Advertise with Googlier.com Rus Devrimi – Anarşizm.ORG https://anarsizm.org Anarşizmin Tarihi, Anarşizmin Örgütlü Tarihidir! Thu, 03 Jan 2019 08:03:49 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=7.1.4 https://anarsizm.org/wp-content/uploads/2017/08/logo-150x150.png Rus Devrimi – Anarşizm.ORG https://anarsizm.org 32 32 Mahnoşiva ve Anarşizm – 1921 – Peter Arşinov https://anarsizm.org/mahnosiva-ve-anarsizm-1921-peter-arsinov/ Thu, 03 Jan 2019 08:03:47 +0000 http://anarsizm.org/?p=969 Read more]]>

Peter Arshinov (1887-1937) devrimci bir sosyalistti, 1905 Rus devrimi süresince Bolşevik Partinin bir üyesiydi. 1906’da anarşist oldu. Doğum yeri olan Ukrayna’ya döndüğünde, bir polis merkezinin bombalanması olayına karıştı ve birçok işçinin eziyet çekmesinden ve ölümünden sorumlu bir demiryolu patronuna suikast düzenledi. Hapsedildi ve idam cezasına çarptırılınca, 1907’de kaçtı. Birkaç yıl Avrupa’da dolaştıktan sonra devrimci eylemlerine yeniden başlamakmak için 1909’da Rusya’ya geri döndü. 1910’da tekrar tutuklandı ve yirmi yıl hapse mahkum oldu. Moskova’daki Butyrki hapishanesine gönderildi, orada yerel anarşist bir grubun bir polis şefine düzenlediği suikaste karışmış olmaktan müebbet hapse mahkum olmuş Nestor Makhno ile tanıştı. Mart 1917’de, Şubat Devrimi’nin neticesinde, Arshinov ve Makhno hapishaneden salıverildiler. Makhno derhal Ukrayna’ya dönerken, Arshinov bir süre Moskova’da kalıp Maskova  Anarşist Gruplar Federasyonuyla birlikte çalıştı. 1918’de Moskova’da yeniden buluştular, ancak Makhno 1919’da bir kitle isyanı başlattıktan sonra Arshinov Ukrayna’ya dönüp Mahnovist harekete (Mahnovişçina) katıldı ve 1921’deki yenilgisine dek orada kaldı. Aşağıdaki pasajlar Arshinov’un 1923’de basılan Lorraine ve Fredy Perlman tarafından tercüme edilmiş History of the Makhnovist Movement* (1918-1921) adlı kitabından alınmıştır.

ANARŞİST İDEAL, ÇEŞİTLİLİK bakımından geniş ve zengindir. Yine de, anarşistlerin kitlelerin toplumsal mücadelesi içerisindeki rolü son derece alçakgönüllüdür. Görevleri, mücadelede ve yeni toplumun kuruluşunda kitlelerin doğru yolda olmalarına yardım etmektir. Eğer kitle hareketi kararlı bir çarpışma aşamasına girmemişse, anarşistlerin görevi, kitlelerin önlerindeki mücadelenin önemi, görevleri ve amaçları konusunda aydınlanmasına yardımcı olmaktır; onların görevi gerekli askeri hazırlıkları yapmasında ve güçlerini örgütlemesinde kitlelere yardımcı olmaktır. Eğer hareket nihai çarpışma aşamasına zaten girmiş bulunuyorsa, anarşistler vakit kaybetmeksizin harekete dahil olmalıdır; kitlelerin yanlış sapmalardan kendilerini özgürleştirmesine yardım etmeli, onların ilk yaratıcı çabaları desteklemeli, entelektüel olarak onlara yardımcı olmalı, ve hareketi işçilerin gerçek hedeflerine yönelen yörüngede tutmak için yardım etmeye daima çabalamalıdır. Bu, devrimin ilk aşamasında, anarşistlerin temel ve aslında tek görevidir. Bir kez mücadelede uzmanlaşan ve mücadelenin toplumsal inşasına başlayan işçi sınıfı, yaratıcı çalışmada inisiyatifi artık kimseye bırakmayacaktır. O zaman işçi sınıfı kendisini kendi düşünceleriyle yönlendirecektir; bu da onun planları doğrultusunda bir toplum yaratacaktır. Bu anarşist bir plan olsun ya da olmasın, bu planın yanı sıra bu plana dayalı toplum da, kendi düşüncesi ve iradesi üzerinden şekillenmiş ve düzenlenmiş olan özgürleşmiş emeğin derinliklerinden gün yüzüne çıkacaktır.

Mahnovişçina’yı incelediğimizde hemen bu hareketin iki temel durumunun farkına varırız: 1)Toplumun en aşağı katmanlarının bir halk hareketi olarak gerçekten proleter kökeni: Hareket aşağıdan başlamıştır ve hareket başından sonuna dek bizzat halk kitleleri tarafından desteklenmiş, geliştirilmiş ve yönlendirilmiştir; 2) Hareket, en başından beri, kasıtlı olarak tartışmasız bir şekilde anarşist ilkelere dayanmıştır: (a) işçilerin tam inisiyatif hakkı, (b) işçilerin ekonomik ve toplumsal öz yönetim hakları, (c) toplumsal inşada devletsizlik ilkesi…

Mahnovişçina da, tam olarak fark edilmeyen, tamamen belirginleşmemiş. ama anarşist ideal için mücadele eden ve anarşist yolda yürüyen emekçi kitlelerin anarşist bir hareketini görürüz.

Ancak tam da, bu hareket kitlelerin derinliklerinden hasıl olduğu için, gerekli teorik güçlere, herhangi bir yaygın hareket için vazgeçilmez olan genelleme yapma güçlerine sahip değildi. Bu noksanlık, genel durum karşısında hareketin fikirlerini ve sloganlarını geliştirmekte ya da teorinin katı ve işlevsel biçimlerini hazırlamakta başarısız oluşunda kendisini gösterdi. İşte bu yüzdendir ki hareket, özellikle her taraftan ona saldıran sayısız düşman karşısında, yavaş ve acılı bir biçimde gelişti…

Hareketin temel eksikliği son iki yılı boyunca genel olarak askeri etkinliğe yoğunlaşmış olmasında yatar. Bu hareketin kendisinin organik bir kusuru olmaktan ziyade, Ukrayna’daki durumun ona dayattığı şansızlığıdır.

Ara vermeksizin üç yıl süren iç savaşlar güney Ukrayna’yı kalıcı bir savaş alanı haline getirdi. Maddi, toplumsal ve ahlaki yıkıma uğratarak köylülerden öç alan çeşitli partilerin sayısız orduları bölgeyi o baştan bu başa kat ediyordu. Bu, köylüleri tüketip bitirdi. Bu, işçilerin özyönetim alanındaki ilk tecrübelerini yok etti. Onların toplumsal yaratım ruhunu ezildi. Bu koşullar Mahnovişçina’yı sağlıklı dayanaklarından, kitleler arasında toplumsal yaratıcı çalışma yapmaktan ayırdı ve onu savaşa yoğunlaşmaya zorladı -doğru, devrimci savaşa, ama yine de savaşa…

Mahnovişçina toplumsal devrimi doğru kavramaktadır. Devrimin zaferi ve güçlenmesinin ve onu takip edebilecek refahın gelişiminin, şehirlerdeki emekçilerle kırsaldaki emekçiler arasında yakın bir ittifak olmadan gerçekleştirilmeyeceğinin farkındadır. Köylüler, kent işçileri ve güçlü endüstriyel girişimler olmadan, toplumsal devrimin mümkün kılacağı faydaların birçoğundan mahrum kalacaklarının farkındadır. Dahası, kent işçilerini kardeşleri olarak görmekte, onları aynı emekçi ailesinin üyeleri saymaktadırlar.

Hiç şüphe yok ki, zafer ve toplumsal devrim anlarında, köylüler işçilere tam desteklerini sunacaktır. Bu, doğrudan kent proletaryasına verilen gönüllü ve gerçek devrimci destek olacaktır. Şimdiki durumda, köylülerden zor kullanılarak alınan ekmek, asıl olarak devasa hükümet makinesini beslemektedir. Köylüler bu pahalı bürokratik makineye ne kendilerinin ne de işçilerin gereksinim duyduğunu, hükümetin işçilere yönelik tavrının, bir hapishane yönetiminin mahkumlara yönelik tavrına benzediğini çok iyi bir şekilde görmekte ve anlamaktadırlar. Bu nedenledir ki, köylüler ekmeklerini gönüllü olarak devlete vermek yönünde en ufak bir istek bile taşımamaktadırlar. Günümüz vergi toplayıcıları -komiserler ve Devletin farklı ikmal organları- ile ilişkilerinde bu yüzden bu denli saldırganlardır.

Ancak, köylüler daima kent işçileriyle doğrudan ilişkiye girmeye çabalar. Bu sorun köylü kongrelerinde birden çok kez ortaya atıldı ve köylüler daima bunu devrimci ve olumlu bir şekilde çözdüler. Toplumsal devrim anlarında, şehirli proleter kitleler tamamen bağımsız olduklarında ve kendi örgütlenmeleri üzerinden köylülerle doğrudan ilişkiye geçtiklerinde, köylüler, yakın gelecekte işçilerin bütün devasa endüstri güçlerini kentteki ve kırsaldaki işçilerin ihtiyaçlarının hizmetine uygun olarak konumlandıracağını bilerek, çok gerekli olan gıda maddesini ve hammaddeleri tedarik edeceklerdir…

Kitlelerin sadece eskiyi yok edebileceğini, sadece imhaya giriştiklerinde yüce ve kahraman olduğunu ve yaratıcı çalışmada onların atıl ve bayağı olduğunu öne sürerken devletçiler yalan söyler. Yaratıcı aktivite alanında, günlük çalışma alanında, kitleler büyük başarılar ve kahramanlıklar gösterebilir. Fakat bunun için ayaklarının altında sağlam bir temel hissetmeleri gerekir; tamamen özgür olduklarını hissetmelilerdir: yaptıkları işin kendilerinin olduğunu bilmelilerdir; benimsenen her toplumsal kanunda kriterin kendi iradesinin, umutlarının ve arzularının tezahürünü görmelidirler. Kısacası, kelimenin en geniş anlamıyla kitleler kendi kendilerini idare etmelidir…

Dünya proleterleri, kendi varlığınızın derinliklerine bakın, gerçeği arayın ve onu kendiniz gerçekleştirin; gerçeği başka hiçbir yerde bulamazsınız.

Bu Rus devriminin şiarıdır.

]]>
Kronştad’da Bolşeviklerin Planları Ters Tepmişti – Furkan Çelik https://anarsizm.org/kronstadda-bolseviklerin-planlari-ters-tepmisti-furkan-celik/ Wed, 16 Aug 2017 13:07:00 +0000 http://anarsizm.org/?p=812 Read more]]>

kronstad

Bir yerde iktidar savaşı varsa, orada birçok değişim gerçekleşebilir. Orduların isimleri değişir, polis birimleri değişir, yargılama düzeni değişir, ekonomi değişir, gazeteler değişir, bayraklar değişir, marşlar değişir, üniformalar, büstler, posterler değişir… Değişmeyen tek şey ise iktidar anlayışının kendisi olur.

Her ne sebeple her ne düşünceyle yıkılsa da iktidar, sen iktidarı amaçlarsan, onu yıkabildiğin için ondan daha beterini yaratırsın. Sana karşı olanı yok etmek, susturmak istersin. Ama ne yaparsan yap ters teper!

1917 öncesinde başlayan halk isyanları ve işçi sınıfının öfke seli, Rus halklarını toplumsal bir devrime götürmüştü. Ekim ayında ise iktidar planları olan Bolşevik Parti, kendisini işçi sınıfı partisi ilan edip “proletarya diktatörlüğü” getireceğim diyerek iktidarı ele geçirmişti. Fakat kısa bir süre zarfında işçi sınıfı üzerindeki bir parti diktatörlüğüne dönüşmüştü.

Lenin, 1918’de “Bir aşçıya bile devleti yönetmesini öğreteceğiz” derken, 1921’de ise “İşçi devleti yönetebilir mi? Pratik adamlar bilir ki bu bir masaldır” şeklindeki ifadesi, Bolşeviklerin izin vererek çıkarttığı tek gazetede belgelenmişti.

Parti’nin günlük ihtiyaçlardan çalışma saatlerine kadar aldığı kararların ve “demir disiplin” adı altında bu kararların halka zorla uygulatılması, zaman zaman eylemlerle ve isyanlarla karşılık buluyordu. Ne var ki hiçbir siyasi politik gazetenin çıkmasına izin vermeyen Bolşevik Parti, kendi yayın organlarında bu durumları sansürlüyordu. Ama özgürlük vaatleriyle gelenlerin nasıl dönüşüm geçirerek Çarlık Rusyası’ndan daha otoriter bir hale geldiği, herkes tarafından görülmeye başlamıştı.

Kronştad kasabası Rus devriminin ilk kıvılcımı, devrimin ilk efsanevi denizci ayaklanmasının başladığı kasabadır. Özgürlük ve adalet sloganlarıyla yelkenlerini açan Kronştad denizcilerinin ilk talepleri arasında, tayfaların rütbelerinin kaldırılması yer etmişti. Bunun peşi sıra, Kronştadlı denizciler, kendi kararlarını kendilerinin vermek istediğini ve çalışma koşullarını da kendilerinin belirlemek istediğini Bolşevik Parti’ye bildirince, bu öz-yönetim deneyimi Kızıl Ordu ile bastırılmak istenmişti. Ardındansa Kronştad, partinin yayın organında karşı-devrimci, asi, hain olarak yaftalanmıştı.

8 Mart günü, Kızılordu Troçki’nin emriyle, Kronştad’daki öz-yönetimi bitirmek ve katliamlarla Bolşevik Parti diktatörlüğünü kabul ettirmek üzere harekete geçti. İlk saldırıda 2. ve 3. Kızıl Ordu taburları Kronştad’a saldırmayı reddetseler de, parti tarafından zorla saldırıya geçirilmişlerdi. Fakat kar fırtınasında kaybolan taburlardan sadece tabur siyasi komiseri ve 3-4 askeri geri dönmüş, diğerleri Kronştadlıların saflarına geçmişti. Bu hezimetin ardından, 12 Mart günü, 27. Omsk Tümeni Kronştad’a saldırmak üzere bölgeye getirildi. Çarlık Rusyası’na karşı büyük zaferler kazanan bu tümene güveniliyordu. Fakat Orşan Alayı da Kronştad’a karşı savaşmayı reddetti. Ertesi gün tümendeki diğer iki alay da alacakları tutum için toplantı yaptılar. Tümendeki hiçbir asker, sınıf kardeşlerine kurşun sıkmayı istemiyordu. Bolşevik Parti “Devrimci Divan-ı Harp”ı kurdu. Tümeni silahsızlandırdı. Parti üyelerine seferberlik ilan edildi, hepsi Kronştad’a saldırmak istemeyen Kızıl Ordu üyelerine propaganda yapmak ve baş karakterleri ihbar etmek üzere taburlara yollandı.

Bolşevik Parti’nin kurduğu “Devrimci Divan-ı Harp”lerde Kızıl ordu askerleri gece gündüz yargılanarak cezalandırılıyor, bu bilgiler de tümenlere yayılıyordu. Ama buna rağmen ilerlemeyi reddeden Kızıl Ordu birlikleri ortaya çıkmaya devam ediyordu. “Devrimci Divan-ı Harp”ın parti emirlerini uygulamayan Kızıl Ordu askerini katlemeye başlaması ters teptiği gibi, 561. Piyade Alayı da ilerlemeyi reddetmiş, emirleri uygulamamıştı.

Hatta Bolşevik Parti’nin çıkardığı İzvestia gazetesi birliklerde okunmuyor, Kronştad halkının çıkardığı Kronştad İzvestia’sı birliklerde okunuyordu.

Kızıl Ordu ve Bolşevik Parti, Kronştad’ı bitiremiyordu ve bu yüzden de çareyi Kronştad’ın çok uzaklarından, onları tanımayan insanları getirerek, Kronştadlılara karşı savaştırmakta buldu. Kırgız ve Başkır topraklarından trenlerle Petrograd’a getirilenler, Kronştad’a yapılan saldırılarda ön saflara alındı.

Furkan Çelik

fcelik@meydangazetesi.org

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 31. sayısında yayımlanmıştır.

]]>
Faşizme Karşı Mücadele Bolşevizm’e Karşı Mücadele İle Başlar https://anarsizm.org/fasizme-karsi-mucadele-bolsevizme-karsi-mucadele-ile-baslar/ Tue, 12 Jan 2016 11:48:36 +0000 http://anarsizm.org/?p=740 Read more]]> Hitler-Stalin
Başlamadan not: İki elden çevrilen bu metin www.korotonomedya.net mail grubuna atılmış, kaynak olarak da http://digitalelephant.blogspot.com adresi gösterilmiştir. Literatüre olan bu mühim katkıdan ötürü arkadaşlara büyük teşekkürler.
Otto Rühle
The struggle against Fascism begins with the struggle against Bolshevism
‘Living Marxism’, vol. 4, n. 8, 1939.
1981, Bratach Dubh Editions
Giriş
Faşizmin trajik tarihi, modern demokratik Devletin içinde en son noktasına erişerek, şimdi usulüne uygun gelişmesinin tüm rotasını yürümüş oldu, Rühle’nin makalesi bizim için seve seve anlaşılır oldu. Makale 30’ların sonunda yazılmıştı ve aynı zamanda hem Bolşevizm’e hem de Faşizme karşı mücadeleye ithaf edilmişti.
Şimdiki kapitalizmin gerçek hakimiyeti, Güncel faşizme (demokrasi olarak kamufle edilmiş) platform sağlayan otoriter tasarımları gösteriyor ve bu güncel Bolşevizmler (proletaryanın diktatörlüğü olarak kamufle edilmiş) açıkça benzer var oluyorlar.
Daha açık olmak için şunu söyleyebiliriz, gerçek bir iktidar için kurallara uygun (demirden) otorite dökümü yaparak, kapitalist proje mutlak kontrol yolunda gelişiyor. Bu kontrole, her ikisi de aynı noktaya varsa da iki farklı biçimde ulaşılabilir. a) Demokratik bir yolla, Dış ilişkilerdeki karar almanın merkezsizleşmesi temeline dayanan, merkezileşmiş bir iktidarı yeniden yapılandırma, batı demokrasileri olarak anılanlarda geliştiği gibi; b) Bir Devlet kapitalizmi olarak, örtülü ideolojik bir sömürülmenin düzenlenmesi ve komünist parti tarafından doğrudan kontrol: tüm komünist devletler olarak anılanlarda bir derecede ya da diğer biçimde olanlar gibi.
Eğer her iki yolu da değerlendirirsek ve sömürücülerin kendi amaçlarına ulaşmak için yapabilecekleri ne kaldığını göz önünde tutarsak, açıkça Batı demokrasilerinin mutlak kontrol yolundaki her iki yoldan daha gelişmiş olanı olduğunu söyleyebiliriz, totaliter “komünist” rejimler değil. Buna rağmen mutlak kontrole yönelik seçilmiş olan en çabuk yolda (Devlet aygıtının tamamıyla kontrolü ve ideolojisinde) ikinci seçilen en az stabil olanı ve aynı zamanda en tehlikeli olan yol (onlar için). Bu rejimler, sadece belirli bir marjinalleştirilmiş azınlığın değil (batı demokrasilerindeki meselenin olduğu gibi), fakat sömürülmüş büyük kitlelerin ilgili olduğu muazzam ayaklanma potansiyelinin üzerinde oturuyorlar. Diğer taraftan, batı demokrasileri -çok fazla kendi marifetleriyle değil ama kapitalist yarışma mekanizması dolayısıyla- kendilerini baskının daha incelikli olması gerekliliğiyle yüzleşmiş buldular ve bu yüzden bugünkü gerçek faşizmi karakterize eden kontrol biçimini daha dikkatli ve zekice gerçekleştirebildiler.
Yukarıda bahsedilen devlet modelleri, “proletarya diktatörlüğünün” ülkelerinin faşizmlerinin “batı demokrasisi” ülkelerinin faşizminden öğrenmek zorunda olduğunu anlamak içindi. İlk olarak, baskı sadece muhaliflere değil, ama aynı zamanda birçok nedenden ötürü onaylamayan ya da basitçe onaylama belirtileri göstermeyen geniş katmanlardaki işçilere ve köylülere de, parti aygıtının otoritesiyle darbe indiriyor. Toplama kampları sadece suçlu muamelesi yapılan küçük muhalifler için değil ama halkın geniş tabakalarını tutmak için de planlandılar. Batı’da “farklı” olarak görülenler, özel cezaevlerinin suçlulaştırılmış bir azınlığı seçmesiyle -örneğin İtalya’da- konsensüs mekanizması yoluyla, büyük sömürülen kitlelerden koparıldılar, ve, sosyal cemiyetten ayrıldılar. Batı demokrasisi modern faşizminin karakteristiğinde bu var: kendi kendine, herkesi “katılımcı” yapmak isteyen bir iktidar yapısı olarak ortaya çıkıyor ve hiç kimseyi dışlamak istemeyen, ama sadece, kontrolün bütünlüklü gelişmesinin ekonomiyi ve politik etiketleri mükemmelleştireceği görüşünde, kontrolün tüm ekonomik iktidarının merkezini, politik iktidarın merkeziyle birlikte koordine edebilecek, sınırlı bir azınlığın ellerinde kalacağı koşullarda. “Komünist” Devletlerin faşizmi açıkça kendisini daha geride sunuyor, birisinin farklı şekilde düşünmesini belirleyebilecek ideolojinin kitlesel kullanımında daha az zeki. Bununla birlikte, basitçe, baskının kesin bir biçimdeki gösteri aşamasının (Lenin’in, Mao’nun vs. dev resimleri, batı koşullarında kesinlikle düşünülemez) ne kadar karmaşık oldukları önemli değil, her zaman faşizmin kızıl bir biçimini temsil ediyorlar (Çin’in kültürel devrimini düşünüyoruz), temelde Nuremburg’un görkemli Nazi geçit törenlerinden çok farklı değil, ya da diğer Palazzo Venezia(Mussoli’nin balkonundan konuşmalar yaptığı saray) soytarısının kasılmalarından.
Faşizmin Çin ve Rus modellerinin şimdi ilerlemeci “açık”, tipik batı demokrasilerine doğru yöneldiği söylenebilir, partinin en üst mercileri bile, sömürülen kitleler üzerinde olağanüstü ideolojinin bir sonsuz geviş getirilmesinin kullanılmasıyla usule uygun bir hakimiyeti sağlamanın zorluklarını anlamaya başlıyorlar. Belki, faşizmin daha akılcı biçimlere ulaşmasına başlıca engellerden birisi, dünyanın politik-askeri iki iktidar bloğuna bölünmüşlüğü, fakat bu meseleyi değiştirmiyor, örneğin Çin’in güncel “özgürleşmesi”, -bu seviyedeki üretim ve tüketicilikte başka hiçbir şeye değilse bile, Amerikan modelinin nüfuz etmesine izin verdi.
Rühle’nin bu kısa ve öz makalesi bu yüzden onun ilişkisini sağlıyor. Zamanının hararetinde yazılmış, ve şaşırtıcı bir biçimde, o zaman, son derece karmaşık ve anlaşılması güç bu ilişkileri anlıyor. Faşizme karşı mücadele Bolşevizm’e karşı mücadeleyle başlar. Bugün aynı şekilde tekrar ediyoruz: karmaşık faşizme karşı mücadele daha basit ve bu yüzden anlaşılabilir çeşitlerine karşı mücadeleyle başlar. Hatta, Komünist olarak isimlendirilenler gibi Devlet biçimlerinin faşist doğalarına girerek, kendisini hangi biçimde kuruyor olursa olsun, tek çözümün iktidarın şimdiden ve kesin yok edilmesi olduğunu anladık. Müdahalenin anarşist biçiminin, gerçeklikte faşizme karşı mücadeleyi doğru bir yönelimde yapabilecek biricikliğiyle bunu doğruluyoruz.
Alfredo M. Bonanno
27 Mayıs 1981
Faşizme Karşı Mücadele Bolşevizm’e Karşı Mücadele İle Başlar
I.
Rusya yeni totaliter devletlerin en önüne yerleştirilmek zorunda. Yeni Devlet prensibini uygulayan ilk devletti. Uygulanmasında en çok mesafe kaydetmişti. Anayasal bir diktatörlüğü politik ve yönetimsel terör sisteminin de dâhil olmasıyla birlikte ilk uygulayandı. Mutlak Devletin tüm özelliklerini adapte ederek, bu yüzden Demokratik Devlet Sistemi’ni fes ederek diktatöryel bir yönetime zorlanmış diğer ülkeler için bir modele dönüştü. Rusya faşizm için örnekti.
Bu noktaya hiçbir kaza yol açmadı, ne de tarihin kötü bir şakası. Burada sistemlerin kopyalanması görünürde değil ama gerçek. Her şey, farklı derecelerdeki tarihsel ve politik gelişmeye uygulanmış aynı prensiplerin sonuçları ve ifadeleriyle başa çıkmak zorunda olduğumuza işaret ediyor. “Komünist” parti hoşlansa da hoşlanmasa da, sorun ayı kalıyor: Devlet düzeni ve Rusya’daki yönetim, İtalya’daki ve Almanya’dakinden ayırt edilemez. Özünde aynılar. Birisi kızıldan, karadan, ya da kahverengi “Sovyet Devleti”nden, kızıl, kara, ya da kahverengi faşizm gibi bahsedebilir. Bu ülkeler arasında belirli ideolojik farklılıklar olmasına rağmen, ideoloji Hiçbir zaman birincil önemde değil. Ayrıca, İdeolojiler değişebilir ve bu gibi değişimler Devlet Aygıtı’nın işlevlerine ve karakterine zorunlu olarak yansımazlar. Dahası, Almanya’da ve İtalya’da özel mülkiyetin hala var olması, sadece ikincil önemdeki bir değişiklik. Yalnızca özel mülkiyetin ortadan kaldırılması sosyalizmi garantilemiyor. Özel mülkiyet kapitalizm içinde de ortadan kaldırılabilir. Sosyalist bir toplumu esas belirleyen şey, üretim araçlarındaki özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla birlikte, işçilerin kendi emeklerinin ürünleri üzerindeki kontrolü ve ücretlilik sisteminin sona ermesidir. Bu her iki başarı, İtalya’da ve Almanya’daki gibi Rusya’da yerine getirmedi. Düşünen bir işçi faşizmin ne olduğunu biliyor ve onunla savaşıyor, ama Rusya’nın selamladığı gibi, o sadece sıklıkla sosyalistçe doğası olduğu mitini kabul etmeye istekli. Bu aldatılma faşizmle toptan ve kararlı bir kopuşu engelliyor, çünkü o (İşçilerin sosyalist doğası olduğu miti) -Almanya’da ve İtalya’da olduğu gibi- özdeş bir Devlet ve Hükümet sistemine yol açan, gerekçelere, önkoşullara, ve Rusya’da olan koşullara karşı, ilkesel direnişi engelliyor. Bu yüzden Rus miti karşı-devrimin ideolojik bir silahına dönüşüyor.
Bazıları, Rusya’nın diğer ülkelerden sosyalizme bir adım daha yakın olduğunu sanmalarına rağmen, bu “Sovyet Devlet”inin Uluslar arası proletaryaya sınıf mücadelesi amaçlarına daha yakın olması için yardım ettiği anlamına gelmiyor. Aksine, Rusya kendisini Sosyalist bir Devlet olarak tanımlayarak, dünya işçilerinin gözlerini boyuyor ve aldatıyor.
İnsanlık için iki efendiye hizmet etmek mümkün değil. Totaliter bir devlet bile böyle bir şeyi yapamaz. Eğer faşizm kapitalistçe ve emperyalistçe çıkarlara hizmet ediyorsa, işçilerin ihtiyaçlarına hizmet edemez. Eğer, buna karşı, görünen birbirine karşı olan iki sınıf aynı devlet sisteminin tarafındaysa, ciddi bir şekilde bir şeyler yanlış olmak zorunda. Bir ya da diğer sınıf hata yapıyor olmak zorunda. Hiç kimse sorunun sadece bir türü olduğunu ve bu aynı politik biçimlerde olmasına rağmen, içeriğinin geniş çeşitli olabileceğini, bu yüzden gerçekten önemli olmadığını söyleyememeli. Bu kendi kendine kuruntu yapmak olurdu. Marksistler için böyle şeyler gerçekleşmez. Onlar için biçim ve içerik birbirine uygundur ve ayrılamazlar. Şimdi, eğer Sovyet Devleti faşizm için bir model olarak hizmet veriyorsa, aynı zamanda faşizmin genel yapısal ve işlevsel unsurlarını da içermek zorunda. Ne olduklarını belirlemek için Leninizm tarafından kurulmuş, Bolşevizm’in Rus koşullarına uygulanması olan, “Sovyet Sistemi”ne geri dönmek zorundayız. Ve eğer Bolşevizm ve Faşizm arasında bir özdeşlik kurulabilirse, sonrasında proletarya hem faşizme karşı mücadele ederken hem de Rus “Sovyet Sistemi”ni savunamaz. Onun yerine, Faşizme karşı mücadele Bolşevizm’e karşı mücadeleyle başlamak zorundadır.
II.
Başından beri, Lenin için Bolşevizm tamamıyla bir Rus fenomeniydi. Uzun yıllar politik aktiviteleri boyunca, diğer ülkelerdeki mücadele biçimlerine Bolşevik sistemi uygulamayı hiç denemedi. O bir sosyal demokrattı; Bebel ve Kautksy’de işçi sınıfının liderlerinin cana yakınlığını gören ve Lenin’in bu kahramanlarına ve tüm diğer oportünistlere karşı mücadele eden Alman Sosyalist hareketinin sol kanadını görmezden geldi. Onları görmezden gelerek, -Rosa Luxemburg liderliğinde, Alman “solu”nun Kautksyciliğe karşı zaten açık mücadeleye girişmiş olduğunda bile-, küçük bir grup Rus göçmeninin çevrelediği uyumlu bir izolasyonda kaldı, ve nüfuzunun(Kautsky’nin) etkisi altında kalmaya devam etti.
Lenin sadece Rusya ile ilgiliydi. Amacı, Çarcı feodal sistemin son bulması ve burjuva toplumunun içinde muazzam miktardaki politik gücü sosyal demokratik partisi için ele geçirmekti. Bununla birlikte, sadece işçilerin dünya devrimi ortaya çıktığında iktidarda kalabileceğini ve sosyalizasyon işlemini yürütebileceğini anladı. Ama bu bağlamdaki kendi aktiviteleri açıkça uygun olmayan bir biçimdeydi. Alman işçilerinin tekrar partiye, sendikalara, ve parlamentoya, girmelerine yardım ederek ve aynı zamanda Alman Konsey (sovyet) hareketinin yok edilmesiyle, Bolşevikler, uykudan kalkmakta olan Avrupa Devrimi’nin yenilgisine yardım ettiler.
Profesyonel devrimcilerin bir tarafta olduğu ve diğer tarafta ardındaki geniş kitlelerin varlığından meydana gelen Bolşevik Parti, izole olarak kaldı. Sivil savaş, müdahale, ekonomik gerileme, deneylerin sosyalizasyonundaki başarısızlık, hazırlıksız Kızıl Ordu yıllarında gerçek bir sovyet sistemi geliştirilemedi. Menşevikler tarafından geliştirilmiş Sovyetler olmasına rağmen, Bolşevik şemaya uymuyordu, Bolşevikler onların yardımıyla iktidara gelmişlerdi. İktidarın stabilizasyonu ve ekonomik yeniden yapılandırma sürecinde, Bolşevik Parti kendi kararları ve aktiviteleri için tuhaf sovyet sistemini nasıl koordine edeceğini bilmiyordu. Yine de, Sosyalizm Bolşeviklerin de arzusuydu, ve gerçekleştirilmesi için dünya proletaryasına ihtiyaç duydu.
Lenin, dünya işçilerini Bolşevik metotlara kazanmak için bunun olmazsa olmaz olduğunu düşündü. Bolşevizm’in muazzam zaferine rağmen, diğer ülkelerin işçilerinin kendilerinin Bolşevik teori ve pratiği kabul etmek için biraz eğilim göstermesi rahatsız ediciydi, ama tersine bir kaç ülkede, ve özellikle Almanya’da, konsey hareketinin yönüne doğru yönelmişti.
Bu konsey hareketini Lenin Rusya’da artık kullanamazdı. Diğer Avrupa ülkelerinde Bolşevik biçimdeki ayaklanmalara karşı güçlü yönelimler gösterdi. Moskova’nın tüm ülkelerdeki muazzam propagandasına rağmen, -Lenin’in kendisinin de işaret ettiği gibi- “ultra-sol” olarak isimlendirilenler, Bolşevik Parti tarafından gönderilen tüm propagandistlerin yaptığından, konsey hareketi temelindeki bir devrim için daha başarılı bir ajitasyon yaptı. Bolşevizm’i takip eden, Komünist Parti, burjuvazinin proletaryalaşmış büyük parçalarından meydana gelen küçük, histerik, ve yaygaracı bir olarak grup kaldı, oysa konsey hareketi gerçek proletarya güçlülüğü kazandı ve işçi sınıfının en iyi bileşenlerini cezp etti. Bu durumun üstesinden gelmek için, Bolşevik propaganda arttırılmak zorundaydı; “ultra-sol”a saldırılmalıydı; Bolşevizm yararına onun (konsey hareketinin) etkisi yok edilmeliydi.
Sovyet Sisteminin Rusya’da başarısızlığa uğramasından bu yana, radikal ‘rekabet’ Rusya’da Bolşevizm’in başaramadığı şeyin diğer yerlerde Bolşevizm’den bağımsız olarak çok iyi farkına varılabileceğini dünyaya kanıtlamaya nasıl cüret edilebileceğine dairdi. Bu rekabete karşı, Lenin iktidarı kaybetme korkusu ve sapkınların başarısına olan öfkesinin sonucu olarak “Der Radikalismus, die Kinderkrankheit des Kommunismus – Radicalism, an Infantile Disease of Communism – Radikalizm, Komünizmin Bir Çocukluk Hastalığı”nı (Ç.N: Türkçe’ye -“Sol Komünizm”, Bir Çocukluk Hastalığı”- olarak çevrilmiştir.) yazdı. İlk başta bu broşür ‘Marksist strateji ve taktiğin yaygın bir izahındaki deneme’ alt başlığıyla ortaya çıktı, ancak sonra bu fazla iddialı ve aptalca deklarasyon kaldırıldı. Biraz fazlaydı. Bu; saldırgan, kaba, ve menfur papalığa ait saçmalık herhangi bir karşı devrimcilik için gerçek bir malzemedir. Bolşevizm’in tüm programatik beyanları, kendi gerçek karakterini açığa vurur. Bu maskesiz Bolşevizm’dir. 1933’te, Hitler Almanya’daki tüm sosyalist ve komünist literatürü ezdiğinde, Lenin’in broşürünün basımına ve dağıtımına izin verilmişti.
Broşürün içeriğine gelince, Rus Devrimine, Bolşevizm’in tarihine, Bolşevizm ve diğer işçi hareketi akımları arasındaki polemiğe, ya da Bolşevik zafere olanak sağlayan koşullara dair ne söylediğiyle ilgili değiliz, ancak Lenin ve ‘ultra solculuk’ arasındaki tartışmalar zamanında, yalnızca temel noktalarla iki karşıt görüş arasındaki belirleyici farklılıklar resmedilmiştir.
III.
Bolşevik parti, esasında İkinci Enternasyonalin sosyal demokrat kanadı, Rusya’da değil, dışgöç sırasında kuruldu. 1903’teki Londra bölünmesinden sonra, Rus Sosyal demokrasisinin Bolşevik kanadı, artık küçük bir hizipten daha fazlası değildi. Arkasındaki “kitleler” yalnızca onun liderinin kafasında vardı. Buna rağmen, bu küçük öncü birlik katı bir biçimde disiplinli bir örgüttü, militan mücadeleler için her zaman hazır ve devamlı olarak bütünlüğünün sağlanmasını düzenliyordu. Parti, profesyonel devrimcilerin savaş akademisi olarak değerlendirildi. Olağanüstü pedagojik gereklilikleri: kayıtsız şartsız lider otoritesi, katı merkeziyetçilik, demir disiplin, uyum, militanlık, ve parti çıkarları için fedakarlıktı. Lenin’in esas geliştirdiği şey, bir entelektüeller elitiydi, devrimin içine atıldığında liderliği ele geçirebilecek ve iktidarı üstlenebilecek bir merkezdi. Ancak bu şekilde bir devrim hazırlığının doğru ya da yanlış olduğuna dair, mantıksal ve soyut belirleme denemesi hiç yok. Problem diyalektik olarak çözülmek zorunda. Aynı zamanda diğer sorularda sorulmak zorunda: Ne tür bir devrim için hazırlık olmaktaydı? Devrimin amacı neydi?
Lenin’in partisi Rusya’daki gecikmiş burjuva devriminde feodal Çarlık rejimini devirmek için çalıştı. Partinin iradesi daha fazla merkezileşmiş ve daha tek amaçlı oldukça bu biçimdeki bir devrimde, burjuva Devletin düzenlenmesi sürecine daha fazla başarı eşlik edebilir ve yeni Devlet sisteminde proletarya sınıfının pozisyonu daha fazla umut verebilirdi. Buna rağmen, bir burjuva devrimindeki problemlere devrimci mutlu çözüm olarak kabul edilebilecek olan şeylerin aynı zamanda Proletarya devriminin bir çözümü olduğunu söyleyemeyiz. Burjuva toplumu ve yeni Sosyalist toplum arasındaki belirleyici yapısal farklılık böyle bir düşünceyi dışlar. Lenin’in devrimci metoduna göre, liderler kitlelerin başı olarak görünür. Tam bir devrimci eğitim ve terbiyeye sahip olarak, koşulları anlayabilir, doğrudan ve savaşan güçlere komuta edebilirler. Onlar; profesyonel devrimciler, büyük sivil ordunun generalleridir. Beden ve kafa, entelektüeller ve kitleler, yöneticiler, ve neferler arasındaki bu ayrım sınıf toplumunun, burjuva sosyal düzenine doğru düalizmini(ikiliğini) doğruluyor. Bir sınıf yönetmek için eğitiliyor; diğeri yönetilmek için. Bu eski sınıf formülünden Lenin’in parti görüşü ortaya çıktı. Onun örgütü, yalnızca Burjuva gerçekliğine bir yanıttı. Onun devrimi, -sürece eşlik eden öznel amaçları ne olursa olsun-, amaç olarak bu sınıf ilişkilerini kapsayan bir sosyal düzen yaratan güçlerle kararlaştırılmıştı.
Bir burjuva sosyal düzenin olmasını isteyen kim olursa olsun (kendisini) lider ve kitlelerin ayrımında bulacak: öncü birlik ve çalışan sınıf, devrim için doğru stratejik hazırlık. Daha zeki, eğitimli, ve üstün olan liderlik, ve daha disiplinli ve itaatkar olanlar kitleler: böyle bir devrimin başarısı için daha şanslıdır. Rusya’daki burjuva devrim amacında, Lenin’in partisi onun bu amacına en uygun olandı.
Buna rağmen, Rus Devrimi karakterini değiştirdiğinde, proletarya özellikleri daha öne çıktığında, Lenin’in taktik ve stratejik yöntemlerinin değeri sona erdi. Eğer yine de başarılı olduysa, onun öncü gücünden ötürü değildi, ama tümü onun devrimci planlarında birleştirilmemiş olan sovyet hareketinden ötürüydü. Ve Lenin, Sovyetler tarafından gerçekleştirilmiş olan başarılı devrim sonrasında, tekrar bu hareketle ayrıldı, aynı zamanda Rus Devrimi’nde olmuş olan tüm bu proletarya ile de ayrıldı. Doğal tamamlanmasını Stalinizm’de bulan, Devrimin burjuva karakteri tekrar öne çıktı.
Marksist diyalektiklere büyük ilgisine rağmen, Lenin sosyal tarihsel süreçleri diyalektik bir anlamda görememişti. Düşüncesi katı kuralların takipçiliğini yaparak, mekanikçe kaldı. Onun için sadece tek bir devrimci parti vardı -kendisininki; sadece bir devrim -Rusya; sadece bir yöntem -Bolşevik. Ve Rusya’da işe yaramış olan şey, aynı zamanda Almanya, Fransa, Amerika, Çin, ve Avustralya’da da işe yarayabilirdi. Rusya’daki burjuva devrimi için doğru olan şey, aynı zamanda Dünya proletaryasının devrimi için de doğru olabilirdi. Bir kere keşfedilen formüllerin monoton uygulanması, zaman, koşullar, gelişimsel aşamalar, kültürel standartlar, fikirler ve insanlar tarafından rahatsız edilmeyen benmerkezci bir çemberin içine taşındı. Büyük açıklıkla Makine çağının yönetimi Lenin’in politikalarında gün ışığına çıktı; o, devrimin “teknisyeni”, “yaratıcı”sıydı, liderin çok güçlü iradesinin temsiliydi. Faşizmin tüm temel karakteristikleri onun doktrininde vardı, stratejisi, sosyal “planlaması”, ve insanlar ilişkileri sanatı. Sol tarafından, geleneksel parti politikalarının reddedilmesinin derin devrimci anlamını göremedi. Toplumun sosyalist yönelimi için sovyet hareketinin gerçek önemini anlayamadı. İşçileri özgürleştirmek için gerekli önkoşulları bilmeyi hiç öğrenmedi. Otorite, liderlik, güç, bir tarafa çaba gösterme, ve örgüt, kadro, -kendi düşüncesi çizgisi gibi var olmuş- diğerine itaat etme. Disiplin ve diktatörlük, yazılarında en sık kullandığı kelimeler. Sonra, kendi stratejisini kabul edemeyecek ve sosyalizm için devrimci mücadelede en gerekli olmuş olan şeyleri, yani, işçilerin bir kere ve her zaman için kendi kaderlerini kendi ellerine almalarını istemekteki “ultra-sol”u anlayamaması, hem de fikirlerine ve eylemlerine değer vermemesinin nedeni anlaşılabilir.
IV.
Kendi kaderini kendi ellerine almak, ―sosyalizmin tüm sorunları için bu sözcük anahtar― ultra-sollar ve Bolşevikler arasındaki tüm polemiklerin asıl konusudur. Parti sorunu üzerine anlaşmazlık, sendikalizm üzerindeki anlaşmazlıkla paralel gidiyordu. Ultra-sol, sendikalarda devrimciler için artık yer olmadığını; bunun yerine fabrikalarda, ortak çalışma mekanlarında kendi örgütlenme biçimlerini yaratmalarının daha zaruri olduğu fikrindeydi. Amma velakin, kazanılmamış otoriteleri sayesinde, Bolşevikler Alman devriminin ilk haftalarında bile işçileri kapitalistik tutucu sendikalara geri iteklemek için elinden geleni yapmışlardı. Ultra-sollarla mücadele etmek, onları aptallık ve karşı-devrimcilikle suçlamak için, Lenin yayınladığı broşürde bir kez daha mekanik formüllerinden birinin kullanımını yapar. Solun konumuna karşı yönelttiği argümanlarında, Alman sendikalarından bahsetmez, ancak Rusya’daki Bolşeviklerin sendika deneyimlerine değinir. İlk başlangıçta sendikaların proleter sınıf mücadelesi için büyük önemi olduğu genel olarak kabul gören bir gerçektir. Rusya’daki sendikalar gençti ve Lenin’in coşkusunu doğruluyorlardı. Ancak, durum dünyanın diğer bölgelerinde farklıydı. Başlangıçlarında faydalı ve yenilikçi olan en eski kapitalist ülkelerdeki sendikalar işçilerin kurtuluş yolundaki engellere dönüştüler. Karşı-devrimin araçlarına dönüştüler, ve Alman solu bu değişen durumdan kendi sonuçlarını çıkardı.
Lenin, kendisinin zaman içinde ‘katı bir sendikalist, emperyalist amaçlı, kibirli, kendini beğenmiş, kısır, bencil, küçük burjuva, rüşvetçi ve işçi sınıfının ahlakı bozuk aristokrasisinin’ bir katmanını geliştirmiş olduğunu açıklayamadı. Bu yolsuzluk loncası, bu gangster liderliği, bugün dünya sendika hareketini ve arkasındaki işçilerin yaşamlarını yönetiyor. Bu, ultra-solun işçilerin terk etmelerini istedikleri sendika hareketiydi. Lenin, buna rağmen, demagojik bir şekilde diğer ülkelerde uzun zaman önce kurulmuş olan sendikaların karakterini henüz paylaşmamış olan Rusya’daki genç sendika hareketine işaret ederek yanıt verdi. Belirli bir periyottaki belirli bir deneyimi kullanarak, dünya çapındaki uygulamasından sonuçlarını almanın mümkün olduğunu düşündü. Savunduğu devrimciler her zaman kitleler nerdeyse orada olmak zorundaydı. Peki gerçekte kitleler nerede? Sendika bürolarında mı? Üye toplantılarında mı? Kapitalist temsilcilerle liderliğin gizli toplantılarında mı? Hayır, kitleler fabrikalarda, işyerlerinde; ve orada işbirliklerini uygulamak ve dayanışmalarını güçlendirmek gereklidir. Fabrika örgütlenmesi, konsey sistemi, tüm partilerin ve sendikaların yerine gelmesi gereken devrimin gerçek örgütlenmesidir. Fabrika örgütlenmelerinde profesyonel liderliğe yer yoktur, takipçilerin liderleriyle ayrılıkları yoktur, entelektüeller ve itaatkârları arasında bir kast ayrımı yoktur, bencillik, rekabet, demoralizasyon, yozlaşma, kısırlık ve cahillik için bir zemin yoktur. Burada işçiler kendi kaderlerini kendi ellerine almak zorundadır.
Ama Lenin başka türlü düşünmüştü. Sendikaları korumak istemişti; içerden değiştirmek için; Sosyal demokrat yetkilileri çıkartmak ve onları Bolşevik yetkililerle değiştirmek için; kötü bir bürokrasiyi iyi bir bürokrasiyle değiştirmek için. Kötü olan Sosyal bir Demokrasi’de gelişiyor, iyi olan Bolşevizm’de. Bu arada, 20 yıllık deneyim böyle bir konseptin aptallığını göstermiş oldu. Lenin’in önerisini takip eden Komünistler, sendikaları yeniden düzenlemek için tüm ve muhtelif yöntemleri denemiş oldular. Sonuç hiçti. Kendi sendikalarını oluşturma girişimi de neredeyse bir hiçti. Sosyal Demokrat ve Bolşevik Sendikalar arasında yapılan yarış, yozlaşmadaki bir yarışmaydı. Bu süreçte işçilerin devrimci enerjileri tükendi. Faşizme karşı mücadele üzerine yoğunlaşmak yerine, işçiler karşıt bürokrasilerin çıkarları arasındaki anlamsız ve sonuçsuz bir deneyimle meşgul olmuşlardı. Kitleler kendilerine ve “kendi” örgütlerine güvenini kaybetmişti. Kendilerinin kandırılmış ve ihanete uğramış olduğunu hissettiler. Faşizmin metotları -İşçilerin her adımına hükmetmek için- öz-inisiyatifin uyanışına engel olmak için, sınıf bilincinin tüm bağlarını sabote etmek için, sayısız yenilgiyle kitlelerin moralini bozmak ve iktidarsızlaştırmak için -Bolşevik prensipleriyle uyumlu bir şekildeki 20 yıllık çalışma sırasında tüm bu metotlar zaten geliştirilmişti-. Faşizmin zaferi çok kolay bir zaferdi, çünkü sendikalardaki işçi liderleri ve partiler, onlar (Faşistler) için eşyaların faşistçe şemalarına yerleştirilebilecek olan uygun insan materyalini hazırlamışlardı.
V.
Parlamentarizm konusunda da, Lenin Proletaryanın özgürleşmesinde bir tehlike ve daha fazla politik gelişimi için bir ayak bağına dönüşmüş, çürümüş bir politik kurumun savunucu rolünde var oluyor. Ultra-sollar parlamentarizmin tüm biçimleriyle savaştılar. Seçimlere katılmayı reddettiler ve parlamenter kararlara saygı göstermediler. Ancak, Lenin, parlamenter aktivitelere çok gayret gösterdi ve onlara çok önem bağladı. Ultra-sol, parlamentarizmi ajitasyon için tarihsel bir aşama olarak tanımladı, ve hem parlamenterler hem de işçilerin için politik yozlaşmanın sürekli bir kaynağından daha fazlası olarak görmedi. Yasalara uygun reformlar illüzyonu yaratarak, ve eleştirel fırsatlarda Devrimci bilinçliliği ve kitlelerin tutarlılığını köreltti, parlamento, karşı devrimin silahına dönüştü. (Parlamentarizm) Yok edilmeliydi, ya da , başka hiçbir şey mümkün değildiyse, sabote edilmeliydi. Proletarya bilincinde bir rol oynayan, parlamentarist gelenekle mücadele edilmeliydi.
Tersi bir etkiyi gerçekleştirmek için, Lenin tarihsel ve politik olarak modası geçmiş kurumları ayrı tutma hilesiyle hareket etti. Kuşkusuz, parlamentarizmin tarihsel olarak eskidiğini savundu, ancak politik durum böyle değildi, ve bunu birinin hesaba katması gerekebilirdi. Birisi katılmak zorunda olabilirdi çünkü hala bir parça politik roldeydi.
Ne argüman ama! Kapitalizm de, politik olarak değil sadece tarihsel olarak demodedir. Lenin’in mantığına göre, o halde devrimci bir tarzda kapitalizmle savaşmak mümkün değildir. Bunun yerine bir uzlaşma bulunmalıdır. Oportünizm, pazarlık, politik pazarlık,―Lenin’in taktiklerinin sonucu olurdu. Monarşi de, sadece tarihsel olarak ama politik olarak üstün değildir. Lenin’e göre, işçilerin onu yok etmeye hakkı olamazdı ancak bir uzlaşma yolu bulmaya mecbur edilebilirlerdi. Aynı hikaye kiliseyle ilgili de doğru olabilirdi, sadece tarihsel olarak ama politik olarak zamanı geçmiş değil. Ayrıca, büyük kitlelerden olan insanlar kiliselere. Bir devrimci olarak Lenin, kitleler neredeyse devrimcilerin de orada olması gerektiğini işaret etti. Tutarlılık onu ‘Kiliseye girin; bu devrimci bir görevdir!’ demeye zorlayacaktır. Nihayetinde, orada faşizm vardır. Bir gün, faşizm de tarihsel olarak zamanı geçmiş, ancak politik olarak halen var olmuş olacak. O halde ne yapılması gerekir? Faşizmle uzlaşma sağlamak için, gerçekliği kabullenmek. Lenin’in mantığına göre, Stalin ve Hitler arasındaki bir pakt, Stalin’in aslında Lenin’in en iyi öğrencisi olduğunu izah eder. Ve yakın gelecekte, Bolşevik ajanlar Moskova ve Berlin arasındaki paktı, tek gerçek devrimci taktik olarak selamlarlarsa, hiç şaşırtıcı olmayacaktır.
Parlamentarizm sorununa dair Lenin’in pozisyonu, proleter devriminin zaruri ihtiyaçları ve karakteristiklerini anlama kapasitesinin sadece ilave bir örneğidir. Devrimi tamamıyla burjuvadır; Mücadelesi çoğunluk için, yönetimsel pozisyonlar için ve kanun makinesini eline geçirmek içindir. Aslında onun için önemi; seçim kampanyalarında mümkün olduğu kadar çok oy kazanmak, parlamentolarda güçlü bir Bolşevik Fraksiyona sahip olmak, kanunların biçimi ve kapsamını belirlemeye yardım etmek, politik yönetimde yer almak olduğunu düşündü. Bugün parlamentarizmin önemsiz bir blöf olduğunu, boş bir hayal ürünü, ve burjuva toplumunun gerçek gücünün tamamıyla farklı yerlere dayandığının; tüm muhtemel parlamenter yenilgilere rağmen, burjuvazinin parlamenter olmayan alanlarda kendi arzusu ve çıkarlarında ısrar edecek yeterli araçlarının hala elinde olabileceğinin tamamıyla farkına varmadı. Lenin, parlamentarizmin kitlelerdeki moralsizleştirici etkilerini göremedi, kamu ahlakının parlamenter yozlaşmayla zehirlenişini kavramadı. Rüşvetçi, satın alınmış, ve sinik parlamenter politikacılar gelirleri için kaygılıydı. Önfaşist Almanya’da, gericiler (reaksiyonerler) parlamentodayken, parlamentonun çöküşüne yol açmakla tehdit ederek istedikleri her yasayı geçirdikleri bir zaman vardı. Parlamenter politikacılar için, kendi kolay gelirlerinin sonu demek olan böyle bir tehditten daha baha berbat bir şey yoktu. Böyle bir sondan kaçınmak için, her şeye evet diyebilirlerdi. Ve şu an Almanya’da, Rusya’da, İtalya’daki durum nasıl? Parlamenter kulların fikirleri yoktur, iradeleri yoktur ve faşist efendilerinin gönüllü hizmetçilerinden başka bir şey değildirler.
Parlamentarizmin tamamıyla bozulduğuna ve yozlaştığına yönelik hiç şüphe olamaz. Fakat, Neden proletarya bir zamanlar kendi amaçları için kullanılmış olan politik enstrümanın bu bozulmasını durdurmadı? Parlamentarizme destansı bir devrimci eylemle son vermek, Parlamentarizmin faşistçe toplumda sona ermiş acınacak haldeki tiyatrosundan açıkça daha faydalı ve proletaryanın bilinci için eğitici olurdu. Fakat böyle bir tutum, bugün Stalin’e yabancı olduğu gibi, Lenin’e de tamamıyla yabancıydı. Lenin işçilerin kendi ruhsal ve fiziksel köleliğinden özgürleşmesiyle ilgili değildi; kitlelerin hatalı bilinci ya da insanın kendi-yabancılaşmasından rahatsız değildi. Ona göre tüm problem az çok bir iktidar sorunundan daha fazlası değildi. Burjuvazi gibi, kazançlar ve kayıplar açısından düşündü, az çok, alacak ve verecek; ve onun tüm işten anlayan hesapları sadece dışsal şeylerle ilgiliydi: üyelik rakamları, oy sayıları, parlamentodaki koltuklar, kontrol pozisyonları. Onun materyalizmi, insan varlıklarıyla değil, mekanizmalarla uğraşan bir burjuva materyalizmiydi. Gerçekten sosyo-tarihsel bağlamda düşünemiyordu. Onun için parlamento; her zaman, tüm uluslarda aynı anlamı taşıyan, bir boşluktaki soyut bir kavramdı. Kesinlikle parlamentonun farklı aşamalardan geçtiğini kabul ediyor, ve buna tartışmalarında da değiniyor, fakat kendi bilgisini kendi teori ve pratiğinde kullanmıyor. Lenin’in parlamento taraftarı tartışmalarında, tartışmayı bitirme amacıyla, kapitalizmin yükselen aşamalarındaki eski kapitalist parlamentoları gizliyor. Ve eğer eski parlamentolara saldırırsa, bu genç ve uzun zamandır köhnemiş olan bakış açısından bir saldırı. Uzun lafın kısası, politikaların, imkânlar dâhilindekinin sanatı olduğuna karar veriyor. Ancak, işçiler için politika devrim sanatıdır.
VI.
Lenin’in uzlaşmalar sorununa dair konumuna değinmek gerek. Dünya Savaşı sırasında Alman Sosyal Demokrasisi, burjuvaziye satılmıştı. Yine de, daha çok kendi isteği dışında, Alman devrimine miras kaldı. Bu, Alman konsey hareketinin katledilmesinden payını almış olan Rusya’nın geniş çaptaki bir yardımıyla mümkün olmuştu. Sosyal Demokrasinin kucağına düşmüş olan iktidar bir hiç için kullanıldı. Sosyal Demokrasi, kapitalizmin yeniden inşasında işçiler üzerindeki iktidarını burjuvazi ile paylaşıyor olmasının memnuniyetiyle kendi eski sınıf işbirliği siyasetini tümüyle yeniledi. Alman radikal işçileri bu ihanete ‘Karşı-devrimle uzlaşma yok!’ sloganıyla karşı durdular. Burada net bir karar gerektiren somut bir olgu, özel bir durum vardı. Söz konusu olan, gerçek sorunları teşhis etmekten aciz olan Lenin, bu somut spesifik sorundan genel bir problem yarattı. Bir general cakasıyla ve bir kardinal yanılmazlığıyla, ultra-solları her koşul altında politik muhalifleriyle uzlaşmanın devrimci bir görev olduğuna ikna etmeye çalıştı. Eğer birisi bugün uzlaşmalara değinen broşüründeki, Lenin’in o paragraflarını okursa, Lenin’in 1920’deki görüşlerini Stalin’in şimdiki uzlaşmalar politikasıyla karşılaştırmaya yönelirdi. Lenin’in iktidarında Bolşevik gerçeklik haline gelmemiş olan, bir tane bile Bolşevik Teorinin ölümcül günahı yoktur.
Lenin’e göre, ultra-solcular Treaty Of Versailles’i (Versailles Barış Antlaşması) imzalamayı arzulamalılar. Hâlbuki hala Lenin’le mutabakat içinde olan Komünist Parti, Hitler yanlılarıyla iş birliği içerisinde bir uzlaşma yaparak, Versailles Barış Antlaşması’na karşı protesto gerçekleştirdi. Alman Solcu Lauffenberg tarafından Almanya’da 1919’da propagandası yapılan “Ulusal Bolşevizm” Lenin’in fikrine göre “cennete absürt bir ağlamaydı”. Ama Radek ve Komünist Parti, -yine Lenin’in prensibiyle uyumlu olarak- Alman Ulusalcılığıyla bir uzlaşma sonucuna vardı, ve Ruhr Havzası’nın işgaline karşı protesto gerçekleştirdi, ve ulusal kahraman Schlageter’i kutladı. Lenin’in kendi sözleriyle, Milletler Cemiyeti, işçilerinin sonuçta sadece daha sert savaşabileceği “kapitalist soyguncuların ve haydutların grubuydu”. Lakin, Stalin -Lenin’in taktikleriyle uyumlu olarak- bu aynı haydutlarla bir uzlaşma yaptı, ve SSCB Milletler Cemiyeti’ne girdi. Lenin’in düşüncesinde “halk” ya da “insanlar” konsepti küçük burjuvazinin karşı-devrimci ideolojisine suç yaratan bir tavizdi. Bu; Leninistlerin, Stalin ve Dimitrov’un çılgınca “Halk Cephesi” hareketini başlatmak için küçük burjuvaziyle bir uzlaşma yapmasını engellemedi. Lenin için, emperyalizm dünya proletaryasının en büyük düşmanıydı, ve ona karşı tüm güçler harekete geçirilmeliydi. Fakat Stalin, yine gerçek Leninist modayla, Hitler’in emperyalizmiyle bir ittifak hazırlamakla oldukça meşguldü. Daha fazla örnek vermek gerekli mi? Tarihsel deneyimler, devrim ve karşı-devrim arasındaki tüm uzlaşmaların sadece ölüme hizmet edeceğini öğretiyor. Onlar (Uzlaşmalar), sadece Devrimci Hareketin yenilgisine yol açar. Tüm uzlaşma politikası bir yenilgi politikasıdır. Alman Sosyal Demokrasisi ile önemsiz bir uzlaşma olarak başlamış olan şey kendi sonunu Hitler’de buldu. Lenin’in gerekli bir uzlaşma olarak meşrulaştırdığı şey, kendi sonunu Stalin’de buldu. Devrimci uzlaşmazlığı,“Komünizmin çocukluk hastalığı” olarak teşhis eden Lenin, oportünizmin ihtiyarlık hastalığından, yalancı komünizmden acı çekmekteydi.
VII.
Eğer birisi Lenin’in kitapçığı tarafından yaratılan Bolşevizm’in resmine eleştirel gözlerle bakarsa, şu temel noktalar Bolşevizm’in karakteristikleri olarak kabul edilebilir:
1. Bolşevizm ulusalcı bir doktrindir. Temelinde ve var oluşunda ulusal bir problemi çözmek için tasarlanmıştır, daha sonra Uluslar arası kapsamdaki bir teori ve pratiğe ve genel bir doktrine yükseltilmiştir. Ulusalcı karakteri, ezilen ulusların bağımsızlığı mücadelesindeki tutumuyla ışığa çıkar.
2. Bolşevizm otoriter bir sistemdir. Sosyal piramidin zirvesi en önemli ve belirleyici noktadır. Otorite çok-güçlü kişilikte gerçekleşir. Lider mitinde, burjuva kişilik ideali en üst zaferini kutlar.
3. Örgütsel olarak, Bolşevizm yüksek düzeyde merkeziyetçidir. Merkez komite tüm inisiyatifin, liderliğin, talimatın, emirlerin sorumluluğuna sahiptir. Burjuva Devlet’te olduğu gibi, örgütün en önemli üyeleri burjuva rolünü oynar; işçilerin biricik görevi emirlere itaat etmektir.
4. Bolşevizm militan bir iktidar politikası tarif eder. Yalnızca iktidarla ilgilidir, geleneksel burjuva düşüncesindeki yönetme biçimlerinden hiç farklı değildir. Organizasyon özelinde üyelerin otonomisi(kendi
kaderini tayini) yoktur. Ordu; partiye, örgütlenmenin mükemmel örneği olarak hizmet eder.
5. Bolşevizm diktatörlüktür. Canavarca bir zorla ve teröristçe düzenlemelerle çalışır, tüm işlevlerini tüm Bolşevik olmayan kurumların ve fikirlerin bastırılmasına yönlendirir. Onun “proletarya diktatörlüğü”, bürokrasi diktatörlüğü ya da tek kişinin diktatörlüğüdür.
6. Bolşevizm mekanistik bir yöntemdir. Otomatik koordinasyonu, teknik olarak güvenlileştirilmiş uyumluluğu ve sosyal düzenin en etkili hedefi olarak en verimli totalitarizmi arzular. Merkezice “planlanmış” ekonomi, bilinçli olarak teknik-örgütsel problemleri sosyo-ekonomik sorunlarla karıştırır.
7. Bolşevizm’in sosyal yapısı bir burjuva doğasıdır. Ücretlilik sistemini ortadan kaldırmaz ve proletaryanın emeğinin ürettikleri üzerinde kendi kararını almasını reddeder. Bu yüzden geleneksel olarak burjuva sosyal düzeninin sınıf sınırlarının içinde kalır. Kapitalizm ebedileşir.
8. Bolşevizm yalnızca burjuva devrimi sınırlarının içinde devrimci bir elementtir. Sovyet sistemini anlayamamış, bu yüzden de, o (Bolşevizm) Burjuva toplumunun ve ekonomisinin temel yapısını dönüştürememiştir. Sosyalizmi değil, ama Devlet Kapitalizmini yerleştirir.
9. Bolşevizm nihayetinde sosyalist teorinin öncülük edecek bir köprü değildir. Sovyet sistemi olmadan, insanlığın ve şeylerin tamamıyla radikal devrimi olmadan, tüm sosyalistçe taleplerin en temel olanlarını, yani insanın kapitalist kendi-yabancılaşmasına son vermeyi karşılayamaz Burjuva toplumunun son aşamasını temsil eder, yeni bir toplumun ilk basamağını değil.
Bu 9 madde, Bolşevizm ve Sosyalizmin bağlantılanamayacak karşıtlığını gösteriyor. Tüm gerekli açıklıkla, Bolşevik hareketin burjuva karakterini ve onun faşizmle yakın ilişkisini göstermekteler. Ulusalcılık, otoriterlik, merkeziyetçilik, lider diktatörlüğü, iktidar politikaları, terör-egemenliği, mekanistik dinamikleri, ve sosyalleşmedeki acizliği – faşizmin tüm bu temel karakteristikleri Bolşevizm’de var oldu ve hala var olmakta. Faşizm, Bolşevizm’in birebir bir kopyası. Bu yüzden birine karşı mücadele, diğerine karşı bir mücadeleyle başlamak zorunda.
Çeviri: Çeviri Kolektif
]]>
Kronstadt Ayaklanması – 1942 – Anton Ciliga https://anarsizm.org/kronstadt-ayaklanmasi-1942-anton-ciliga/ Mon, 29 Jun 2015 11:21:41 +0000 http://anarsizm.org/?p=631 Read more]]> Sailors

Troçki ile Wendelin Thomas (1918’de Alman donanmasındaki ayaklanmanın liderlerinden ve Moskova Davaları’nı araştıran Amerikan Komitesinin üyelerinden biri) arasındaki mektuplaşmalar, 1921 yılındaki Kronstadt olaylarının tarihsel önemi konusunda geniş çaplı uluslararası bir tartışmaya neden oldu. Bu bile olayın önemini göstermektedir. Diğer yandan, bugün Kronstadt’a gösterilen özel ilgi tesadüfi değildir; 17 yıl önce Kronstadt’da olanlarla, son zamanlardaki Moskova Mahkemeleri arasında doğrudan bir bağlantı olduğu son derece açıktır. Bugün Rus Devrimi’nin liderlerinin öldürüldüklerine tanık oluyoruz; 1921de ise devrimin tabanını oluşturan kitleler katliama uğratılmışlardı. Eğer bu liderler, Kronstadt denizcilerini ve Rusya’ nın her yanındaki işçileri, silahlı güçle susturmasalardı, bugün, Ekim Devrimi’nin liderlerinin itibardan düşürülmesine ve baskı altına alınmasına karşı halktan en küçük bir protesto gelmemesi mümkün olabilir miydi?

Troçki’nin Wendelin Thomas’a yanıtı, onun ne yazık ki -Ekim Devrimi’nin Stalin’le birlikte, Kronstadt katliamından sorumlu hayatta kalmış iki liderinden biridir- geçmişe objektif bir bakışı hâlâ reddettiğini göstermektedir. Makalesinde “Kronstadt hakkında çok fazla gürültü koparılıyor” diyerek işçi kitleleriyle kendisi arasında o zaman yaratmış olduğu uçurumu daha da büyütmüştür; 1921’de onların bombalanması emrini verdikten sonra Troçki bugün bu insanları “saçları pezevenklere benzeyen ve çok geniş pantolonlar giyen bütünüyle ahlak dışı unsurlar” diye tanımlamakta duraksamamaktadır.

Hayır! Bürokratik kibirin kokusunu taşıyan bu çeşit suçlamalarla büyük Rus Devrimi’den çıkarılacak derslere yararlı bir katkıda bulunulamaz.

Devrimin sona erdirilmesi konusunda Kronstadın etkisini tahlil etmek için her türlü kişisel çıkıştan kaçınılmalı ve üç temel soru üzerinde doğrudan yoğunlaşılmalıdır

1)    Kronstadt ayaklanmasının ortaya çıkmasına neden olan genel koşullar neydi?

2)    Hareketin hedefleri neydi?

3)    Ayaklanmacılar bu hedeflerin gerçekleştirilmesinde ne gibi araçlar kullandı?

1920-21’de Kitleler ve Bürokrasi

1920-21 kışında Rus Devrimi’nin son derece kritik bir aşamadan geçtiğini bugün herkes kabul etmektedir. Polonya’ya saldırı, Varşova önlerinde ye- nilgiyle sonuçlanmış, Batı’da sosyal devrim patlak vermemiş, açlık ve kargaşa bütün ülkeyi kaplamıştı. Burjuva restorasyonu tehlikesi devrimin kapısını çalıyordu. Krizin bu anında devrimci kamp içinde varolan farklı sınıflar ve pratiklerin her biri çıkış yolu olarak kendi çözümlerim sunuyorlardı.

Sovyet Hükümeti ve Komünist Partisi yöneticileri çözüm olarak bürokrasinin gücünü arttırmak şeklinde ifade edilebilecek bir politika uyguluyorlardı. Şimdiye kadar sovyetlerde kontrolü ele geçiren iktidarların sembolü olan ‘Yürütme Komiteleri’ sınıf diktatörlüğünün yerine parti diktatörlüğünü koymuş, hatta parti içindeki otoriteyi bile üyelerden kadrolara aktarmış, işçilerin biricik gücü olan fabrikadaki egemenlikleriyle, bürokrasinin iktidarının yer değiştirmesini sağlamışlardı. Bütün bunlar “devrimin kurtarılması” adına yapılmıştı. Bu dönem, Buharin’in, bunun bir “proletarya Bonapartizmi” olduğunu ileri sürdüğü dönemdi. Ona göre bu, burjuva karşı devrimine karşı mücadeleyi kolaylaştırmak üzere proletaryanın itendi kendisini sınırlaması”ydı. Burada komünist bürokrasinin kendi kendisine atfettiği neredeyse mesih rolünü görmemek mümkün değildir.

Komünist Partisi nin IX. Kongresi’yle X. Kongresi arasındaki bir yıl bu yeni politikanın savunuculuğu altında geçti. Lenin bu politikayı kararlı bir şekilde sürdürdü. Troçki, ona övgüler düzdü. Bürokrasi, devrimin proleter karakterini tasfiye ederek burjuva restorasyonunu… önlemişti.

Parti içinde oluşan İşçi Muhalefeti, yalnızca partinin kendi içindeki proletarya fraksiyonları tarafından desteklenmiyor, aynı zamanda örgütsüz geniş işçi kitleleri ve Kronstadt ayaklanmasından kısa bir süre önce başlayan Petrograd işçilerinin genel greviyle de destekleniyordu ve sonuç olarak ayaklanmanın bizzat kendisi, kendi kalelerini yıkanlarla “üçüncü bir el daha oynamak” konusunda az çok netleşmiş olan kitlelerin isteklerini bütünüyle ifade ediyordu. Ukrayna’da Makhno tarafından liderlik edilen yoksul köylülerin hareketi benzer koşullarda sonuç olarak benzer bir direniş gösteriyordu. Eğer 1920-21 yıllarını bugün elimizde bulunan tarihi malzemenin ışığında değerlendirecek olursak, ekonomik örgütsüzlük nedeniyle açlık ve bitkinlik içine düşmüş bu dağınık kitlelerin, bütün bunlara rağmen kendi politik ve toplumsal konumlarım güçlendirmenin ve aynı zamanda kendilerini bürokrasiye ve burjuvaziye karşı savunmanın formülü olarak bu yola gidip direnişe geçtiklerini görürüz.

Kronstadt’ın Programı

Biz, Troçki gibi, bazı açıklamalarla yetinmeyecek. okuyucuların bir çözüme ulaşmalarına hizmet etmek üzere Kronstadt hareketinin bir programım sunacağız. Bu programı, hareketin tarihsel önemi nedeniyle tam olarak yayınlıyoruz. Bu program 28 Şubat günü “Petropavlovsk” savaş gemisinin denizcileri tarafından ortaya kondu ve sonradan bütün Kronstadt işçileri, askerleri ve denizcileri tarafından kabul edildi

“Gemilerin mürettebatı genel toplantısı tarafından seçilen sorumluların Petrograd”daki durum üzerine raporunu dinleyen bu toplantı aşağıdaki kararlan almıştır:

1.    Anlaşılıyor ki, şimdiki sovyetler, işçi ve köylülerin isteklerini dile getirmemektedir. Sovyet seçimleri, bütün işçiler ve köylüler için özgür seçim propagandası ve gizli oy kullanma temelinde yeniden organize edilmelidir.

2.    İşçilere, köylülere, anarşistlere ve sol sosyalist partilere basın ve konuşma özgürlüğü verilmelidir.

3.    İşçi sendikaları ve köylü örgütleri için toplantı özgürlüğü güvence altına alınmalıdır.

4.    İşçilerin, Kızıl Ordu askerlerinin, Kronstadt ve Petrograd bölgesi denizcilerinin Partili olmayanlar konferansı, 10 Mart 1921 tarihinden geç olmamak üzere toplantıya çağrılmalıdır.

5.    İşçi ve köylü hareketiyle bağlantı içindeki bütün işçi, köylü, asker ve denizci mahkûmlara olduğu kadar bütün sosyalist partilerden politik mahkûmlara da özgürlükleri geri verilmelidir.

6.    Toplama kamplarında ve hapishanelerde tutulanların davalarına bakmak üzere bir komisyon seçilmelidir.

7.    Hiçbir partiye, fikirlerinin propagandasında özel ayrıcalıklar verilemeyeceği ya da bu amaçla hükümetten mali destek sağlanamayacağı için bütün “politik bölümler”*  ortadan kaldırılmalıdır. Bunların yerine hükümet tarafından finanse edilen ve yerel olarak seçilen kültürel ve düzenleyici komisyonlar kurulmalıdır.

8.    Derhal bütün “zagryaditelniye otryadi”ler‘ ortadan kaldırılmalıdır.

9.    Sağlığa zararlı işlerde çalışanlar hariç, bütün işlerde ücret eşitliği sağlanmalıdır.

10.    Bütün ordu dallarındaki komünist savaş bölümlerinin yanı sıra, fabrika ve atölyelerde görev başında bulunan komünist muhafızlar geri çekilmelidir. Bu muhafızlar ya da askeri bölümler, gerekli bulunduğu takdirde askerlerce atanmalı ve fabrikalarda işçilerin kararına göre belirlenmelidir.

11.    Köylülere, işçi çalıştırmaksızın, kendi araçlarıyla topraklarını işleme ve hayvanlarını yetiştirme hakkı konusunda tam özgürlük tanınmalıdır.

12.    Bütün ordu dallarının olduğu kadar yoldaşlarımız olan askeri Kursanti’lerin de‘“ çözümlerimizi’benimsemeleri talep olunur.

13.    Basının, önerilerimize en geniş yeri vermesi talep edilir.

14.    Hızla, bir kontrol komisyonunun atanması için harekete geçilmelidir.

15.    İşçi çalıştırmayan zanaatçı üretimine izin verilmelidir.”

Bu basit formülasyonlar, kuşku yok ki, yetersizi dir ama bunların hepsi Ekim Devrimi’nin ruhuyla ortaya çıkmışlardır; ve bu önerilerle 1917 kamulaş-tırmalarına yol gösteren düşünceler arasında sıkı bir bağın var olduğunu söylemek kesinlikle iftira olmayacaktır.

Pratikte hâlâ büyük bir genişlikle uygulanabilirlik olanağı bulduğunu gösteren bu canlı öneriler ilkesel bir derinlik taşırlar. Gerçekte, ancak 1921’deki Lenin’e karşı muhalefet eden biri 1938’deki Stalin rejimine karşı muhalefet edebilir. Dahası var Stalin rejiminin Troçki’nin kendisine karşı suçlamaları, gerçekte, yalnızca, Kronstadt’a karşı suçlamaların ürkek bir tekrarıdır. Ayrıca, bütün sosyalistlerin bürokratik oligarşiye karşı Kronstadt ve işçi Muhalefetinin dışında getirebildikleri başka bir programlan var mıdır?

Bu önerilerin Petrograd ve Kronstadt hareketleri arasında var olan yakın ilişkiyi gösterdiği açıktır. Troçki’nin, Kronstadt hareketinin karşı devrimci doğası hikâyesini doğrulamak için Petrograd işçilerini Kronstadt’a karşı gösterme teşebbüsü, Troçki’nin kendisine karşı dönmektedir; 1921’de Troçki, Lenin’in Kronstadt’a sempati gösteren parti içindeki ve dışındaki kitleleri suçlamasının ve partide ve sovyetlerde demokrasinin baskı altına alınmasını mazur göstermesinin gereklilik olduğunu ileri sürmektedir. Bu yüzden, o sırada silahlı direnişe geçmemiş olsalar da Petrograd işçilerinin ve muhalefetin Kronstadt’a büyüyen bir sempatilerinin olduğu konusunda en ufak bir şey kabul etmemektedir.

Troçki’nin daha sonraki “ayaklanma, ayrıcalıklı ücretler ele geçirme isteminden esinlenmiştir” iddiası daha da gülünçtür. Bu iddia ücretleri diğerlerinden çok daha iyi olan Kremlin’deki ayrıcalıklı insanlardan biri tarafından, önerilerinin dokuzuncu maddesinde ücretlerin eşitliğini kesin bir şekilde talep eden insanlara karşı, aynı silahı kullanmaya cüret ederek ortaya atılmaktadır! Bu ayrıntı da Troçki’nin bürokratik körlüğünün had safhadaki şifa bulmazlığını ortaya koymaktadır.

Troçki’nin makaleleri, Parti Merkez Komitesi tarafından uzun süre önce yaratılan hikayelerden hiç bir farklılık göstermemektedir. Troçki’nin 1923’den bu yana, bürokratik yozlaşmayı ve devrimi bütün sol kanat unsurlardan arındırma yönünde yeni “tasfiyeler” yapılmasını desteklemeyi artık reddeden uluslararası işçi hareketi içinde hiçbir itibarı yoktur. Onun, Stalin’in iftira ve cinayetlerine karşı savunulması haklıdır. Ama bütün bunlar, ona, 1921’deki işçi kitlelerini aşağılama hakkını vermez.

Tersine! Herkesten daha fazla Troçki, Kronstadt inisiyatifinin yeni bir değerlendirmesini yapmalıdır. Tarihsel önemi büyük olan bu inisiyatif, bürokrasi tarafından yapılan ilk kanlı “tasfiye”ye karşı mücadele içinde, tabandaki militanlar tarafından ortaya konan bir inisiyatiftir.

Trajik 1920-21 kışı sırasında Rusya işçilerinin tavrı engin bir toplumsal içgüdüyü ortaya koymuştur ve yalnızca devrimin yoğun bir aşamasında olmakla kalmayıp aynı zamanda devrimin ölümcül bir tehlike içinde bulunduğu Rusya’nın işçi sınıfı asil bir kahramanlıktan esinlenmiştir. Şurası bir gerçektir ki, ne Kronstadt savaşçıları, ne de komünist saflar, o kış 1917’deki 1919’daki aynı devrimci enerjiyle bir araya gelememişlerdir, fakat 1921’in Rusya’sında sosyalizm ve devrim duygularına taban tarafından sahip çıkılmıştır. Onların muhalefeti, Lenin ve Troçki’ye, onlarla uyum içindeki Stalin, Zinovyev, Kamanev ve bürokratik kadroların çıkarlarına hizmet eden diğer sorumlulara karşıydı. İşçiler bürokrasinin zaten tasfiyeye giriştiği sosyalizm için mücadele ettiler. Bu, bütün sorunun temel noktasıdır.

Kronstadt ve NEP

İnsanlar genellikle Kronstadt’ın NEP’i zorladığına inanırlar. Bu büyük bir hatadır. İşçileri savunmayı dile getiren Kronstadt önerisi, yalnızca devletin bürokratik kapitalizmine karşı değildi, aynı zamanda özel kapitalizmin restorasyonuna da karşıydı. Bu restorasyon talebi-Kronstadt ona karşı muhalefetteydi- kapitalizmi bir politik demokrasi rejimiyle birleştiren sosyal demokratlar tarafından ortaya atılmıştı. Ve Troçki’yle Lenin, kapitalizmi NEP biçimiyle (fakat politik demokrasi olmaksızın) geniş ölçüde realize ettiler. Kronstadt önerisi, küçük endüstride ve tarımda ücretli emeğin kullanımına karşı olduğunu açıklamıştı. Bu öneri ve hareketin altında yatan, proleteryanın ve tarım işçilerinin,  devrimi sosyalizme doğru ilerletmek için ülke e-mekçilerinin en yoksul kesimiyle ittifak arama çabasıdır. Öte yandan NEP, proletaryaya karşı köy üst tabakasıyla bürokrasinin birliğidir; o, sosyalizme karşı, devlet kapitalizminin özel kapitalizmle ittifakıdır. Nasıl, Hitler’in başardığı Versay Antlaşması’nın iptali Avrupa öncü işçilerinin sosyalizm programlarına karşıysa, NEP de Kronstadt’ın taleplerine öyle karşıdır.

Son olarak, kamuoyunda dolaşan bir suçlamanın üzerinde durmamıza izin verilsin: Kronstadt gibi bir eylem dolaylı olarak karşı devrimci güçlerin yolunu açabilir. Gerçekte karşı devrimin devrimi yıkabilmesi onun işçi demokrasisinde kendine ayak basacak bir yer bulmasıyla mümkün olabilirdi; fakat kesindir ki, devrim bozuğuna uğramıştır ve o, liderlerinin politikası nedeniyle bozguna uğramıştır. Kronstadt’ın bastırılması, işçi demokrasisinin ve sovyetlerin Rusya Komünist Partisi tarafından baskı altına alınması, proletaryanın endüstrinin yönetimden tasfiye edilmesi ve NEP’e yöneliş zaten devrimin çöküşünü ortaya koymaktadır.

Bu, tam da devrim sonrası toplumun iç savaş sonunda iki temel gruba bölündüğü bir dönemde oldu: İşçi kitleleri ve bürokrasi. Rus Devrimi’nin sosyalist ve enternasyonal istekleri boğuldu; içinde milliyetçi, bürokratik ve devlet kapitalisti eğilimler gelişti ve kendini sağlamlaştırdı.

Bu noktadan ilerleyerek ve bu temelde her yıl gittikçe daha net olarak ahlâkın bolşevik reddi öylesine sık bir şekilde ortaya çıktı ki, bu, Moskova Duruşmaları’na varan bir gelişmeyi getirdi. Eşyanın amansız tabiatı kendini gösterdi. Devrimcilik yalnızca lafta kalırken pratikte gericiliğin ve karşı devrimin talebi yerine getirilmiş oldu. Onlar, kaçınılmaz olarak yalana, iftiraya aldatmacaya başvurmak zorunda kaldılar. Yalanın genelleştirildiği bir sistem, Bolşevik Parti’nin sosyalizmden ve proletaryadan ayrılmasının sebebi değil, sonucudur.

Bu ifadeyi doğmladığı için, Sovyetler Birliği’nde tanıştığım Kronstadt’dan insanların tanıklıklarından alıntı yapmalıyım. Deh, bana 1932 yılında şöyle demişti:

“Kronstadt’lılar mı? Onlar tamamen haklıdır; onlar Petrograd işçilerini savunmak için aracılık yaptılar; Lenin ve Troçki’nin tavrı ise, trajik bir yanlış yöneliş içindeydi ve onlarla anlaşmak yerine Kronstadt’a karşı savaş açtılar.”

Dchr1921’de Petrograd’da partisiz bir işçiydi ve ben kendisini tanıdığımda, Verkhne-Uralsk’ta bir Troçkist olarak politik tecrit içinde bulunuyordu.

“1921 Kronstadt’ında yaşayan nüfusun 1917 Kronstadt’ınkinden toplumsal bakış açısı olarak bütünüyle jdrldı olduğu görüşü bir masaldır.” görüşünü bana hapishanede ifade eden Petrograd’lı Dv ise 1921’de Komünist gençliğin bir üyesiydi ve 1932’de bir “desist” olarak hapsedilmişti.

Ben de Kronstadt isyanının en etkili unsurlarından birini tanıma fırsatı bulmuştum. Bu kişi eski bir gemi mühendisiydi, 1917’den beri komünistti, iç savaş sırasında Volga’nın bir bölgesinde bir Çeka grubunu yönetmekte aktif rol almıştı ve kendini 1921′ de Kronstadt da “Maral” (eski adı “Petropavlovsk”) adlı bir savaş gemisinde siyasi komiser olarak bulmuştu. I930’da onu Leningrad’da hapişhanede gördüğüm zaman, Solovietski Adaları’nda sekiz yıl geçirmişti.

Mücadele Yöntemleri

Kronstadt işçileri, bürokrasinin gerici eğilimlerine karşı mücadelede devrimci hedefleri izlediler ve samimi, dürüst yöntemler kullandılar. Bürokrasi ise, tam tersine, onların hareketine nefret dolu iftiralarda bulunarak harekete general Kozlovski tarafından liderlik edildiğini iddia etti. Gerçekte, Kronstadt’lılar, hükümet sorumlularıyla, yayınladıkları bildiride değindikleri meseleleri yoldaşça tartışmak konusunda samimi bir içtenliğe sahiptiler. Her şeyden önce, onların eylemleri savunma karakterindeydi. Bu nedenden dolayı Kronstadt’ın karşısındaki kıyıda bulunan Oranienbaum’u zamanında işgal etmediler.

Petrograd bürokrasisi başından itibaren, Kronstadt’daki komiserlerden bir kısmı -bunlardan bir teki bile kurşuna dizilmemiştir- tutuklandığı için, denizcilerin, Kızıl Ordu askerlerinin ve Kronstadt işçilerinin Petrograd’da yaşayan ailelerini tutuklayarak bir rehine sistemini yürürlüğe koymuştur] Ailelerin rehin alındığı haberi, Kronstadt’a, uçaklardan atılan bildiriler aracılığıyla duyurulmuştur. Kronstadt, 7 Mart tarihinde yanıtını radyoyla duyurmuştur:

“Petrograd, boylesine bir eylemi ortaya koymakla kin ve nefretin yolunu açmış olsa da Kronstadt’lılar bu yolu izleme arzusunda değildirler, bu eylem, nereden bakılırsa bakılsın son derece utanç verici ve son derece korkakçadır. Tarih henüz benzer bir uygulamaya tanık olmamıştır.” (7 Mart 1921, Kronstadt Devrimci Komitesinin İzvestia’sı.)

Yeni yönetici elit, başlayan sosyal mücadelenin önemini, kendilerini işçilerden ayıran sınıf uzlaşmazlığının derinliğini, Kronstadt “isyancılan”ndan çok daha iyi anlamıştı. İşte böylesi bir gerileme dönemine girmiş olan devrimcilerin trajedileri burada yatmaktadır.

Fakat Kronstadt, askeri çatışmaya zorlanırken bile o günden bu güne Rusya’nın gelecekteki sos-yaslizminin programı olarak kalmış olan “üçüncü devrim” için güçlü bir program formüle etmenin yollarını anyordu.

Sonuç Yerine

Rusya’da ve Avrupa’da 1921’in başında sosyalizmle kapitalizm, burjuvaziyle proletarya arasındaki güç dengesinin, Rus Devrimi’nin sosyalist gelişmesi sürecinde mücadelenin yenilgiye mahkûm olmasına yol açtığım düşünmek için pek çok sebep
vardır. Bu koşullarda kitlelerin sosyalist programı galip gelemezdi: Onun galibiyeti, karşıdevrimci zaferin açıkça ilan edilmesine ya da dejenerasyonun (gerçekte olan da buydu) kamufle edilmesine bağlıydı.

Fakat Rus Devrimi’nin böyle bir gelişme yolu izlemiş olması ilkesel planda, işçi kitlelerinin çabalarım ve programın tarihsel önemini hiçbir şekilde azaltmaz. Tam tersine, bu program, başlayacak devrimci sosyalist gelişmede yeni bir dönemden hareket eden bir yapıdadır. Gerçekte, her yeni devrim, bir öncekinin başladığı temelde gelişmez, öncekinin ölümcül bir sapmaya uğradığı noktadan başlar.

Rus Devrimi’nin dejenerasyonu deneyi, bir kere daha uluslararası sosyalizmin vicdanının önüne son derece önemli bir sosyolojik problemi getirmiştir. Daha önceki Fransız ve İngiliz Devrimlerinde olduğu gibi, Rus Devrimi’nde de devrimci güçler bitkin düşerken karşı devrimin zaferi niçin devrimci partinin kendi araçlarıyla (“tasfiye” gerçekte onun sol kanat uçlarına uygulanır) içerden gerçekleşmektedir?

Marksizm, sosyalist devrimin bir kere başladıktan sonra ya bütünsel sosyalizme doğru tedricen gelişmeye devam edeceğine ya da burjuva restorasyonunun ajanlarına yenileceğine inanır.

Rus Devrimi, sosyalist devrim mekanizmasının yeni bir problemini büsbütün gündeme getirmiştir. Bu sorun, uluslararası tartışmaların en önemli konusu olmalıdır. Böylesi tartışmalarda Kronstadt sorunu layık olduğu yeri alabilir ve almalıdır.
ANTON CILIGA
Çev: Gün Zileli

]]>
Rus Devrimi Üzerine: Devrim ve Diktatörlük – Alexander Berkman https://anarsizm.org/rus-devrimi-uzerine-devrim-ve-diktatorluk-alexander-berkman/ Sun, 21 Jun 2015 18:18:29 +0000 http://anarsizm.org/?p=578 Read more]]> berkman

Devrim ve Bolşevik diktatörlük tamamen farklı şeylerdir ve hatta karşıt bir doğaları vardır. Birçok insan Rus Devrimi’yle Komünist Partisi’ni birbirine karıştırarak ve onların aynı şeyler olduğunu söyleyerek en büyük hatayı yapmaktadır.

Bolşevikler tarafından varılan sonuçla devrimin (…) karşılaştırırsak bu konuda netleşebiliriz.

Devrim, baskıya ve yoksullaşmaya karşı bir ayaklanmaydı. Devrim, kitlelerin özgürlük ve adalet özlemlerinin sesiydi. O, insanı hükmü altında tutan kölelik ve yük hayvanlığından kurtulma girişimiydi. Devrim, gerçek eşitlik ve kardeşlik koşullarında yeni hayatın biçimlerini kurma denemesiydi.

Gördük ki, o, Şubat Olayları’yla durulacak yüzeysel bir değişiklik değildi. Çarlık yıkılmış, otokrasi parçalanmış, fakat sonuçta yalnızca hükümetin bir başka biçimi kurulmuştu. Ekonomik ve sosyal koşullar aynı kalmıştı. İnsanların değişiklikten anladığı bu değildi. Ekim Devrimi’nin meydana gelmesinin sebebi budur. Bu devrimin amacı, yeni toplumsal yapı üzerinde yaşamı hep birlikte yeniden kurmaktı.

Bu yeniden kuruluş nasıl olacaktı? Açıktır ki, bu, Romanov’un Kremlin Sarayından alınıp yerine Lenin’in oturması değildi. Daha önemli şeyler söz konusuydu. Gerekli olan, köylülerin toprağa kavuşması, fabrikalara işçiler tarafından el konulması ve emeğin örgütlenmesiydi. Kısacası, Ekim Devrimi’nin hedefi, Şubat’ta kazanılan politik özgürlüğü kullanarak halka bir fırsat vermekti.

Kitleler durumu kavramakta gecikmediler. Ve harekete geçtiler. Özgürlüğü gereksinimleri için kullanmaya başladılar. Barış istiyorlardı, her şeyden önce savaşı durdurdular. Aylar sonra Bolşevik Hükümet Brest-Litovsk barışını imzaladı ve Almanlarla resmi bir barış yapmış oldu. Fakat Rus orduları dağılmış, savaş diplomatik görüşmelerden uzun süre önce sona ermişti. Troçki, devrim(1) üzerine çalışmalarında bunu açıkça kabul eder.

Askeri üniformaların içindeki Rus işçi ve köylüleri inisiyatifi ellerine aldılar ve savaş cephelerini terk ederek savaşı fiilen sona erdirdiler. Benzer bir şekilde, köylülük ve proletarya, endüstriyel ve tarımsal problemleri çözmek üzere harekete geçti. Geçici hükümet hâlâ toprak reformunu tartışırken kitleler yerel meclislerinde ve sovyetlerinde eyleme geçtiler. Köylüler ihtiyaç duydukları toprakları ele geçirdiler ve ekmeye başladılar. Politikacıların ve yasa koyucuların on yıllarca sonuçsuz bir şekilde kafa patlattıkları tarım problemini basit bir sağduyuyla ve doğal halk adaletiyle hallettiler. Bolşevikler iktidara geldikleri zaman, köylülerin kimseye sormadan zaten başardıkları bu işi “yasallaştırdılar”.

Aynı şekilde, işçi sovyetleri fabrikaları ve madenleri ele geçirerek bunları patronların kârı için değil, genel yarar için çalıştırarak endüstriyel sorunu çözmeye başladılar. Bu, Bolşevik Hükümet tarafmdan kapitalist sahipliğin “yasal” olarak sona erdirildiğinin ilan edilmesinden çok  önce, ücretli köleliğin ve kapitalizmin fiiliyatta ortadan kaldırılmasıydı.

Devrim, günlük hayatın diğer bütün problemlerini aynı şekilde, pratik olarak ve kitlelerin kendi aktivitesi yoluyla çözdü. Kooperatif örgütler şehirde ve köyde üretimin değiş tokuşu için bir araya geldiler; ev komiteleri ev sorunlarına baktılar; sokak ve bölge komiteleri şehrin güvenliğini organize ettiler ve diğer gönüllü insanlar devrimin ve halkın çıkarlarını savunmak üzere örgütlendiler.

Durumun gerektirdikleri kitlelerin çabalarını yönlendirdi; eylem özgürlüğü hayat içinde inisiyatifi getirdi ve halkın istekleri yaratıcı kapasitelerini alabildiğince biçimlendirdi.

Bu kolektif faaliyetler devrimi belirledi. Devrim bunlardan ibaretti. “Devrim”, kesin anlamı ve amacı olmayan birtakım belirsiz şeyler değildir; devrim ne politik sahnede belirli bir değişiklik ne de yeni yasal düzenlemelerdir. Gerçek devrim Şubat’ta ya da Ekim’de değil, bu aylar arasında olmuştur. O, ortak çıkarlar ve kamu ihtiyaçlarından esinlenen yaratıcı çalışma ve bağımsız halk inisiyatifi temelinde insanların çabalarını ve devrimci enerjilerini özgürce harekete geçirmekten ibarettir.

Devrim, Rusya’daki büyük ekonomik ve sosyal ayağa kalkış eğilimi ve ruhudur. O, kitlelerin özgürlük ve özgür işbirliği temelinde uyanışlarıyla problemlerin çözülmesidir.

Devrimin bu gelişmesi Komünist Partisi’nin politik iktidarı ele geçirmesiyle ve kendisini yeni bir hükümet olarak yapılandırmasıyla durdurulmuş oldu.

Devrimin hedefinin ne olduğunu görmüştük; Rusya’daki kitlelerin isteklerini ve neyi elde etmek için devrim yaptıklarını biliyoruz.

Diğer yandan, politik bir parti olarak Bolşeviklerin amaçları, kesinlikle farklı bir karakterdeydi. Kendilerinin de açıkça kabul ettikleri gibi, onların acil hedefleri diktatörlüktür; bu, Komünist Partisinin teorilerine ve görüşlerine göre, ülkedeki faaliyetlerin ve yaşamın güçlü bir Bolşevik devlet biçiminde yönlendirilmesi demektir.

Hiçbir partinin, Bolşeviklerin amaçlarının gerçekleştirilmesinde daha kararlı ve enerjik, onların ilerleme çabalarında daha samimi, onların davasına daha çok adanmış olamayacağı konusunda Bolşeviklere hak verdiğimi söylememe izin verilsin. Fakat bu amaçlar devrime bütünüyle yabancıdır ve devrimin gerçek ihtiyaçlarına karşıdır. Bu amaçlar devrimin hedeflerine ve ruhuna o kadar karşıdır ki, onların gerçekleşmesi devrimin yıkımı anlamına gelir.

Kuşkusuz, Bolşeviklerin gerçek düşünceleri, Rusya’yı işçi ve köylüler için bir sosyalist cennete, ancak onların diktatörlüklerinin dönüştürebileceği şeklindedir. Zaten, Marksistler olarak, onlar başka bir yol göremezlerdi. Devlet gücüne iman edenlerin hiçbiri halka güvenmez, emekçilerin yaratıcı becerisine ve inisiyatifine inanmaz. Onları “özgürlüğe zorlanacak her türden ayaktakımı” olarak görüp güvensizlikle bakarlar. Onlar Rousseau’nun, kitlelerin “yalnızca zorlama yoluyla özgür olabilecekleri” yolundaki sinik vecizesine katılırlar.

Önde gelen komünist teorisyen Buharin “proletarya her biçimde zorlamaya başvurur” diye yazar: “Başlangıçta yargısız idamlarla ve sonunda emeğin zorlanmasıyla, belirtilmesi paradoksal olmakla birlikte kapitalist çağın insan materyalini yeniden harekete geçirmenin bir metodu olarak bunlar komünist insanlığın da içine girmiştir.”

Bolşevik İncil şudur: Bir partinin, bir merkez komitesinin emirleriyle işleyen bir devrime inanmak. Bolşevizm fikrinin vardığı mantıki sonuç budur.

Yalnızca onların partilerinin diktatörlüğünün devrimi uygun bir şekilde yönlendirebileceği iddia edilir, bütün enerjiyi bu diktatörlüğün korunmasına hasrederler. Bunun anlamı, onların her şeyi tekellerine almak zorunda olmaları, partinin projelerinin her şeyin üzerinde olmasıdır.

Kontrolü ele geçiren Komünist Partisi’nde nihai sonuçlara yol açacak bu günlerin siyasi manifestolarının ve planlarının ayrıntılarına girmemize gerek yok. Önemli nokta, Bolşeviklerin planlarını başarıyla yerine getirdikleridir. Ekim Devrimi’nden sonraki birkaç ay içinde, Nisan 1918’de hükümetin kontrolünü bütünüyle ellerine geçirmişlerdir.

Devrim günlerinin heyecanı ve kaçınılmaz karışıklıkları içinde avantajlı duruma geçmişler ve bu durumu kendi çıkarları için kullanmışlardır.

Onlar politik farklılıkları vahşi parti ihtiraslarını canlandırmakta kullandılar, muhaliflerini halk düşmanları olarak suçlamak için her araca başvurdular, onları karşı devrimciler olarak damgaladılar ve sonunda muhaliflerini işçi ve askerlerin gözünde lanetlemeyi başardılar. Devrimin, bu sözde düşmanlara karşı korunması gerektiğini açıklayarak, kendi diktatörlüklerini ilan edebildiler. “Devrimin korunması” adı altında, Bolşevik olmayan diğer bütün devrimci unsurları tasfiye etmeye başladılar, nüfuzlarından yararlanarak onları tam bir baskı altına aldılar.

Bolşevik yönetimin başlamasıyla burjuvazinin baskı altına alınmasının acaba yalnızca Bolşevik olmayan diğer bütün unsurları baskı altına alma gibi gizli bir amaca yönelik olup olmadığı geleceğin tarihçilerine bırakılmalıdır. Çünkü Rus burjuvazisinden devrime bir tehlike gelmiyordu. Açıktır ki, burjuvazi örgütsüz ve iktidarsız küçük bir azınlıktı. Tersine, devrimci unsurlar, her türlü parti diktatörlüğünün önünde engel oluşturuyorlardı.

Çünkü diktatörlük, en güçlü muhalefeti burjuvaziden değil, gerçek devrimci sınıflardan görecekti. Bu sınıflar, diktatörlüğün, devrimin çıkarlarına düşman olduğunu, bu yüzden her türlü politik partinin başvurduğu diktatörlüğün tasfiyesinin başta gelen gereklilik olduğunu düşünüyorlardı. Fakat böyle bir politika, işe önce devrimcileri baskı altına almaktan başlayarak başarılı olamazdı. Bu, işçi ve askerlerin direnişini kışkırtır ve desteklerini çekmelerine neden olurdu. Bu politika burjuvaziden başlayacaktı ve sonunda git gide diğer muhaliflere doğru yayılacaktı. Devrim yaşamına kızıl terörün kanlı elinin girmesi için, baskı ve tasfiye kampanyasının alabildiğine yaygınlaşması için, halkın desteğini kazanmada devrimin güvenliği gerekçesini ileri sürmek için halk içinde korku ortamı yaratılacak, hoşgörüsüzlük ve baskı geliştirilecek, güvensizlik ve uyuşmazlık havası yaratılacaktı. Fakat daha önce de belirttiğim gibi, bu günlerin olaylarında böyle motiflerin ne derece söz konusu olduğunu geleceğin tarihçilerine bırakmalıyız. Burada bizim daha çok ilgilendiğimiz, gerçekte ne olduğudur.

Bolşevikler kendi parti diktatörlüklerini kurmadan önce olan neydi?

“Neydi bu diktatörlük” diye sorduğunuzu duyar gibiyim “ve nasıl oldu da başarılı olabildi?”.

Diktatörlük İşbaşında

Diktatörlük, Bolşeviklerin 140 milyon nüfuslu bir ülkede tam bir egemenlik kurmalarını sağladı. “Proletarya diktatörlüğü” adı altında, tek bir politik örgüt, Komünist Partisi, Rusya’nın mutlak yöneticisi oldu. Proletarya diktatörlüğü, proletarya tarafından uygulanan bir diktatörlük değildi. Milyonlarca insan diktatör olamaz. Binlerce parti üyesi de diktatör olamaz. Bir diktatörlüğün karakteri, az sayıda insanla sınırlı olmasıdır. Daha güçlü ve daha örgütlü olan küçük bir azınlık, diktatörlüğü oluşturur. Pratikte diktatörlük daima kendi görünürdeki genel diktatörlüğünü kabule zorlayacak güçlü bir adamın ellerindedir. Diktatörlük başka türlü olamaz ve bu Bolşeviklerde de böyledir.

Gerçek diktatör ne proletaryadır, hatta ne de partidir. Teorik olarak iktidar parti merkez komitesinin elindedir, fakat gerçekte o, politik büro ya da “politbüro” denen, merkez komitesinin içindeki bir komitenin elindedir. Hatta, politbüro da, üyelerinin sayısı bir elin parmaklarından az olsa da, gerçek diktatör değildir. Çünkü politbüroda birden çok insan olduğundan önemli konularda farklı görüşler olacaktır. Gerçek diktatör, politbüro çoğunluğunun desteğini alabilen adamdır. Bu adam Lenin’dir ve o, gerçek “proletarya diktatörlüğü”dür, aynı Mussolini gibi, örneğin, İtalya’da da gerçek diktatör faşist parti değildir. Bolşevik Parti’nin başlangıcından Lenin’in yaşamının son günlerine kadar, daima Lenin’in görüş ve fikirleri geçerli olmuştur. Bütün parti onun görüşlerine karşı olduğu ve merkez komitesi, kendisinin ilk önerileri üzerine onun getirdiği önerilere karşı sert bir şekilde mücadele etmiş olduğu halde., Lenin’in görüşleri geçerli olmuştur. Kazanan daima Lenin olmuş, onun görüşleri yürürlüğe girmiştir. Bolşevik tarihin her kritik döneminde bu böyle olmuştur. Bundan başka bir şey olamazdı, çünkü diktatörlük daima en güçlü kişinin, tek bir kişinin üstünlüğü ve egemenliği anlamına gelir.

Her diktatörlük gibi, Komünist Partisinin bütün tarihi de su götürmez bir biçimde bunu ispatlar. Bolşevik literatürün kendisi de bunu açıklar. Fakat son derece önemli birkaç olaydan burada söz etmek benim tezlerimi desteklemek açısından yeterli olacaktır.

Mart 1917’de, Çarlık rejiminin yıkılmasından sonra, Lenin sürgünde olduğu İsviçre’den Rusya’ya döndüğü sırada, partisinin merkez komitesi, koalisyon hükümetine girmeye karar vermişti. Lenin, burjuvaziyle ve hükümetteki menşeviklerle koalisyona girilmesine karşıydı. Parti aksi yönde karar aldığı ve Lenin de hemen hemen tek başına muhalefette kaldığı halde onun etkisi geçerli oldu. Merkez komitesi kendi kararını iptal etti ve Lenin’in tavrını benimsedi.

Daha sonra, Temmuz 1917’de, Lenin, Kerensky Hükümeti’ne karşı derhal bir ayaklanmaya girişmenin savunusunu yaptı. Bu önerisi, en yakın yoldaşları ve arkadaşları tarafından bile açıkça delilik ve suç olarak damgalandı. Fakat yine Lenin kazandı, hem de Zinovyev, Kamenev ve diğer etkili Bolşeviklerin partinin tasarısını reddetmelerine ve merkez komitesinden istifa etmelerine rağmen. Darbe (Kerensky’yi devirme) girişimi fiyaskoyla sonuçlandı ve birçok işçinin yaşamına mal oldu.

Ekim Devrimi’yle birlikte iktidara gelen Lenin’in kurumlaştırdığı kızıl terör, Onunla işbirliği yapmış işçileri yersiz bir biçimde devrimin doğrudan hainleri olarak suçladı. Partinin en aktif ve etkili üyelerinin resmi protestolarına rağmen Lenin yolunda ilerledi.

Biest-Litovsk görüşmeleri sırasında, Troçki, Radek ve diğer önemli Bolşevik liderler, Kayzer’in aşağılayıcı ve yıkıcı koşullarının kabul edilmesine karşıyken, yine Lenin “her koşulda barış”ta ısrar etti. Bir kere daha kazanan Lenin oldu.

Komünizme öldürücü bir darbe ve bütün devrimci kazanımların imhası olan “Yeni Ekonomik Politika” (NEP), merkez komitesi  Kronstadt Olaylarıyla uğraştığı sırada, Lenin tarafından partiye sunuldu. NEP, gerçekten de devrimin var ettiği her şeyden tam bir geri çekiliş ve büyük Ekim Devrimi’ni yıkarak değiştirdiği koşullara tam bir geri dönüştü. Fakat Lenin bir kere daha hakim olacaktı ve 1921 Mart’ında Moskova’da toplanan Komünist Parti IX. Kongresinde onun çözümü yürürlüğe girecekti.

Gördüğünüz gibi, sözde proletarya diktatörlüğü yalnızca Lenin’in diktatörlüğüdür; O, polit-büroya dikte eder, politbüro merkez komitesine, parti merkez komitesi partiye, parti de proletaryaya ve halkın geri kalan kısmına. Rusya, milyonlarca nüfusa sahip bir ülkedir; Komünist Partisi elli bin üyeden daha az üyeye sahiptir; merkez komitesi birkaç yüz kişiden oluşur; politbüro bir düzine insandan ibarettir; ve Lenin tek kişidir. Fakat tek başına bu kişi proletarya diktatörlüğüdür.

Rusya geniş bir ülkedir, Avrupa’nın yarısına yayılmıştır ve Asya’nın verimli kısımlarında yer alır. O, farklı diller konuşan, farklı psikolojilere, çeşitli çıkarlara ve hayat üzerine çok farklı anlayışlara sahip çok sayıda ırkın ve milliyetin yaşadığı bir ülke durumundadır. Bu ülkede Çarlık diktatörlüğünün neler yaptığını biliyoruz. Şimdi de “proletarya” diktatörlüğünün neler becerdiğini görelim.

Bugün, Rusya’daki Bolşevik yönetimin kuruluşunun üzerinden on yıldan fazla zaman geçtikten sonra, etkilerini aşağı yukarı tahmin edebilir ve yarattığı sonuçlan gözden geçirebiliriz. Kısaca üzerinde duralım.

Politik planda devrimin hedefi tiranlık yönetimini ve baskıyı ortadan kaldırmak ve halkı özgür kılmaktı. Bolşevik Hükümet, gerçekten de İtalya’daki faşist yönetim hariç tutulursa, Avrupa’nın en kötü despotizmidir. Vatandaşların, hükümet tarafından saygı gösterilen hakları yoktur. Komünist Partisi politik tekel oluşturmuştur, bütün diğer parti ve hareketler yasa dışıdır. Kişi ve konut dokunulmazlığı tanınmamaktadır. Konuşma ve basın özgürlüğü yoktur. Parti içinde bile en küçük bir fikir ayrılığı baskıya uğramakta; Troçki ve takipçilerinin başına geldiği gibi hapis ya da sürgünle cezalandırılmaktadır. Bağımsız düşünceye hoşgörü yoktur. Eskiden Çeka olarak adlandırılan gizli polis örgütü G.P.U., halkın yaşamı ve özgürlüğü üzerinde sınırsız keyfi bir güce sahip süper bir hükümet durumundadır. Yalnızca partinin egemen elitinin safında yer alanlar özgürlüğün, ayrıcalıkların keyfini çıkarmaktadırlar. Fakat böylesi bir “özgürlük” en kötü despotizm altında mümkündür: Eğer hiçbir şey söyleyemezseniz eksiksiz bir özgürlüğe sahipsiniz demektir, bu Mussolini’nin ülkesinde de böyledir. Komünist Partisi Kongresinde tanınmış bir parti üyesinin belirttiği gibi: “Rusya’da bütün politik partilere yer vardır: Komünist Partisine hükümette, diğer partilere hapishanede.”

Ekonomik olarak, devrimin temel hedefi kapitalizmi yıkmak, komünizmi ve eşitliği kurmaktı. Diktatörlük, eşitsiz ödeme ve ödüllendirmede ayrımcılık sistemini kurumlaştırarak işe başladı. Endüstri ve tarım proletaryasının doğrudan eylemiyle ortadan kaldırılan kapitalist mülkiyeti yeniden tanıyarak sona vardı. Bugün Rusya kısmen devlet kapitalisti ve kısmen de özel kapitalist bir ülkedir.

Ülkenin ekonomik hayatının felç olmasındaki temel faktörün diktatörlük ve kızıl terör olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Rakipsiz Bolşevik yönetim halkı bölmüş, despotizmi kitleleri acılara boğmuştur. Devrimin en iyi unsurları düşman olarak nitelendirilmiş, her bağımsız çaba baskıya uğratılmış ve onların her kıpırdanışı iktidardaki partinin özel ilgisiyle karşılaşmıştır. İstemleri olan özgürlüğün yerine yeni bir tiranlıkla karşılaşan işçilerin cesareti kırılmıştır. Devrimin kendilerinden geri alındığını ve isteklerine karşı bir silah olarak kullanıldığını anlamışlardır.

Proleter, kendi fabrika komitesine Komünist Partisi tarafından diktatörlük uygulandığını ve bir emekçi olarak çıkarlarını korumada hiçbir yardım görmeyeceğini anlamıştır. Sendikası, Bolşevik düzenin sözcüsü ve borazanı haline getirilmiş ve işçi kendini yalnız endüstriyi yönetmekten değil, fakat uzun saatler en düşük ücrete mahkûm edildiği kendi fabrikasını bile yönetmekten yoksun bırakılmış bir durumda bulmuştur. Emekçiler kısa bir sürede anladılar ki, devrim onların ellerinden alınmıştır, onların sovyetleri her türlü iktidardan yoksun bırakılmış ve ülke, aynı çarlık günlerinde olduğu gibi Kremlin’deki birkaç insan tarafından yönetilmektedir. Devrim ve yaratıcı faaliyet tasfiye edilmiş, yeni efendilerce boyun eğdirilen insanların yaşamı, Bolşevikler ve Çekacılar tarafından sürekli taciz edilmiş, en küçük bir protestoya karşı hapishane ve idam korkusu yayılmış, işçi, devrime düşman hale getirilmiştir, işçi fabrikadan kaçmış, fabrika kurallarından en uzak olduğunu düşündüğü ve ekmeğini kazanma şansı çok az olan köylere sığınmıştır. Bu durum, ülke endüstrisini çökertmiştir.

Köylü, deri ceketli ve silahlı komünistlerin, onun sükûnet içindeki köyüne saldırdıklarını, emeğinin ürününü yağmaladıklarını, eski çarlık görevlilerinin küstahlığı ve vahşeti ile tehdit edildiğini görmüştür. O, gücünü Moskova’dan alan ve Kendilerini Bolşevik olarak adlandıran bazı tembel, işe yaramaz köy aylaklarının kendi sovyetinde hakimiyet kurduklarını anlamıştır. Gönüllü olarak, hatta cömertçe buğdayını ve hububatın işçi ve askerlerin beslenmesi için vermiştir ama erzağının tren istasyonlarında ve ambarlarda çürümeye terkedildiğini görmüştür, çünkü Bolşevikler işlerin yönetilmesini beceremiyorlardı ve bir başkasının yönetmesine de izin vermiyorlardı. Köylü, komünist beceriksizlik, bürokrasi ve yiyicilik yüzünden fabrikalardaki ve ordudaki kardeşlerinin yiyecek kıtlığından acı çektiğini biliyordu. Neden daima kendisinden daha fazla ürün talep edildiğini anlıyordu. Köylünün onsuz ne çalışabileceğini ne de yaşayabileceğini bildikleri halde son atma kadar bütün malına ve ailesinin geçimini sağlayacak erzağa Çekacılar tarafından el konduğunu görüyordu. Zalimlere karşı ayaklanan komşu köylerin yerle bir edildiğini, aynı eski günlerdeki gibi köylülerin kamçılandığını ve kurşuna dizildiklerini görüyordu. Gittikçe devrime karşı bir tavır içine giriyor, umutsuzluğa kapılarak artık ekme biçme işinin kendisi ve ailesi için bir ihtiyaç olmadığına karar veriyor, hatta ormana saklanıyordu.

Lenin’in askeri komünizmi ve Bolşevik metodlar sonunda böyle bir diktatörlüğe vardı. Endüstri durdu ve açlık bütün ülkeyi kapladı. İşçilerin ve köylülerin çektiği genel yoksulluk ve acı, Bolşevik rejimi, ayaklanmalarla tehdit etmeye başladı. Lenin diktatörlüğü kurtarmak için “NEP” diye bilinen yeni bir ekonomik politikaya girişti.

“NEP”in amacı ülkenin ekonomik hayatını canlandırmaktı. Bu yolla, hükümet tarafından zorla müsadere yerine köylülerin artı ürünlerini satmalarına izin verilerek daha büyük üretim elde edilmesi teşvik edilecekti. Aynı zamanda yasal ticaret yoluyla ürünlerin değişimi ve eskiden karşı devrimci olarak nitelendirilen kooperatiflerin canlandırılması mümkün olabilecekti. Fakat Komünist Partisi’nin, diktatörlüğü sürdürme kararlılığı, bütün ekonomik reformları etkisiz kılıyordu. Çünkü endüstri, despotik bir rejim altında gelişemezdi. Ticaret ve alım satım kadar ekonomik büyüme de kişi ve mülkiyet güvenliğini gerektirir, ekonomik fonksiyonun yerine gelebilmesi için tam bir, özgürlük ve müdahalesizlik gerekir. Fakat diktatörlük özgürlüğe izin vermez; onun “garantisi” güvene dayanmamaktadır. Ayrıca, yeni ekonomik politika üretimi teşvik etme sonucunu yaratmamış ve Rusya yoksulluğun sancısını çekmeye devam etmiş, ekonomik felaketin kıyısında olma durumu değişmemiştir.

Endüstriyel alanda diktatörlük, temel amacı üretimi proletaryanın ellerine vermek ve işçiyi ekonominin bağımsız hakimi haline getirmek olan devrimi güçten düşürdü. Diktatörlük yalnızca efendileri değiştirdi bağımsız kapitalistin yerine devleti patron yaptı. Kaldı ki, bağımsız kapitalist, şimdi yeniden Rusya’da yeni bir sınıf olarak gelişmektedir. Emekçi, önceki gibi bağımlı kaldı. Hatta daha da fazla bağımlı hale geldi. Emek örgütleri her türlü güçten yoksun bırakıldı ve hatta işvereni olan devlete karşı grev hakkını bile yitirdi. Malum komünist tez şudur: “Çünkü işçiler, bir sınıf olarak diktatörlüğün başındadır. Onlar kendilerine karşı mı grev yapacaklar?” Bu yüzden Rusya’da proletarya, kendisine yalnızca yaşamını sürdürmek için son derece yetersiz ücret vermekte, sağlıksız barınma yerlerinde kendi kendisini tıka basa kalabalık bir yaşama mahkûm etmekte, en sağlıksız koşullar altında çalışmakta, yaşamım ve sağlığını endüstriyel güvenliği ve ihtiyat eksikliği nedeniyle tehlikeye atmakta ve kendi kendisini en ufak bir hoşnutsuzluk belirtisi gösterdiği zaman tutuklamakta ve hapse atmaktadır.

Kültürel alanda, Bolşevik rejim, egemen elitin görüşünden farklı fikirlere izin vermeyen bir komünizm ve parti fanatizmi üzerine bir okul eğitimi vermektedir. Bu eğitim, yönetici sınıf tarafından izin verilen fikirlerin dışında bir başka fikrin gelişmesine ve serpilmesine fırsat tanımayan politik kilisenin dogmalarıyla bütün halkı eğitmektedir. Bolşevik sansür tarafından onaylanan resmi komünist basın yayının dışında Rusya’da basın yayın söz konusu değildir. Hükümet, konuşma, basın ve toplanma özgürlüğü üzerinde tekel kurduğundan halkın duygu ve düşüncelerini ifade etmesi mümkün değildir.

Fikir ve konuşma özgürlüğünün Bolşevik diktatörlükte, Çarlık’ta olduğundan daha az olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Rusya, Romanovlar tarafından yönetildiği zaman, en azından gizlice bir broşür ve kitap basabilirdiniz, çünkü hükümet, kağıt ve baskı araçları üzerinde tekele sahip değildi. Devrimciler ve çeşitli kişiler daima propagandaları için onları kullanmanın bir yolunu bulabilirlerdi. Bugün Rusya’da her türlü basım ve dağıtım aracı bütünüyle hükümetin mülkiyetindedir ve hiç kimse, öncelikle Bolşeviklerin iznini almadan halka görüşlerini ifade edemez. Otokratik Romanov Rejimi zamanında devrimci partiler tarafından binlerce illegal yayın basılıyordu. Komünist yönetim altında böyle bir şeyin olması son derece istisnaidir. Partideki muhalif üyelerin platformunun basımında Troçki’nin gösterdiği başarı ortaya çıktığı zaman Bolşeviklerin duyduğu şaşkınlık ve öfke bunun göstergesidir.

Toplumsal olarak, bolşevik Rusya, devrimden on yıl sonra, kimsenin güvenliğinin ve ekonomik bağımsızlığının olmadığı, G.P.U.’nun aralıksız işbaşında bulunduğu, ani gece aramaları ve tutuklamalarıyla insanların sebebi bilinmeden, gizli suçlamalarla, sözde karşı devrimci olarak nitelenip’, kendilerini savunmaktan yoksun bırakıldıkları, yargılanmadan ve mahkemeye çıkarılmadan hapsedildikleri ve uzun yıllar, buzlar içindeki Kuzey Sibirya’ya ya da Batı Asya’nın çorak alanlarına sürgüne gönderildikleri bir ülke durumundadır. Korkuda eşitliğin kurulduğu ve “özgürlüğün” sorgulamasız iktidara boyun eğmek anlamına geldiği devasa bir hapishane.

Ahlaki olarak, Rusya, zorlama ve korku üzerine kurulmuş bir sistemin yolsuzluk ve alçaltıcı etkilerine karşı mücadele eden daha nitelikli bir insan tipini temsil etmekteydi. Devrim, insanın en iyi içgüdülerini ön plana çıkarmıştı: İnsan değerleri konusunda bilinç, özgürlük ve adalet sevgisi. Devrimci atmosfer, insanın içinde uykuda olan bu eğilimlere esin verdi ve geliştirdi, özellikle baskıya karşı duyguların, özgürlük açlığının, karşılıklı yardımlaşma ve işbirliği ruhunun gelişmesine yol açtı. Fakat diktatörlük bu özelliklere karşı bir etkide bulundu ve bunların yerine korku ve nefreti, hoşgörüsüzlük ve zulüm ruhunu geliştirdi. Bolşevik yöntemler sistematik olarak halkın ahlâkını zayıflattı, köleliği ve ikiyüzlülüğü teşvik etti, hayal kırıklığı ve güvensizlik ortamı yarattı ve Rusya’da şimdiki hakimiyete ayak uydurma atmosferini geliştirdi.

Bu mutsuz ülkede bugün koşullar böyledir, Bolşevik düşüncenin bir insanın zorlama yoluyla özgür olabileceği, diktatörlüğün özgürlüğe yol açabileceği dogmasının etkileri bunlardır.

“Devrimin diktatörlük yüzünden başarısız olduğunu mu düşünüyorsunuz” diye soruyorsunuz. “Çok geri bir ülke olan Rusya’da bir başarı mümkün müydü?”

Devrim, bolşevik düşünce ve yöntem yüzünden başarısız oldu. Rus halk kitleleri çarlığı yıkarken, geçici hükümeti yenilgiye uğratırken, kapitalizmi ve ücret sistemini yıkarken, topraklar köylüler tarafından ele geçirilirken ve endüstriye işçiler tarafından el konulurken hiç de “geri” değillerdi. O ana kadar devrim en büyük başarıyı göstermişti ve halk, adalet, fırsat eşitliği, özgürlük temelinde kendi yeni yaşamını inşa etmeye başlamıştı. Fakat bir politik parti hükümetin dizginlerini ele geçirdiği ve diktatörlüğünü ilan ettiği an felaketin gelmesi kaçınılmaz oldu.

Devrim gerçekleştiği zaman karşılaştığı koşullarla uğraşmak zorundadır. Onun kullandığı araçlar ve yöntemler amacı açısından hayatidir. Devrimin kaderi ve izleyeceği yol bunlara bağlıdır.

Bir ülkenin toplumsal, politik ya da ekonomik koşulları ne olursa olsun -ister “geri” Rusya, ister “ileri” Amerika olsun- en önemli problem, sizin neyi başarmak istediğiniz ve amaçlarınıza ulaşmada ne gibi araçlar kullandığınızdır.

Eğer Rus Devrimi’nin amacı bir diktatörlük kurmaksa, Bolşevik yöntem haklıdır ve onlar tam bir başarıya ulaşmışlardır. Ama eğer devrimin hedefi baskı ve köleliği ortadan kaldırmaksa o zaman Bolşevikler ve onların politikaları en büyük başarısızlığı ortaya koymuşlardır.

Gördüğünüz gibi, bu bütünüyle sizin amacınıza, neyi başarmak istediğinize bağlıdır. Hedefleriniz araçları belirlemelidir. Araç ve amaçlar, gerçekte aynıdır: Onları ayıramazsınız. Araçlar varacağınız hedefi bilinçlendirir. Araçlar çiçeği tomurcuklandıran ve meyveyi ortaya çıkaran tohumlardır. Meyve daima, ektiğiniz tohumların doğal sonucu olacaktır. Kaktüs tohumundan gül yetiştiremezsiniz. Diktatörlükten insanlık ve adalet, zorlamadan özgürlük ürünü elde edemezsiniz.

Devrimin kaderi buna bağlı olduğu için bu dersi iyi öğrenmemize izin verilsin. Bütün insan aklı ve deneyiminin en güzel ifadesi şudur: “Ne ekersen onu biçersin.” Hasta bir adamı, kanını akıtarak iyileştiremezsiniz. Kitlelerin özgür aktivitesi devrimin yaşam kaynağıdır, onu tasfiye etmek ya da baskı altına almak devrimi kansız bırakmak ve öldürmekle birdir.

Bunun anlamı, devrimin araçlarının amaçlarına uygun olması gerektiğidir. Zorlama ve diktatörlük değil, yalnızca özgürlük ve kitlelerin ifade özgürlüğü devrimin amaçlarına hizmet edebilir. Normal yaşamda olduğu gibi devrimde de orta yol yoktur: Ya diktatörlük ya özgürlük.

Diktatörlük ve terör Rusya’da denendi. Bu deneyimin sonuçları açık ve ikna edicidir: Bu yol devrimin yıkımını getirmektedir. Yeni bir yol bulunmalıdır.

“Başka bir yol var mı?” diye soruyorsunuz. Yalnızca özgürlük yolu vardır ve bu yol şimdiye kadar hiç denenmemiştir.

Bilmiyorum, bunu denemeye gönüllü müsünüz? Birçok insanda özgürlük korkusu vardır. Fakat biliyorum ki, bu yol, özgürlük, adalet ve akıl yolu denenmedikçe devrim, diktatörlük yoluna gidecek, başarısızlığa uğrayacak ve ölecektir.

Diktatörlük, ister beyaz olsun, ister kızıl, daima aynı anlama gelir: Zorlama, baskı ve sefalet. Bu, onun karakteri ve özüdür. Başka bir şey olamaz. Diktatörlük, her şeyi yöneten bir hükümettir. Fakat Thomas Jefferson‘un zekice belirttiği gibi “En iyi hükümet en az hükümet olandır.”

Çeviren: Gün Zileli Rus Devrimi’ne Anarşist Bir Giriş adlı broşürden çevrilmiştir.

]]>
Pan-Anarşist Manifesto – 1918 – A.L ve V.L. Gordin https://anarsizm.org/pan-anarsist-manifesto-1918-a-l-ve-v-l-gordin/ Sun, 21 Jun 2015 14:18:51 +0000 http://anarsizm.org/?p=575 Read more]]> Pan-anarşizm teorisine niteliğini veren geçmişin şiddetle reddedilmesi, İç Savaş dönemindeki belli başlı anarşist merkez olan güneydeki Harkov kentinde üslenmiş bir grubun, Anarko-Fütüristlerin manifestosunda daha belirgindir. Gordin kardeşler gibi, Anarko-Fütüristler de kurulmakta olan burjuva sonrası evreye uygun yeni bir sözlük ürettiler. Bakunin’le birlikte, evrensel yıkımın havarileriydiler; onun, “yıkma tutkusu yaratıcı bir tutkudur” inancını ve yeni bir dünyanın, eskisinin yıkıntılarından doğacağı inancını paylaşıyorlardı. Eskiden nefret ederek ve yeniyi yücelterek, bilinçli sarsma ve zorlama çabalarıyla, sanat ve kültürün toptan yıkılması çağrılarıyla, 1909’da Filippo Marinetti tarafından yayınlanan ünlü Fütürist Manifesto’yu yansıtıyorlardı.

Zaman zaman, onların dili Marinetti’ninkiyle, onun kısıtlandırılmış imgelemi ve çağlayan metaforlarıyla gerçekten de, adeta özdeşleşiyordu: “İtalya çok uzun zamandan bu yana, büyük bir ikinci el mal pazarı olmuştur. Sayısız mezarlıklarıyla, onu kaplayan sayısız müzeden kurtulmak istiyoruz…Yanmış parmaklarıyla o iyi kundakçılar gelsin! İşte onlar! Kitaplıkların raflarını ateşe verin! Müzelerin depolarına kanallar açın! Saygıdeğer kentlerin temelini yıkın!”

Pan-anarşizm sözlük anlamı olarak, her şeyi kapsayan anarşizm anlamına gelir; “pan” Yunanca’da “tüm” demektir. Pan-anarşizm kapsamlı ve eklemli bir anarşizmdir. Hükümetin olmaması idealinden, yani asıl anarşizmden ayrı olarak, başka dört ideali daha içerir: “herşeyin herkese ait olması”yla komünizmi; pedizmi, ya da çocukların ve gençlerin kölece eğitim cenderesinden kurtulmasını; kozmizmi (ulusal kozmopolitizm), ezilen milliyetlerin tümden kurtuluşunu ve son olarak da, jineantropizmi, yani kadınların kurtuluşunu ve insanileştirilmesini…Hepsi birlikte bu beş ideal, genel “pan-anarşizm” başlığı altına girerler.

Pan-anarşizm tüm toplumun –ekonomi, aile, okul, uluslararası ilişkiler ve hükümet kurumlarının- temelden yıkılmasını ve yeniden yapılandırılmasını amaçlayan ilkesel düzeydeki tüm toplumsal ideallerin, eylemlerin ve özlemlerin bir sentezini dile getirir. Ekonomik alanda pan-anarşizm, kapitalizmin yerini komünizmin almasını; toprakta, üretim araçlarında ve tüketim mallarında özel mülkiyetin kaldırılmasını getirir. Ailede, çokeşliliğin ve kadın ticaretinin yerini, birey olarak erkek ve kadın arasındaki gerçek sevginin alması; ayrıca da, ailede ve bir bütün olarak yaşamda, hem fiilen, hem de hukuken, erkek egemenliğinin sona ermesi, kadınların tüm çalışma ve sanat alanlarına özgürce katılımı ve onların, toplumun tüm nimetlerinden eşit olarak yararlanması demektir bu.

Okulda ise bunun anlamı, çocuklarımızı ve gençlerimizi dinsel ve bilimsel önyargılarla doktrinize eden şimdiki kitabi öğretimin yerini, gündelik yaşamda yararlı olacak; onlara özgürlük, özgüven, nesneleri özgünlük ve kafaca bağımsızlıkla yaratma yeteneği verecek pratik bir teknik beceri eğitiminin almasıdır. Ayrıca bu, anayurtlarıyla, devlet sınırlarıyla, ulusal ve özel toprak sahipliğiyle varolan toprak sisteminin yerini; ne anayurtların ne de sınırların olacağı, yalnızca bütün yeryüzünün ortaklaşa kendilerine ait olduğu özgür insanların özgür birliklerinin yer alacağı bir ulusal-kozmopolit düzenin alması anlamına da gelmektedir. “Bütün yeryüzü bütün insanlığa” –“bütün yeryüzü benimdir” diye ilan eden yağmacı ulusların toprak ve bölge taleplerine ve emperyalizmine karşı, pan-anarşizmin sloganı işte budur.

Hükümet (yönetim) örgütleri ve onların bireyle ilişkileri alanında pan-anarşizm, otoritenin, devletin ve her türlü zorlama biçimlerinin –mahkemeler, zindanlar, milisler, vb.- kaldırılmasından ve toplumun, gönüllü anlaşmalar ve dayanışmalar yoluyla yönetilmesinden yanadır.
Pan-anarşizm, Ezilen Beşler Birliği’nin idealidir. Tüm ezilenleri, baskının bu beş biçimi üzerinde yükselen şimdiki düzenin yıkılması için dünya çapında bir örgüt, bir Ezilenler Enternasyonali, bir Dünya Ezilen Beşler Birliği yaratmak için bir araya gelmeye çağırmaktadır. Pan-anarşizm, çağdaş toplumda ezilen beş grubun tümünün bir İşçi-boştagezer İşçi Enternasyonali, bir Gençlik Enternasyonali, bir Ezilen Milliyetler Enternasyonali, bir Kadınlar Enternasyonali ve bir Bireysel Kişilikler Enternasyonali içinde birleştirilmesinde ve ayrıca giderek tüm ezilenlerin eşitliği ilkesi temelinde kurulan ortak bir Ezilenler Enternasyonali’nin oluşumunda inisiyatif üstlenmektedir.

Pan-anarşizm bir toplu-yıkımdan, varolan toplumdaki bu beş baskı türünün tümünün ortadan kaldırılmasından yanadır. Bu yüzden, pan-anarşizmin amacı ezilenlerden bir grubun, öbürlerinin ezilmesi yoluyla, örneğin bir proletarya diktatörlüğü getirilmesiyle kurtulması değil; tüm ezilenlerin, tüm insanlığın, tüm aşağılanan öğelerin kurtulmasıdır. Üstelik, pan-anarşizm insanlığın kapitalizmin ve devletin boyunduruğundan, biçimsel eğitimin ve ev işlerinin boyunduruğundan, milliyetçiliğin boyunduruğundan da kurtulmasıdır.

Pan-anarşizm, çağdaş toplumdaki beş baskı biçiminin hepsini yıkacaktır: (1) ekonomik, (2) politik, (3) ulusal, (4) eğitsel, ve (5) ev-içi. Daha yalın olarak, pan-anarşizm ne zengin ne de yoksul, ne yönetici ne de yönetilen, ne köleleştirici öğretmenler ne de köleleştirilmiş öğrenciler, ne erkek efendiler ne de kadın köleler olmasını savunmaktadır. Pan-anarşizm için, bu taleplerden her biri eşit önemdedir. İster önderlik, ister tahakküm yoluyla olsun, biz ezilen öğenin bir başkası üzerindeki üstünlüğünü, pan-anarşizm insan varlığının özel bir sınıf ya da grup adına sömürülmesi olarak damgalamaktadır.

Ama, pan-anarşizm yalnızca, baskının bu beş biçiminden kurtulmak anlamına gelmiyor. Ezilen insanlığın şu iki aldatmacadan kurtulması anlamına da geliyor; dinin aldatmacası ve bilimin aldatmacası ki, bunlar özünde, aynı aldatmacanın, yani ezenlerin ezilenleri aldatmasının iki biçimidir. Pan-anarşizm din ve bilimin, dikkati baskı ve gerçek, somut dünyadan uzaklaştırmak; bunun yerine, kavranılamaz bir dünyayı, ya doğaüstü (din) ya da soyut (bilim) bir dünyayı koymak amacıyla uydurulduğunu açıklıyor. Pan-anarşizm, bilimi, yeniden şekillendirilmiş bir din ve doğayı da yeniden şekillendirilmiş bir Tanrı olarak görüyor. Bilim burjuvazinin dinidir; tıpkı, dinin soyluların ve köle sahiplerinin bilimi olması gibi.

Pan-anarşizm evrensel devletsizliği, kozmik anarşiyi, her yerde anarşiyi ilan etmektedir! Din ve bilimin her biçimi yalnızca burjuvazinin baskı buluşları, ezilenler için birer tuzak ve kapan, birer yem ve ökse olmakla kalmıyorlar. Bunlar ayrıca düzenbazca ve barbacadır, dar ve ahmakçadırlar, naif ve komiktirler, karmakarışık ve çelişkilidirler. Bilim, Avrupa vahşetinin ahmaklıklarından biridir; tıpkı, dinin Asyatik vahşetin bir ahmaklığı olması gibi…Bunların her ikisi de tek bir karışıklıklar ve çelişkiler dokusu oluşturmaktadır: Tanrı ve Tanrısızlık, neden ve nedensizlik; gerçek kurucu Tanrı ve “hiç”ten vareden, dolayısıyla olan, Tanrı-olmayan Tanrı; ilk nedene uzanan neden, böylece kendi kendinin nedeni olan ya da nedensizlik olan neden.

Tanrı ve Doğa insanın hayalinde yapılmıştır, antropomorfiktir. Eskimolar bunları bir beyaz ayı şeklindeki kendi avlarından türetmektedirler (dünya beyaz ayıdan türemiştir); İbraniler ise kendi mesleklerinden (marangoz, terzi Tanrı)…Newton, Kant ve Laplace doğayı Avrupa mekaniğine göre, Darwin ve Spencer İngiliz at yetiştiriciliğine göre (doğal seçme İngiliz at yetiştiriciliğindeki yapay seçme modelini izliyordu) öngördüler. Göklerin yönetimi ile doğanın yönetimi –melekler, ruhlar, şeytanlar, moleküller, atomlar, eter, Tanrı, ilahi yasalar ve doğa yasaları, güçler, bir bedenin bir başkası üzerindeki etkisi- bütün bunlar toplum tarafından bulunmuş, oluşturulmuş, yaratılmıştır (sosyomorfik).

Tanrı mutlak Asya hükümdarlığının bir imgesidir. Göksel yasalar, yıldızların yasaları, Asur ve Babil astrolojisi –bunlar imparatorların yasalarıdır. Doğa yasaları devletin yasalarıdır; doğal güç zorlamadır. Doğa’nın güçleri Avrupa’nın anayasal hükümdarlıklarını ve anayasal bürokrasiyi andırmaktadır; hatta doğa zaman zaman demokratik bir cumhuriyetin başkanını da andırmaktadır!

Pan-anarşizm evrenin ne insan, ne de toplum olduğunu öğretiyor. Onun ne başı ne sonu, ne kökeni (kozmogoni) ne nedeni, ne yasaları, ne kamçıyı andıran güçleri var. Evren ve her doğal görüngü her zaman “kendisi”dir; deyiş uygunsa, anarşist-bireysel ya da anarşist-komünisttir. Evren ve onun tüm görüngüleri kendiliğindendir. Evrende ve her görüngüde dışsal hiçbir şey, hiçbir zorlayıcı düzen yoktur; ama daha çok, anarşi, yani içsel (içkin) düzen, bağımsız ve kendiliğinden bir düzen vardır. Doğal güç yok, yalnızca eylemler ve çekimler vardır; nesneler, eylemler ve çekimler özdeştir.

Pan-anarşizme göre dinin ve bilimin temel hatası, birincisinin fantazinin, ikincisinin de aklın (zihinsel şekillendirmeler ya da soyutlamalar) ürünü olmasıdır. Bu yüzden, pan-anarşizm yalnızca duyguların hatta daha çok, adalelerin ve tekniğin hakiki olduğunu savunur. Pan-anarşizm yalnızca tekniği –sözün geniş anlamıyla tüm zanaatları, tüm pratik işleri vb. kapsayan tekniği (buna tüm-teknik denilmektedir)- halkın, çalışanların, ezilenlerin kültürü olarak kabul eder.

Toplumun incelenmesi bakımından, pan-anarşizm tüm sosyolojik yasaları ya da toplumsal evrimi ve gelişmeyi reddetmekte; bunların yerine, sosyo-tekniği, toplumun toplumsal deney yapma, iyileştirme ve yenileme hakkıyla kurulmasını koymaktadır. Teknikçiliğe bürünmüş olan pan-anarşizm, yalnızca tümden ve evrensel anarşi değil, aynı zamanda, şimdiki anarşi anlamına da gelir. Sosyal demokratik evrim ve reform yerine, sosyal devrim sloganını ileri sürer; şu altın anarşist kuralı savunur: Dosdoğru hedefinize gidin!
Öyleyse,
Yaşasın Pan-Anarşi!

A.L ve V.L. Gordin
Manifest pananarhistov (Moskova, 1918)
Çeviren: Celal Kanat

Kaynak: Paul Avrich, Kendi Belgeleriye Rus Devriminde Anarşistler, Metis yay, 1992 , sayfa 57-61

]]>
Kronştad 1921: Üçüncü Devrim – Workers Solidarity Federation https://anarsizm.org/kronstad-1921-ucuncu-devrim-workers-solidarity-federation/ Fri, 13 Dec 2013 10:46:23 +0000 http://anarsihaber.org/makale/?p=501 Read more]]> Çevirenin Notu: Çevirenin metine yaptığı eklemeler, açıklamalar vb, […] ile gösterilmiştir.

Mart 1996 tarihi 1921 Kronştad Ayaklanmasının 75. Yıldönümünü gösteriyor. Mart 1921’de, Kronştad askeri üssünün devrimci denizcileri ve işçileri Rusya’daki Komünist hükümete karşı protestolara başladılar. Bu trajik olay Komünist Parti’nin (Bolşeviklerin) işçi-köylü Rus devriminin yerine tek-parti kuralı ve devlet kapitalizmini nasıl geçirdiği açıkça göstermektedir.

Petrograd Grevleri

Ayaklanma, işçilerin koşullarını incelemek üzere Kronştad delegasyonunun Petrograd’ı ziyaretinin ertesinde oldu. Şubat sonunda Petrograd işçileri zorlama [zorlayıcı] şiddete (ing. austerity) karşı ayaklandılar. Hükümet sıkıyönetim ilanı ve kitlesel tutuklamalarla cevap verdi. Bu koşullara rağmen, Kronştad delegasyonu işçilerin yüz yüze kaldığı baskı ve açlığı saptayabilmişti. İşçilerin yeni bir Sovyet seçimini (işçi konseyleri 1917’de kurulmuştu) talep ettiklerini duydular.

Önerge

Delegasyonun raporunun okunması ve tartışılmasından sonra, Petropavlovsk savaş gemisi mürettabatı daha sonra “Petropavlovsk Önergesi” olarak anılacak olan önergenin lehinde oylamada bulundu (bu dökümanının tamamı için aşağıya bakınız). Önerge daha sonra 16.000 Kronştad işçisi ve denizcisinin kitlesel katılımıyla, oybirliği ile kabul edildi. Talepler “Komünist” hükümete sunuldu.

Önergenin talepleri şunları içermekteydi: yeni, serbest ve adil işçi konseyleri seçimleri; işçiler, köylüler, anarşistler ve sosyalistler için konuşma [fikirlerini serbestçe beyan etme] özgürlüğü; serbest sendika faaliyetleri; sol kanat siyasi tutukluların serbest bırakılması ve köylülerin toprağı (ücretli işçi çalıştırmadan) kontrol etme hakkının tanınması.

Diğer bir deyişle Kronştad, işçi konrolü ve özgür sosyalizm çağrısında bulunuyordu. Bunlar Kronştad garnizonunun önemli bir rol oynadığı 1917 Rus devriminin asıl [orijinal] talepleriydi (Bolşevik liderleriden birisi olan Leon Troçki Kızıl Kronştad’ı “devrimin onuru ve şanı” olarak anıyordu).

Karşı Devrimci?

Ama [buna] Komünist Parti ve hükümet, Kronştad’ın karşı devrimcilerce kontrol edildiğini söyleyerek cevap verdi. [Bahsedilen] taleplerin Rus devriminin kazançlarını yok edeceğini söylüyorlardı. Komünistler, Kronştad denizci ve işçilerinin 1917’deki devrimciler olmadığını göstermeye çalışıyorlardı. Her nasılsa Kronştad devrimcileri “bayağı köylülerle” (ing. coarse peasants) yer değiştirmişti.

Komünist hükümet, ve bilhassa da Troçki, Kronştad ayaklanmacılarının teslim olmalarını talep ediyor, aksi takdirde “keklik gibi vurulacaklarını” söylüyordu. Petrograd işçileri ile kurulan bağlantıları engellemek için [Kronştad’ı] askeri olarak izole ettiler, ve işçilerin gıda ve giyecek karnelerini vererek Kronştad ile dayanışma göstermelerini engellemeye çalıştılar.

Katliam

Kronştad ayaklanmacıları, topları sayesinde Petrograd’ı tahrip edebilirlerdi, ama onlar kitlesel bir işçi sınıfı ayaklanması şeklinde olacak bir yardımı beklediler -bir “üçüncü devrim”. Fakat Kronştad’dakiler gibi devrimci görüşlere sahip olan köylüler ve işçiler uzunca bir süredir tutuklanmakta ve vurulmaktaydılar.

Mart’ın başlarında Komünist hükümet 50.000’e yakın bir askeri gücü Kronştad’a gönderdi. Askerlerin Kronştad ayaklanmasının tarafına geçmelerini engellemek amacıyla, birliklere 3.000 Komünist kadro eşlik etmekteydi. 8 günlük bir çarpışmadan sonra Kronştad düştü, ve bunu kitlesel tutuklamalar ve idamlar takip etti.

Yukarıdan Sosyalizm

Kronştad’daki tehlikenin ne olduğunu anlamamız önemli. Ayaklanmaya [karşı öne sürülen] Komünist iftiraların hiç birisinin herhangi bir maddi temeli yoktur. Petropavlovsk denizcilerinin en az % 91’i ve Baltık filosunun ise en az % 75’i Ekim 1917 Rus Devrimi’nden önce görevlendirilmişlerdir(01). Kronştad’ı karşı devrimcilerin kontrol ettiğine dair hiçbir kanıt yok.

Kronştad’ın gerçek tehditi siyasi idi. “Komünistler”, sosyalizmin Devlet aracılığı ile “devrimci parti” tarafından yukarıdan getirilmesi gerektiğine inanıyorlardı. Aşağıdan işçi kontrolüne dair herhangi bir düşünceleri bulunmamaktaydı. Onların bu fikirleri doğrudan doğruya tek parti Devletine ve yeni sınıf sistemine (Devlet kapitalizmi) yol açtı.

“Komünistler”, Devlet’in iktidarı küçük bir elit zümrenin elinde yoğunlaştıran otoriter bir yapı olduğunu anlayamadılar. [Devlet] sosyalizmi gerçekleştiremez -sadece yeni patron ve yönetici gruplarının ortaya çıkmasına neden olur. Ve yine, onların “devrimci önderlik” fikri otoriter ve işçi demokrasisini yıkıcı [niteliktedir].

Troçki’ye göre sosyalizm “emek gücününün dağıtımını merkezileştiren … otoriter liderliği, … bir işçiyi nerede ihtiyaç duyulursa oraya gönderme hakkına sahip bir [kendine göre] işçi Devletini “ içerir(02). [Troçki], “işçilerin Parti’nin üstünde kendi temsilcilerini seçme hakkını [isteyenleri], yani (diktatörlüğün, işçi demokrasisinin geçici ruh hali ile çatıştığı zamanlarda dahi) Partinin diktatörlüğünü teyit etme hakkına karşı çıkmak isteyenleri”(03) suçlamaktadır.

Aşağıdan Devletsiz Sosyalizm

Kronştad işçileri ve denizcileri bu fikirlere karşı çıktılar. Onlar kitlesel eylem yolu ile sıradan insanlar tarafından baskıcı otoritenin yıkıldığı; ve devlet tarafından değil, demokratik işçi örgütleri aracılığı ile kontrol edilen bir toplumun kurulduğu bir sosyalizm görüşüne sahiptiler. İşte bu nedenle Kronştad ayaklanması bastırıldı. Biz Anarşist-Sendikalistler Kronştad’ın devrimci anti-otoriter geleneğinin gururla yanındayız. Devrimcilerin rolü kitlelere “öncü” olmak değil, onları kendi adlarına [kendileri için] gücü ele geçirmekte örgütlemektir.

Kronştad’ı Hatırla!

Notlar

01) I. Geltzer, Kronştad 1917-21, s. 207.
02) L. Troçki, Terrorisme et Comunisme (Paris 1963), s. 215.
03) L. Troçki, Sochinenyia (Moskova 1925), s. 89, s. 136.

Petropavlovsk Önergesi

“Petrograd’daki durumu incelemek üzere gemi mürettebatının genel toplantısı sonucunda gönderilen temsilcilerin [hazırladığı] raporunu dinledikten sonra, şunları talep ediyoruz;

1. Mevcut sovyetlerin işçi ve köylülerin iradesini yansıtmadığı gerçeğinden hareketle, tüm işçi ve köylülere yönelik propagandanın serbestçe olacağı, gizli oylama ile yapılacak olan yeni bir seçimin derhal düzenlenmesini.

2. İşçi ve köylülere, anarşist ve sol sosyalist partilere konuşma [propaganda yapma] ve basın özgürlüğünün tanınmasını.

3. Sendikalar ve köylü örgütlerinin toplanma [örgütlenme] özgürlüğünün güvence altına alınmasını.

4. 10 mart 1921’den daha geç olmamak üzere, Petrograd, Kronştad ve Petrograd eyaletinin denizcileri, kızıl ordu askerleri ve işçilerini [kapsayan], parti dışı [parti kontrolü dışında olan] bir konferansın düzenlenmesini.

5. Sosyalist partilerden [olan] tüm siyasi tutukluların, ve yine işçi ve köylü hareketleri ile ilişkili olarak tutuklanan işçi, köylü, asker ve denizcilerin serbest bırakılmasını.

6. Hapishanelerde ve toplama kamplarındaki tutukluların [hukuki] durumlarını yeniden değerlendirecek bir komisyonun seçilmesini.

7. Tüm siyasi seksiyonlar lağvedilmelidir, çünkü hiçbir partiye kendi fikirlerinin propagandasını yapmakta özel ayrıcalıklar tanınmamalı ve bu gibi amaçlara yönelik olarak devletten mali destek sağlanmamalıdır. Bunun yerine, yerel olarak seçilen ve devletçe finanse edilen kültürel ve eğitsel komisyonların kurulmasını.

8. Tüm yol blokaj müfrezelerinin dağıtılmasını.

9. Sağlığa zararlı işkollarında çalışanlar hariç olmak üzere, tüm çalışan insanların tayınlarının [karne ile verilen gıda, yiyecek vb. miktarı] eşitlenmesini.

10. Ordunun tüm birimlerindeki komünist müfrezelerin, ve yine fabrikalarda ve işyerlerinde görevlendirilen komünist muhafızların lağvedilmesini. Eğer bu tip muhafız birlikleri gerekirse, bunlar orduda askerler tarafından; ve fabrika ve işyerlerinde ise işçilerin istekleri doğrultusunda seçilmelidirler.

11. kendi geçimlerini sağlamak, yani ücretli emek çalıştırmamaları koşulu ile; köylülere toprak ve hayvanlar üzerinde tam işle[t]me hakkının [serbestliğinin] tanınması.

12. Tüm ordu birimlerindeki ve askeri okullardaki yoldaşlarımızın önergemizi onaylaması çağrısının yapılmasını.

13. Basının önergemizi yaygın bir şekilde halka duyurmasını.

14. Seyyar [işçi] denetim bürolarının oluşturulmasını.

15. Kendi emeğini kullanan zanaatkar üretimine izin verilmesini.”

Pertichenko, Donanma Toplantısı Başkanı
Perepelkin, Sekreter.

Çeviri: Anarşist Bakış

 

]]>
İki Farklı Ekim – 1927 – Piotr Archinov https://anarsizm.org/iki-farkli-ekim-1927-piotr-archinov-2/ Tue, 24 Sep 2013 18:16:27 +0000 http://anarsihaber.org/makale/?p=453 Read more]]> İşçi ve köylülerin 1917’de gerçekleştirdikleri muzaffer devrim, Bolşeviklerin tarihinde Ekim Devrimi olarak resmileştirilmiştir. Bunda bir haklılık payı var, ama bunun tamamen gerçeği yansıttığı doğru değil. 1917 Ekimi’nde, Rusya’daki işçiler ve köylüler, kendi devrimlerinin gelişimi önündeki muazzam bir engeli aşmasını bildiler. Kapitalist sınıfın halihazırda gerçekliğini yitirmiş iktidarını feshettiler; ne var ki, bundan daha önce, onlar en az bununla eşdeğer öneme sahip, hatta belki bundan daha esaslı olan bir başka şeyi başarmışlardı. Kapitalist sınıfın elinden ekonomik iktidarı alarak ve kırsal kesimde büyük toprak sahiplerinin topraklarına el koyarak, fabrikalardaki üretim üzerinde mutlak kontrolü değilse bile, şehirlerde özgür ve kontroldışı [uncontrolled] çalışma hakkını elde etmişlerdi. Dolayısıyla, devrimci işçilerin kapitalizmin temelini yıkmaları Ekim’den daha önce gerçekleşmişti. Sistemden artakalan şey, yalnızca üstyapıdan ibaretti. İşçilerin kapitalistlerin mülklerine el koyması deneyimi yaygın olarak yaşanmamış olsaydı, burjuva devlet aygıtının yıkılması -siyasal devrim- başarılamazdı; mülk sahiplerinin direnişi çok daha güçlü olurdu. Öte yandan, Ekim’deki toplumsal devrimin amaçları kapitalist iktidarın yıkılmasıyla sınırlı değildi. İşçilerin önünde, toplumsal özyönetim alanında yaşanacak uzun bir pratik gelişim dönemi uzanıyordu; ne var ki, devrimi izleyen yıllarda bu deneyim başarısızlığa uğrayacaktı.

Dolayısıyla, Rus sosyalist devrimi bir bütün olarak düşünüldüğünde, Ekim yalnızca bir aşama olarak karşımıza çıkıyor –ama bunun güçlü ve belirleyici bir aşama olduğu doğru. Ekim’in kendi başına toplumsal devrimin bütününü temsil etmiyor olmasının nedeni de bu. Muzaffer Ekim günleri düşünülürken, Rus toplumsal devriminin belirlediği bu tarihsel koşulların dikkate alınması gerekiyor.

Bunun kadar önemli bir diğer özgül durum, Ekim’in iki anlama sahip olması: bunlardan birincisi, toplumsal devrime katılmış emekçi yığınların ve onlarla birlikte Anarşist-Komünistlerin ona atfettikleri anlam; diğeri ise, iktidarı toplumsal devrim özleminin elinden çalan, onun daha sonraki gelişimine ihanet ederek onu boğan siyasal partinin ona atfettiği anlam. Ekim’in bu iki yorumu arasında büyük bir uçurum var. İşçi ve köylülerin Ekimi, eşitlik ve özyönetim adına asalak sınıfların iktidarının bastırılmasıdır. Bolşevik Ekim ise, iktidarın devrimci “intelligentsia”nın (aydınkesim) partisi tarafından ele geçirilmesi, onun ‘Devlet Sosyalizmi’nin ve yığınları yönetmek üzere başvurduğu ‘sosyalist’ yöntemlerin toplumsal devrimin yerine ikame edilmesidir.

Ekim’de İşçiler

Şubat Devrimi, çeşitli devrimci partileri hazırlıksız yakaladı; ayak sesleri işitilen devrimin muazzam toplumsal karakterinin bunlarda gözle görülür bir şaşkınlık yarattığı çok açıktı. Başlangıçta, Anarşistler dışında, hiç kimse buna inanmak istemedi. Devrimin yaklaştığını anlayan ve her zaman işçilerin en radikal özlemlerine ifade kazandıran Bolşevik Parti bile, burjuva demokratik devrim hedefinin sınırları ötesine geçemedi. Bunlar, Rusya’da gerçekte neyin yaşandığını kendi kendilerine sormaya ancak partinin Nisan konferansında başladılar. Her şey yalnızca Çarlık rejiminin yıkılmasından mi ibaretti? Yoksa, devrim daha da ileri giderek kapitalizmin yıkılmasına doğru mu ilerliyordu? Bu sorgulama, sonradan, Bolşevikleri hangi taktiklere başvurulması gerektiği sorusuyla karşı karşıya getirdi. Lenin, devrimin toplumsal karakterini diğer Bolşeviklerden daha önce kavradı ve iktidarı ele geçirmek gerektiğini vurgulamaya başladı. Lenin, sanayi ve tarım burjuvazisinin temellerini her geçen gün daha çok aşındıran işçi ve köylü hareketindeki niteliksel sıçramayı gördü. Bolşevik Parti, söz konusu soruların yanıtları üzerinde Ekim günlerinde bile tam bir fikir birliğine ulaşamamıştı. Parti, bütün bu süre boyunca, yığınların toplumsal sloganları ile, kendisinden doğup gelişmiş olduğu toplumsal-demokratik devrim anlayışı arasında gidip geldi. Küçük burjuvazi ile büyük burjuvazinin bir Kurucu Meclis’in toplanması taleplerine karşı çıkmayan Parti, yığınları kendi kontrolu altına almak için elinden geleni yaptı, onların giderek genişleyen adımlarına yetişmek için çabaladı.
Bu dönem boyunca, işçiler, soldaki ve sağdaki düşmanlarını amansız biçimde güçten düşürerek coşkun bir şekilde sürekli ileri atıldılar. Büyük toprak sahipleri, toprakların doğrudan yeniden-bölüşümüne girişmiş olan ve toprak ağalarıyla barış içinde bir arada var olma sözünü işitmek bile istemeyen isyancı köylülerden kaçarak, ülkenin dört bir yanında kırsal kesimi terk ediyorlardı. Şehirlerde, işçilerle işletme sahipleri arasındaki ilişkide de hızlı bir değişim yaşanıyordu. Yığınların olağanüstü kolektif yaratıcılığının bir ürünü olarak, sanayinin tüm kollarında işçi komiteleri kuruldu; bunlar, üretime doğrudan müdahale ediyor, işletme sahiplerinin uyarı ve tehditlerine aldırmayarak onları üretim sürecinin dışına itiyorlardı. Böylece, işçiler, ülkenin çeşitli bölgelerinde sanayinin kamulaştırılmasına giriştiler.

Eşzamanlı olarak, tüm devrimci Rusya, özyönetim organları işlevi görmeye başlayan çok geniş bir işçi ve köylü sovyetleri ağıyla kuşatıldı. Sovyetler geliştiler, varlıklarını korudular ve Devrimi savundular. Kapitalist yönetim ve düzen, içi boşalmış da olsa, ülkedeki varlığını hala sürdürüyordu; fakat, bunun yanısıra, işçilerin özyönetim organlarından oluşan muazzam bir toplumsal-ekonomik sistem doğuyordu. Sovyetlerden ve fabrika komitelerinden oluşan bu rejim, daha ortaya çıkışından itibaren, mevcut devlet sistemini ölümle tehdit etmeye baslamıştı. Burada açıkca vurgulamak gerekir ki, sovyetlerin ve fabrika komitelerinin doğuşu ve gelişmesi, otoriter ilkelerle hiçbir ilintiye sahip değildi. Aksine, bunlar, sözcüğün tam anlamıyla, yığınların toplumsal ve ekonomik özyönetim organlarıydılar -asla devlet iktidarının organları değil. Sovyetler ve fabrika komiteleri, yığınları yönlendirme arayışı içinde olan devlet aygıtına karşı çıkıyorlar, kendilerini onunla girişecekleri son savaşa hazırlıyorlardı. “Fabrikalar işçilere, toprak köylülere!” Bu, fabrika komiteleri ile ekonomik ve toplumsal sovyetler temeli üzerinde yükselen yeni bir toplumsal sistem adına mülk sahibi sınıfların devlet aygıtını parçalamak üzere birleşen şehir ve kırlardaki devrimci yığınların sloganıydı. İşçilerin Rusyası’nın bir ucundan diğerine yayılan bu slogan, sosyalist-burjuva koalisyon hükümetine karşı doğrudan eylemi derinden etkiledi.

Yukarıdaki paragraflarda açıklandığı gibi, işçiler ve köylüler, Rusya’nın sanayi ve tarım sisteminin bütüncül yeniden inşasına Ekim 1917’den önce başlamışlardı. Tarım sorunu, yoksul köylüler tarafından henüz daha Haziran-Eylül 1917 arasında kalan dönemde fiili olarak çözüme kavuşturulmuştu. Şehirlerdeki işçiler ise, toplumsal ve ekonomik özyönetim organlarını fiilen yaşama geçirmişler, üretim işlevlerini devletin ve işletme sahiplerinin elinden almışlardı. İşçilerin Ekim Devrimi, halihazırda yenilgiye uğratılmış ve örgütsüz hale getirilmiş mülk sahibi sınıfların devlet iktidarını yıkarak, kendi devrimleri önünde duran son ve en büyük engeli de ortadan kaldırdı. Sürecin bu son aşaması toplumsal devrimin önünde geniş bir ufuk açtı; onu, işçiler tarafından daha önceki aylarda işaret edilmiş toplumun sosyalist yeniden inşasına giden yol üzerine yerleştirdi. Bu, işçilerle köylülerin Ekimi idi ve sömürülen işçilerin kapitalist toplumun temellerini tamamen yıkmaya, eşitlik, bağımsızlık, şehir ve kırdaki proleteryanın özyönetimi ilkelerine dayalı bir işçi toplumunun inşasına yönelik güçlü bir girişimini ifade ediyordu. Bu Ekim, kendi doğal sonucuna ulaşamadı. Kendi diktatörlüklerini giderek ülkenin bütününe yayan Bolşeviklerin Ekimi tarafından şiddete dayalı bir yoldan kesintiye uğratıldı.

Bolşevik Ekim

Bolşevikler de dahil olmak üzere, tüm devletçi partiler, Rus Devrimi’ni, önceki rejimin yerine sosyal-demokratik bir rejimin ikame edilmesiyle sınırlandırdılar. Bolşevikler, ancak tüm Rusya işçi ve köylüleri tarım ve sanayi burjuvazisinin düzenini sarsmaya başladığı, toplumsal devrim kendisinin geri çevrilmesi olanaksız tarihsel bir gerçek olduğunu kanıtladığı zaman devrimin toplumsal karakterini ve bunun gerektirdiği taktik değişiklikleri tartışmaya basladılar. Parti içinde, yaşanmakta olan olayların niteliği ve yönelimi konusunda, Ekim’e gelindiğinde bile tam bir fikir birliği sağlanmış değildi. Dahası, Ekim Devrimi ve bunu takip eden gelişmeler, Parti Merkez Komitesi’nin iki eğilime bölündüğü koşullarda yaşandı. Merkez Komitesi’nin Lenin’in başında bulunduğu bir grubu toplumsal devrimi önceden görüp iktidarı ele geçirmeye hazırlık önerisinde bulunurken, Zinovyev ve Kamenev’in liderliğindeki diğer eğilim, toplumsal devrime yönelik bir girişimi maceracılık olarak niteleyerek reddediyor, en sonunda Bolşeviklerin oturacağı bir Kurucu Meclis çağrısında bulunuyordu. Sonuçta Lenin’in bakış açısı diğer eğilim üzerinde hakimiyet kurdu; Parti, yığınların Geçici Hükümet’e karşı son ve belirleyici bir mücadeleye girişecekleri olasılığını dikkate alarak elindeki güçleri buna hazırlamaya başladı.
Parti, fabrika komitelerine ve işçi sovyetleri vekillerinin arasına sızmaya girişti; kendisine bu özyönetim organlarının faaliyetlerini kontrol etme olanağı verecek bir etki gücüne ulaşabilmek için elinden gelen her şeyi yaptı. Ne var ki, Bolşeviklerin sovyet ve fabrika komitesi anlayışı ve bu organlara yaklaşımı, yığınların sahip oldukları anlayıştan esaslı biçimde farklıydı. İşçiler söz konusu kurumları toplumsal ve ekonomik özyönetim organları olarak görürlerken, Bolşevik Parti, bunları, sendeleyen burjuvazinin elinden iktidari kapmanın ve bu iktidarı Parti’nin çıkarlarına hizmet edecek şekilde kullanmanın birer aracı olarak görüyordu. Böylece, devrimci yığınların Ekim anlayışı ve yaklaşımı ile Bolşevik Parti’nin anlayışı arasındaki muazzam farklılık gün ışığına çıkmaya başladı. Birinci anlayış ve yaklaşıma göre, Ekim, halihazırda kurumsal bir yapı kazanmış işçi ve köylü özyönetim organlarının güçlendirilip genişletilmesiyle mevcut iktidarın yenilgiye uğratılması sorunuydu. İkincisine göre ise, bu, iktidarı ele geçirmeye ve tüm devrimci güçlerin Parti’ye tabi kılınmasına giden yolda söz konusu organları birer basamak olarak kullanma meselesiydi. Bu ayrılık, Rus Devrim’nin daha sonraki gelişimini belirleyen ölümcül bir rol oynadı.

Bolşeviklerin Ekim Devrimi’ndeki başarısı (yani, kendilerini bir anda iktidarda bulmaları ve bundan sonra bütün devrimi kendi partilerine tabi kılmaları), yığınların toplumsal devriminin ve toplumsal kurtuluşunun yerine bir Sovyet iktidarını ikame etme konusundaki yetenekleriyle açıklanır. İlk bakışta, bir Sovyet iktidarını sovyetlerin iktidarı olarak düşünmek mümkün olduğu için, bu iki fikir birbiriyle çelişkili değilmiş gibi görünüyordu; bu, Sovyet iktidarı fikrinin Devrimin sovyet iktidarı yerine ikame edilmesini kolaylaştırdı. Ne var ki, kendi gerçekleştirimleri ve yol açtıkları pratik sonuçlar itibarıyla, bu iki fikir birbiriyle şiddetli bir çatışma içindeydi. Bolşevik devlet içinde cisimleşmiş Sovyet iktidarı, bütünüyle, iktidarın halkın yaşamının esasını oluşturan en temel ve en güçlü öğeyi (irdelediğimiz bu tarihsel olay açısından toplumsal devrimi) kendi otoritelerine tabi hale getiren bir avuç bireyin elinde yoğunlaştığı geleneksel bir burjuva iktidarına dönüştü. Bu yüzden, Bolşevikler, yönetsel organlarını kendi tekellerine geçirdikleri ‘sovyetler iktidarı’nın yardımıyla, bütüncül bir iktidar kurdular ve devrimci toprakların bütünü üzerinde kendi diktatörlüklerini ilan edebildiler. Bu, onlara, Rus Devrimi’nin rotasını tümden değiştiren kendi doktrinleriyle ve Devrim’in özüne aykırı düşen kendi önlemleriyle hemfikir olmayan işçi hareketi içindeki diğer devrimci akımları boğazlama olanağı kazandırdı. Başvurdukları önlemlerden biri, ‘Savaş Komünizmi’ yıllarında emeğin militarizasyonu idi -milyonlarca dolandırıcının ve asalağın huzur, lüks ve aylaklık içinde yaşayabilmesini sağlayan işçilerin militarizasyonu. İkinci bir önlem, Parti’nin köylüleri güvenilmez, Devrime yabancı unsurlar olarak gören politikası sonucu kışkırtılmış olan kentle kır arasındaki savaşımdı. Nihayet, diğer bir önlem, liberter düşüncenin, toplumsal fikir ve sloganları Rus Devrimi’nin gücünü oluşturmuş, toplumsal bir devrime yönelmiş Anarşist hareketin boğazlanışıydı. Diğer önlemler, bağımsız işçi hareketinin yasaklanmasını ve genel olarak işçilerin konuşma özgürlüğünün bastırılmasını içeriyordu. Bütün bunlar, emekçi yığınların yaşam ve düşünce tarzından işçilerin eylemlerine varıncaya kadar her şeyi belirleyen tek bir merkeze indirgenmişti.

Bu, Bolşeviklerin Ekim Devrimi idi. Devrimci “intelligentsia”nın onyıllardır peşinden koştuğu ideal, şimdi, Tüm Rusya Komünist Partisi formunda, bu Ekim içinde cisimleşiyordu. Bu ideal, işçiler açısından yol açtığı yıkıcı sonuçlara rağmen, egemen “intelligentsia”yı tatmin eder; bunlar, şimdi on yıllık iktidarlarını gösterişli tantanalarla kutlayabilirler.

Anarşistler

Devrimci Anarşizm, 1905 Devrimi sırasında olduğu gibi, Ekim Devrimi’nin ilk günlerinden itibaren işçi ve köylülerin toplumsal devrimi fikrini yücelten yegane siyasal-toplumsal akımdı. Gerçekte, Anarşistler bu süreçte çok büyük bir rol oynayabilir, yığınların başvurduğu mücadele araçları işlevi görebilirlerdi. Benzer şekilde, Devrim’in ruhuyla ve yönelimiyle son derece uyumlu biçimde içiçe geçebilecek başka hiçbir siyasal-toplumsal kuram olamazdı. 1917’de işçilerin Anarşist konuşmacılara ilgi ve güven duyması ender olarak yaşandı. Şunu söylemek mümkün: İşçilerin ve köylülerin devrimci potansiyeli, Anarşizmin ideolojik ve taktik gücü eşliğinde, hiçbir şeyin karşı koyamayacağı bir gücü temsil edebilirdi. Ne yazık ki, bu kaynaşma gerçekleşmedi. Yalıtık durumdaki bazı Anarşistler zaman zaman işçiler arasında yoğun bir devrimci faaliyet yürüttüler; ancak, daha sürekli ve koordineli eylemleri yönlendirecek büyük çaplı bir Anarşist örgüt yoktu (Nabat Konfederasyonu ve Ukrayna’daki Makhnovchtina dışında). Ancak bu tür bir örgüt Anarşistleri ve milyonlarca işçiyi bir araya getirebilirdi. Böylesine önemli ve avantajlı bir devrimci dönem boyunca, Anarşistler, yığınsal siyasal eyleme uyarlanmak yerine, kendilerini küçük grupların faaliyetleriyle sınırlandırdılar. Anarşizmin ortak taktiklerini ve politikasını geliştirme sorununu öne çıkarmayı amaçlayan girişimler yerine, kendi içlerindeki çekişmelere gömülmeyi yeğlediler. Bu eksikliğin bir sonucu olarak, Devrim’in en önemli anlarında kendi kendilerini eylemsizliğe ve yalıtılmışlığa mahkum etmiş oldular.
Anarşist hareketin yıkıma yol açan bu durumunun nedenleri, Anarşistlerin içinde bulundukları dağınıklıktan, örgütsüzlükten, ortak bir taktikten yoksun olmaktan kaynaklanıyordu -bunlar, Anarşistler arasında her zaman ilkeler olarak öne çıkarılan, onların net bir biçimde toplumsal devrime uyarlanmalarına olanak sağlayacak tek bir örgütsel adım atmalarına engel olan şeyler. Kendi demagojileri, düşüncesizlikleri ve sorumsuzluklarıyla bu durumun yaratılmasına katkıda bulunmuş olanları kınamak gerçek bir yarar getirmez. Fakat, emekçi yığınları yenilgiye, Anarşistleri ise uçurumun kenarına sürükleyen bu trajik deneyimin dersleri bugünden itibaren özümsenmelidir. Şu ya da bu yoldan Anarşizm içindeki kaos ve karışıklığı kalıcılaştırmayı sürdürenlere, Anarşizmin yeniden inşasını ya da örgütlenmesini engelleyenlere, diğer bir deyişle, eylemleri emeğin kurtuluşu hareketi ile Anarşist-Komünist toplumun inşasına yönelik çabalara aykırı düşenlere karşı savaşmalı ve onları acımasızca teşhir etmeliyiz. Emekçi yığınlar Anarşizme değer veriyor ve içgüdüsel olarak Anarşizme doğru çekiliyor; ne var ki, bu yığınlar, Anarşizmin kuramsal ve örgütsel tutarlılığına ikna olmadıkları sürece, Anarşistlerle birlikte faaliyet yürütmeyecekler. Bu tutarlılığı gerçekleştirmek için elden gelen her çabayı göstermek, her birimize düşen zorunlu bir görev.

Çıkarsamalar ve Perspektifler

Geride kalan on yıllık dönemdeki Bolşevik pratik, Bolşeviklerin Parti diktatörlüğünün karşı-devrimci rolünü açıkça gösteriyor. Bu diktatörlük, her geçen yıl işçilerin toplumsal ve siyasal haklarını biraz daha kısıtlıyor, onların devrimci başarısını biraz daha yok ediyor. Bolşevik Parti’nin ‘tarihsel misyonu’nun tüm anlamını yitirdiğine, Rus Devrimi’ni kendi nihai hedefine ulaştırmaya girişeceğine hiç kuşku yok: hedef, ücretlileri köleleştiren, yani, sömürücülerin iktidarını pekiştiren ve sömürülenlerin sefaletini arttıran bir Devlet Kapitalizmi. Kendi iktidarını şehir ve kırlardaki emekçilere zorla dayatan sosyalist “intelligentsia”nın bir parçası olarak Bolşevik Parti’den söz ederken, onun merkezi yönlendirici çekirdeğini kast ediyoruz; bu çekirdek, kökeni, oluşumu ve yaşam tarzı açısından işçi sınıfı ile hiçbir müşterekliğe sahip olmadığı halde, Parti’nin ve halkın yaşamını en küçük ayrıntısına varıncaya kadar kontrol ediyor. Bu çekirdek, ondan hiçbir beklentisi olmayan proleteryanın üzerinde nüfuzunu muhafaza etmeye çalışacaktır. Komünist gençlik de dahil olmak üzere, Parti tabanındaki militanlar bunlardan farklı bir niteliğe sahip görünüyorlar. Parti tabanındaki kitle, Parti’nin olumsuz ve karşı-devrimci politikalarına pasif bir şekilde katıldı; bu kitle, işçi sınıfının içinden gelmesi dolayısıyla, işçi ve köylülerin gerçek Ekimi’nin ayırdına varma kapasitesine sahip. Bu kitlenin içinden işçilerin Ekimi için mücadele edecek pek çok savaşçı çıkacağından kuşkumuz yok. Bunların işçilerin Ekimi’nin Anarşist karakterini hızla özümseyeceklerini ve onun yardımına koşacaklarını umalım. Kendi saflarımızda, elden geldiğince onun bu karakterine işaret edelim ve büyük devrimci başarılarını yeniden zapt etmede ve onları korumada yığınlara yardımcı olalım.

]]>
Görünüşün Altında – 1923 – Emma Goldman https://anarsizm.org/gorunusun-altinda-1923-emma-goldman/ Tue, 24 Sep 2013 17:41:00 +0000 http://anarsihaber.org/makale/?p=439 Read more]]> Çevirenin Notu: Çevirenin metine yaptığı eklemeler, açıklamalar vb, […] ile gösterilmiştir

İki haftadan beridir dinlemekte olduğum dehşetli hikaye, adeta bir fırtına gibi üstüme çöktü. Hayatım boyunca inandığım, çok istediğim ve başkalarının faydası için uğraştığım devrim bu muydu; yoksa onun bir karikatürü müydü –benimle alay etmeye ve dalga geçmeye gelen çirkin bir canavar mı? Altı ay boyunca karşılaştığım Komünistler –fedakar, çalışkan ve yüce ideallerle doluu o erkek ve kadınlar– suçlandıkları gibi ihanet edebilecek ve dehşetli şeyleri yapabilecek nitelikte kişiler mi? Zinoviev, Radek, Zorin, Ravitch ve tanıştığım pekçok diğerleri –ülküsel bir yalan uğruna, lekeleyip, eziyet edip, öldürebilirler mi? Ama, öyleyse –Rusya’da idam cezasının kaldırıldığını baana söyleyen Zorin değil miydi? Ve yine varışımın hemen ertesinde, yeni kararnamenin yürürlüğe girdiğinin gecesinde yüzlerce insanın kurşuna dizildiğini, yani işin doğrusu Çeka’nın kurşuna dizmelerin hiç sonlanmadığını öğrendim.

Yani, arkadaşlarım Çeka’nın yaptığı işkencelerden bahsederlerken abartmıyorlarmış, diğer kaynaklardan da öğrendim. Petrograd hapishanelerindeki dehşetli koşullar hakkındaki şikayetler o kadar fazlalaşmıştı ki, Moskova durumdan haberdar edilmişti. Bir Çeka müfettişi soruşturma için geldi. Konuşmaktan korkan mahkumlara dokunulmazlık sözü verilmişti. Ancak müfettişin gitmesinin üzerinden çok geçmemişti ki, Çeka’nın yaptığı vahşetten sözünü hiç sakınmadan bahseden genç bir mahkum hücresinden dışarı çıkarıldı ve acımaszıca dövüldü.

Peki Zorin neden yalanlara başvurdu? Benim uzun süre karanlıkta kalmayacağımı şüphesiz ki biliyordu. Ve sonra, Lenin aynı yöntemlerin suçlusu değil miydi? “Hapishanelerimizde düşünce anarşistleri yok” diye bana güvence vermişti. Ama o bunları söylerken, çok sayıda Anarşist Moskova ve Petrograd ve diğer pekçok Rus şehrindeki hapishanelere doldurulmuştu. Mayıs 1920’de çok sayıda [anarşist] Petrograd’da tutuklandı; aralarında birisi 17 diğeri 19 yaşında olan iki genç kız da vardı. Mahkumlardan hiçbirisi karşı-devrimci hareketlerden suçlanmadı: onlar (Lenin’in tabiriyle) “Düşünce anarşisti”ydiler. Pekçoğu Sosyalist Cumhuriyet’in fabrikalarındaki dehşetli koşullara dikkat çeken 1 Mayıs manifestosunu yayınlayanlardandı. Henüz yürürlüğe girmiş olan “emek defteri”ne [ing. labour book] karşı el bildirileri dağıtan iki genç kız tutuklanmıştı.

Emek defteri, Bolşevikler tarafından en büyük Komünist başarılardan birisi olarak ilan edildi. Bu eşitliği sağlayacak ve asalaklığı ortadan kaldırılacaktı, öyle iddia ediliyordu. Aslında emek defteri, Çarlık rejiminde fahişelere verilen sarı kağıt benzeri bir şeydi. Bir kimsenin attığı her adım kaydediliyordu, ve o olmadan da bir adım bile atılamıyordu. Sahibini işine, yaşadığı şehre, oturduğu odaya bağlı kılıyordu. Bir kimsenin siyasi inancını ve partiye bağlılığını, ve kaç defa tutuklandığını [üstüne] kaydedilmişti. Kısacası, bir sarı kağıt. Bazı Komünistler bile bu aşağılayıcı keşfe içerlemişlerdi. Bunu protesto eden anarşistler Çeka tarafından tutuklandılar. Konuyla ilgili olarak bazı önde gelen Komünistlere başvurulunca, Lenin’in “Düşünce anarşistleri hapishanelerimizde” lafını tekrarlayıp duruyorlardı.

Komünistlerden nur yağıyordu. Hepsi amacın araçları mübah kıldığına inanıyor gözüküyordu. Radek’in Üçüncü Enternasyonal’in ilk yıldönümünde, dinleyicilerine “Komünizmin Amerika’daki olağanüstü yayılışından” bahsettiği bildiriyi hatırlıyorum. “Amerikan hapishanelerinde elli bin Komünist var” diye hiddetle bağırıyordu. “Hepsi Komünist olan, onsekizindeki genç kız Molly Stimer ve erkek arkadaşları, Komünist faaliyetleri yüzünden Amerika’dan sınırdışı edildiler”. O zamanlar Radek’in yanlış bilgilendirmiş olduğunu düşünmüştüm. Ancak yine de bu gibi ifadeleri kullanmadan önce gerçeklerden emin olmaya uğraşmaması bana garip gelmişti. Sahtekardılar, ve Molly Stimer ile Anarşist yoldaşlarına karşı yapılan bu hakaret, onların Amerikan plütokrasisinin ellerinden çektikleri adaletsizliğin üstüne eklendi.

Geçtiğimiz aylar boyunca Komünist psikolojiyle olduğu kadar Bolşeviklerin kuram ve yöntemleriyle de bir nebze aşina olacak kadar şey gördüm ve işittim. Makhnoya karşı olan ikiyüzlü tavırları, Çeka’nın uyguladığı vahşetler ve Zorin’in yalanları hakkındaki hikayeler artık şaşırtmıyordu beni. Komünistlerin, Cizvit formülü olan amaca giden her yol mübahtır formülüne örtük bir şekilde inandıklarının farkına vardım. Aslında, bu formülü yüceltiyorlar. Yeni bir toplumsal düzenin temelleri olarak ileri sürülen insan yaşamının değerine, karakterin niteliğine, devrimci bütünlüğün önemine dair herhangi bir öneri; devrimci proje içinde hiçbir yeri olmayan “burjuvazi duygusallığı” olarak reddediliyordu. Bolşevikler açısından amaç Komünist bir Devlet idi, veya sözde Proletarya Diktatörlüğü. Bu amaca doğru giden herşey haklı ve devrimciydi. Bu nedenle Leninler, Radeksler ve Zorinler oldukça tutarlıydılar. İmanlarının yıkılmazlığını inanarak, kendilerini tamamıyla buna adayarak, aynı anda hem kahramanca hem de alçakça davranabiliyorlardı. Sadece ringa balığı ve çayla günde yirmi saat çalışabiliyor, ve masum erkek ve kadınların boğazlanması emredebiliyorlardı. Zaman zaman ise cinayetlerini bir “yanlış anlama”ymışçasına davranarak gizlemeyi amaçlıyorlardı; nihayetinde amaçlar araçlı haklı kılmıyor muydu? İşkence yapabiliyor ve sonra da soruşturmaları engelleyebiliyorlardı; yalan söyleyebiliyor ve iftira atabiliyorlardı, ve yine de kendilerini idealist olarak niteliyorlardı.Kısacası, devrimci bakış açısından herşeyin yasal ve doğru olduğuna; diğer herhangi bir politikanın zayıf, duygusal veya Devrim’e ihanet [etmek demek] olduğuna kendilerini ve diğer herkesi inandırabiliyorlardı.

Bir vesileyle, burjuvazi kökenli olsalar bile nihayetinde birer insan oldukları ve fiziki sağlıklarının dikkate alınması konusunda ısrar ederek, narin kadınların sokaklardaki karı küreklemeye zorlanmasındaki merhametsizliği eleştirdiğimde, bir Komünist bana şunları söylemişti: “Kendinizden utanmalısınız, siz ki yaşlı bir devrimcisiniz ve yine de hala çok duygusalsınız”. Bu bazı Komünistlerin Angelica Balabanov’a karşı takındıkları tutumun aynısı, çünkü o mümkün olan her yerde yardımcı olmaya istekli ve hevesliydi. Kısacası, Bolşevikler bir tek kendilerinin dünyayı kurtarmakla görevlendirildiklerine samimiyetle inanan toplumsal püritenlerdiler [püriten: ahlaki ve dini konularda sofu olan]. Bolşeviklerle aramdaki ilişkiler giderek gerginleşti, Devrime karşı olan yaklaşımımın giderek daha eleştirel olduğunu fark ettim.

Bir şey giderek belirgin bir hale geliyordu benim için: kendimi Sovyet Hükümeti’nin bir parçası [üyesi] olarak göremiyordum; kendimi Komünist makinanın denetimi altına sokacak hiçbir görevi kabul edemezdim. Eğitim Komiserliği bu makinanın o kadar hakimiyeti altındaydı ki, ondan rutin işlerden daha başka bir şey beklemek umutsuzcaydı. Gerçekte, birisi Komünist olmadıkça, hiçbir şeyin üstesinden gelemez. Yüksek bir mevkide bulunan Komünistler arasında en iyi yetişmiş ve en az dogmatik olarak gördüğüm Lunacharsky’e katılmakta oldukça hevesliydim. Ancak Lunacharsky’nin kendisinin de makinanın içindeki çaresiz bir dişli çarkı olduğunu fark ettim; çabaları devamlı surette kırpıldı ve sınırlandırıldı. Okulların yönetiminde ve çocuklara karşı davranışlarda devam etmekte olan rüşvetçilik ve kayırmacılık sistemi hakkında da bayağı bir şey öğrendim. Bazı okullar harika koşullara sahipti; çocuklar iyi besleniyor ve iyi giydiriliyor, konserlerden, tiyatrolardan, danslardan ve diğer eğlencelerden faydalınıyorlardı. Ancak okul çocuklarının çoğunun evleri sefil, kirli ve bakımsızdı. “Tercih edilen” okullardan sorumlu olanlar değişiklikler için gerekli olanları bulmakta pek az sorunla karşılaşıyorlardı; sıkça da fazlasını elde ediyorlardı. Ancak sıradan okulların yöneticileri bir hafta boyunca bir resmi daireden diğerine giderek zamanlarını ve enerjilerini harcıyorlar, en asgari gereksinimleri dahi elde edebilmek için bitip tükenmeyen beklemeler yüzünden cesaretleri kırılıyor ve yılgınlığa kapılıyorlardı.

İlk önceleri işlerin bu halini gıda ve malzemenin kıtlığına bağlıyordum. Ambargo ve müdehalelerin bundan sorumlu olduğunun söylendiğini fazlasıyla duydum. Bu büyük ölçüde doğruydu. Rusya bu kadar kıtlık içinde olmasaydı, kötü yönetim ve rüşvet bu kadar ölümcül sonuçlar yaratmayacaktı. Ancak yaygın kıtlığın Komünist propagandanın hakim bir sanısı olduğu da eklenmeli. Hatta çocuklar bile bu amaç için kullanılıyorlardı. İyi bakılan okullar, Rusya’yı ziyaret eden yabancı misyonlara ve delegasyonlara şov yapmak içindi. Bu okullardaki herşey, diğer okulların paylarından kesilerek bollaştırılmıştı.

Mayıs’taki Petrograd Pravda’sında yayınlanan, okullardaki korkunç koşulları ifşa eden bir makalenin Petrograd’daki herkesi nasıl yerinden sıçrattığını hatırlıyorum. Genç Komünist örgütler komitesi bu kurumların bazılarını denetlemişti. Çocukların kirli, bit dolu pis çarşaflar üzerinde uyuduklarını, sefil gıdalarla beslendiklerini, gece boyunca karanlık odalara kilitlenerek cezalandırıldıklarını, akşam yemeği yemeden uykuya yollandıkları ve hatta dövüldükleri ortaya çıkmıştı. Okullardaki görevli ve çalışan sayısı da oldukça fahişti. Örneğin bir okulda 125 çocuğa karşı 138 [çalışan] vardı. Bir başkasında ise 25 çocuğa karşı 40 [çalışan]. Bu asalakların hepsi, talihsiz çocukların ağızlarındaki ekmekten besleniyorlardı.

Zorins, hep bana Petrograd Eğitim Dairesi sorumlusu olan bir kadından, Lillina’dan bahsediyordu. Onun işine bağlı ve yetenekli, harika bir işçi olduğu söyleniyordu. Pekçok defa onun konuşmalarını dinlemiştim, ancak etkilenmemiştim: fazlasıyla resmi ve kendini beğenmiş, tipik bir püriten okul bir müdiresine benziyordu. Ancak onunla konuşana kadar bir görüş oluşturmayacaktım. Okul ifşaatlarının yayınlanması üzerine Lillina’yı görmeye karar verdim. Soruşturulan okullar hakkında, eğitimin genel sorunları, özürlü çocukların sorunları ve eğitimleri hakkında bir saate yakın konuştuk. “Genç yoldaşların kusurları abarttıklarını” söyleyerek okullardaki suistimalleri hafife aldı. Zaten suçluların okullardan uzaklaştırıldıklarını da ekledi.

Diğer sorumlu pekçok Komünist gibi, Lillina da kendisini işine adamıştı, tüm zamanını ve enerjisini buna ayırıyordu. Tabiatiyle, herşeyi kişisel olarak kendisi yönetemezdi; ona göre şov [yapmak için ayırılan] okullar en önemlileriydiler, zamanının çoğunu onlara ayırıyordu. Diğer okullar ise, işe uygunlukları büyük ölçüde siyasi faydalarına göre değerlendirilen çok sayıdaki asistanına bırakılmıştı. Bu sohbet, Bolşevik Eğitim Heyetinin çalışmasının bir parçası olamayacağım yönündeki inancımı kuvvetlendirdi.

Sağlık Heyeti gerçek hizmet –şov hastahaneleri yararına veya hastanın siyasi görüşlerine göre ayrımcılık yapmayacak bir hizmet– anlamında pek az fırsat sunuyordu. Bu ayrımcılık ilkesi, ne yazık ki hasta odalarında bile hüküm sürüyordu. Tüm diğer Komünist kurumlar gibi, Sağlık Heyeti de siyasi bir komiserin, Doktor Pervukhin’in başkanlığı altındaydı. Benim yardımımı sağlamak için oldukça istekliydi; bana bir fabrikanın, dispanserin veya ilçe kreşininin sorumlusu olmamı öneriyordu –oldukça gururlandırıcı, cazip ve benim oldukça beğendiğim bir teklif. Doktor Pervukhin ile defalarca konuştum, ancak pratik bir sonuç ortaya çıkmadı.

Onun dairesini her ziyaret ettiğimde erkekli kadınlı grupların bekleştiğini, bitmezcesine beklediklerini gördüm. Bunlar, çeşitli tıbbi branşlarda çalışan aydın –hiçbirisi komünist değildi– doktor ve hemşirelerdiler, ancak zamanları ve enerjileri siyasi Komiser Doktor Pervukhin’in bekleme odasında ziyan oluyordu. Bir zamanlar Rusya’nın çiçekleri olan bu erkek ve kadınlar oldukça hüzünlü, keyifsiz ve kederliydiler. Siyasi boyunduruğu kabullenerek, bu trajik gidişata katılmalı mıydım? Boyunduruğun devrimci sürecin bir zorunluluğu olduğundan emin oluncaya kadar değil en azından. Öncelikle partizan karakterde olmayan, Rusya’nın koşullarını inceleyebileceğim ve halkla, işçilerle ve köylülerle doğrudan ilişkiye geçebileceğim bir iş bulmam gerektiğini hissediyordum. Ancak böylece içine düştüğüm zihinsel keder ve şüphe kaosunun içinden bir çıkış yolu bulabilirdim.

Çeviri: Anarşist Bakış

Kaynak: “Beneath the Surface”, Rusya’daki Hayal Kırıklığım içinde, Kısım 12 (1923).

]]>
Anarşizm ve Sovyetizm: Sovyet Sistemi mi veya Proletarya Diktatörlüğü mü – 192? – Rudolf Rocker https://anarsizm.org/anarsizm-ve-sovyetizm-192-rudolf-rocker/ Tue, 24 Sep 2013 17:38:01 +0000 http://anarsihaber.org/makale/?p=435 Read more]]>  

Çevirenin Notu: Çevirenin metine yaptığı eklemeler, açıklamalar vb, […] ile gösterilmiştir.

Okuyucu belki de yukarıdaki başlıkta bir hata bulduğunu ve sovyet sistemi ile proletarya diktatörlüğünün aynı şey demek olduğunu düşünebilir? Hayır. Bu ikisi tamamen birbirini tamamlar olmak bir yana, birbirlerini tamamen dıştalayan, tamamıyle farklı iki düşüncedir. Ancak sağlıksız bir parti mantığı ortadaki bu uzlaştırılamaz şeyleri eritip bir potada birleştirebilir.

“Sovyetler” düşüncesi, sosyalizmin tamamen yapıcı yanına ait olan, toplumsal devrim olarak kabul ettiğimiz şeyin iyi tanımlanmış bir ifadesidir. Diktatörlük kavramının kökeni tamamen burjuvadır ve bu nedenle sosyalizm ile hiçbir ilgisi yoktur. İstenirse bu iki terimi suni bir şekilde birarada kullanmak mümkündür, ancak elde edilecek tek şey orijinal sovyet düşüncesinin silik bir karikatürü olur, böyleyken bu ise esas sosyalizm kavramının tahrip edilmesidir.

Sovyetler düşüncesi, ne yeni bir şeydir ne de sıkça inanıldığı üzere Rus Devrimi tarafından yüceltilmiş bir şeydir. Bu, işçi sınıfının burjuva radikalizminin kozasından çıkarak bağımsızlaştığı bir dönemde, Avrupa emek hareketinin en ileri kanadından ortaya çıktı. Bu, Uluslararası İşçi Birliği’nin [I. Enternasyonal’in], işçilerin gerçek kurtuluşuna giden yolu açmak üzere çeşitli ülkelerin işçilerini büyük bir sendika içinde toplama yönündeki heybetli planını başardığı günlerdi. Her ne kadar Enternasyonal profesyonel organlardan oluşan geniş tabanlı örgüt olarak düşünüldüyse de; kuralları, örgütün nihai amacını (işçilerin tam kurtuluşu) kabul etmenin tek koşul olduğu, zamanın bütün sosyalist eğilimlerinin katılmasına izin veriyordu.

Oldukça doğaldır ki, kurulduğu zaman bu büyük Birliğin düşünceleri 1866’daki Cenova veya 1867 Lozan Kongresi’ndeki kadar açıkça tanımlanmaktan oldukça uzaktı. Enternasyonal deneyim kazandıkça, daha çok olgunlaştı ve savaşan bir örgüt olarak tüm dünyaya daha çok yayıldı, ustalarının düşünceleri daha açık ve daha objektif bir hale geldi. Sermaye ile emek arasındaki günlük mücadeleden kaynaklanan pratik eylemlilik, [Enternasyonal’in] temel ilkelerinin kendiliğinden daha derin bir şekilde anlaşılmasına yol açtı.

1868 Brüksel kongresinin ardından, Enternasyonal toprağın, toprağın altının [doğal kaynakların] ve emek araçlarının kolektif sahipliğini desteklemeye başladı; ve [böylece] Enternasyonal’in gelecekteki gelişiminin temeli atılmış oldu.

1869 Basel kongresinde büyük işçi birliğinin içsel evrimi doruğuna erişti. Yeniden ele alınan toprak ve toprağın altı konularının yanısıra, temel konu işçi sendikalarının nasıl kurulacağı, işletileceği ve kullanılacağı hakkındaydı. Belçikalı Hins ve arkadaşları tarafından sunulan bu konudaki bir rapor kongrede canlı bir ilgi uyandırdı. İilk defa burada işçi sendikalarının ilgileneceği görevler ve keza bu sendikaların önemi tamamıyla hatasız bir şekilde, belli bir ölçüde Robert Owen’in düşüncesini hatırlatır bir şekilde ortaya kondu. Böylece Basel kongresinde sendikaların, yerel federasyonların basitçe sendikalardan, [yani] yegane varoluş nedenleri kapitalist toplum olan ve [kapitalist toplumun ortadan kalkmasıyla] silinip gitmeye mahkum, sıradan ve geçici organlardan daha fazlası demek olduğu açık ve yanılgıya imkan vermez bir şekilde ilan edildi. Hins’in ortaya koyduğuna göre, sendikaların faaliyetlerinin ücretler anlamında işçilerin yaşam koşullarının iyileştirmesiyle sınırlı olması gerektiği şeklindeki devletçi sosyalist görüş köklü bir şekilde düzeltildi.

Hins ve arkadaşlarının sunduğu rapor, ekonomik mücadele [için kurulan] işçi örgütlerinin nasıl geleceğin sosyalist toplumunun hücreleri olarak değerlendirilebileceklerini, ve Enternasyonal’in görevinin tarihsel misyonlarını yerine getirmek üzere yerel örgütlere donanım sağlayacak eğitimi sağlamak olduğunu gösteriyordu. Aslında kongre Belçikalıların görüşünü kabul etti; ancak bugün biliyoruz ki, pekçok delege, özellikle de Alman emek örgütlerinden gelenler, etki alanlarının sınırları dahilinde bu önergeyi yürürlüğe geçirmeyi hiç mi hiç istememekteydi.

Basel kongresinin ardından, ve özellikle de oldukça farklı bir yol izleyen Avrupa toplumsal hareketine dayanan 1870 savaşının ardından, Enternasyonal’in içinde iki karşıt eğilim –bu karşıtlığın kopmayla sonuçlanmasına varacak kadar birbiriyle uyuşmayan iki eğilim– belirgin bir hale gelmişti. Sonraları bu anlaşmazlığı, Michael Bakunin ile –Londra’daki Genel Konseyi elinde bulunduran– Karl Marks arasındaki kişisel bir kavgaya indirgeme girişimleri yapıldı. Bu kadar temelsiz, bu kadar gerçeklerin tamamen göz ardı edilmesine dayanan başka bir hata daha olamaz. Doğaldır ki, bu gibi durumlarda genelde olduğu üzere kişisel çatışmaların da rolü olmuştur. Bakunin’e karşı saldırılarında her türlü yakışıksız yola başvuranlar, her defasında Marks ile Engels idi. Gerçekten de Karl Marks’ın biyograficisi Franz Mehring de bu konuda sessiz kalamamıştır; çünkü bu esasen boş ve aptalca bir dalaşma meselesi değildi, bu belli bir doğal öneme sahip olmuş ve olan iki ideolojik görüşün çarpışmasıydı.

Enternasyonal’in temel desteğini edindiği Latin ülkelerinde, işçiler ekonomik mücadele örgütlenmeleriyle aktiftiler. Onların gözünde, devlet mülklü sınıfın siyasi ajanı ve koruyucusuydu; ve böyleyken, siyasi iktidarın ele geçirilmesi, yeni bir tiranlığın başlangıcından ve sömürünün devam etmesinden başka bir şey demek olmadığı için, [siyasi iktidarın ele geçirilmesi] hiçbir koşul altında amaçlanmamalıdır. Bu nedenle onlar, profesyonel siyasetçiler tarafından idare edilen yeni bir yönetici sınıf yumurtlayacak başka bir siyasi parti kurarak burjuvaziyi taklit edinmekten kaçındılar. Onların amacı makinaların, sanayinin, toprağın ve toprak altının kontrolünü ele geçirmekti; ve bu yaklaşımın siyasi iktidar için herşeyi feda edecek burjuvazinin Jakoben siyasetçilerinden kendilerini tamamen ayrıştırdığını doğru bir şekilde önceden gördüler. Latin Enternasyonalcileri iktidar tekelinin mülkiyet tekeliyle birlikte kaldırılması gerektiğinin farkındaydılar; [böylece] gelecek olan toplumun tüm yaşamı tamamen yeni bir temel üstüne kurulacaktı. “İnsanın insan üstündeki hakimiyetinin” geçmişe ait olduğu gerçeğini bir başlangıç noktası olarak kabul ederek, bu yoldaşlar “şeylerin idare edilmesi”ni [ing. administration of things] doğru bir şekilde kavramaya çalıştılar. Devlet içindeki partiler siyasetinin yerine emeğin iktisadi politikasını geçirdiler. Dahası, konseyler (veya sovyetler) nosyonunun ardında yatan gerçek olan, toplumun sosyalist anlamda yeniden örgütlenmesinin bizzat sanayinin içinde yerine getirilmesi gerektiğinin farkına vardılar.

Oldukça açık ve kesin bir şekilde, İspanyol Bölge Federasyonu’nun kongresi Enternasyonal’in bu anti-otoriter kanadının bu görüşleri üzerine derinlemesine eğildi, ve onları daha da geliştirdi. İşte (sovyetlerle aynı anlama gelen) “juntalar” ve “işçi konseyleri” terimleri buradan ortaya çıkmıştır.

Birinci Enternasyonal’in liberter sosyalistleri, sosyalizmin bir hükümet kararnamesiyle olamayacağını, aksine tabandan yukarıya doğru organik bir şekilde büyümesi gerektiğini tam olarak kavramışlardı. Keza onlar emeğin, üretimin ve benzer bir şekilde eşit tüketim için dağıtımın örgütlenmesini üstlenecek olanların sadece işçiler olduğunu da anlamışlardı. Onların parlamenter siyasetçilerin devlet sosyalizmi [görüşlerine] muhalefet etmelerine neden olan baskın düşünce işte buydu.

Yıllar geçtikçe ve hatta bugün bile, bu Latin ülkelerinin emek hareketleri vahşi zalimliklerle karşılaşmıştır. Bu kanlı politikanın izleri 1871 Paris Komünü’ne kadar sürülebilir. Sonradan, bu tip gerici aşırılıklar İspanya ve İtalya’ya da sıçradı. Sonuç olarak, “konseyler” düşüncesi geri plana çekildi, çünkü tüm açık propaganda [imkanları] bastırılmıştı; ve işçi örgütleri, gizli [hale gelen] hareketlerinde tüm enerjilerini, tüm kaynaklarını gericiliğe karşı savaşmaya ve [onun] kurbanlarını savunmaya harcamakla sınırlandırılmış militanları örgütlüyordu.

Devrimci Sendikalizm ve Konseyler Düşüncesi

Devrimci sendikalizmin gelişmesi, bu düşünceyi tekrar yüzeye çıkardı ve ona yeni bir soluk verdi. 1900 ile 1907 yılları arasında, Fransız devrimci sendikalizm hareketinin en aktif döneminde, konseyler düşüncesi en geniş, en iyi tanımlanmış biçimine kavuştu. Pouget, Griffuelhes, Monatte, Yvetot ve diğer bazılarının, özellikle de Pelloutier’in yazılarına genel bir bakış bile; ne Rusya’nın ne de başka bir yerin, Rusya’daki 1917 olaylarından onbeş yirmi yıl önce devrimci sendikalizmin yayıcılarının biçimlendirdiklerine ufacık dahi bir katkı yapmadığına ikna etmeye yetecektir.

Bu yıllar boyunca, sosyalist işçi partileri konseyler fikrini kontrolden çıkmış [kontrolsüz] bir fikir olarak değerlendirdiler ve reddettiler. Bugün sovyetler fikrini (özellikle Almanya’da) savunanların çoğunluğu, daha dün onu bir tür “yeni ütopya” olarak küçümsüyorlardı. Bundan geri kalmayan Lenin, 1905’de St. Petersburg delege konseyi başkanına, konseyler sisteminin partinin ortak hiçbir ortaklığının bulunmadığı, modası geçmiş bir kurum olduğunu söylüyordu.

Ve böylece devrimci sendikalistler sayesinde itibar kazanan konseyler nosyonu, uluslararası emek hareketinin en önemli noktasını vurgular ve köşetaşını oluşturur; bu, diğer herhangi bir yol yanlış olacağı için, konseyler sisteminin sosyalizmin bir gerçeklik olmasını sağlayacak yegane kurum olduğunu eklememize izin verilmesi sayesinde [olmuştur]. “Ütopya”, “bilimsellik”e galip gelmiştir.

Eş olarak, konseyler düşüncesinin, burjuva ideolojik geleneklerinin uyanışını içeren devlet düşüncesinin karşısında, uluslararası emek hareketi içinde derin kökler salan liberter sosyalist görüşten kaynaklandığı sorgulanamaz bile.

“Proletarya Diktatörlüğü”: Burjuvazi’den Bir Miras

Bu, diktatörlük hakkında söylenebilecek tek şeydir, çünkü bu sosyalist düşüncenin ürünü değildir. Diktatörlük emek hareketinin çocuğu değildir, aksine onların [burjuvazinin] “mutluluğunu” garanti altına almak üzere proleter kampa aktarılan, burjuvaziden alınmış acınacak bir mirastır. Dikatörlük, yine burjuva kökenli olan siyasi iktidar hırsı ile yakından ilişkilidir.

Diktatörlük, daima İktidar için açgözlü olan devletin almaya hazır olduğu biçimlerden birisidir. O, savaş durumundaki devlettir. Devlet fikrinin diğer savunucuları gibi, diktatörlüğün destekçileri de kendi iradelerini –geçici olarak (?)– halka dayatacaklardır. Tek başına bu anlayış bile, bizzat varoluşunun özü tam olarak kitlelerin yapıcı katılımı ve doğrudan inisiyatifi olan toplumsal devrim önünde bir engeldir.

Diktatörlük, organik bir varlığın, tabandan yukarıya doğru olan doğal bir örgütlenme biçiminin reddedilmesi, tahrip edilmesidir. Bazıları insanların kendi kaderlerinden sorumlu olmak için yeterince olgunlaşmadığını iddia ederler. Bu nedenle kitlelerin üstünde bir yönetici, “uzman” bir azınlığın vasiliği olmalıdır. Diktatörlüğün destekleyicileri belki de dünyadanın en iyi niyetli [insanları] olabilir, ancak İktidar’ın mantığı onları daima en aşırı despotluk patikalarına sapmaya mahkum edecektir.

Bizim devletçi sosyalistlerimiz diktatörlük nosyonunu burjuva öncesi bir partiden, Jakobenlerden aldılar. O parti grev yapmayı bir suç olarak lanetlemişti ve işçi örgütlenmelerini ölüm cezasıyla yasaklamıştı. Roberspierre’in aynı etki altında olduğu bu zorba tavırlı [küstah] davranışın en aktif sözcüleri, Saint-Just ve Couthon idi.

Burjuva tarihçilerin Büyük Devrim’i [1789 Fransız Devrimini] yanlış ve tek taraflı bir şekilde tasvir etmeleri çoğu sosyalisti oldukça etkilemiştir; ve Jakoben diktatörlüğün başta gelen liderlerinin şehitliği giderek çoğalır gözükürken, Jakoben diktatörlüğü de fazlasıyla sağlıksız bir itibar kazandırmıştır. Genelde ahali, düşünceleri ve hataları eleştirel olarak ele almalarını engelleyen, şehitlere tapınmaya kolayca tutulur.

Fransız Devriminin yaratıcı işi iyi biliniyor –feodalizmi ve monarşiyi yıkmıştır. Tarihççiler bunu Jakobenlerin ve Konvansiyon devrimcilerinin işi olarak yüceltmişlerdir; ancak bununla beraber, zaman geçtikçe bu resmin bütün bir Devrim tarihinin tamamen yanlış resmedilmesi olduğu ortaya çıkıyor.

Bugün, bu yanlış yorumun tarihsel gerçekliğin, özellikle de Devrimin bona fide [samimi niyetli] işinin Ulusal Meclis ve Konvansiyonu savunan köylüler ve şehirden gelen proletarya tarafından gerçekleştirildiği gerçeğinin bilinçli bir şekilde gözardı edilmesine dayandığını biliyoruz. Jakobenler ve Konvansiyon, fait accompli [olmuş bitmiş] olana değin, yani halk eylemleri bu tip değişiklikleri onlara dayatana değin radikal değişimlere karşı daima şiddetle muhalefet etmişlerdir. Sonuçta, Konvansiyon’un feodal sistemin lağvedildiğini ilan etmesi, zamanın siyasi partilerinin şiddetli muhalefetine rağmen devrimci köylülerin eski baskıcı sisteme yaptıkları saldırının resmi olarak tanınmasından başka bir şey değildir.

1792 gibi geç bir tarihte bile, Ulusal Meclis feodal sisteme hala dokunmamıştı. Ancak bir sonraki yıl, devrimci denilen Meclis, “kırın ayaktakımının” hakkını, halkın halk kararıyla halihazırda kazandığı bir şey olan feodal hakların kaldırıldığını ilan etmeye tenezzül etmişti. Aynısı, veya neredeyse aynısı, monarşinin resmen kaldırılması için de geçerlidir.

Jakoben Gelenekler ve Sosyalizm

Fransa’daki halk sosyalist hareketinin ilk kurucuları Jakoben kamptan gelmişti, bu nedenle 1792’nin siyasi mirasının ağırlıklı olarak onların omuzlarında yüklü olması doğaldır.

Babeuf ve Darthey “Eşitler”i [The Equals] kurduklarında, Fransa’yı bir diktatörlük aracılığıyla tarımsal bir komünist devlete dönüştürmeyi amaçlıyorlardı; ve komünistler olarak, eğer Büyük Devrim idealine ulaşmak istiyorlarsa ekonomik sorunu çözmeleri gerekeceğinin farkındaydılar. Ancak Jakobenler gibi “Eşitler” de amaçlarına devleti kuvvetlendirerek, ona engin güçler bahşederek ulaşabileceklerine inanıyorlardı. Jakobenlerle birlikte, devletin her şeye kadir olması inancı doruğuna ulaştı, ve bu o kadar içlerine işledi ki izlenebilecek alternatif tasarıları düşünmekten yoksun bir hale geldiler.

Yarı ölü Babeuf ve Darthey giyotine gönderildiler, ancak düşünceleri halk arasında yaşadı; Louis Philippe hükümdarlığı dönemindeki “Eşitlikçiler” [Egalitarians] gibi gizli topluluklarda kendisine sığınak buldu. Barbes ve Blanqui gibi adamlar aynı çizgide çalıştılar, komünistlerin hedeflerini gerçeğe dönüştürmek üzere tasarlanmış olan proletarya diktatörlüğü için savaştılar.

Marks ve Engels, Komünist Manifesto’da belirttikleri proletarya diktatörlüğü nosyonunu işte bu adamlardan miras almışlardı. Bu araç sayesinde, görevi radikal baskıcı yasalar sayesinde burjuvazi potansiyelini ezmek ve zamanı geldiğinde toplumu devlet sosyalizminin ruhuna uygun bir şekilde yeniden düzenleyemek olacak, sınırsız yetilere sahip bir merkezi iktidara kavuşacaklardı.

Marks ve Engels sosyalist kamp için burjuva demokrasisini terk ettiler, düşünceleri derin bir şekilde Jakoben etkilerce şekillendirilmişti. Dahası, o zamanki sosyalist hareket kendine özgü bir yol ortaya çıkaracak kadar gelişmiş değildi. Bu iki liderin her ikisinin de sosyalizmi, Fransız Devrimine kadar uzanan burjuva geleneklerine az ya da çok tabiydi.

Herşey Konseyler İçin

Enternasyonal dönemindeki emek hareketinin büyümesi sayesinde, sosyalizm kendisini burjuvazi geleneklerinin son kalıntılarından kurtarmış ve tamamen bağımsız hale gelmiş olarak buldu. Konseyler anlayışı, ne koşul altında olursa olsun devlet nosyonunun ve iktidar siyasetinin terk edilmesini sağladı. Benzer şekilde, herhangi bir diktatörlük önerisine cepheden karşı çıktı. Aslında, sadece iktidara sahip olan kuvvetler ve devletten iktidar araçlarını almaya girişmedi, aynı zamanda kendi hakimiyetini de mümkün olduğunca arttırmaya çalıştı.

Konseyler sisteminin öncüleri, insanın insan tarafından sömürülmesiyle birlikte insana insan tarafından hükmedilmesinin de sona ereceğini düşünüyorlardı. Yönetici sınıfların örgütlü iktidarı olan devletin, emeğin kurtuluşunun bir aracına dönüştürülemeyeceğini fark etmişlerdi. Aynı şekilde, toplumsal devrimin temel görevinin eski iktidar yapısını yıkmak, yeni bir sömürü ve geri dönüş olasılığını ortadan kaldırmak olması gerektiği görüşündeydiler.

“Proletarya diktatörlüğü”nün bir fabrikanın diktatörce yönetilmesiyle karşılaştırılabilir olmadığına kimse itiraz etmesin, çünkü bu bir sınıf diktatörlüğüdür. Böyle bir sınıf diktatörlüğü var olamaz; çünkü bu son tahlilde, o sınıf adına haksız bir şekilde kendisinin konuşma hakkına sahip olduğunu iddia eden belirli bir partinin diktatörlüğüne dönüşür. Bu nedenle, despotizme karşı savaşında liberal burjuvazi “halk” adına hareket ettiğini söylemişti. İktidarı kullanma zevkini asla tatmamış olan partilerde, iktidar hırsı veya onu kullanma arzusu fazlasıyla tehlikeli bir biçim alır.

İktidarı ilk kez kazananlar, ona eskiden beri sahip olanlardan daha fazla bile iğrençtirler. Bu açıdan Almanya örneği aydınlatıcıdır: Almanlar şu anda sosyal demokrasinin profesyonel siyasetçileri ile sendikaların merkezi görevlileri tarafından oluşturulan güçlü bir diktatörlük altında yaşıyorlar. Kendilerine itiraz etmeye cesaret eden “kendi” sınıf üyelerine boyun eğdirecek tedbirlerin hiçbirisini adice ve vahşice bulmuyorlar. Sosyalizm sözlerini geri alan bu centilmenler, belli bir derece özgürlüğü ve kişisel dokunulmazlığı garantileyen burjuva devrimleri kazanımlarıyla karşılaştıklarında bile onların “ağırlığı altında kaldı”lar. Dahası, onlar yetkililere karşı minnet duymayan herkesi tutuklayacak ve onları en azından bir süreliğine zararsız kılacak denli ileri giden, en korkunç polis sisteminin babalığını yaptılar. Fransız despotlarının “lettre de cachet”ini ve Rus çarlık sisteminin idari sürgünlerini mezarlarından çıkarılarak, bu yegane demokrasi şampiyonları tarafından uygulandı.

Söylemek gereksiz ancak bu yeni despotlar, iyi Almanlar için her türlü hakkı garanti altına alan anayasaya olan desteklerini ısrarla belirtip durdular; ancak bu anayasa yanlızca kağıt üstünde var oldu. 1793 Fransız cumhuriyetçi anayasası bile aynı kusurdan muzdaripti –hiçbir zaman uygulamaya geçirilmedi. Robeespierre ve onun sadık hizmetkarları, anavatanın tehlike altında olduğunu söyleyerek kendilerine [bu durumu] açıklamaya çalıştılar. Sonuçta “Dürüst” ve adamları, Heyet’in [ing. Directory, Fransız devriminde cumhuriyet hükümetini idare eden beşler heyeti] utanç verici yönetimine, Thermidor’a, ve en nihayetinde de Napoleon’un kılıcı altındaki diktatörlüğe yol açacak olan diktatörlüğü oluşturdular. Bugün Almanya’da biz kendi Heyet’imize kavuştuk: tek eksik olan Napoleon rolünü oynayacak bir adam.

Devrimin gül sularıyla yapılamayacağını biz hepimiz biliyoruz. Ve yine mülk sahibi sınıfların ayrıcalıklarını kendiliklerinden bırakmayacaklarını da biliyoruz. Muzaffer devrim gününde, işçiler kendi iradelerini bugünkü toprak, toprakaltı ve üretim araçları sahiplerine dayatmak zorunda olacaklar; ki bu –bu konuda açık olalım–, işçiler toplumsal sermayeyi ellerine almadan, ve herşeyden önce halk yığınlarını hakimiyeti altında tutan bir kale olan ve olmaya devam edecek otoriter yapıyı yerle bir etmeden olamayacak bir şeydir. Böylesi bir eylem, hiç şüphesiz ki bir kurtuluş eylemidir; bir toplumsal adalet ilanıdır; bütünüyle bir burjuva ilkesi olan diktatörlükle hiçbir ortak yanı bulunmayan toplumsal devrimin bizzat özüdür.

Çok sayıdaki sosyalist partinin, liberter sosyalistlerin ve devrimci sendikalistlerin damgasını taşıyan konseyler düşüncesinde birleşmesi olgusu, şimdiye kadar takip ettikleri taktiğin bir yanılsamanın, bir çarpıtmanın ürünü olduğunun; konseylerle birlikte emek hareketinin, bilinçli proletaryanın uzun süredir arzuladığı tam bir sosyalizmi geçerli kılma yetisine sahip tek organı kendi başına yaratması gerektiğinin itiraf edilmesidir, kabul edilmesidir. Diğer yandan, bu ani değişimin konseyler kavramına, özelliklerine, sosyalizmin orijinal görevleriyle hiçbir ilişkisi olmayan ve konseylerin daha ileriye doğru gelişmesine engel teşkil edecekleri için ortadan kaldırılmaları gereken pekçok yabancı özelliği sokma riskini de içerdiği unutulmamalıdır. Bu yabancı unsurlar herşeyi ancak diktatöryal bir bakış açısından ele alabilirler. Bu riskleri göğüslemek ve toplumsal kurtuluşun doğuşunu bundan daha fazla yakınlaştıramayacak –aksine daima onu geciktirecek– deneyleree karşı sınıf yoldaşlarımızı uyarmak bizim görevimiz olmalıdır.

Sonuç olarak, bizim tavsiyemiz şudur: Herşey konseyler ve sovyetler için! Onlar üstündeki herhangi bir güce hayır! Aynı zamanda bir toplumsal devrimcinin sloganı olacak bir slogan.

Çeviri:Anarşist Bakış
Kaynak: “Anarchism and Sovietism: The Soviet System or the Dictatorship of the Proletariat” .

]]>