardır, ama karşılığında burjuva kınamasına uğrar ve kulağa hoş gelmeyen sıfatlarla boğulurlar.

Söz konusu çıkarlar göz önüne alındığında, bu lanetlerle hafif yürekle yüzleştikleri ve kapitalistler ile uşaklarınca aşağılanma korkusunun, becerikli ve cesur bir inisiyatifin sakladığı zafer şansından vazgeçirmediği anlaşılır bir şeydir.

Durumları, geri çekilmeye zorlanan bir ordununkiyle aynıdır: yürüyüşünü engelleyecek ve düşmanın eline düşme riski taşıyan silahları ve erzağı kerhen imha etmeye karar verir. Bu durumda tahribat meşrudur, oysa başka herhangi bir koşulda delilik olurdu.

Dolayısıyla, zaferlerini güvence altına almak için sabotaja başvuran işçileri kınamak, kendini kurtarmak için ağırlıklarını feda eden orduyu kınamaktan daha fazla gerekçeye sahip değildir.

Şu sonuca varabiliriz: sabotaj da tıpkı bütün taktikler ve bütün silahlar gibidir — kullanımının meşruiyeti, zorunluluklardan ve güdülen amaçtan doğar.

Birkaç yıl önce Lyon tramvay çalışanlarını, dönek vatmanlarla “arabaların” işletilmesini imkânsız kılmak için rayların makaslarına çimento dökerken bu kaçınılmaz zorunluluk ve ulaşılacak amaç kaygısı yönlendiriyordu.

Temmuz 1908’de greve çıkan Médoc Demiryolu personeli için de aynı şey söylenebilir: işi bırakmadan önce, garları birbirine bağlayan telgraf hattını kesme tedbirini almışlardı ve şirket derme çatma bir hizmet kurmak istediğinde, lokomotiflerin su alma düzeneklerinin sökülerek saklandığı anlaşıldı.

Özgün bir yöntem de şudur; son yıllarda Philadelphia’da büyük bir kürk firmasında uygulanmıştır: işi bırakmadan önce kesimci işçiler sendika tarafından “kalıplarını” düzenli olarak bir parmak fazla ya da eksik olacak şekilde değiştirmeye davet edildiler. Her işçi tavsiyeye uyarak kalıplarını canının istediği gibi kısalttı ya da uzattı…

Ardından iş durdu ve “kara bacaklar” işe alındı; grevciler kıllarını bile kıpırdatmadı. Bu sarı işçiler işe koyuldu ve müthiş bir keşmekeş koptu! Kesimciler kesti… ve hiçbir şey birbirine uymadı! Öyle ki patron bir sürü dolar kaybettikten sonra grevcileri yeniden işe almak zorunda kaldı…

Herkes yerine döndü ve herkes kalıplarını fazlasını ya da eksiğini düzeltti.

1909 baharında Posta ve Telgraf grevinin yarattığı muazzam kargaşa unutulmamıştır. Bu grev, en belirgin toplumsal belirtileri bile görmezden gelen pek çok gönüllü körü şaşırttı; eğer PTT alt kademe memurlarının meslek organı Cri Postal‘ın daha Nisan 1907’de şunları ilan ettiğini bilselerdi, bu kadar şaşkınlık göstermezlerdi:

“Siz bize sopa vurmaktan söz ediyorsunuz, biz de copla karşılık vereceğiz… Asla engelleyemeyeceğiniz şey, bir gün Lille’e gidecek mektupların ve telgrafların Perpignan’a uğramasıdır. Asla engelleyemeyeceğiniz şey, telefon bağlantılarının birdenbire birbirine girmesi ve telgraf cihazlarının birdenbire bozulmasıdır. Asla engelleyemeyeceğiniz şey, on bin memurun yerinde kalıp kollarını kavuşturmasıdır. Asla engelleyemeyeceğiniz şey, on bin memurun aynı gün aynı saatte açığa ayrılma dilekçelerini verip derhal yasal olarak işi bırakmasıdır. Ve asla yapamayacağınız şey, onların yerine asker koymaktır…”

Daha pek çok örnek verilebilirdi. Ama bir sabotaj kılavuzu yazmadığımıza göre, işçilerin başvurduğu ve başvurabileceği karmaşık olduğu kadar çeşitli araçları burada sergilemeye kalkmak söz konusu değildir. Az önce hatırlattığımız birkaçı, sabotajın niteliklerini canlı olarak kavratmaya fazlasıyla yeter.

Yukarıda açıklanan yöntemlere ek olarak bir tanesi daha vardır — ikinci postacı grevinin başarısızlığından bu yana epeyce yayılmış olan — ve misilleme yoluyla sabotaj diye nitelendirilebilecek olan.

Bu ikinci grevin ardından, polisin ve savcılığın izini sürmekte başarısız kaldığı devrimci gruplar, grev nedeniyle toplu halde kovulan yüzlerce grevciye karşı çıkmak için telgraf ve telefon hatlarını sabote etmeye karar verdiler. Grev nedeniyle görevden alınan postacılar görevlerine iade edilene dek bu yeni tür gerillaya aralıksız devam edeceklerini duyurdular.

Bu grupların — ya da bu grubun — edindiği güvenilir adreslere gönderilen gizli bir genelge, tel sabotaj kampanyasının hangi koşullarda yürütülmesi gerektiğini açıklıyordu:

“Sana bu kâğıdı gönderen yoldaşlar, sen onları tanımasan da seni tanıyorlar; imza atmadıkları için mazur gör. Seni ciddi bir devrimci olarak tanıyorlar.

Senden, Pazartesi’yi Salı 1 Haziran’a bağlayan gece erişimin dahilindeki telgraf ve telefon tellerini kesmeni istiyorlar. Sonraki gecelerde, başka bir emir beklemeden, elindengeldiğince sık devam edeceksin.

Hükümet canından bezdiğinde, görevden aldığı 650 postacıyı geri alacaktır.”

İkinci bölümünde bu genelge, elektriğe kapılmaktan kaçınarak telleri kesmenin farklı yollarını anlatan ayrıntılı ve teknik bir kılavuz içeriyordu. Ayrıca büyük ısrarla sinyal tellerine ve demiryolu şirketlerinin telgraf tellerine dokunulmamasını tavsiye ediyor ve herhangi bir hatayı imkânsız kılmak için şirket telleriyle devlet hatlarının tellerini ayırt etme yöntemleri üzerinde titizlikle duruyordu.

Telgraf ve telefon tellerinin kıyımı Fransa’nın dört bir yanında muazzam boyutlara ulaştı ve Clemenceau hükümetinin düşüşüne kadar aralıksız sürdü.

Briand hükümeti iktidara geldiğinde bir tür ateşkes, telgraf hatlarına karşı düşmanlıkların askıya alınması yaşandı; yeni bakanlar grev mağdurlarının yakında görevlerine iade edileceğini ima etmişlerdi.

O zamandan beri çeşitli vesilelerle, iktidarın keyfiliğine karşı çıkmak isteyen bazı gruplar, telgraf ve telefon tellerine karşı bu savaşı yürütme inisiyatifini üstlendiler. Belge niteliğinde, bu tür operasyonlarda en faal gruplardan birinin bilançolarından birini aktaralım:

Joinville bölgesi gizli devrimci grubunun ve şubelerinin yedinci bilançosu:

Yoldaş Ingweiller’in — metal işçileri sendikası birliği sekreterinin — keyfi tutuklanmasını, Bi-Métal grev komitesine karşı yürütülen skandal kovuşturmaları ve 25 Temmuz 1910’da verilen mahkûmiyet kararlarını protesto etmek için kesilen telgraf ve telefon telleri.

Joinville bölgesi gizli devrimci komitesi ve Seine-et-Oise komitesi tarafından 8-28 Temmuz 1910 arasında gerçekleştirilen operasyonlar: (Hat, telgraf hattı)

Tarih Bölge Hat sayısı
8-28 Temmuz 1910 Montesson, le Vésinet, Pont du Pecq bölgesi 78 hat
25 Temmuz Melun-Montgeron yolu 32 hat
25 Temmuz Corbeil-Draveil yolu 24 hat
28 Temmuz P.-L.-M. hattı (Porte de Charenton) 87 hat
Toplam 221 hat
Önceki 6 bilançodan devir 574 hat
Genel toplam 795 hat

Buraya kadar sabotajı yalnızca proletaryanın patrona karşı kullandığı bir savunma aracı olarak ele aldık. Oysa bunun ötesinde, kamunun devlete ya da büyük şirketlere karşı bir savunma aracına da dönüşebilir.

Devlet — büyük adama büyük saygı! — bundan zaten nasibini almıştır. Bünyesine kattığı kamu hizmetlerini ne denli pervasızca sömürdüğü bilinir. Batı ağının yolcularının hepsinden kötü durumda olduğu da bilinir. Nitekim defalarca üzerlerinden bir öfke rüzgârı geçmiş ve isyan krizlerinde, lanetli devlete karşı sınıflar birleşmiştir.

Saint-Lazare Garı’nın sert bir sabotajına tanık olduk… ama bu yalnızca anlık, dürtüsel bir öfke patlamasıydı. Oysa işte, geçen Ağustos sonunda bir “yolcu çıkarlarını koruma sendikası” kurulmuş ve daha doğduğu anda, yasal yolların boşunalığına ikna olarak (Houilles’de yapılan bir toplantıda) tatmin elde etmek için “mümkün ve akla gelebilecek” her araca başvurma iradesini ortaya koymuş ve malzemeye yoğun sabotaj taraftarı olduğunu ilan etmiştir. Sabotajın yol aldığının kanıtıdır bu!

İŞLERI AĞIRDAN ALMA (Obstrüksiyon)

Obstrüksiyon, ters yüz edilmiş bir sabotaj yöntemidir; yönetmelikleri titiz bir özenle uygulamak, herkesin üzerine düşen işi akıllıca bir yavaşlıkla ve abartılı bir dikkatle yapmaktan ibarettir.

Bu yöntem özellikle Cermen ülkelerinde yaygındır ve ilk önemli uygulamalarından biri 1905’te İtalya’da demiryolu işçileri tarafından gerçekleştirilmiştir.

Özellikle demiryolu işletmeciliği söz konusu olduğunda, genelgelerin ve yönetmeliklerin birbirinin üstüne bindiğini göstermek için ısrar etmeye gerek yoktur; bunların titiz ve harfi harfine uygulanmasının hizmette ne denli kargaşa yaratabileceğini kavramak da güç değildir.

İtalya’da, “Ferrovieri”lerin obstrüksiyonu sırasında keşmekeş ve çözülme akıl almaz boyutlara ulaştı. Fiilen tren seferleri neredeyse durdu.

Bu edilgen direniş döneminin nasıl bir şey olduğunu hatırlamak, bu işçi mücadele taktiğinin tüm ustalığını kavratacaktır. Obstrüksiyonu yaşayan muhabirler, kuramsal bir açıklamanın veremeyeceği bir lezzet taşıyan anlatımlar verdiler. Sözü onlara bırakalım:

“Yönetmelik, bilet gişesinin trenin kalkışından otuz dakika önce açılıp beş dakika önce kapatılmasını öngörür. Gişeler açılır. Kalabalık itişir, sabırsızlanır. Bir beyefendi 4 frank 50’lik bilet için 10 franklık banknot uzatır. Memur ona, yolcuların kuruşuna kadar sayılmış parayla gelmesi gerektiğini belirten maddeyi okur. Buyursun bozdurmaya gitsin. Aynı olay her on yolcudan sekizinde tekrarlanır. Her türlü alışkanlığa aykırı ama yönetmeliğe uygun olarak, bir frank bile olsa para üstü verilmez. Yirmi beş dakika sonra ancak otuz kişi biletini almıştır. Diğerleri nefes nefese, bozuk paralarıyla gelir. Ama gişe kapanmıştır, çünkü yönetmelikteki süre dolmuştur.

Yine de, biletini alabilenlerin şanslı olduğunu sanmayın. Daha çilelerinin başındalar. Trendeler, ama tren kalkmaz. Başka trenleri beklemesi gerekir — gardan beş yüz metre ötede arızalı duran başka trenleri. Çünkü yönetmeliğe göre orada sonu gelmez bir duraklamaya yol açan manevralar yapılmıştır. Sabırsızlanan bazı yolcular gara yürüyerek ulaşmak için inmiştir bile; ama gözetmenler onları durdurmuş ve tutanak tutmuştur.

Kaldı ki kalkması gereken trende kontrol edilecek ısıtma boruları vardır ve titiz bir denetim iki saate kadar sürebilir. Sonunda tren yerinden kımıldar. Rahat bir nefes alınır. Hedefe ulaşıldığı sanılır. Hayal!

İlk istasyonda tren şefi bütün vagonları inceler ve gereken emirleri verir. Özellikle bütün kapıların düzgün kapanıp kapanmadığı kontrol edilir. Bir dakika durulması gerekirdi; en az on beş dakikayı hesaba katmak gerekir…”

Roma’da ve hemen her yerde ilk gün yaşanan bu olaylar, durumun hâlâ eksik bir resmini verir. İstasyonlardaki manevralar ve yük trenlerinin oluşturulması söz konusu olduğunda işler çok daha karmaşıktı.

Ve bütün bunlar, Sapeck’in ruhunu zevkten bayıltacak grotesk ya da neşeli olaylarla iç içeydi.

Milano’da bir tren, bir buçuk saatlik zahmetli çalışmanın ardından güçbela oluşturulmuştu. Gözetmen geçer ve tam ortada, şirketlerin cimrilikten ısrarla çalıştırdığı o eski ve berbat vagonlardan birini görür. “Kullanım dışı vagon,” diye hükmeder. Ve derhal vagonu ayırıp treni yeniden oluşturmak gerekir.

Roma’da bir ateşçi lokomotifini depoya geri götürmelidir. Ama tenderin arkasına yönetmelikteki üç fener konmadığını fark eder. Kıpırdamayı reddeder. Fenerleri aramaya gidilir; ama depoda, gar şefinin yazılı emri olmadan vermeyi reddederler. Bu olay yarım saat sürer.

Gişeye indirimli biletli bir yolcu gelir. Damgalayacağı sırada memur sorar:

— Biletteki isim olan Bay Filanca siz misiniz? — Elbette. — Kimliğinizi kanıtlayan belgeniz var mı? — Hayır, üzerimde yok. — O halde, kimliğinize kefil olacak iki tanık bulma zahmetinde bulunur musunuz…

Yine gişede: bir milletvekili gelir.

— Ah! Sayın X… siz misiniz? — Evet, bizzat. — Rozetiniz? — Buyrun. — İmzanızı lütfeder misiniz. — Memnuniyetle. Bir mürekkep hokkası. — Maalesef yok. — Peki nasıl imzalayayım?

Ve memur, sakin ve sarsılmaz bir tavırla karşılık verir:

— Sanırım büfede bulunur…

Büyük bir Paris gazetesinin muhabiri, o dönemde obstrüksiyon zamanındaki grotesk yolculuğunu şöyle anlatmıştı:

“Kendimi Termini Garı’na götürttüm (Roma’da); Civitavecchia, Cenova, Torino ve Modane treninin yönetmelikteki kalkış saatine tam zamanında vardım. Boş olan gişeye yöneldim.

— Cenova trenine yetişebilir miyim? diye sordum memura.

Adam bir an şaşkın şaşkın baktı; sonra heceleri tane tane vurgulayarak soğukkanlılıkla karşılık verdi:

— Elbette, Cenova treni henüz kalkmadı.

— Öyleyse bana Civitavecchia için gidiş-dönüş bileti verin, dedim, önceden saydığım bozuk paramı uzatarak.

Memur paramı aldı, her parayı, her kuruşu tek tek titizlikle inceledi; yokladı, doğrulamak için çınlattı — öyle bir yavaşlıkla ki, sabırsızlık taklidi yaparak dedim:

— Ama trenimi kaçırtacaksınız! — Bah! Treniniz henüz kalkmıyor… — Nasıl yani! nasıl yani! dedim. — Evet… Makinede ufak bir arıza olduğu söyleniyor. — Peki değiştirirler! — ‘Chi lo sa?…’

Bu kayıtsız adamı bırakıp perona geçtim; peron alışılmadık bir manzara arz ediyordu. Hamalların, memurların o ateşli koşuşturması yok olmuştu; küçük gruplar halinde dağılmış, aralarında ağır ağır konuşuyorlardı, bu sırada yolcular açık vagon kapıları önünde volta atıyordu. Her yerde taşra kasabasının küçük bir garının sükuneti hüküm sürüyordu.

Birinci sınıf bir vagona yaklaştım. Bir düzine işçi pirinç kolları parlatıyor, camları siliyor, düzgün çalıştığından emin olmak için kapıları açıp kapatıyor, minderleri silkeliyor, su musluklarını ve elektrik düğmelerini deniyordu. İtalyan demiryollarında eşi görülmemiş bir temizlik çılgınlığı! Sekiz dakika geçti ve vagon hâlâ hazır değildi.

— ‘Dio mio!’ diye birdenbire haykırdı işçilerden biri. Şu kapının kollarında pas var! Ve pası eşsiz bir gayretle ovmaya koyuldu.

— Bütün vagonları böyle temizleyecek misiniz? dedim.

— Hepsini! diye cevapladı bu vicdanlı adam ağır bir sesle. Ve temizlenecek on beş vagon daha var!

Bu sırada lokomotif hâlâ ortada yoktu. Araştırdım. Yardımsever bir memur, makinistin depoya yönetmelikteki saatte girdiğini ama makinesini hazırlamak için çok zaman harcadığını temin etti; zira kömür çuvallarını tartmak, briket tuğlalarını tek tek saymak istemiş, nihayet bazı cihazlardan kuşkulanarak amirini çağırıp tartışmak zorunda kalmış — yönetmeliğe uygun olarak!

Bir gar şef yardımcısı ile tren şefi arasındaki şu diyaloğa tanık oldum:

— Dinleyin, dedi gar şef yardımcısı, trenin yönetmeliğe göre oluşturulmasında ısrar ederseniz, bir daha yola çıkamayacağımızı siz de biliyorsunuz.

— Affedersiniz şefim, diye sakin sakin karşılık verdi öteki. Öncelikle, sabit tamponlu vagonların yaylı tamponlu vagonlarla dönüşümlü sıralanmasını emreden 293. maddeye uyulması gerekir. Sonra bütün tren yeniden oluşturulmalı, çünkü tamponların hiçbiri 236. madde, A harfinde belirtildiği gibi karşısındakiyle tam örtüşmüyor. Güvenlik zincirleri bazı vagonlarda eksik, dolayısıyla 326. madde, B harfinin gerektirdiği şekilde tamir edilmesi gerekiyor. Üstelik trenin oluşumu öngörüldüğü gibi yapılmamış, çünkü şu vagonlar…

— Tamamen haklısınız, diye haykırdı gar şef yardımcısı. Ama bütün bunları yapmak için bir gün gerekiyor!

— Ne yazık ki çok doğru, diye iç çekti tren şefi, yarı alaycı bir tavırla. Ama sizin için ne fark eder? Yola çıkınca bütün sorumluluk benim üzerime biniyor. Dolayısıyla yönetmeliğe uyulmasında ısrar ediyorum…”

Sonunda bir düdük sesi lokomotivin ilerlediğini haber verir; her makasta makinistle makasçı arasında uzun bir tartışma için duraklar. Trenimizin beklediği hatta varınca, makinist bir kez daha ihtiyatla durur: daha ileri gitmeden ve trenin başına yanaşmadan, vagonların frenlerinin düzgün çalışıp çalışmadığını, vagonların çatılarında fenerci ya da başka görevli olup olmadığını bilmek ister… Kaza bir anda olur! Nihayet makinist tatmin olduğunu beyan eder ve lokomotifini bağlantıya getirir.

Kalkacak mıyız?… Hadi canım! Makinenin manometresi 5 derece göstermeli, 4 gösteriyor. Normalde yine de kalkılır, basınç yolda yükselir. Ama yönetmelik kalkışta 5 derece ister ve makinistimiz bu akşam 4,5 derecede dünyada kalkmaz.

Sonunda bir buçuk saat gecikmeyle yola çıkarız. Gardan akıllıca bir yavaşlıkla çıkarız, her makasta düdük çalarak, Roma’dan iki kilometre ötede arızalı duran ve yolcuları birbirleriyle yarışırcasına söylenen altı treni geçerek ve… kendimizi, seyahat izinli, yarım izinli ve dönüşümlü biletli yolculara imza attırmakla vakit geçiren kontrolörlerin eline düşmüş buluruz.

Derken ilk istasyon. Yolcular biner. Memurlar bütün kapıların kapanışını yavaş yavaş kontrol eder, açar, kapar. On dakika daha kaybolur. Her şeye rağmen gar şefi kalkış düdüğünü çalar.

— ‘Momento!’ diye bağırır tren şefi. ‘Momento!’ — Ne oldu? diye sorar gar şefi. — Şuradaki kompartımanın camını kapatacağım, yönetmeliğin 676. maddesinde belirtildiği üzere.

Ve dediğini yapar!

Yeniden yola çıkılır… Sonraki istasyonda yeni komedi.

Alınacak koliler var, dokuz sandık ve beş valiz; tren şefi kabul etmeden önce hepsini kontrol etmekte ısrar eder — yönetmeliğin 739. maddesinde belirtildiği gibi. Ve sonunda Civitavecchia’ya gece yarısı kırkta vardık, normalde iki saatte kat edilen bir güzergâhta yaklaşık üç saat gecikmeyle…”

İşte obstrüksiyon budur: yönetmeliklere saçmalığa varana dek saygı ve uygulama; üzerine düşen işin abartılı bir özenle ve aynı derecede abartılı bir yavaşlıkla yapılması.

Bunu ortaya koyduktan sonra, Haziran 1906’da Milano’da toplanan Uluslararası Taşımacılık İşçileri Kongresi’nin bu mücadele taktiği hakkındaki değerlendirmesini bilmek faydasız olmayacaktır. Raportör Avusturyalı bir delege, yurttaş Tomschick’ti:

“Kongre demiryolu işçilerine greve çıkmalarını mı yoksa edilgen direniş kullanmalarını mı tavsiye ediyor, bunu söylemek çok güçtür,” diye beyan etti. “Mesela Avusturya’da iyi ve mümkün olan, başka ülkelerde kötü ve uygulanamaz olabilir…

Edilgen direnişe gelince: eskidir, daha 1895’te uygulanmıştır. İtalyan yoldaşlar edilgen direniş yolcu trenlerine de yayarak oldukça beceriksizce uyguladılar. Böylece halkı kışkırttılar ve bu tamamen gereksizdi, çünkü yolcu taşımacılığı ticaretin en önemli kısmı değildir, ancak ikinci sırada gelir. Demiryolları için asıl önemli olan yük taşımacılığıdır ve demiryollarını onun durdurulmasıyla vurmak gerekir. İtalyan yoldaşlar bunu yapsalardı, kuşkusuz büyük avantajlar elde ederlerdi. Yükler ne kadar birikirse, bütün trafik o kadar durur ve bunun sonucu da yolcuların, dışarıda kalıp nakliyelerini boşuna beklemek zorunda kaldıkları için protestolarıdır. Bu durumda yolcuların şikâyetleri demiryolu işçilerine değil, yönetimlere yönelecektir. İtalya’da tersinin yaşandığı görüldü: halk demiryolu işçilerine karşıydı.

Size söylüyorum, edilgen direniş grevden çok daha zor uygulanır. Edilgen direnişte demiryolu işçileri sürekli amirlerin kamçısı altındadır, her çeyrek saatte her türlü emre karşı kendilerini savunmak zorundadırlar ve iş reddi nedeniyle her an kovulabilirler.

Bütün memurları ele alın: yüz kişiden en çok onu talimatları bilir, çünkü çalışanlar amirleri tarafından eğitilmez. Edilgen direniş sırasında demiryolu işçilerini aydınlatmanın ve bilgilendirmenin ne kadar güç olduğunu o zaman tasavvur edebilirsiniz.

Bir de unutulmaması gereken önemli bir durum daha var: edilgen direniş sırasında kayıtsız adamlara fazla iş yüklenir, sürekli koşturmak zorunda kalırlar, dinlenmeleri azdır ve kilometre başına ücretlerini kaybettikleri için kazançları da aynı zamanda azalır. Bu yüzden bir kez daha ısrar ediyoruz, edilgen direniş hiç de kolay bir iş değildir…”

Kongre aslında obstrüksiyonu onaylamamazlık etmedi: iki araç — edilgen direniş ve grev — arasında tavır almadı, hangisini tercih edeceklerine karar vermeyi ilgililere bıraktı.

Kongre’nin edilgen direnişe ilişkin bu çekinceleri öylesine az bir kınama içeriyordu ki, ertesi yıl, Ekim 1907’de Avusturyalı demiryolcular bu mücadele aracına başvurdular: obstrüksiyon on beş gün kadar sürdü ve şirketler teslim olmak zorunda kaldı. O zamandan beri pek çok vesileyle Avusturya topraklarında obstrüksiyon uygulandı; başvuran meslek grupları arasında posta çalışanlarını ve matbaacıları sayabiliriz. Bitirmeden önce ekleyelim ki, bu mücadele yöntemi Almanya’da ses getirmiştir: 1908 yılbaşı yaklaşırken Leipzig’in büyük yayınevlerinin çalışanları, obstrüksiyon olan bu ters yüz sabotaja başvurdular. Bir meslek gazetesi olayları şöyle aktardı:

“Hayat pahalılığına rağmen son derece güvencesiz koşullarda çalışmak zorunda kalan bu çalışanlar, patronlara aylık asgari 110 mark ücret isteyen bir tarife taslağı sunmuşlardı. Patronlar, çalışanların birlik olmamasına güvenerek (biri sosyalist olmak üzere 5 farklı sendika vardır), görüşmeleri uzatarak ölü sezona kadar sürüncemede bırakmak ve böylece işçi taleplerini boşa çıkarmak niyetindeydi. Ama sosyalist sendikanın uyanıklığını hesaba katmamışlardı; sendika bütün çalışanları bir toplantıya çağırdı ve patronları çözüme zorlamak için sabotajın benimsenmesine karar verildi. Ertesi gün çalışanlar edilgen direnişe geçtiler, yani vicdanlı bir şekilde, fazla acele etmeden çalıştılar, faturaları göndermeden önce defalarca yeniden saydılar, paketlemelere en büyük özeni gösterdiler vs. ve sonuç olarak bir yığın kitap balya gönderilemedi. Patronlar işlerin bu şekilde gittiğini görünce, ertesi gün istenen zammı verdiler.”

Son olarak şunu belirtelim: obstrüksiyon Almanya’da kendini kanıtlamış olmakla birlikte, yanılmıyorsak Fransa’da henüz uygulanmamıştır. Yine de orada kök salması ihtimal dışı değildir… bunun için yalnızca fırsat ve uygun koşullar gerekir.

SONUÇ

İşçi sabotajının biçimlerini inceleyerek az önce gördüğümüz üzere, hangi biçimde ve hangi anda ortaya çıkarsa çıksın, onun ayırt edici özelliği — her zaman ve daima! — patronu kasasından vurmayı hedeflemesidir.

Yalnızca sömürü araçlarına, cansız ve ruhsuz nesnelere saldıran bu sabotaja karşı burjuvazinin lanetleri bitmez tükenmez. Buna karşılık, işçi sabotajını yerden yere vuranlar, başka bir sabotaja — hakikaten suç teşkil eden, canavarca ve son derece iğrenç olan, kapitalist toplumun ta özünü oluşturan sabotaja — karşı kıllarını bile kıpırdatmazlar. Kurbanlarını soymakla yetinmeyip sağlıklarını söken, hayatın kaynaklarına… her şeye saldıran bu sabotaj karşısında kıpırdamazlar. Bu kayıtsızlığın büyük bir sebebi vardır: bu sabotajdan nemalanalar onlardır!

Sabotajcıdır, sütü — o miniciklerin besinini — karıştırıp bozarak filizlenen nesilleri daha yeşilken biçen tüccarlar;

Sabotajcıdır, unlara talk ya da başka zararlı maddeler katarak birinci ihtiyaç maddeleri olan ekmeği tağşiş eden değirmenciler ve fırıncılar;

Sabotajcıdır, palmiye ya da hindistancevizi yağıyla çikolata yapan; nişasta, hindiba ve palamutla kahve çekirdeği üreten; badem kabuğu ya da zeytin posasıyla biber yapan; glikozlu reçel yapan; vazelinli pasta yapan; nişasta ve kestane özüyle bal yapan; sülfürik asitle sirke yapan; tebeşir ya da nişastayla peynir yapan; şimşir yapraklarıyla bira yapan imalatçılar, vesaire, vesaire.

Sabotajcıdır, Bazaine’den daha beter vatansever (!) tüccarlar ki 1870-71’de, askerlere karton tabanlı postallar ve kömür tozlu fişekler vererek vatanlarının sabotajına katkıda bulundular; sabotajcıdır aynı şekilde, baba mesleğine yüreklerinde geleneksel kalpakla giren ve büyük zırhlıların patlayan kazanlarını, denizaltıların çatlak gövdelerini inşa eden, orduya çürük konserve, bozuk ya da veremli et, talklı ya da bakla unlu ekmek sağlayan onların torunları!

Sabotajcıdır, inşaat müteahhitleri, demiryolu yapımcıları, mobilya üreticileri, kimyasal gübre tüccarları, her türden ve her sınıftan sanayiciler…

Hepsi sabotajcı! Hepsi, istisnasız!… çünkü gerçekten hepsi, ellerinden geldiğince hile yapar, bozar, tağşiş eder.

Sabotaj her yerde ve her şeyde: sanayide, ticarette, tarımda… her yerde! her yerde! Oysa mevcut toplumu baştan aşağı saran, onun içinde yüzdüğü ortamı oluşturan — tıpkı bizim havanın oksijeni içinde yüzdüğümüz gibi — ve ancak onunla birlikte yok olacak olan bu kapitalist sabotaj, işçi sabotajından bambaşka bir biçimde mahkûm edilmeyi hak eder.

İşçi sabotajı — ısrar etmek gerekir! — yalnızca sermayeye, kasaya saldırır; oysa öbürü insan hayatına saldırır, sağlığı mahveder, hastaneleri ve mezarlıkları doldurur.

İşçi sabotajının açtığı yaralardan yalnızca altın fışkırır; kapitalist sabotajın yarattığı yaralardan ise kan sel olup akar.

İşçi sabotajı cömert ve özgeci ilkelerden esinlenir: patron zorbalıklarına karşı bir savunma ve korunma aracıdır; kendi ve ailesinin varlığı için savaşan mirastan yoksun bırakılmışın silahıdır; işçi kitlelerinin toplumsal koşullarını iyileştirmeyi ve onları kıskıvrak sarıp ezen sömürüden kurtarmayı hedefler… Daha ışıltılı ve daha iyi bir hayatın mayasıdır.

Kapitalist sabotaj ise yalnızca yoğunlaştırılmış bir sömürü aracıdır; dizginlenemeyen ve asla doyurulmayan iştahları yoğunlaştırır; tatmin olmak için suçtan bile geri durmayan iğrenç bir açgözlülüğün, doyumsuz bir zenginlik susuzluğunun ifadesidir… Hayat doğurmak şöyle dursun, etrafına yalnızca yıkım, yas ve ölüm saçar.

Emile Pouget

Çeviri: Anarsizm.Org

]]>
Onaltılar Manifestosu https://anarsizm.org/onaltilar-manifestosu/ Fri, 14 Mar 2025 13:58:53 +0000 https://anarsizm.org/?p=1589 Read more]]> Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkileri tüm Avrupa’yı kasıp kavururken Pyotr Kropotkin ve 15 yoldaşı, savaş karşısındaki tutumlarını ortaya koyma ihtiyacıyla 28 Şubat 1916’da Onaltılar Manifestosu’nu kaleme aldı. 14 Mart 1916’da La Bataille gazetesinde yayımlanan manifesto, o dönemin anarşist çevrelerinde büyük yankı uyandırdı.

Manifesto, Alman militarizminin ivedilikle durdurulması gerektiğini vurguluyor, bu saldırganlığa karşı direnişin meşruluğunu işaret etmenin yanı sıra işçilerin ve halkların kendi özgürlüklerini kendi elleriyle kazanmasının yolları üzerine de tarifler öneriyordu.

Bu tutum, dönemin birçok anarşistinin eleştirisine hedef oldu. Özellikle Emma Goldman ve Errico Malatesta gibi isimler, Kropotkin ve yoldaşlarının savaşın bir tarafını desteklediğini ve bunun anarşist ilkelerle bağdaşmaz olduğunu savundular. Manifesto, anarşist hareket içinde bir bölünmeye yol açarak savaş karşısındaki stratejik ayrışmayı gözler önüne serdi.

Bugün Onaltılar Manifestosu, savaş ve militarizm karşısında farklı bakış açılarını görmek açısından hala önem taşıyor. O dönemin koşullarında, Kropotkin ve yoldaşlarının neden böyle bir metin kaleme aldığını anlamak, tarihsel bağlamı göz önünde bulundurmayı gerektiriyor. Manifesto sadece dönemsel bir çağrı değil aynı zamanda anarşizm içinde süregelen temel tartışmalardan birinin tarihsel bir yansımasıdır.

Yirminci yüzyılın önemli anarşist düşünürlerinden biri olan Kropotkin ve 15 yoldaşı tarafından kaleme alınan bu önemli belgenin çevirisini sizlerle paylaşıyoruz.

ONALTILAR MANİFESTOSU

Toplumun farklı kesimlerinden sesler, bir an önce barışın sağlanabilmesi için yükseliyor. Yeterince kan döküldüğünü, yeterince yıkım olduğunu ve her koşulda bunun bitmesi gerektiğini söylüyorlar. Bizler yıllardır gazetelerimizde, halklar arasındaki her türlü savaşa, (emperyalist ya da cumhuriyetçi, hangi üniformayı giyerse giysin) militarizme karşı olduğumuzu defalarca anlattık. Dolayısıyla barışın koşulları uluslararası bir kongrede bir araya gelen Avrupalı işçiler tarafından tartışılsaydı, bunu görmekten memnuniyet duyardık. Özellikle Alman halkının, Ağustos 1914’te topraklarını korumak için hareket edildiğine inanmış olsa bile, aslında fetih savaşları için aldatılmış olduklarını fark etmeleri için zamanları vardı.

Gerçekten de Alman işçileri az çok gelişmiş birliklerinde, Fransa, Belçika ve Rusya’nın işgal planlarının çok önceden planlandığını anlamak zorundadır. Eğer bu savaş 1875, 1886, 1911 ya da 1913’te patlak vermediyse bunun nedeninin uluslararası ilişkilerin elverişli olmaması ve askeri hazırlıkların Almanya’ya zafer vaat edecek kadar tamamlanmamış olması olduğunu artık anlamalıdırlar. (Tamamlanması gereken stratejik hatlar, genişletilmesi gereken Kiel kanalı ve geliştirilmesi gereken büyük kuşatma topları vardı.) Ve şimdi, yirmi aylık savaş sürecinin ve korkunç kayıpların ardından, Alman ordusu tarafından gerçekleştirilen istilanın sürdürülemeyeceğinin farkına varmalıdırlar. Özellikle (Avusturya yenilgisinden sonra 1859’da Fransa’nın fark etmiş olduğu gibi) ilhak konusunda rızasını ifade etmesi gerekenin, her bir bölgenin kendi nüfusu olduğunu hatırlamaları gerekmektedir.

Eğer Alman işçiler durumu bizim anladığımız gibi ve sosyal demokratlarının zayıf bir azınlığının idrak edebildiği gibi anlamaya başlarlarsa, ayrıca hükümetlerine seslerini duyurabilirlerse, barış hakkında tartışmaların başlayabilmesi için ortak bir zemin yaratılabilir. Fakat bunun için, ilhak yapmayı ya da ilhakı meşrulaştırmayı kesinlikle reddettiklerini, işgal edilen ülkelerden vergi alma iddiasından vazgeçtiklerini, istilacıların komşu ülkelere verdiği maddi zararı Alman devletinin ödeme zorunluluğunun farkına vardıklarını ve ticaret anlaşması adı altında ekonomik bağımlılığı zorla kabul ettirme niyetinden döndüklerini beyan etmelidirler. Ne yazık ki, Alman halkında bu anlamda bir farkındalığın belirtilerini henüz göremiyoruz.

Bazıları Zimmerwald Konferansı’ndan bahsediyor, ancak bu konferansta temel bir unsur eksikti: Alman işçilerin temsili. Almanya’da savaş sırasında gıda fiyatlarının yükselmesi nedeniyle meydana gelen bazı ayaklanmalardan çokça söz edildi. Ancak bu tür olayların, sürelerini etkilemeksizin, büyük savaşlar sırasında her zaman meydana geldiğini unutuyoruz. Bugünlerde Alman hükümeti tarafından yapılan tüm düzenlemeler, baharın gelişiyle birlikte yeni saldırılara hazırlandığını kanıtlamaktadır. İlkbaharda müttefiklerin yeni ordularla, yeni ekipmanlarla, öncelere göre daha güçlü toplarla karşı koyacağını bildiğinden, müttefik halklar arasına nifak tohumları ekmeye de çalışmaktadır. Ve bu amaçla savaşın kendisi kadar eski bir aracı kullanır: Düşmanlar arasında sadece orduların ve ordu tedarikçilerinin karşı çıktığı “yakın zamanda gelecek bir barış” söylentisini yaymak. Bülow ve sekreterleri, İsviçre’de kaldıkları son günlerde bunun peşindeydi.

Peki barışın hangi koşullar altında gerçekleştirilmesini öneriyor?
Neue Zürcher Zeitung ne olduğunu biliyor gibi görünüyor ve resmi gazete Nord-deutsche Zeitung da bunu çürütmüyor. Belçika’nın çoğunluğunun tahliye edileceğini, ama bunun bir şartla olacağını söylüyorlar: Alman ordusunun geçişine karşı çıkması gibi şeyleri bir daha yapmayacağına dair taahhütler vermesi şartıyla. Peki başka ne taahhütler isteniyor? Belçika kömür madenleri mi? Kongo mu? Kimse söylemiyor. Ama bir yıllık büyük bir “katkı” şimdiden talep ediliyor. Fransa topraklarında ele geçirilen bölgeler geri verilecek, Fransızca konuşulan Lorraine bölgesi de. Bunun karşılığında Fransa, 18 milyarlık Rus borçlarını Alman devletine aktaracak. Bu 18 milyarlık “katkı”yı Fransız tarım ve endüstri işçileri geri ödemek durumunda kalacak, çünkü sonuçta vergileri onlar ödüyor. İşçilerin emekleriyle zenginlik ve refah dolan on bölgeyi geri almak için 18 milyar verilmiş olacak, ki bu bölgeler şimdilerde harabeye dönüşmüş, tahrip edilmiş durumda.

Almanya’da barışın koşullarıyla ilgili ne düşünüldüğüne gelecek olursak, kesin olan bir şey var: Burjuva basını, halkları Belçika ve Kuzey Fransa’nın bazı kesimlerinin topraklarına katılacağı fikrine hazırlıyor. Ve Almanya’da bu fikre karşı çıkabilecek herhangi bir güç yok. Bu fetih planına karşı ses çıkarması gereken işçiler bunu yapmıyor. Sendikalı işçiler, emperyalist ateşle yönlendirilmeye razı geliyorlar. Hükümetin barışla ilgili kararlarını etkilemek için fazla zayıf olan sosyal demokrat parti ise -büyük bir kalabalığı temsil etse de- bu konuda ikiye ayrılmış durumda ve partinin çoğunluğu hükümeti destekliyor. Alman imparatorluğu, ordularının on sekiz aydır Paris’e 90 km uzaklıkta olduğunu ve Alman halkının yeni fetihler hayaliyle destekçisi olduğunu bildiği için, halihazırda yapılmış olan fetihlerden neden çıkar sağlanamayacağını görmüyor. Yeni fetihler için daha fazla silahlanmaya harcanacak “katkı”daki yeni milyarları kullanarak, uygun gördüğünde Fransa’ya yeniden saldırmak, kolonilerini almak, diğer eyaletlerini ele geçirmek ve artık direnişten korkmamak için barış koşullarını dayatabilecek kudrete sahip olduğuna inanıyor.

Bu koşullarda barıştan bahsetmek, tam anlamıyla Alman devletinin, Bülow’un ve ajanlarının oyununa gelmek, bu oyunu sürdürmektir. Kendi adımıza, Almanya’nın kaderine yön verenlerin barışçıl eğilimleri konusunda bazı yoldaşlarımızın sahip olduğu yanılsamaları paylaşmayı kesinlikle reddediyoruz. Biz tehlikeyi görmeyi, onunla yüzleşmeyi ve onu savuşturmak için ne yapabileceğimizi araştırmayı tercih ediyoruz. Bu tehlikeyi görmezden gelmek onu büyütmek anlamına gelecektir.

Alman saldırganlığının sadece kurtuluş umutlarımıza değil tüm insanlığın gelişimine karşı bir tehdit, hem de şu anda gerçekleşmekte olan bir tehdit olduğunun farkındayız. Tam da bu yüzden biz anarşistler, anti-militaristler, savaş karşıtları, barışın ve halkların kardeşliğinin tutkulu destekçileri olarak direnişin tarafındayız ve bu yüzden kendi kaderimizi, halkın geri kalanından ayrı tutmamak zorundayız. Bu halkın savunmayı kendi ellerine alıp üstlenmesini tercih ettiğimiz gerçeğini vurgulamayı gerekli görmüyoruz. Bu gerçekleşmediğine göre, değiştirilemeyecek olana katlanmaktan başka çare yoktu. Ve savaşanlarla birlikte iddiamız şudur: Alman halkı hak ve adalet gibi aklı başında kavramlara geri dönmedikçe, Pan-Alman siyasi egemenlik projelerinin bir aracı olarak daha fazla hizmet etmeyi reddetmedikçe, barış söz konusu olamaz. Şüphesiz, savaşa rağmen, cinayetlere rağmen enternasyonalist olduğumuzu, halkların birliğini ve sınırların ortadan kalkmasını istediğimizi unutmuyoruz. Ancak, Alman halkı da dahil olmak üzere halkların uzlaşmasını istediğimiz için, kurtuluşa dair tüm umutlarımızın yok edilmesini temsil eden bir saldırgana karşı direnmeleri gerektiğini düşünüyoruz.

Kırk beş yıldır Avrupa’yı koskocaman bir kamp haline getiren bir parti kendi şartlarını hala dikte etmekteyken barıştan söz etmek, yapabileceğimiz en büyük hata olacaktır. Direnmek ve planlarını yıkmak, aklı başında olan Alman halkının önünü açmak ve ona bu partiden kurtulma imkânı vermek demektir. Alman yoldaşlarımız bunun her iki taraf için de avantajlı olacak tek sonuç olduğunu ve onlarla işbirliği yapmaya hazır olduğumuzu bilsinler.

28 Şubat 1916

İmzacılar:
Pyotr Kropotkin
Christian Cornelissen
Henri Fuss
Jean Grave
Jacques Guérin
A. Laisant
F. Le Lève (Lorient)
Charles Malato
Jules Moineau (Liège)
A. Orfila
Hussein Dey (Cezayir)
M. Pierrot
Paul Reclus
Richard (Cezayir)
Tchikawa (Japonya)
W. Tcherkesoff

Çeviri: Anarsizm.org

]]>
Katılım Çağrısı: Balkan Anarşist Kitap Fuarı 2024 https://anarsizm.org/katilim-cagrisi-balkan-anarsist-kitap-fuari-2024/ Sat, 25 May 2024 13:12:52 +0000 https://anarsizm.org/?p=1577 Read more]]> 16. Balkan Anarşist Kitap Fuarı’nın (Balkan Anarchist Bookfair: BAB) 5-7 Temmuz 2024 tarihlerinde -şimdiye dek ilk kez- Kosova’nın Priştine kentinde gerçekleşeceğini duyurmaktan heyecan duyuyoruz. BAB sadece kitapların tanıtıldığı bir mecra değil, aynı zamanda bilgi ve fikir alışverişinde bulunmak, yeni inisiyatifler oluşturmak ve örgütlenmeleri güçlendirmek için bir zemin niteliğindedir. Bu bağlamda, 20 yılı aşkın bir süredir, Balkanlar’ın yapay sınırlarının ötesinde dayanışma, direniş ve işbirliğine olan kolektif bağlılığımızın kanıtı olarak varlığını sürdürüyor.

BAB, sermayenin olağan akümülasyon krizini yaşadığı, savaş ateşinin tüm dünyayı kasıp kavurarak bizi bir dünya savaşının eşiğine getirdiği ve faşizmin bariz bir biçimde orman yangını gibi yayıldığı kritik bir döneme denk geliyor. Devletler giderek daha fazla militarize oluyor ve popülasyon giderek daha fazla polisleştiriliyor, topluluklar ve dayanışma bağları parçalanıyor. Ve her türlü muhalefetin baskı altına alınmasıyla birlikte, sermaye serbestçe hareket eder hale geliyor; yeni sömürü kaynaklarına doğru sürekli genişliyor.

Balkanlar da bir istisna değildir. Zorunlu askerlik hizmetinin uygulamaya konulması planıyla birlikte silah ve teknoloji stokunun giderek arttığı Balkan ülkelerinin her geçen gün daha da militarize olduğuna tanık oluyoruz. Ulusal çıkar kisvesi altında ve ırkçı milliyetçi söylemler aracılığıyla genellikle etnik, toplumsal ve siyasal azınlıkların aleyhine olacak şekilde, daha baskıcı bir biçimde nüfusu kontrol yöntemleri uygulamaya konulmuştur. Siyasi iktidar daha da merkezileştirilmiş ve siyasi baskı daha görünür bir biçimde uygulanmış; politik örgütler ise siyasal, toplumsal ve kültürel yaşamın her alanına sızan neoliberalizmin mantığını yansıtan STK’laşma yoluyla etkisiz hale getirilmiştir.

Aynı zamanda, kapitalist sömürünün vazgeçilmez bir öğesi olan ataerki, artan kadın cinayetleri ve fiziksel saldırılarla hem kamusal hem özel alanda sürdürülen nefret atmosferinin yanında bedenlerimizi de kontrol etmeye çalışarak herkes, ama özellikle de kadınlar ve LGBTİQ+ toplulukları için giderek daha düşmanca bir ortam yaratmaktadır. Aynı ataerkil mantık, ulusal muhafazakârlığa olan göstermelik karşıtlığıyla ataerkil sistemi güçlendiren dini bağnazlığa da yol açmaktadır.

Uluslararası ölçekte Balkanlar, küresel siyasette kritik bir rol oynamaktadır. NATO ve Rusya Federasyonu’nun jeopolitik manevraları bölge üzerindeki doğrudan etkisini sürdürmektedir. Aynı zamanda, neoliberal reformlar uluslararası sermayeye, özellikle de Balkanlar’daki tüm temel kamu altyapısı üzerinde kontrol sahibi olan AB, Çin ve Türkiye sermayesine erişim sağlamıştır. Ve Balkanlar uluslararası sömürü pazarlarıyla birbirine zaten bağlıyken, şimdi sermaye odaklarının yararına nüfus ve hareket kontrolüyle daha da bağlı hale geliyor. Balkanlar -İtalya adına Arnavutluk’ta planlanan gibi- göçmen gözaltı merkezlerine ev sahipliği yaparak, Avrupa kalesinin halihazırda kurulmuş olan sınır bölgesinde göçmen nüfusunun kontrolü için doğrudan bir “ileri üs” haline gelmektedir.

Anarşistler olarak sınırların ötesinde örgütlenmek, dayanışma mekanizmaları oluşturmak ve baskıya direnmenin yollarını bulmak konusundaki kararlılığımızı her zaman gösterdik. Bugün Balkanlar’da yaşayan halklar olarak karşı karşıya kaldığımız yukarıdaki tüm zorluklarla yüzleşirken, yine kendi gücümüzü ve baskı kurumlarına en acil şekilde yanıt vermenin yollarını bulmalıyız.

Bu nedenle, önceki BAB’larda olduğu gibi bu yıl da anarşist yayınevleri ve inisiyatiflerin yanı sıra Balkanlar ve ötesindeki coğrafyalardan uluslararası anarşist ve anti-otoriter hareketleri Priştine’deki BAB2024’e katılımlarını şimdiden planlamaya davet ediyoruz. İlgilenen tüm kişi ve grupları etkinliğin organizasyon sürecine katılmaya çağırıyoruz.

Daha fazla bilgi, soru ve önerileriniz için bab2024@riseup.net e-posta adresinden bizimle iletişime geçebilir veya bab2024.espivblogs.net web sitesini ziyaret edebilirsiniz.

2024 Balkan Anarşist Kitap Fuarı Meclisi

Çeviri: Anarşist Medya

Kaynak:

Call for participants: Balkan Anarchist Bookfair BAB2024

]]>
Zapatistalar Yeni Otonomi Yapılarının Modelini Açıkladı https://anarsizm.org/zapatistalar-yeni-otonomi-yapilarinin-modelini-acikladi/ Wed, 15 Nov 2023 21:16:27 +0000 https://anarsizm.org/?p=1544 Read more]]>

Geçtiğimiz hafta, Zapatista toplulukları otonom yönetimlerini “feshettiklerini” duyurdular. Bu duyuru, Zapatista düşmanları tarafından modellerinin başarısızlığının kanıtı olarak zaferle karşılandı. Ancak Zapatista bugün yeni otonomi sistemlerini detaylandıran bir duyuru paylaştı.

Okumak üzere olduğunuz yazı yeni Zapatista bildirisi “Novena Parte: La Nueva Estructura de la Autonomia Zapatista”dan alınmıştır.

Size otonomiyi, yani Zapatista otonomisinin yeni yapısını nasıl yeniden düzenlediğimizi anlatmaya çalışacağım. Daha sonra daha ayrıntılı olarak açıklayacağım. Ya da belki daha fazlasını açıklamayacağım, çünkü önemli olan pratiktir. Elbette yıldönümüne gelip oyunları, şarkıları, şiirleri ve mücadelemizin bu yeni aşamasının sanat ve kültürünü de izleyebilirsiniz. Eğer gelmezseniz, Tercios Compas size orada fotoğraflar ve videolar gönderecektir. Başka bir zaman size MAREZ ve JBG’nin eleştirel değerlendirmesinde iyi ve kötü gördüğümüz şeyleri anlatacağım. Şimdi size sadece nasıl göründüğünü söyleyeceğim.

Birincisi – Sadece özerkliğin sürdürüldüğü yer değil, aynı zamanda diğer yapıların da onsuz işleyemeyeceği ana taban Yerel Otonom Yönetimdir (GAL).

Zapatista destek tabanının yaşadığı her toplulukta bir GAL bulunmaktadır. Zapatista GAL, tüm otonominin çekirdeğini oluşturur. Otonom temsilciler ve komisyon üyeleri tarafından koordine edilirler ve kasaba, çiftlik, topluluk, bölge, mahalle, ejido, koloni (ya da oranın nüfusu kendisini nasıl adlandırıyorsa) oranın meclisine tabidirler.

Her GAL kendi otonom örgütsel kaynaklarını (okullar ve klinikler gibi) ve Zapatista olmayan komşu kardeş şehirlerle ilişkilerini kontrol eder. Ve ödemelerin doğru kullanımını kontrol eder. Ayrıca var olabilecek kötü yönetim, yolsuzluk ve hataları tespit eder ve rapor eder. Ve kendilerini Zapatista yetkilileri olarak tanıtıp kendi çıkarları için kullanacakları destek ya da yardım isteyenlere karşı dikkatli davranır.

Yani daha önce birkaç düzine MAREZ, yani Zapatista Asi Otonom Belediyesi varken, şimdi binlerce Zapatista GAL’i var.

İkincisi – İhtiyaçlarına, sorunlarına ve ilerlemelerine göre, çeşitli GAL’ler Zapatista’da toplanır.

Otonom Yönetim Kolektifleri (CGAZ)’da toplanır ve burada GAL’leri ilgilendiren konular üzerinde tartışılır ve anlaşmalar yapılır. Bu şekilde karar verdiklerinde, Otonom Yönetimler Kolektifi her topluluğun yetkililerini bir toplantıya çağırır. Burada Sağlık, Eğitim, Agroekoloji, Adalet, Ticaret’e dair planlar ve ihtiyaçlar teklif edilir, tartışılır ve onaylanır ya da reddedilir. CGAZ düzeyinde her bölgenin koordinatörleri vardır. Bunlar otorite değildir. Görevleri GAL tarafından talep edilen ya da toplum yaşamı için gerekli görülen çalışmaların yürütülmesini sağlamaktır. Örneğin: koruyucu hekimlik ve aşılama kampanyaları, endemik hastalıklar için kampanyalar, kurslar ve uzmanlık eğitimleri (laboratuvar teknisyenleri gibi), geleneksel festivaller vb. Her bölgenin veya CGAZ’ın kendi yöneticileri vardır ve bu yöneticiler acil bir sorun olduğunda veya birden fazla topluluğu etkileyen bir sorun olduğunda toplantı çağrısı yaparlar. Yani daha önce 12 İyi Yönetim Kurulu varken şimdi yüzlerce kurul olacak.

Üçüncüsü – Ardından süreç ZAPATISTA Otonom Yönetimleri Kolektifleri Meclislerini (ACGAZ) takip ediyor.

Bunlar daha önce bölgeler olarak biliniyordu. Ancak hiçbir yetkileri yoktur, CGAZ’a bağlıdırlar. CGAZ da GAL’a bağlıdır. ACGAZ, GAL ve CGAZ’ın taleplerine göre gerektiğinde bölge meclislerini toplar ve başkanlık eder. Karakollarda yerleşiktirler, ancak bölgeler arasında hareket ederler. Başka bir deyişle, halkın ilgi taleplerine göre hareket halindedirler.

Dördüncüsü – Uygulamada da görülebileceği gibi, Otonominin Komuta ve Koordinasyonu JBG ve MAREZ’den kasabalara ve topluluklara, yani GAL’e devredilmiştir. Bölgeler (ACGAZ) ve yöreler (CGAZ) halk tarafından yönetilmektedir, halka karşı sorumlu olmalıdırlar ve halkın Sağlık, Eğitim, Adalet, Gıda ve afetlerden kaynaklanan acil durumlar nedeniyle ortaya çıkan ihtiyaçlarını karşılamanın bir yolunu bulmalıdırlar. Doğal afetler, salgın hastalıklar, suçlar, işgaller, savaşlar ve kapitalist sistemin getirdiği diğer felaketler.

Beşincisi – EZLN’nin yapısı ve düzeni, saldırılar, salgın hastalıklar, doğayı talan eden şirketlerin istilası, kısmi ya da topyekûn askeri işgaller, doğal afetler ve nükleer savaşlar gibi felaketler karşısında kentlerin ve toprak ananın savunmasını ve güvenliğini arttırmak üzere yeniden düzenlenmiştir. İnsanlarımızın birbirlerinden izole bir şekilde de olsa hayatta kalabilmeleri için hazırlık yaptık.

Altıncısı – Bunu özümsemekte sorun yaşadığınızı anlıyoruz. Ve bir süre için bunu anlamakta zorlanacaklar. Bunu düşünmemiz 10 yılımızı aldı ve bu 10 yılın 3’ü bu uygulamaya hazırlanmakla geçti.

Düşüncelerinizin karmakarışık göründüğünü de anlıyoruz. İşte bu yüzden anlayış kanalınızı değiştirmeniz gerekiyor. Sadece uzaklara, geriye ve ileriye bakarak mevcut adım anlaşılabilir.

Bunun yeni bir otonomi yapısı olduğunu, henüz öğrenmekte olduğumuzu ve iyileşmenin biraz zaman alacağını anladığınızı umuyoruz.

Gerçekte bu açıklama sadece Zapatista otonomisinin devam ettiğini ve ilerlediğini, bunun yaşadıkları kasabalar, topluluklar, yerler, mahalleler, koloniler, ejidolar ve çiftlikler, yani Zapatista desteğinin tabanları için daha iyi olacağını düşündüğümüzü söylemek niyetindedir. Ve bu karar onların fikir ve önerileri, eleştiri ve özeleştirileri dikkate alınarak alınmıştır. Ayrıca, görüleceği üzere, bu yeni otonomi aşaması Hydra’nın en kötüsüyle, en rezil canavarlığıyla ve yıkıcı çılgınlığıyla yüzleşmek için yapılmıştır. Savaşları, ticari ve askeri istilaları.

Bizim için sınırlar ya da uzak coğrafyalar yoktur. Gezegenin herhangi bir köşesinde olan her şey bizi etkiler, bizi ilgilendirir, bizi endişelendirir ve bizi incitir. Çok küçük gücümüz ölçüsünde, rengi, ırkı, milliyeti, inancı, ideolojisi ve dili ne olursa olsun zor durumdaki insanlara destek olacağız. Pek çok dili bilmesek de, pek çok kültürü ve yolu anlamasak da, sistemin kışkırttığı acıyı, ıstırabı, hüznü ve onurlu öfkeyi nasıl anlayacağımızı biliyoruz.

Kardeş kalpleri nasıl okuyacağımızı ve dinleyeceğimizi biliyoruz. Onlardan, onların hikayelerinden ve mücadelelerinden öğrenmeye çalışmaya devam edeceğiz. Sadece yüzyıllardır bunun acısını çektiğimiz ve nasıl bir şey olduğunu bildiğimiz için değil. Ayrıca ve hepsinden önemlisi, 30 yıldır olduğu gibi mücadelemiz yaşam için. Bu yıllar boyunca tabii ki bir çok hata yaptık. Önümüzdeki 120 yılda da elbette yapacağız. Ama pes etmeyeceğiz, yolumuzdan dönmeyeceğiz, ihanet etmeyeceğiz. Mücadelemizi, zamanını ve yöntemlerini her zaman eleştirel bir gözle gözden geçireceğiz.

Gözlerimiz, kulaklarımız, kafalarımız ve kalplerimiz, birçok konuda farklı olsalar da aynı endişeleri taşıyan ve demokrasi, özgürlük ve adalet için benzer arzulara sahip olan diğerlerinden bir şeyler öğrenmeye her zaman hazır olacaktır. Ve her zaman halkımız ve kardeş topluluklarımız için en iyisini arayacağız. Bu nedenle biz Zapatistalarız.

Gezegenin herhangi bir köşesinde en az bir, bir, bir Zapatista olduğu sürece, isyan içinde direneceğiz, yani savaşacağız. Bunu görün dostlar ve düşmanlar. Ve ne bir şey ne de başka bir şey olmayanlar.

Sadece şimdilik.

Meksika’nın güneydoğusundaki dağlardan.

Insurgent Subcommander Moisés.

Meksika, Kasım 2023.

500’den fazla, 40, 30, 20, 10 yıl sonra.

Çeviri: Anarşist Medya / Umut Aydemir 

 

]]>
Devrimci Portreler – Erich Mühsam : Şair, Oyun Yazarı, Devrimci Anarşist https://anarsizm.org/devrimci-portreler-erich-muhsam-sair-oyun-yazari-devrimci-anarsist/ Mon, 10 Jul 2023 13:24:58 +0000 https://anarsizm.org/?p=1535 Read more]]> Erich Mühsam, 1878 yılında Berlin’de doğdu. Ailesi hali vakti oldukça yerinde Yahudi bir aileydi. Kısa bir süre sonra ailesi ile beraber, babasının eczacı olarak çalışacağı (aynı eczane hala orada çalışmaya devam etmektedir) Almanya’nın kuzeyindeki Luebeck’e taşındı.

Gönderildiği okuldan nefret ediyordu, bu okul otoriter bir disiplin ve fiziksel şiddet uygulamaktan çekinmemesiyle bilinirdi. Erich sürekli “doğuştan gelen asi tavrım neticesinde maruz kaldığım ancak dillendiremediğim şiddet” olarak tanımladığı bu durumdan dolayı okul yönetimiyle çatışıyordu.

1896’da Luebecker Volsboten isimli devrimci gazete için bir yazı kaleme aldı. Yazı, okulun en acımasız öğretmenlerinden birinin aleyhinde, imzasız yayınlanmıştı. Bu bir skandal yaratttı ve Erich sosyalist hareket içinde yer almaktan men edildi.

Küçük yaşlardan beri Erich, yazar ve şair olmak istiyordu ve bunu sürdürmek üzere Luebeck’i terk ederek 1900’de Berlin’e doğru yola çıktı. Devrimci düşüncelerle harmanlanmış ve komünal bir yaşamı deneyimleyen Neue Gemeninschaft (Yeni Toplum) adında bir gruba dahil oldu. Burada onu anarşist komünist fikirlerle tanıştıracak olan Gustav Landauer ile tanıştı. Mühsam daha sonraları Rusya zindanlarında korkunç koşullarda ölen arkadaşı Senna Hoy’un anarşist gazetesi Kampf’a katkıda bulundu.

Erich, 1904’de Monte Verina’nın (yazar Hermann Hesse, dans teorisyeni Laban, psikoterapist Otto Gross ve birçok Dadaist Dışavurumcu’nun zaman zaman yaşamış olduğu) sanatçı komününde yaşamak üzere İsviçre’nin İtalyanca konuşulan mahallesi Ascona’ya gitti.

Oyun yazmaya burada başladı, bunlardan ilki “The Con Men” yeni politik teoriyle geleneksel dramanın harmanlandığı biçimde kaleme alınmıştı. Ayrıca Alman otoritelerinin dikkatini çeken birçok anarşişt gazeteye yazmaya devam etti En tehlikeli anarşist propagandacılardan biri olarak görülüyordu.

1908’de Munih’e taşındı ve Cabaret (Kabare) hareketinde yer aldı. Kabare şarkıları yazmakla çok uzun ilgilenmedi ama bu sayede birçok şey öğrendi.

1991’de anarşist komünizmi savunan “Kain” gazetesini kurdu. Alman devletini aşağılayıp alay etti, idam cezasına ve tiyatro sansürüne karşı savaştı, uluslarası meseleleri “kahin” gibi analiz etti. Öngördüğü dünya savaşı Kain’in askıya alınmasına neden oldu.

İlk başta Erich, savaşı alenen destekliyordu ama 1914’ün sonunda yanıldığını “muhtemelen hayatımın geri kalanında ideallerime ihanet etmenin günahını taşımak zorunda kalacağım” diyerek kabul etti. Kendini savaş karşıtı mücadelenin içerisine attı ve bir çok eylemde yer aldı. Patlak vermeye başlayan grevlere destek oldu. Grevler yayılıp devrimci bir nitelik kazanmaya başlıyordu. Erich, Nisan 1918’de tutuklanıp hapse gönderilenler arasındaydı, Kasım ayında serbest bırakıldı.

Kaiserin ve Bavyera kralı Ludwing’in düşüşüyle Münih’te ayaklanma başladı. Mühsam ve Landauer, Ret Marut (daha sonraları romancı B. Traven olarak ismini duyuracak olan) gibi Bavyera Konsey Cumhuriyeti’nin kuruluşunda rol oynayacaktı. İşçi konseyinin kurulmasını isteyenler arasındaydı. Bu sadece bir hafta sürdü. Sosyal demokratlar, devrimden korkuya kapılıp sağcılarla ittifak kurdu. Sosyalist bakan Noske tarafından örgütlenen faşist bir milis birliği ve sağ kanadın askerleri ile öğrencilerinden oluşan “The Frekikorps” Konsey Cumhuriyeti’ne saldırdı. Landauer tüfeklerin ve tekmelerin altında, linç edilerek katledildi.

Mühsam buradan kurtuldu ancak daha sonra yakalanarak 15 yıllık esarete mahkum edildi. Hapishanede yazmaya devam etti, 1924’teki af ile serbest bırakıldı. Münih’e bir umutsuzluk içinde geri döndü. Almanya’daki Anarşist Komünist Federasyon’a (FKAD) katıldı. Kain gazetesini yeniden yayınlamaya başladı ancak birkaç sayı sonra kapatmak durumunda kaldı. Bundan sonra sosyalistlere ve sağcılara saldıran Fanal’i (Meşale) çıkartmaya başladı. Açıkça savunduğu devrimci ilkeleri ve yükselen sağı durdurmak için uyaran yazıları onu naziler ve diğer sağcılar arasında hedef haline getirdi.

Naziler ile alay etmek için hicivle bezeli kısa hikayeler ve şiirler yazdı. Bu Hitler ve Goebbels’in dikkatlerini hemen Mühsam’ın üzerine çekti. Nazilerin nefreti büyüyordu. 1928’de devrimci Max Hoelz’in serbest bırakılmasının heyecanıyla “Devletin Nedeni ve Sacco Vanzetti’nin Savunması” adlı oyununu yazdı.

1930’da radikal sağı durdurmak için tek yol olan toplumsal devrim ile güç erkine son vermeye çağıran son oyunu olan Alle Wetter’i (Hepsi Asıldı) tamamladı.

1933’te “Van der Lubble” ateşe verildikten bir kaç saat sonra Mühsam tutuklandı ve hayatının son 17 ayını Sonnenburg, Brandenburg ve Oranienburg’daki toplama kamplarında geçirdi. Dişleri dipçik darbeleriyle kırıldı, kafatası kızgın demir ve gamalı haçla dağlandı, hastaneye kaldırıldı. İdamı ile alay etmek için kendi mezarını kazmaya zorlandı, bedeni çürükler ve yaralarla kaplıydı. İşkencecileri nazi şarkısı söylemesi için onu zorlamaya çalıştı. Bütün bu saldırılara karşı cesurca direndi ve enternasyonel marşını söyledi. Augustin Souchy “İradesi onu aşağılamaya çalışan bütün girişimlere direndi” diyordu.

Bütün işkencelere rağmen Erich son ana kadar uzlaşmadan kahramanca direnişini sürdürdü. 9 Temmuz 1934’de işkence gördüğü gecelerden birinde katledildi. İşkenceden sonra Stormtropeer lideri öldürücü bir iğne yaptı ve sahte bir intihar sahnesi tezgahladı.

Alıntılandığı yayın: “Örgütlenin: Devrimci Anarşizm için- Anarşist Federasyon Dergisi- Sonbahar/Kış 2006, Sayı 67”

Çeviri: Ahmet Soykarcı

]]>
1 Mayıs’ın Tarihi: 1886’da Haymarket’te Alevlenen Kıvılcım https://anarsizm.org/1-mayisin-tarihi-1886da-haymarkette-alevlenen-kivilcim/ Fri, 23 Apr 2021 13:27:19 +0000 http://anarsizm.org/?p=1470 Read more]]>

George Engel

1836 yılında Almanya’nın Cassel kentinde doğdu. Annesini ve babasını küçük yaşta kaybetti. Önce bir ayakkabıcıda çırak olarak çalıştı. 14 yaşındayken Amerika’ya giden gemileri duyduğunda “Amerikan Rüyası” onun için bir umut olmuştu ama 14 yaşındaki hayalini ancak 37 yaşına geldiğinde gerçekleştirebilecekti. 1873 yılının 8 Ocak günü Philadelphia Limanı’na ayak basmış, sonrasında bir şeker rafinerisinde işe girmişti. Hasta olduğu için 1 yıl çalışamamış ve beş parasız, kalacak bir yeri olmadan sokaklarda kalmıştı. İşte o zaman “Amerikan Rüyası” binlerce göçmen gibi Engel için de bir kabusa dönüşmüştü… Çalışmak için Chicago’ya giden ve burada bir vagon üretim fabrikasında işe giren Engel’in eline “Der Vorbote” (Haberci) gazetesi geçer. Bu gazete ile ilk kez patron-işçi kavgasında taraf olmayı seçen Engel ilk başta seçimler yolu ile işçilerin sözlerini dile getirebileceğini düşünür. Fakat kısa zamanda patronların seçimlere nasıl müdahale ettiğini ve şehrin en küçük kasabasından en büyük eyaletine kadar, seçimlerin hile içinde yapıldığını gören Engel’in fikirleri değişmeye başlar. Böylece IWPA’nın (Uluslararası İşçi Halklarının Birliği) bir toplantısına katılır ve Kara Enternasyonel’in Chicago şubesinde örgütlenme çalışması yapmaya başlar. 1876 yılında bir oyuncakçı dükkanı açarak yaşamını devam ettirir. “Günde 8 Saat Çalışma Süresi” için verilen mücadelede de aktif bir şekilde yer alan Engel, 3 Mayıs günü McCormick Fabrikası önünde gerçekleştirilen grevde, polisin Pinkertonlar ile birlikte işçilere saldırdığı sırada sırtına yediği sopayı unutmayacaktı. Haymarket duruşmalarında yoldaşlarına şöyle seslendi Engel:

“İşçi sınıfına sesleniyorum! Artık bizlere açık bırakılan hiçbir uzun yola ve oy sandıklarına inanmıyorum. Zamanı geldiğinde, halkın yükünü dayanılmaz hale getiren yollar ve araçlar üzerine düşünün. Bizim suçumuz budur. Biz insanların kapitalizme karşı mücadelede kendilerini özgürleştirme yollarını ve araçlarını ortaya koyduk. Anarşizm bu yüzden her devlet tarafından nefret ve zulüm görüyor.”

11 Kasım 1887 yılında asılarak katledilmesinden önce yazdığı son mektubunda Engel, “Onlar işçi örgütlenmelerini yasaklayacak, mitinglerimizi dağıtacaklardır. Hapishaneleri işçi mücadelesi verenlerle doldurup sonra onları asacaklardır. Bu da işçilerin eziyetçilere karşı şiddet eylemlerini açığa çıkaracaktır. Ve hiç şüphem yok ki büyük savaş yakında patlak verecektir. Bu yüzden tüm çalışanlar birleşmeli ve son savaşa hazırlanmalıdırlar” diye yazmıştı. İdam sehpasına çıkmadan son sözleri “Yaşasın Anarşizm!” oldu.

Samuel Fielden

1847 yılında İngiltere’nin Lancashire ile Yorkshire şehirleri arasındaki bir kasabada doğdu. 8 yaşındayken ailesinin de çalıştığı pamuk dokuma fabrikasında çalışmaya başladı. Yıllarca İngiltere’de çalışan Fielden, 21 yaşına geldiğinde Amerika’ya gitme kararı aldı. Fielden 1868’de New York’a ayak bastığında cebinde sadece 3 sterlini vardı. İlk olarak bir şapka fabrikasında işe girmiş ancak ücretler çok düşük olduğu için 2 gün sonra işten ayrılmıştı. Burada da dokuma atölyelerinde, demir yolu ve park yapım işlerinde çalıştıktan sonra Chicago’ya geçen Fielden işçiler arasında sürekli IWPA’yı duyuyordu. Sonrasında IWPA’nın düzenlediği konuşmalara gitmeye başladı. Bu konuşmalarda zaman zaman Fielden’da kürsüye çıkarak konuşma yapıyordu. 2 Mayıs günü Fielden’de McCormick Fabrikası önündeki eylemlerde yer almıştı ancak burada konuşmacı değildi. 4 Mayıs günü önce August Spies, ardından Albert Parsons Haymarket Meydanı’nda işçilere seslendikten sonra kürsüye Samuel Fielden çıkarak konuşmasını gerçekleştirmişti. Konuşmasının sonlarına doğru geldiğinde polislerin işçilere yöneldiğini görmüştü, polis şefi John Bonfield’in işçilere “Dağılın!” diye bağırdığını görmüş, kürsüden yavaşça aşağı inmişti. Bu sırada patlama ve silah sesleri duyulmaya başlamıştı. Samuel Fielden da bir polis tarafından bacağından vurulmuş ve yaralı bir şekilde meydandan uzaklaşmıştı. Samuel Fielden, bir gün sonra yakalanarak Haymarket Mitingi’nden dolayı mahkemeye çıkarıldı.

“Burada anarşizm için yargılananlara, tanık kürsüsünden devrimci olup olmadıkları soruldu. Genellikle entelektüel insanlar arasında devrimci olmak pek suç sayılmaz. Ama bir devrimci fakirse, bu suçtur!”

Samuel Fielden 15 sene hapis cezası aldı. 1893 yılında ise Illinois Valisi tarafından Oscar Neebe ve Michael Schwab ile birlikte haklarındaki suçlamalar düşürülerek serbest bırakıldı. 7 Şubat 1922 Orlando’da yaşamını yitirdi.

Adolph Fischer

1858 yılında Almanya’nın Bremen kentinde doğdu. 8,5 yıl Bremen’de okuduktan sonra 15 yaşında ABD’ye gitti. Yeni kıtaya gelir gelmez matbaalarda çırak olarak çalışan Fischer, sonrasında matbaa makinalarında dizgici olarak çalıştı. 1883’de Chicago’ya gelen Fischer burada Arbeiter Zeitung’un (İşçi Gazetesi) dizgicisi olarak yaşamını sürdürdü. IWPA’nın yanı sıra işçi öz savunma örgütlerinin de içerisinde yer aldı. Haymarket Mitingi sonrasında yazdığı mektupta:

“Kapitalistler 8 saatlik çalışma süresini kabul etmektense milyonlarca dolar kaybetmeyi göze alırlar. Oysaki toplumsal sorunun çözümü barışçıl olsaydı buna en çok sevinen anarşistler olurdu.” diye yazmış ve “Bu kıtada köleliğin kaldırılması için korkunç savaşlar oldu, Avrupa’da reformlar bile hiçbir zaman silah gücü olmadan gerçekleştirilmedi.”, “Uzakta bulutlar görünüyorsa arkadaşıma şemsiye taşımasını tavsiye ederim bu yüzden ıslanmayacaktır. Ama yağmurun sebebi ben miyim? Hayır! Öyleyse açıkça söylemeliyim ki bu ücretli köleler kapitalist esaretten ancak silah gücü ile çıkabilirler.” diye eklemişti. Fischer, Haymarket Mitingi sırasında kürsünün hemen yanında duruyordu. Yağmur başlamıştı, Samuel Fielden’in konuşmasının sonu gelmişti. Fischer kürsünün arkasında bulunan dükkanın içerisine girdiği sırada polis saldırıya geçmiş ve o sırada bomba atılmış, silah sesleri duyulmuştu. Saldırı sonrası dükkandan çıkan Fischer detayları ertesi gün gazetede öğrenmiş ve her zamanki gibi sabah erkenden Arbeiter Zeitung ofisine gittiğinde tutuklanmıştı.

Mahkeme heyetine şöyle seslendi:

“Burada cinayetten yargılandım ama anarşizmden hüküm giydim. Anarşist olduğum için mahkum edildim. Eğer egemen sınıflar bizi asarak, birkaç anarşisti asarak anarşizmi ezebileceklerini düşünürlerse fena yanılırlar. Anarşistler, ilkelerini yaşamlarından daha çok severler. Anarşistler, düşünceleri için ölmeye her zaman hazırdır.”

Fischer 11 Kasım 1887’de, asılmadan önce yazdığı son mektupta “Kapitalist basının kiralanmış editörleri gibi gerçekleri yok etmek için para ödenen profesyonel yalancıları ikna etmenin imkansız olduğunu biliyorum. Ancak emek dergilerinin editörlerine ve tüm dürüst ve zeki emekçilere, kapitalist basının anarşizm doktrinlerine karşı gülünç tutumunu taklit etmemelerini -çünkü bugüne kadar durum böyle oldu- ve anarşizmi kapsamlı bir çalışma nesnesi haline getirmelerini diliyorum” diyecekti. İdam sehpasına çıkmadan son sözleri “Yaşasın Anarşizm!” oldu.

Louis Lingg

1867 yılında Almanya’nın Mannheim kentinde doğdu. Babası gibi ilk önce kereste atölyesinde çalıştıktan sonra Bern’e geçti. İsviçre’de iki farklı şehirde işçi derneklerine katılan Lingg, bu derneklerde sosyal demokratlarla anarşistlerin fikirsel tartışmalarını gördü ve anarşistlerin propagandalarından etkilendi. O sıralar Almanya’da 3 yıl olan zorunlu askerlikten kaçan Lingg, bir şehirde uzun süre kalamıyordu. Bu süreçte birçok farklı örgütlenmeyle temas kurma imkanı bulan Lingg, bu dönemleri ve sosyal demokratlarla yaşanan fikirsel tartışmaları şöyle anlatıyor:

“Örgütlü hayatımın bu döneminde deneyimlerim bana merkezi bir örgütte temsili bir sistemle tüm güç ve faaliyetlerin azınlığın elinde toplandığını ve bu yüzden bu otoriter örgütlenmelerin, işçiler kitlesel bir şekilde örgütlendiğinde bile yetersiz, kayıtsız, yolsuzluğa ve aptal olmaya meyilli olduğunu gösterdi.”

Devrimci faaliyetleri nedeniyle Zürih polisinin dikkatini çeken Lingg, çalıştığı bir iş yerinde patronu tarafından -asker kaçağı olması sebebiyle- polislere şikayet edilmekle de tehdit edilmişti. Lingg anarşist arkadaşlarıyla konuşup Amerika’ya gitmenin daha iyi bir fikir olduğuna karar verdi. 1885’te New York’a gitti ve oradan direk Chicago’ya geçti. Chicago’da marangoz olarak işe başlayan Lingg “Uluslararası Marangozlar ve Doğramacılar Birliği”ne katıldı. Yoğun iş saatlerinin sonunda Birliğe giderek işçilerin örgütlenmesi için konuşmalar yapıyor, fikirlerini savunuyor, diğer işçilerle tartışıyordu. İyi bir ajitasyoncu olarak işçi örgütlenmelerinde öne çıkınca Birlik adına “Merkezi İşçi Sendikası”na delege olarak seçildi. Marangozlar Birliği “günde 8 saat” şiarıyla örgütlenerek eylemlere tüm üyeleriyle kalabalık şekilde katıldı. 3 Mayıs’taki McCormik Fabrikası önündeki saldırıda Lingg, polislere karşı en ön safta çatışmış ve kafasına defalarca polis copu yemişti. Haymarket duruşmalarında mahkemeye açık açık meydan okuyordu Lingg:

“Size açıkça söylüyorum, ben şiddet yanlısıyım. Eğer bizim üstümüze top atarlarsa, biz de onlara karşı dinamit atarız. Ben bu düzenin düşmanıyım, açıkça söylüyorum; bütün gücümle, son nefesime kadar onunla savaşacağım. Daha önce yüzbaşıya da söyledim, sözlerimin arkasındayım. Bize top atarsanız biz de size dinamit atarız.

Gülüyorsunuz! Belki artık dinamit atamayacağımı düşünüyorsunuz. Ama emin olun ki ölüme mutlu gidiyorum. Çünkü biliyorum ki bugüne kadar konuştuğum binlerce insan sözlerimi hatırlayacaktır. Ve bizi astığınız an onlar sizi bombalayacak.

Bu sebeple size sesleniyorum. Sizin düzeninizi tanımıyorum, zorba yasalarınızı, iktidarınızı, otoritenizi, tahakkümünüzü aşağılıyorum. Bu yüzden asın beni!”

Lingg tutsak alındığı süreçte yazdığı son mektubunda şöyle diyordu “Şu anda demir parmaklıklar arasında hapsedildim ve sırf eğlence olsun diye bu “özgürlüğün ülkesi ve cesurların evi” üzerine düşünebilirim. Neyse ki burada hala bu toprakların özgür olduğuna inanan aptal ya da alçaklardan yok. Benim inancım her akıllı ve dürüst insanın, Amerika’nın polis despotizminin evi ve tamamen kapitalist zulüm ülkesi olduğunu kolaylıkla kabul edeceğidir.”

Lingg 10 Kasım 1887’de yoldaşları asılarak katledilmeden bir gün önce, tam olarak belirlenmese de muhtemelen görüş sırasında arkadaşi Miller tarafından içeri sokulan bombayı patlatarak hücresinde intihar etti.

Oscar Neebe

1850 yılında ABD’nin New York kentinde doğdu. Ailesi eğitim için Neebe’yi Almanya’ya gönderdi. Eğitimini tamamladıktan sonra 14 yaşında ABD’ye geri döndü. 16 yaşında çalışmak için Chicago’ya gitti. Burada ilk önce garsonluk, sonra barmenlik yaptı. Barmenlik sırasında McCormick Fabrikası işçileri ve ustabaşları sık sık çalıştığı yere gelirdi. Neebe bu iş yaşantısı döneminde işçileri gözlemleme fırsatı bulmuştu. Bazı işçilerin para karşılığı ustabaşlarına ispiyonculuk yaptığını, ustabaşların patronlara yalakalık yapmak için “huzursuzluk” çıkaran işçilerin adlarını listelediklerine şahit oldu. 1868 yılında New York’a geri döndü. Burada bir kalaycının yanında işe girdi. Daha sonra süt güğümü üreten bir atölyede çalışmaya başladı. Burada işçilere ödenen -süt güğümünün satış fiyatı artmasına rağmen- ücretler düşürülünce işçilerle birlikte grev örgütledi. Fakat patronun tehditleri işçileri korkutmuş, hepsi geri adım atmıştı. Neebe bunu kabullenemeyerek işten ayrıldı. New York’tan önce Philadelphia’ya geçti, burada iş olanakları azdı ve şehir pahalıydı. Bu yüzden buradan tekrar Chicago’ya geçti. Chicago’da iş çoktu ama ücretleri azdı. Burada farklı farklı yerlerde işe girdi, bazı patronlar maaşlarını ödemediğinde ufak direnişlerle tüm işçilerin maaşlarının ödenmesini sağladı. IWPA’nın kuruluşunda yer aldı, Arbeiter Zeitung’da yazılar yazdı. Haymarket Mitingi sonrasında tutuklananlar arasındaydı. Mahkemede şöyle dedi:

“Arbeiter Zeitung’u çıkardım ve Chicago işçilerine dağıttım. İşlediğim suç budur: ‘Bugün hala yaşayacak olan bir işçi gazetesi kurmaya çalışmak’. Bundan gurur duyuyorum.”

Hakkında elle tutulur bir delil yoktu, “bir tanığın” McCormick Fabrikası önündeki saldırıdan sonra dağıtılan “İntikam” bildirisini Neebe’nin dağıttığını söylemesiyle 15 yıl istemiyle hapse atıldı. 1893 yılında Samuel Fielden ve Michael Schwab ile birlikte serbest bırakıldı. 1905’te IWW’nin kurulmasında yer aldı. 1906 1 Mayısı’nda Chicago’da bir konuşma yaptı. 22 Nisan 1916’ta 65 yaşında yaşamını yitirdi.

Albert Parsons

1848 yılında ABD’nin Montgomery şehrinde doğdu. 9 erkek 1 kadın kardeşi olan Parsons 2 yaşında annesini, 5 yaşında da babasını kaybedince çocuk yaşta çalışmaya başladı. İlk olarak Daily News gazetesinin kağıtlarını taşımak için çırak olarak işe girdi. Burada gazetelere aşina olmaya başlamıştı. Birkaç yerel gazetede çalıştıktan sonra 1869’da Houston’da Daily Telegraph muhabiri olarak at sırtında çalışmaya başladı. 1870 yılında Birleşik Devletler İç Gelirler Dairesi’ne denetçi asistanı olarak atandı. Bir sene sonra Teksas Eyalet Senatosu’nda sekreterliğe seçildi.

İyi bir maaşla hızla yükselirken 1873 yılında ise düşüncelerini, para kazanmaya tercih ederek istifa etti. Bu sıralarda Afro-Amerikalılar için eşit hakları savunan “Spectator” dergisini çıkarmaya başladı. Teksas’ta, Meksikalı köle bir ailenin kızı olan, sonraları anarşizm mücadelesi içerisinde adına sık sık rastlayacağımız Lucy del Gather (Lucy Parsons) ile evlendi. Teksas’ta bir köle ile evlendiği için Ku Klux Klan tarafından tehdit edilen Albert Parsons, Lucy Parsons ile birlikte Chicago’ya gitti. Endüstriyelleşmeyle emek sömürüsünün burada hat safhaya ulaştığını gördü ve kendisini emek mücadelesi içerisinde konumlandırma kararı aldı.

İşçi dernekleri içerisinde aktifleşmeye başladı. Burada demokrat çizgideki sosyalistlerle radikal, anarşist düşünen sosyalistler arasındaki fikirsel ayrılmaları görerek tarafını seçmeye başladı. 1877’de 30 bin kişilik büyük demiryolu grevi gerçekleştiğinde, Parsons ilk kez bu kadar büyük bir kalabalığa seslenmişti. Ertesi gün daha yeni işe girdiği Times’in ofisine gittiğinde yaptığı konuşmadan dolayı kovulduğunu gördü. Aynı gün, yaptığı konuşma yüzünden polisler tarafından sorguya çekildi. Polis şefi, sorgudan bırakıldığı sırada Parsons’a “Chicago’dan gitmesinin onun için daha hayırlı olacağını yoksa bir ara sokakta suikaste uğrarsa bundan kimsenin sorumlu olmayacağını” söyleyerek tehditler savurmuştu. Tutuklanmamasına rağmen ertesi gün tüm gazeteler Parsons’tan “Demiryolu işçilerini kışkırtan kişi tutuklandı.” diye bahsediyordu. Üye olduğu sendikaya gittiğinde de bir daha sendikaya gelmemesi için tehdit edilmişti. ABD’de o zamanki sendikaların birçoğu iş bulma bürosu gibi işliyordu. Sendika başkanları, yöneticileri dolgun maaşlar alıyor ve bunun karşılığında işçi grevlerini engelliyorlardı. Bu yüzden işçiler birkaç sendika dışında ya işçi gazeteleri çevresinde ya da işçi birlikleri kurarak örgütleniyorlardı.

Ertesi gün demiryolu işçilerinin mitingine saldıran polis, mitingin yapılmasını engelledi. Parsons 1878’de Sosyalist İşçi Partisi’ne delege olarak seçildi, mücadelesinin bu döneminde, yerel meclislerde yasalar geçirerek işçilere mevziler kazandıracağını umuyordu. Fakat kendisinin, meclislerde işçileri şiddetten koruyan değil hakları için direnen işçileri suçlayan yasalara engel olamadığını gördü. Hatta partinin benzer konularda (şiddetsizlik) kapitalistlerle uzlaştığını da görünce bu hareketten 1880 yılında ayrıldı.

Sonrasında “günde 8 saat” şiarıyla başlayan bir mücadele girişimine dahil oldu. Bu mücadele 1883 yılında IWPA olarak Kara Enternasyonel’in ABD seksiyonunun kurulmasıyla devam etti. Parsons da “Amerikan İşçilerine” isimli manifestoyu yazanlar arasındaydı. IWPA örgütlenmesi dışında 1 Ekim 1884 yılında “The Alarm” isimli anarşist gazeteyi çıkarmaya başladı. Chicago’da kısa sürede 15.000 tiraja ulaşan ve “Ekmek için Mücadele, Yaşam İçin Mücadeledir” mottosuyla çıkarılan The Alarm şöyle sesleniyordu Amerika’daki işçilere:

“Erkekleri, kadınları ve binbir zahmetle büyütülen çocukları köleleştiren, onları ezen sisteme ve yardakçılarına ölüm!”

Parsons “Hükümetler kölelik için vardır, özgür insanlar kendilerini yönetebilir.” demiş ve “Anarşistler toplumsal devrimin koruyucularıdır.” diye ekleyerek anarşist ilkelerle ilerleyen bir toplumsal devrimin savunucusu olmuştur. Albert Parsons 1 Mayıs günü Chicago’dan ayrılmıştı, Ohio’da düzenlenen mitingin konuşmacısıydı. 1 Mayıs günü tüm ABD’de “günde 8 saat” şiarıyla mitingler ve toplantılar düzenlenmişti ama mücadelenin en kalabalık noktası Chicago’ydu. 4 Mayıs günü Chicago’ya geri döndüğünde 3 Mayıs’ta McCormick Fabrikası önünde işçilere polisin saldırdığını ve ölen işçilerin olduğunu öğrenince doğrudan Arbeiter Zeitung’un ofisine giderek Haymarket Mitingi’nin planlamalarına katıldı. Haymarket Mitingi’ne eşi ve iki çocuğu ile gelen Parsons, konuşmasını yapıp kürsüden inmişti. Sıra Fielden’daydı ve kürsüye çıkarak konuşmasına başlamıştı. Kürsü dediğimiz de esasen bir tren vagonuydu. Polis saldırıya başladığında daha bomba atılmadan eşinin ve çocuklarının yanına koşup onları Haymarket Meydanı’ndan dışarıya çıkarmak için harekete geçmişti ki tam bu sırada polislere doğru bomba atılmıştı. Parsons ertesi gün Chicago’yu terk etti. 2 ay boyunca Chicago gazeteleri edinerek yazılanları takip etti. Kendisinin de atılan bombanın faili olarak arandığını görünce diğer arkadaşlarıyla beraber davasını savunmak için trenle Chicago’ya geri döndü. Haymarket Mitingi’nden 2 ay sonra hapishanede Fielden, Spies, Engel, Fischer, Lingg, Neebe ve Schwab yoldaşlarının elini sıkarak onların yanındaki yerini almıştı. 1886 yılına kadar onlarca grevin örgütleyicisi olan Albert Parsons, mahkemede açıkça “Vermeyecekler, alacağız!” diyordu:

“Sermaye, ücretli kölelerin ekonomik kurtuluşunu sessizce ve barışçıl bir şekilde vermeyecek. Kapitalistler, dünya işçilerini silahlı devrime zorlayacaklar. Devrimciler bu gerçeğe dikkat çekiyor ve işçileri kaçınılmaz olana hazırlanma konusunda uyarıyor.”

Özür dilemesi karşılığında affedileceği söylenen Albert Parsons şöyle karşıladı bu teklifi:

“Bütün dünya biliyor suçsuz olduğumu. Cani olduğum için değil, işçi olduğum için asılacağım.”

14 Eylül 1887’de Lucy Parsons’a şöyle yazıyordu:

“Bu sabah idam kararımız, dünyanın tüm tiranları tarafından, Chicago’dan St. Petersburg’a kadar kutlanacak. Bununla birlikte ölümümüz, nefretin, kötülüğün, ikiyüzlülüğün, yasal cinayetin, baskının ve insanın insan üzerindeki hakimiyetinin çöküşünün habercisidir. Dünyanın ezilenleri yasal zincirlerinde kıvranıyorlar. Dev işçi uyanıyor. Sersemlikten kurtulan işçiler, kasırgadaki sazlıklar gibi olan zincirlerini koparıyor. Hiçbirimizin patlamayla ilgisini kanıtlayacak bir delil yoktu ama bunun ne önemi var. Ayrıcalıklı sınıf kurban istiyor. İnsanlara, bir halk kadınını, seni miras bırakıyorum. Senden bir isteğim var. Arkamdan ağlamayın, ben sizi toplumsal devrim davasını büyütmeye mecbur bırakıyorum. Hücremde bağırıyorum. Özgürlük, Adalet, Eşitlik!”

11 Kasım 1887’de asılmadan önce yazdığı mektupta şöyle diyecekti Parsons; “Siz zenginler, şimdi gidin de başınıza gelecek sefaletler için ağlayın ve feryat edin. Zenginlikleriniz (servetiniz) çöktü ve elbiselerinizi güveler yedi. Altınlarınız ve gümüşleriniz bozulmuş(paslanmış); ve onların pası size karşı tanık olacak; ve bedenlerinizi bir ateş gibi yiyecek.”

İdama giderken okuduğu şiirse şöyleydi:

“İster yüksek bir darağacında olsun

İster bir savaş kamyonetinde

İnsanın ölebileceği en asil yer

İnsanlık için öldüğü yer.”

Michael Schwab

1853 yılında Almanya’nın Bad Kissingen Kasabası’nda doğdu. 13 yaşında annesi ve hemen ardından babası ölünce borçlarına karşı evleri satıldı. Kardeşiyle beraber amcasının yanında kalmaya başladılar. 1869 yılında bir mücellitçiye çırak olarak işe girdi. Sonrasında çekirdekten yetişen bir mücellitçi olacaktı. Schwab mücellitçide çalışırken bir hukuk öğrencisi dükkana girdiğinde Schwab’a dönüp “Sen sosyalist mi olacaksın?” diye sormuştu, Schwab ise “Bilmiyorum, tam olarak sosyalist nedir ki?” cevabını vermişti. Ama bu kelime Schwab için bir fikirsel kapıyı aralamış, toplumcu fikirlerle haşır neşir olmaya başlamıştı.

İlk olarak bir işçi derneğine üye olmuştu. Burada demokratlarla, merkezi örgütlenmeyi savunan sosyalist fikirlerdeki kişilerle tanıştı. Fakat merkeziyetçi işçi dernekleri sürekli bölünüyordu ve mücadeleye zarar veren kulislere şahit oldu. Bu yüzden sürece fazla dahil olmadı. Birkaç arkadaşıyla birlikte önce İsviçre’ye, sonra tekrar Almanya’ya döneceği bir yolculuğa çıktı. Bu yolculukta kısa süreli işlere girdi. Yanında taşıdığı sosyalist bildirileri gittikleri köylerdeki insanlara bırakıyor, hatta kendileri elle yazarak çoğaltıyor ve işyerindeki işçilere dağıtıyorlardı. Almanya’da da işçi dernekleri arasında “günde 8 saat” talebi dillerdeydi ama çalışma koşullarının günde 12-14 saati bulduğu iş yerleri vardı. “Günde 8 saat”, işçiler için hayalden bile uzak olarak görünüyordu. Schwab, 1879’da New York’a gitti. İlk olarak Chicago’ya geçti. Burada bir süre işçi hareketinden uzak durup -bir an önce- İngilizce öğrenmeye odaklandı. 2 sene boyunca farklı işlerde çalıştı. Chicago’dan sonra birçok farklı şehri dolaştı ve sonrasında yine Chicago’ya döndüğünde Arbeiter Zeitung’a ilk olarak çevirmenlik yaparak dahil oldu. Sonrasında da Arbeiter Zeitung editör yardımcısı oldu. 1883 yılında IWPA’nın kuruluşunda yer aldı. Haymarket Mitingi sırasında meydanda değildi. Tam o sırada Arbeiter Zeitung ofisine gelen, başka bir atölyede greve çıkan işçilerle görüşmeye gitmişti. Çıkarıldığı mahkemede şöyle demişti:

“Anarşi kelimesini şiddetle eş anlamlı kullanmak tamamen yanlış. Şiddet bir şeydir ve anarşi başka bir şeydir. Günümüz toplumunda şiddet her yerde kullanılmaktadır. Bu nedenle şiddeti, yalnızca şiddete karşı bir savunma aracı olarak savunduk. İdeallerimizin bu yıl veya gelecek yıl gerçekleşmeyeceğini biliyorum. Ama gelecekte, çok yakın bir gelecekte mümkün olacağını, gerçekleşeceğini biliyorum.”

Schwab, Fielden ile birlikte ömür boyu hapis cezası aldı. 1893 yılında Samuel Fielden, Oscar Neebe ile birlikte serbest bırakıldılar. 1898 yılında yaşamını yitirdi.

August Spies

1855 yılında Almanya’da Landeckerberg’in bir dağ köyünde doğdu. 1872 yılında babasının ölümü üzerine eğitimini yarıda bırakıp 17 yaşındayken Amerika’ya gitti. İlk önce bir mobilya atölyesinde çalıştı, sonrasında küçük bir çiftlikte işe girdi. Çiftçilerin kazançları işçilerden daha kötü durumdaydı, bu yüzden Chicago’ya geçmek durumunda kaldı. Bu yaşına kadar ideolojik bir kitap eline geçmemişti. Fakat Aristoteles’in bir kitabını okumuş ve etkilenmişti. 1875’te Illinois’te İşçi Partisi’nin bir toplantısına katıldı. Bu yıllarında işçilerin siyasete girmesini olumlu görüyordu, hatta birkaç seçimde yerel mecliste adaylar için çalışma yapmıştı. Fakat hileler, çalınan oy pusulaları, satılan senatörleri gördükçe seçimlerin bir oyalamaca taktiği olarak kullanıldığını anladı ve İşçi Partisi çevresinden uzaklaştı. 1876 yılında Chicago’da kendisi küçük bir mobilya atölyesi açtı ve yaşamını devam ettirmeye çalıştı. 1880’de Arbeiter Zeitung’a katıldı ve burada faaliyet yürütmeye başladı. 1883 yılında IWPA’nın kurulduğu Devrim Kongresi’nin örgütlenmesinde yer aldı. 1884’te Arbeiter Zeitung’un editörü oldu. Bu gazetenin 1 Mayıs 1886’da 8 Saat Grevi’ne çağıran baş yazısının altında onun imzası vardı:

“Cesurca ileri! Çatışma başladı. Kapitalizm kaplan pençelerini düzenin surlarının arkasına saklıyor. İşçiler, parolamız şudur: Uzlaşmak yok! Korkaklar arkaya! Cesurca en öne! Bu, tarihi önemi gelecekte anlaşılacak ve takdir edilecek ilk 1 Mayıs’tır!”

3 Mayıs’ta McCormick fabrikası önündeki arsada öldürülen grevci işlere de seslenmişti Spies. Haymarket Mitingi’nde konuşmacı olduğundaysa bomba patlamadan önce “Bir arada olmalıyız, sendikalarda örgütlenmeliyiz, yoksa asla başaramayız!” diye haykırıyordu kürsüden.

Haymarket duruşmalarında mahkemeye şöyle seslendi:

“Savcı Grinnel jüriye göz kırparak 7 polis öldü dedi. Bizi de buraya 7 kişi getirdiniz. Eğer bu hesapla asılacaksak bunu bize söyleyin. Bütün dünya, tüm dindar Hristiyan alemi, Gould’lar, Vanderbit’ler, Stanford’lar, Field’ler, Armour’lar ve tüm para fareleri bilsin; bunlar benim fikirlerim. Ve adalet ve özgürlük benim vücudumun bir parçasıdır. Ben bu fikirleri vücudumdan atamam. Yapabilseydim de yapmazdım. Ve her geçen gün güçlenen bu fikirleri yok edebileceğinizi düşünüyorsanız, bizi dar ağacına göndererek ezebileceğinizi düşünüyorsanız, eğer bir kez daha insanları doğruları söyledikleri için ölümle cezalandıracaksanız, eğer gerçeği söyleyenlerin cezası ölümse, o zaman gururla meydan okuyarak bu pahalı bedeli ödeyeceğim. Çağırın celladı! Bizden önce bu yolda yürüyen Sokrates’te, Giordano Bruno’da, Huss’ta, Galileo’da çarmıha gerilen hakikat hala yaşıyor. Biz onları takip etmeye hazırız.”

11 Kasım 1887 günü yoldaşlarıyla beraber asılarak katledilmeden hemen önce son sözü “Sessizliğimizin sizin bugün boğduğunuz seslerden çok daha güçlü olduğu bir gün gelecek. Yaşasın Anarşizm!” olacaktı.

“Amerikan Rüyası”

Coğrafi keşifler, dünya ticaret yollarının değişmesi, Avrupa’da başlayan siyasi devrimler ve endüstri devrimi… Hepsi birbirinin peşi sıra dünyayı değiştiriyordu. İmparatorluklar şekil değiştirmiş, yöneticiler farklı şekillere bürünmüştü ama dünya düzeni yine sömürü üzerine kuruluydu. Hatta bu sefer endüstrinin gücünü de arkalarına aldıkları için sömürü hat safhaya ulaşacaktı. Amerika’daki anarşistlerin çoğu 19. yüzyılın ortalarında Avrupa’dan çalışmak için ABD’yi tek seçenek olarak gördüklerinden bu kıtaya ayak basmışlardı. Çünkü toprağı işleyebilmek için artık çiftçilere gerek duyulmuyordu, onlar -zaten toprak sahibi olamadıkları için- endüstrinin biçerdöverlerinin altına atılmıştı. Bir kuşak, tek çalışma olanağını ABD’de bulacakları umuduyla buraya akın etmişti.

Amerika’daki işçi hareketinde I. Enternasyonal’in etkisi çok büyüktü. Bakunin-Marks ayrışması birçok coğrafyada anarşist hareketlerin belirginleşmesiyle sonuçlanmıştı. Başlangıçta Enternasyonal’le yollarını ayıran anarşistler, St. Imier Kongresi’yle yeni bir Enternasyonal örgütlenmesi oluşturmuşlardı. Sonrasında “International Working People’s Association” (IWPA) yani Kara Enternasyonal olarak da bilinen Uluslararası İşçi Halklarının Birliği 1881’de Londra’da kurulmuştu.

Kara Enternasyonal ABD’de

IWPA’nın Chicago’daki şubesi 1883 yılında August Spies ve Albert Parsons’un dahil olduğu anarşistlerce kuruldu. Johann Most birlik kuruluşunda olsa da çıkardığı gazete “Freiheit” (Özgürlük) çevresinden Benjamin Tucker süreçten uzak durmuştu. ABD’de IWPA’ya bağlı olarak Kara Enternasyonal’in sesini duyuran sekiz gazeteden beşi Chicago’da yayınlanıyordu. Bu gazeteler Almanca günlük yayınlanan Arbeiter Zeitung (İşçi Gazetesi), Der Vorbote (Haberci), Der Fackel (Meşale) ayrıca Çekçe yayınlanan Budoucnost (Meşale) idi. Ayrıca 1884’te İngilizce olarak çıkarılan The Alarm da bu gazetelerdendi. 1886 yılında “Anarşist” isimli bir gazete Adolph Fischer ve George Engel tarafından Haymarket Mitingi’ne kadar yayınlanmıştı. Anarşistlerin Kara Enternasyonal çevresinde çıkardıkları gazetelerin günlük tirajları toplamda 30 bin civarındaydı.

IWPA, başta Chicago olmak üzere Denver, Colorado, Boston, Kansas, San Fransisco eyaletlerinde örgütlüydü. İşçi mücadelesinin en güçlü olduğu yer olan Chicago, aynı zamanda ABD anarşizminin de en güçlü olduğu yerdi. Enternasyonal’in Amerika’daki üye sayısı ortalama 6000’ken Chicago’daki anarşistlerin sayısı yaklaşık 3000’di. Çoğu Alman, Avusturyalı göçmenlerden oluşuyordu. Avrupa’da işçi hareketleri içerisinde doğan anarşizm, farklı dillerde çıkarılan onlarca periyodik yayın ve Amerika’nın dört bir yanına yayılmış onlarca örgütlenmeyle Amerika’nın sendikal mücadelesinin ve işçi hareketinin tartışmasız taşıyıcılığını yapıyordu.

Chicago’da anarşistler, örgütlendiği sendikalarda işçi meclislerini ve özyönetimi savunuyorlardı. Bu “Chicago fikri”ne sonraları anarko-sendikalizm dendi ve anarşist hareketin bir parçası oldu. Özellikle Chicago’da anarşistler, iş saatlerinin azaltılması gibi talepleri, kapitalist ekonomik yapının temelden değiştirilmesine kadar vardıran toplumsal devrim algısını yaygınlaştırmıştı.

Günde 8 Saat

ABD’de gerçekleşen en kalabalık işçi eylemlerinden biri 1877’deki Demiryolu Grevi’ydi. Bu grevin kitleselliği patronların gözünü korkutmuştu. Artık ufak tefek işçi toplantılarına bile tahammül edememelerine neden oldu. İşçi hareketi de verdikleri mücadelenin “sıkılmış güçlü bir yumruk gibi” kapitalistlerin suratına patlayabileceğini görmüş olacaktı…

Amerika’ya ayak basan Avrupalı işçiler, patronlar tarafından ilk üç sene yolunacak kaz gibi görülüyordu. Henüz dillerini de konuşamadan fabrika ve atölyelerde düşük ücretle, ağır koşullarda 14 saate kadar çalıştırılıyorlardı, çalışma saati düşük olan bazı iş kollarında ise 3 ay çalışan işçi sakatlanma durumunda kalacak kadar sağlıksız koşullarda çalışıyordu. Bir göçmen işçi için -özellikle kışın donmamak için- kalacak yer bulmak çok önemliydi ancak zordu. Kazandığı para kaldığı odaya ve yediği yemeğe ancak yetiyordu.

1885-1886 arasında “günde 8 saat” söylemi işçiler arasında el altından dillendiriliyordu. Anarşistler, içerisinde oldukları Merkezi İşçi Sendikası (CLU), İşçi Meclisleri, Emek Şövalyeleri (Knights of Labor)’in içerisindeki sendikaları harekete geçirerek 1 Mayıs’ı genel grev ilan etmişlerdi. Sadece Chicago’da 60 bine yakın, tüm ABD’de ise 250-300 bin civarı işçi genel greve katılmıştı. Kereste taşıyıcıları, metal işçileri, yük taşıyıcıları, bira üretim işçileri, paketleyiciler, marangozlar, döşemeciler, terziler, fırıncılar, hatta dükkanlarda çalışan satıcılar ve katipler bile sokaklara dolmuştu. 8 saat eylemlerinin merkez üssü olan Chicago’da IWPA 80 bin kişilik bir yürüyüş düzenlemişti. Anarşistlerin tek talebi günde 8 saat maksimum çalışma süresi değildi, saatlik ücretlerin arttırılmasını da istiyorlardı. Bu, patronlar için kabul edilmesi mümkün görünmeyen bir talepti.

Anarşistler işçi hareketini, toplumsal devrimi amaçlayan bir şekilde “günde 8 saat” şiarı üzerinden ilerletiyorlardı. Albert Parsons Ağustos 1885’te yaptığı bir konuşmada günde 8 saat talebini dillendirmenin boşa vakit kaybı olduğunu söylemişti. Ama bu söylemle başlayan bir işçi hareketi toplumsal devrim için bir ivme yaratabilirdi. Fielden ise bir konuşmasında “8 saat çalışmak da köleliktir, 2 saat çalışmak da. Emeğin özgürleşmesinin tek yolu özel mülkiyeti ortadan kaldırmak, dolayısıyla kapitalizmi ortadan kaldırmaktır.” diyordu. “Günde 8 saat” talebi 1938’de, Haymarket İsyanı’ndan elli iki yıl sonra, ABD’deki iş günleri, Adil Çalışma Standartları Yasası tarafından yasal olarak sekiz saat yapılacaktı. Çünkü toplumsal bir devrime yol açmayacak bir “günde 8 saat”, onlar için de gerekli bir dönemde makul olabilirdi. Ama 1886’da hayır! Patronlar için makul değildi!

“August Spies McCormick fabrikası önünde işçilere seslenirken“

McCormick’te Polisler ve Pinkertonlar “Görev” Başında

3 Mayıs günü McCormick Fabrikası’nda işçiler grevlerini sürdürürken polis, grev kırıcıları fabrikaya sokmak ister. McCormick’in mesai saatini bildiren sireni çalmaya başlayınca işçiler fabrikanın çalışmasına izin vermemek için buna engel olmaya çalışır. Polis ve grev kırıcıları getiren Pinkerton ajanları işçilere saldırır. Polisin silahlarla saldırdığı kalabalıkta 4 işçi ölür ve yüzlerce işçi yaralanır. Saldırı sonrası Arbeiter Zeitung ofisine giden anarşistler, burada Almanca ve İngilizce “İntikam” başlıklı ve “Kardeşlerin” imzalı bir bildiri basarlar. Bildiride işçilere şöyle seslendiler:

“İşçiler, Silahlanın! Yoksul işçileri öldürdüler. Çünkü onlar sizin gibi, yüce patronlarının sözlerine itaat etmeme cesaretine sahipti. Onları öldürdüler çünkü size, ‘özgür Amerikan vatandaşlarına’, patronlarınız size her ne lütfederse bundan memnun olmalısınız yoksa siz de öldürülürsünüz demeleri gerekiyordu. Eğer siz, sizleri özgürleştirmek için kanlarını döken büyük atalarınızın çocuklarıysanız kendi gücünüzde yükselir, sizi yok etmeye çalışan bu iğrenç canavarları yok edersiniz. Silah başına, sizi çağırıyoruz, silah başına!”

Bu bildiri aynı gün tüm Chicago’da dolaşmaya başladı ve ertesi sabahsa tüm duvarlarda 4 Mayıs günü Haymarket Meydanı’nda düzenlenecek mitingin çağrısı vardı. McCormick saldırısı sonrasında yayınlanan “İntikam” bildirisi çok beklenmedik bir tonda sert değildi. Çünkü The Alarm gazetesi 1 Mayıs günü yayınladığı sayısında da aynı başlıkla bir çağrı dile getirmişti;

“İşçiler Silahlanın!

Saraya Savaş, İşçi Evlerine Barış ve Lüks Aylaklığa Ölüm.

Dünyadaki ıstırabın tek sorumlusu maaş sistemidir. Zengin sınıflar tarafından destekleniyor, onlar ya çalışmaya zorlanmalıdır ya da ölüme!

Birazcık dinamit bir sürü oy pusulasından iyidir.

Ellerinizde kapitalizmin av tazılarını -polis ve asker- gerektiği gibi karşılamak için silahınızla 8 saat çalışma talebinizi haykırın.”

Haymarket Mitingi

“Haymarket Meydanı, Bombanın patlama anı“

McCormick Fabrikası’nda işçilere saldırılması üzerine Haymarket Meydanı’nda düzenlenen mitinge yaklaşık 3 bin işçi katılmıştı. Hava kapalı ve yağmurlu olduğundan beklenenden az bir kalabalık gelmişti. Konuşmacılardan ilk önce August Spies gelmiş, bir vagonun -kürsü olarak kullanmak üzere- üstüne çıkarak İngilizce olarak konuşmasına başlamıştı. Konuşmasına McCormik’teki saldırıyı lanetleyerek başladıktan sonra “Günde 8 Saat” şiarıyla süren grevlerin gidişatından bahsetmişti. Konuşması uzun sürmüştü, o gün Chicago’ya ancak yetişebilen Albert Parsons mitinge geldiğinde hemen sözü ona bırakarak kürsüden indi. Chicago belediye başkanı gergin havayı yumuşatmak için işçilerin mitingine katılarak onları selamlamış, ortamda sakin bir miting havası olduğunu görünce August Spies’in konuşmasının ardından mitingden ayrılmıştı.

Albert Parsons yaklaşık bir saat konuşmuştu. Ohio’dan geldiği için oradaki işçilerin grevi hakkında bilgilendirmeler yaptı. Konuşmasında “8 saatlik iş süresini güvence altına almalı, bununla yetinmemeli, üretim ve tüketim amacıyla halkın özgür birlikteliklerini kurmalıyız.” diyordu. Ardından “Sendikanın olduğu yerde birleşmek için, birleştirmek için güç vardır.” diyerek konuşmasını sonlandırdı.

Parsons’un ardından konuşmak için Samuel Fielden kürsüye çıktı. Fielden’in konuşması kalabalığın tonunu biraz yükseltmişti: “Bizler kimseye savaş ilan etmedik ama dün gördük ki yapılan saldırı bize karşı bir savaş ilanıdır! Bu düşmanlara karşı direnmek için elimizden geleni yapacağız!” Fielden’in konuşması sürerken polis şefi Bonfield kalabalığa dağılma çağrısı yaparak polisleri harekete geçirdi. Polisler, zaten öfkeli olan kalabalığı itip kakmaya başladı ve onlara sopalarla saldırdı. Tam bu sırada eylemcilerin arasından portakal şeklinde bir bomba tam polis öbeğinin ortasına doğru atıldı. Ve büyük bir patlama yaşandı, etraftaki dükkanların camlarını indirecek kadar şiddetliydi. Fielden kürsüden o sırada inmiş ve bir polis tarafından bacağından vurulmuştu. Yoldaşları onu Haymarket’ten omuzlarına alarak çıkarmışlardı. Polisler kalabalığa ateş açarken birçok işçi de belindeki silahla karşılık veriyordu. Bombanın patlamasıyla 7 polis orada ölürken 70’e yakın polis de yaralanmıştı. Polislerin işçilere silahlarıyla saldırması sonrasında da 8 işçinin öldüğü, 50 kadar işçinin de yaralandığı tahmin ediliyor. Ama isimleri bile gazeteden gazeteye farklılık göstermekteydi. Yaşamını yitiren işçilerin yakınları tarafından gömüldüğü, bu yüzden kayıt altına alınamadığını söyleniyordu.

Haymarket Sonrası Sıkıyönetim

Haymarket Mitingi’nin ardından Chicago’da sıkıyönetim ilan edildi. Yaklaşık 4000 anarşist gözaltına alındı. Arama kararları olmadan evler basıldı. Anarşist gazete ve dergiler yasaklandı, bürolara baskınlar yapıldı. Sokakta 2 kişiden daha kalabalık yan yana gelmek yasaklandı. Haymarket Mitingi sonrası Chicago’dan çıkan Albert Parsons ise ABD’nin tüm anarşistlere karşı cadı avı başlattığını görünce Chicago’ya geri dönerek mahkemede savunma yapma kararı aldı.

Anarşistlerin mahkeme sürecinde birçok işçi tutuklu anarşistler için tanıklık yapmıştır. Polis lehine tanıklık yapan birkaç tanık ise Rudolph Schnaubelt isimli bir anarşistin bombayı attığını söylemiştir. Bu isim anarşistler arasında bilinen bir isimdir fakat hiçbir zaman bulunamamıştır.

Katledilen Yoldaşlar

İşçi hareketinin örgütleyicilerini Haymarket Meydanı’nda düzenlenen işçi mitinginde polislere doğru atılan bombadan sorumlu tutan mahkeme Oscar Neebe, Samuel Fielden, Michael Schwab için 15 yıl hapis kararı verirken Albert Parsons, August Spies, George Engel, Adolph Fischer ve Louis Lingg’i katletmek için idam kararı alır. Mahkeme yargıcı idam kararını şu cümlelerle açıklar: “Sanıklardan herhangi birinin doğrudan Haymarket’te bomba atılmasıyla bağlantılı olduğu kanıtlanmadı. Ancak sanıklar yıllardır şiddeti savundular, bu ajitasyonları failin Haymarket’teki eylemi gerçekleştirmesine neden oldu.” Yargıç kendi ağzıyla itiraf ediyordu. Tutuklanan anarşistlerin katledilmesi, bomba olayı ile alakalı değil işçi mücadelesini örgütleyen anarşistlere verilen bir karşılıktı.

Haymarket eyleminden 18 ay sonra tüm itirazlara ve delil yetersizliklerine rağmen idamlar gerçekleştirilmek üzereydi. 10 Kasım 1887 günü Louis Lingg cellatların eline ipi bırakmak yerine kendi ölümüne kendi elleriyle gitmeyi seçmiş, açık görüşte arkadaşının içeri soktuğu patlayıcıyı patlatarak hücrede yaşamına son vermişti.

Ertesi gün 4 anarşist idam düzeneğine götürüldüklerinde ilk önce August Spies şöyle haykırır: “O gün, sessizliğimizin sizin bugün boğduğunuz seslerden daha güçlü olduğu zaman gelecek. Yaşasın Anarşizm!” Ardından Fischer haykırır: “Yaşasın Anarşizm”, Engel daha yüksek sesle karşılık verir: “Yaşasın Anarşizm”. Sonrasında Parsons haykırır “Yaşasın Anarşizm” diye, ardından konuşmaya devam edecekken sözü kesilir.

Parsons’un sözü kesilmişti çünkü ölmek üzereyken bile mücadelelerinden vazgeçmeyen insanları görmek ne bu kapitalist sistemi savunanların, ne cellatların, ne de idam kararı verenlerin tahammül edebileceği bir şey değildi. Parsons son sözlerini söylemek isterken işaret verildi ve 4 anarşist katledildi. Katledilen anarşistlerin cenazeleri 200 bin ile 400 bin arasında kişinin olduğu belirtilen kalabalık bir geçit töreni ile “Forest Home Cemetery” mezarlığına götürülür. Bu mezarlığın girişine de katledilen anarşistler için 1903 yılında bir anıt heykel yapılır. Devlet ise 30 Mayıs 1889 Haymarket Meydanı’na bir tane polis heykeli dikse de polis heykeli tepkiler üzerine kaldırılır. Heykel götürüldüğü 7 noktadan da tepkiler üzerine kaldırılmıştır. 2 kez heykele bomba atılır. Birkaç kez tekrar tamir edilse de en sonunda güvenlik tedbiri ile 1972 yılında Chicago Polis Bahçesi’ne taşınır. 2004 yılında ise Haymarket Mitingi’nin gerçekleştiği noktaya vagon üstünde konuşma yapan insanları tasvir eden bir heykel yapılmıştı.

Tüm Dünyada 1 Mayıs İşçi Mücadele Günü

II. Enternasyonel’in 1889’daki ilk kongresinde Raymond Lavigne’in önerisiyle 1890’da tüm dünyada Haymarket’in yıldönümünde miting çağrısında bulunuldu. 1891 yılındaki ikinci kongre ile birlikte 1 Mayıs “İşçi Dayanışma ve Mücadele Günü” olarak belirlendi. Günümüze kadar tüm dünyada 1 Mayıs günü işçi mücadelesinin gösteriş ve sokaklara inme günü olarak belirginleşmiştir. Çoğu ülkede resmi tatil olarak kabul edilmiştir. Türkiye’de de 1 Mayıs’ın tarihi yasaklamalar ve katliamlarla dolu olduğu için bu toprakların mücadele tarihi açısından ayrıca önem arz etmektedir.

Kaynaklar:

*Spartacus-educational.com
*Historymatters.gmu.edu
*Lucy Parsons, Life of Albert R. Parsons (Chicago: 1889)
*Max Nettlau, Die Geschichte der Anarchie (1925)
*Jon Bekken: The First Anarchist Daily Newspaper: The Chicagoer Arbeiter-Zeitung. In: Anarchist Studies, Nummer 1, Band 3, 2003
*Bernard R. Kogan, The Chicago Haymarket Riot: Anarchy on Trial (1959)
*The Haymarket Affair, Chicago, 1886: The “Great Anarchist” Riot and Trial (1968)
*Paul Avrich, Anarchist Voices: An Oral History of Anarchism in America. (2005)
*Paul Avrich, The Haymarket Tragedy (1984)

Furkan Çelik & Şamil Parlak

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 53. sayısında yayınlanmıştır.

]]>
Kara Enternasyonel’in Amerika Manifestosu – 1883 https://anarsizm.org/kara-enternasyonelin-amerika-manifestosu/ Tue, 28 Apr 2020 09:52:56 +0000 http://anarsizm.org/?p=987 Read more]]>

1 mayıs örgütleyicileri Samuel Fielden ve Albert Parsons konuşma yaparken

Uluslararası Çalışan Halklar Birliğinin Manifestosu

Victor Drury, Johann Most, Albert Parsons, Joseph Reifgraber, August Spies

Amerika işçilerine; pittsburgh manifestosu

YOLDAŞ İŞÇİLER: bağımsızlık bildirgesi der ki:

“… Ancak sürekli aynı amaca yönelik, uzun bir yolsuzluklar ve zorbalıklar silsilesi, halkı, mutlak bir Despotizme sürüklemek niyetini açığa vurursa, o zaman böyle bir yönetimi yıkmak ve gelecekteki güvenlikleri için yeni koruyucular seçmek, o ulusun hakkı ve görevidir. “

Thomas Jefferson’un bu düşüncesi cumhuriyetimize hayat veren atalarımızın silahlı direnişinin gerekçesiydi ve şu an ki zamanımızın gereklilikleri bizi atalarımızın deklarasyonunu tekrar savunmak zorunda bırakmıyor mu?

Yoldaş işçiler: sizden dikkatinizi kısa bir süre için bize vermenizi rica ediyoruz. Sizden Sizin adınıza, eşlerinizin ve çocuklarınızın adına, insanlık ve ilerleme adına yayınlanan aşağıdaki manifestoyu okumanızı içtenlikle rica ediyoruz.

Günümüzün toplumu mülksüz kesimlerin varlıklı kesimler tarafından sömürülmesi üzerine kuruludur. Bu sömürü öyledir ki varlıklılar(kapitalistler) mülksüzlerin İşgücü bedenini ve ruhunu sadece varoluş maliyetlerinin fiyatına kendileri için satın alırlar. Yani varlıklılar mülksüzlerin Varoluş maliyetlerinden artan yeni değerlerin(ürünlerin) miktarlarını çalarlar, dolayısıyla maaşlar işçinin kazançları yerine gerekliliklerini temsil etmek için oluşturulur.

Mülksüz kesim yoksul olmaları nedeniyle kendi iş gücünü varlıklılara satmak zorunda bırakıldığı için ve bugünkü üretimimiz büyük ölçekte teknik gelişmeyi muazzam hızla güçlendirdiği ve böylece insan iş gücü kullanımı her zaman azaldığı için her zaman artış gösteren miktarda üretim oluşturulur; bu sebeple iş gücüne talep azalırken iş gücü arzı sabit bir şekilde artar. Bu da işçilerin kendilerini satmaya neden daha çok rekabet ettiklerinin sebebidir ve bu da işçi maaşlarının çökmesine ya da en azından  maaşlarını asla çalışma kabiliyetlerini korumak için gerekli olan miktarın üstüne yükselmemesinin nedenidir.

Bu süreç sayesinde mülksüzler en yorucu çabalarla bile mülk sahibi olanların saflarına girmekten tamamen men edilmiş olsalar da mülk sahipleri hiçbir şekilde üretken olmadan işçi sınıfının sürekli artan yağmalanması sayesinde günden güne daha da zenginleşiyorlar.

Eğer ara sıra mülksüzlerden biri zengin olursa bu onların kendi emeği ile değil başkalarının emek ürünlerini spekülasyon yaparak hortumlama fırsatlarından kaynaklanır.

Bireysel servet birikimi ile mülk sahibi olanların açgözlülüğü ve gücü büyür. Mülk sahipleri tüm imkanlarını kendi aralarında halkı soyma rekabetine girerek kullanırlar. Bu mücadelede genellikle az varlıklıların(orta sınıf) üstesinden gelinirken daha çok varlıklı kapitalistler mükemmel bir şekilde servetlerine servet katarlar ve tüm üretim ve ticareti tek ellerine alıp tekelcilere dönüşürler. Ürünlerin artmasıyla birlikte çalışan insanların ortalama gelirinin eş zamanlı olarak azalması “iş” ve “ticari” olarak adlandırılan krizlere neden olur bu kriz dönemlerinde ise maaşlı işçiler çok büyük sefaletle karşı karşıya kalıyorlar.

Örneğin, Amerika birleşik devletlerinin son nüfus sayımı hammadde, faiz, kira vb maliyetler düşüldükten sonra varlıklı kesimin tüm üretilen ürünlerin 5/8 inden fazlasını sömürdüğünü yani çaldığını ve üreticilere sadece 3/8 ini bıraktığını gösteriyor. Nüfusun neredeyse 1/10 u olan varlıklı kesim şatafat ve savurganlıklarına rağmen koca “kazançlarını” harcayamıyorlar ve üreticiler aldıklarından – tüm ürünlerin 3/8 i – daha fazlasını tüketemiyorlar. Böylece aşırı üretim diye adlandırılan durum ortaya çıkmak zorunda kalıyor. Ekonomik krizin korkunç sonuçları çok iyi biliniyor.

İş gücünün üretim sürecinden giderek artan bir şekilde yok edilmesi mülksüz nüfus yüzdesini her geçen yıl yükseltir ve mülksüzler fakirleşir ve “suça,” serseriliğe, fuhuşa, intihara, açlığa ve ahlaksızlığa sürüklenir. Bu düzen haksız, çılgınca ve öldürücüdür. Bu sebeple,  bu düzenden acı çeken herkesin ve eylemsizlikleri yüzünden bu düzenin var olmasından suçlu olmak istemeyenlerin büyük enerjisiyle bu düzeni kesinlikle tamamen ortadan kaldırmak gereklidir.

Örgütlenme amacı için ajitasyon; isyan amacı için örgütlenme. Bu birkaç kelimeyle, ekonomik koşullar “medeniyet” diye adlandırılan bütün ülkelerde aynı olduğu için monarşi ve cumhuriyet hükümetlerinin düşünen işçi kesimlerinin tüm hareketlerini bastırmak için el ele çalıştıkları için ve son olarak proleterlerin zalimlere karşı olan kararlı mücadelesinin zafere ulaşmasının sadece burjuva (kapitalist) kesiminin tümüyle mücadele ederek kazanılabileceği için zincirlerinden kurtulmak isteyen işçilerin  yapmaları gerekenlerin altı çizilmiştir. Bu yüzden, Uluslararası çalışan halklar birliğinde açıklandığı gibi halkların uluslararası kardeşliği kendini su götürmez bir ihtiyaç olarak ortaya koyuyor.

Gerçek düzen yerini bulmalı. Bu sadece emeğin, toprağın ve diğer üretim tesislerinin, kısaca emeğin ürettiği sermayenin, toplumsal mülkiyete dönüşmesi ile elde edilebilir. İnsanlığın insanlar tarafından gelecekte talan edilmesi olasılığı sadece bu varsayım ile yıkılır. Sadece ortak, bölünmemiş sermaye ile herkes ortak emeklerinin meyvelerini dolu dolu tadabilir. Sadece bireysel(özel) sermaye biriktirmenin imkansız olmasıyla yaşama talebi olanlar çalışmaya zorlanabilir.

Bu sıraladığımız şeyler üretimin tüm insanların ihtiyaçlarına düzenlenmesine imkan verir böylece hiç kimsenin günde birkaç saatten fazla çalışmasına gerek kalmaz ve buna rağmen herkes ihtiyaçlarını karşılayabilir. Bu vesile ile insanlara mümkün olan en yüksek uygarlığa giden yolu açmak için zaman ve fırsat verilir : the privileges of higher intelligence fall with the privileges of wealth and birth(bu cümleyi anlayamadım). Böyle bir sistemin elde edilmesi için kapitalist sınıfların siyasi örgütleri – monarşiler veya cumhuriyetler – engel oluştururlar. Tamamıyla varlıklı kesimin elinde bulunan bu siyasi yapıların(devletlerin) mevcut sömürü düzenini desteklemekten başka bir amacı yoktur.

Tüm yasalara çalışan insanlara karşı olacak şekilde yön verilmiştir. Şimdiye kadar durum tam tersi gibi gözükse de yasalar bir yandan işçiyi kör etmeye hizmet ederken diğer yandan ise işçiler basitçe savuşturuldu. Okullar bile sadece varlıklı kesimin yavrularını sınıf egemenliklerini korumak için gerekli niteliklerle donatmak amacına hizmet eder. Yoksul kesimin çocukları çok küçük bir ilköğretim eğitimi alırlar ve bu da çocuklara daha çok ön yargı, kibir ve kölelik gibi şeyler aşılamaya yöneliktir, kısacası duyarsızlık. Son olarak kilise ise insan kitlelerinden tam salaklar oluşturmayı ve insanlara hayali bir cennet vaat ederek onları dünyadaki cennetten vazgeçirmenin yollarını arıyor. Diğer yandan, kapitalist medya sosyal hayatta ruh hali karmaşıklığını halleder. Tüm bu kurumlar, kitlelerin eğitimine yardım etmekten çok insanların cehaletini sürdürme amaçları için varlar. Onların hepsi ücret karşılığında kapitalist sınıfların emirleri altındadır. Dolayısıyla işçiler mevcut düzene karşı mücadelelerinde hiçbir kapitalist partiden yardım bekleyemezler. Kendi kuruluşlarını kendi çabalarıyla kazanmalılar. Eski zamanlarda ayrıcalıklı bir sınıf tiranlıklarından kendiliğinden asla vazgeçmediği gibi günümüzdeki kapitalistler de hükümdarlıklarından vazgeçmeye zorlanmadığı sürece vazgeçmezler.

Bu noktada eğer akıllarda herhangi bir soru işareti olursa proleterler herhangi bir yerde daha iyi koşullara ulaştığında tüm ülkelerin burjuvalarının – Amerika ve Avrupa dahil – sürekli uyguladığı gaddarlık, bu soru işaretini uzun zaman önceden gidermiştir. Bu yüzden, proletaryanın burjuvazi ile mücadelesinin şiddetli devrimci bir karaktere sahip olması gerektiği açıktır.

Bu canavarca sistemi reforme etmek için geçmişte oy kullanmak gibi barışçıl yollarla yapılan tüm çabaların boşuna olduğunu ve gelecekteki buna benzer girişimlerin de aşağıdaki nedenlerden dolayı boşuna olacağını gösterebiliriz:

Günümüzün siyasi kurumları varlıklı sınıfın ajanslarıdır; bu ajansların görevleri efendilerinin ayrıcalıklarını korumaktır; sizin kendi adınıza yapılacak herhangi bir reform varlıklı sınıfın ayrıcalıklarını azaltacaktır. Buna izin vermezler ve bunu kabul edemezler, çünkü bu onlar için intihar niteliğinde olur.

Ayrıcalıklarından gönüllü olarak vazgeçmeyeceklerini biliyoruz; aynı şekilde ayrıcalıklarından taviz vermeyeceklerini de biliyoruz. Sahip olduğumuz herhangi bir çare, çözüm için efendilerimizin nezaketine güvenmememiz gerektiğini ve onlardan iyi bir şey beklenmeyeceğini bildiğimizden geriye başvurabileceğimiz sadece bir şey kalıyor – ZOR KULLANMAK! Atalarımız bize despotlara karşı zor kullanmanın sadece haklı olduğunu söylemediler aynı zamanda kendileri kadim bir örnek oluşturdular çünkü tek yol bu.

Atalarımız kendilerini zor kullanarak politik baskılardan kurtardı, çocukları da zor kullanarak kendilerini ekonomik kölelikten kurtarmak zorunda kalacaklar. “Bu nedenle, bu sizin hakkınız; sizin göreviniz” diyor Jefferson – “silahlanmak!”

Bu yüzden, kazanacağımız şey açık ve basittir :

Birincisi: Mevcut sınıf egemenliğinin tüm yönleriyle muhakkak olarak yok edilmesi yani enerjik, amansız, devrimci ve uluslararası eylemle yok edilmesi.

İkincisi: Kooperatif üretim örgütlenmesine dayalı özgür bir toplumun kurulması.

Üçüncüsü: Eşdeğer ürünlerin üretici kurumlar arasında kar amacı gütmeden ücretsiz bir şekilde değişimi.

Dördüncüsü: Her iki cinsiyet için de laik(seküler), bilimsel ve eşit temelde eğitim organizasyonu.

Beşincisi: Cinsiyet veya ırk ayrımı yapmadan herkes için eşit haklar.

Altıncısı: Tüm kamu işlerinin, federalist bir temelde, otonom (bağımsız) komünler ve birlikler arasında serbest sözleşmelerle düzenlenmesi.

Her kim bu ideallere katılırsa kardeşçe uzattığımız elimizi tutsun.

Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin! Yoldaş işçiler, bu muazzam sonun kazanılması için ihtiyacımız olan tek şey ÖRGÜTLENME ve BİRLEŞMEKTİR!

Artık bu birleşme için büyük bir engel yok. Barışçıl eğitim ve devrimci gizli anlaşma çalışması iyi bir şekilde paralel olarak yürütülmeli ve yürütülebilmelidir.

Dayanışma günü geldi çattı. Saflarımıza katıl! Bırak savaş davulu isyankar bir biçimde çalsın : ” Bütün toprakların işçileri, birleşin! Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok: ama kazanmak için bir dünyanız var!”

Dünyanın zalimleri, Titreyin! Dar görüşünüzün çok da uzağında olmayan bir yerde MAHŞER GÜNÜNÜN kızıl ve kasvetli ışıkları var.

Çeviri: Anarşizm.org / Fatih İdiz

]]>